Etiket islam

Mısır’daki devrim mi, sosyal medyayla devrim olur mu?

Arap dünyasındaki ayaklanmalar ve sosyam medyanın rolü Bilgi’de tartışıldı. USA Sabah yazarı Taha Kılınç, yaşanan hareketlilikte sosyal medyanın büyük etkisi olduğunu, ancak Mısır’da yaşananların devrim olarak nitelendirilemeyeceğini söyledi. Bilgi Ühiversitesi’nden Erkan Saka ise yıllanmış diktatörlerin devrilmesinin küçümsenemeyecek bir değişime işaret ettiğini vurguladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Klübü’nün (SBK) 16 Mart’ta düzenlediği “Arap Dünyasındaki Hareketlilik ve Sosyal Medyanın Rolü” adlı panelin konuşmacıları TRT’de yaptığı Sosyal Medya isimli programdan tanıdığımız ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Saka ve USA Sabah gazetesi yazarı, Orta Doğu uzmanı Taha Kılınç’tı. Panelde hem dünya kamuoyunu hem de Arap dünyasını yakından ilgilendiren değişimler ve yaşananları tetikleyen sosyal medyanın yöntemleri, etkileri ve neticeleri tartışıldı. “Devrim değil!” Taha Kılınç, Sidi Bouzid’te bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan ve önce Tunus sonra Mısır’a sıçrayan ,Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun deyimiyle “domino etkisi” yapan hareketliliğin sosyal medyanın ürünü olduğunu söyledi. Kılınç, “Mısır’da yaşananların devrim olduğuna inanmıyorum. Mısır anlatılırken hep gerçek bir devrim olmuş gibi heyecanla anlatılıyor.” Diyerek, devletin başında olan Hüseyin Tantavi’yi Hüsnü Mübarek’in atadığını ve Mübarek’in kenardan izlediğini vurguladı.Sosyal medyanın Facebook ve Twitter’ın yanı sıra El Cezire televizyonunun da dahil olduğu bir mecra olduğunu ifade eden Kılınç, “El Cezire ‘insanlar tahrir meydanında toplanmaya başladılar’ dediğinde aslında tam da öyle bir durum yoktu. Ama böyle bir algı yarattı.” diyerek sosyal medyanın etkisini vurguladı. Katar için El Cezire’nin bir PR (Public Relations – Halkla İlişkiler) çalışması olduğunu ifade eden Kılınç, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Mısır rejimlerinin “Arapların içindeki bazı mecralar aleyhimize yayın yapıyor. Bizi iktidarsızlaştırmaya çalışıyorlar.” dediklerini söyledi. “Mübarek geldi refaha kavuştuk” Hüsnü Mübarek’ten önce devletin başında Enver Sedat’ın olduğunu ve şu anda Mübarek için söylenenlerin, zamanında Sedat için de söylendiğini ifade eden Kılınç, “Hüsnü Mübarek de ilk geldiğinde halk ‘refaha kavuştuk’ dedi ama şimdi Mübarek’ten nefret ediyorlar” diyerek “gelen gideni aratmasın” vurgusunu yaptı. Mısır’da Mübarek dışında başka birşey […]

Ayman Mohyeldin konferansı

Mısır Devrimi’nin canlı tanığı Ayman Mohyeldin’in İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Medya Derneği işbirliği ile Santralistanbul’da verdiği “Giving Voice to Revolution” (Devrime Ses Vermek) başlıklı konferansın ve ardından yapılan söyleşinin video kaydı.Konuşmacı:Ayman Mohyeldin / El Cezire Televizyonu MuhabiriDil:İngilizceSüre:64 dk. (3 bölüm halinde)Yer:Santralistanbul, E1- 301Başlangıç: 23 Şubat 2010 ÇarşambaSaat:11:00-12:30Teknik ekip: Berk Büyükbalcı-Ertan Önsel

Dinde zorlama yok, dersine var

Emirgan’daki Osman Saçmacı İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören, 7. sınıf öğrencisi R.’nin önümüzdeki birkaç senede alacağı notlar, ileride hangi lisede okuyacağını belirleyecek. Yapılan başarı puanlarının sadece küsuratıyla, yüzlerce kişinin elenebildiği bir sistemde, o da güzel bir puan yaparak iyi bir okula girmek istiyor. Fakat onun alacağı puanı etkileyecek derslerden biri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı olduğu halde verilen, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi. R. şimdi Alevi olmasına rağmen, puan kaybetmemek için harıl harıl Arapça dua ezberlemeye çalışıyor. AİHM, 2007’de verdiği kararda; “Türkiye’deki din kültürü ve ahlakı dersleri, demokratik bir toplumda verilen eğitimde olması gereken, objektiflik ve çoğulculuk, bunun yanı sıra öğrencilerin dine karşı sorgulayıcı bir bakış geliştirmeleri ölçütlerini karşılamamaktadır” demişti. Muafiyet çözüm değil ayrı bir sorunAnne B. (37) kızını din dersinden muaf tutmak için yargı yolunu seçmemiş. Haksız da sayılmaz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Başkanı Fevzi Gümüş sadece kendi derneklerinde, elliye yakın sonuçlanmış ya da sürmekte olan muafiyet davası olduğunu söylüyor. Bu davaların çok uzun sürdüğünü anlatan Gümüş, dava süresi boyunca çocuğun din dersi almaya devam ettiğini de hatırlatıyor. Fevzi Gümüş’ün dikkat çekmek istediği bir başka nokta da, çocuğun dersten muaf olmasının bir kazanım olmadığı. Gümüş, “Dava kazanılsa bile, çocuğun muaf olduğu, öğrenciler, öğretmenler ve yönetim tarafından biliniyor. Bu durumu herkes kendi kimliğine, kendi algısına göre değerlendiriyor” diyor. Muaf olan öğrencilerin, okulda dışlanma, lakap takma gibi sorunlarla karşılaştığını belirten Gümüş, bu yüzden ayrı bir psikolojik baskı altına girdiklerini belirtiyor. Baskıdan kaçmak için kimlik gizleniyorAnne B. de, hem uzun bir davanın, hem de muafiyetin, kızının arkadaşlarından farklıymış gibi hissetmesine neden olacağını düşünmüş. Ayrıca, kızının Alevi kimliği ön plana çıktığında, eğitim kadrosunun tepkisinin de değişmesinden korkmuş .”Bu konuda keskin düşünceleri olan Sünni öğretmenleri olabilir, notlarını da riske atmak istemedim” diyerek anlatıyor bu süreci. Kızının bir ders saati boyunca dışarda tek başına beklemesinin de onu üzeceğini düşünerek bu […]

Elhamdülillah Müslüman: Asia Connection

Rap müzik neyi çağrıştırır? Sözleri, müziğin tempo ve ritmine göre ve çoğu kez hızlı şekilde söylenen bu türün adı İngilizce’de “ağır eleştiri” anlamına gelir. New York’un arka sokaklarında doğan ve zamanla dünyaya sirayet eden müziğin, isminden de anlaşılacağı üzere dokundurması, en azından bir fiske atması olağandır. “Beyazların” hakim olduğu düzene eşitsizliğe, adaletsizliğe başkaldırır. Serttir. Yıkıcılığı “gangsta” tarzında olduğu gibi kimi zaman sokaktaki şiddete övgüye kadar gider. Gelgelelim her ülke gibi Türkiye de, kendi rap ve rap müzisyenlerini yarattı. İş, yukarıda saydığımız konulardan manevi hayatımıza kadar ilerledi. Örneğin, bu âlemin önemli isimlerinden Sagopa Kajmer (Yunus Özyavuz) protest çizgide devam ettirdiği müziğini son yıllarda İslami rap’a taşıyarak büyük bir değişim yaşamıştı. “Manevi duygular”la müzik yapan rapçilere son günlerde yeni bir isim daha eklendi. Radikaltakma isimli Gökhan Dönmez ve Şüphetakma isimli Emrah Sezek’in kurduğu Asia Connection, ilk albümü La Havle Meclisi’ni geçtiğimiz günlerde yayınladı. Bir yıl önce Radikal’in önerisiyle bir araya gelen iki rapçi, yaptıkları müziği İslamî rap olarak isimlendiriyor. “Bize gelen bela ve sıkıntıların Allah-ü Teala’nın takdiriyle olduğunu biliriz” ya da “kimi kalbinde iman taşır, kimindeyse şeytan var” gibi sözler, grubun 17 şarkılık albümünde benzerlerini sıkça gördüğümüz örnekler. Asia Connection’la HaberVs’nin müzisyen muhabiri Server Uraz görüştü. Bundan önceki çalışmalarınıza baktığımızda “manevi hayat”ın müziğinizde ön planda olmadığını görüyoruz. Müzik tarzınızı “İslamî rap” olarak belirlemenizin nedeni nedir? Şüphe: Bundan öncesini çocukluk olarak görüyorum. Küfürlü sert parçalar çocukluğumuzun esiriydi. Amerikan rap’inden ve büyüklerimizden böyle gördük. Şimdi maneviyata daha fazla yer verme sebebimiz şu: Ben zaten çocukluğumdan beri maneviyata çok düşkün bir insandım. Dilimden Allah kelimesi eksik olmaz, hep şükrederim. Bundan önce Aşk-ı Allah diye bir albüm yaptım, İslamî rap tarzındaydı. Kendi içimdekileri yazdım. Bir ara müziği bırakma kararı almıştım, bu süre içinde Radikal ile bir şarkı yaptık, kendimdeki değişimi fark ettim. Somut olaylardan, manevi olaylara yönelmeme olgunlaşma aşaması diyebilirim. Çocukluğumdan beri kendime “neredeyim, ne yapıyorum, […]

Gülen cemaatinin ilk ve en saf halkası

Kerameti kendinden menkul Abant Toplantıları’nın 18.’si bu yıl Kürtlerin denetimindeki Kuzey Irak’ın Erbil kentinde yapıldı. “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlığıyla 2 gün süren toplantılara yine bir çok gediklisi katıldı. Oturumlar boyunca “Karşılıklı Bağımlılık”, “Medyanın İlişkilerde Rolü” ve “Ortadoğu’daki Sorunların Çözüm Yolları” gibi başlıklar ele alındı. Toplantılar sonunda okunan “Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi”nde karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve başlayan diyalog sürecinin devam ettirilmesi ve genişlemesinin gerekliliği; ilişkilerin gelişmesinin hem taraflara hem de bölgeye de barış ve istikrar getireceği vurgulandı. Fetullah Gülen grubuna bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından yıllardır organize edilen toplantılara ve benzer etkinliklere bugüne dek cemaatin fikirleriyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan çok sayıda isim katıldı ya da katılıyor. Aylık Exspres dergisinin 2009 Ocak sayısında Abant Toplantıları ile ilgili, gazeteci Ayşe Çavdar’ın ve derginin 2008 Kasım sayısında da, cemaatin ilk yayın organı olan Sızıntı dergisinin 30. yılı nedeniyle feminist hareketin ileri gelenlerinden Handan Koç’un yazdığı yazılara sizler için yer verdik. Handan Koç Altın nesil, altın nesil Gülen senin bahtın nesil (Sızıntı dergisinden bir şiir) Sızıntı adı sizde ne çağrıştırıyor? 30 yıldır her ay yayınlanan bu dergiyi hiç baştan sona okuduğunuz oldu mu? Bence okuyun. Fethullah Gülen fikriyatını ciddiye alan herkes Sızıntı’yı da önemsemeli. Bu dergiyi herkes Zaman gazetesi eşliğinde bir apartman eşiğinde illâ ki görmüştür. 1980 sonrası yıllarda üniversitede okuyanlar Sızıntı’nın pek çok okulun koridorlarında bol bol dağıtıldığını hatırlıyorlar. Ben 1980 öncesinde bir üniversite talebesi olarak hiç karşılaşmadığım bu dergiyi, ilk olarak 12 Eylül sonrasında Mamak Cezaevinde paralanan ağzımı tedaviye gittiğim bir dişçinin bekleme salonunda gördüğümü ve bir tür parapsikoloji dergisi sandığımı çok iyi hatırlıyorum. Sızıntı’nın bir yeni Nurcu tarikatın yayın organı olduğunu birkaç yıl sonra öğrenmiştim. Bu yeni tarikata, Fethullah Gülen’in ismiyle anılan bu organizasyona ne isim verilmesi gerektiği, nasıl tanımlanacağı sosyolojik bir soru. Gülen organizasyonu, dinî-malî-politik bir organizasyon olarak ve öğretileri itibariyle en çok ABD’de benzerleri bulunan bir […]

Muhafazakâr kuşatmaya liberal destek

Kerameti kendinden menkul Abant Toplantıları’nın 18.’si bu yıl Kürtlerin denetimindeki Kuzey Irak’ın Erbil kentinde yapıldı. “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlığıyla 2 gün süren toplantılara yine bir çok gediklisi katıldı. Oturumlar boyunca “Karşılıklı Bağımlılık”, “Medyanın İlişkilerde Rolü” ve “Ortadoğu’daki Sorunların Çözüm Yolları” gibi başlıklar ele alındı. Toplantılar sonunda okunan “Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi”nde karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve başlayan diyalog sürecinin devam ettirilmesi ve genişlemesinin gerekliliği; ilişkilerin gelişmesinin hem taraflara hem de bölgeye de barış ve istikrar getireceği vurgulandı. Fetullah Gülen grubuna bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından yıllardır organize edilen toplantılara ve benzer etkinliklere bugüne dek cemaatin fikirleriyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan çok sayıda isim katıldı ya da katılıyor. AylıkExspress dergisinin 2009 Ocak sayısında Abant Toplantıları ile ilgili gazeteci Ayşe Çavdar’ın ve derginin 2008 Kasım sayısında da, cemaatin ilk yayın organı olanSızıntı dergisinin 30. yılı nedeniyle feminist hareketin ileri gelenlerinden Handan Koç’un yazılarına sizler için yer verdik. Ayşe Çavdar “Türkiye’de liberalizm bir Faust öyküsü oldu.” Sosyal antropolog Aykan Erdemir’in Goethe’nin ünlü “ruh satma” eserini hatırlayıp hatırlatması boşuna değil. “Türkiye’de Farklı Olmak –Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma küçük bir kıyamet kopardı. Araştırma, Türkiye’de AKP’nin iktidarında muhafazakârlığın hangi kanallarda derinleştiğine dikkat çekiyor, muhafazakârların düşüncelerini ve hayat tarzlarını paylaşmayanlara karşı baskıcı ve ayrımcı davrandıklarını ortaya koyuyordu. Bugüne kadar dindarların, örneğin başörtülü kesimlerin uğradığı ayrımcılıkları dile getiren araştırmalarıyla defalarca gündeme gelen Binnaz Toprak, hiç alışık olmadığı üzere muhafazakâr ve liberal kalemler tarafından topa tutuldu. Örneğin Şahin Alpay, HaberTürk’te Binnaz Toprak’ı bilimsel metodolojiden uzak bir araştırma yapmakla eleştirdi. Ayşe Buğra’nın verdiği metodoloji dersinin ardından üzerine bir ağırlık çökse de, iddiasını Zaman’daki yazısında tekrarlamayı tercih etti. Emre Aköz, Sabah’taki köşesinde Toprak’ı “bilim kisvesi altında gazetecilik” yapmakla eleştirdi. Hatta, Perihan Mağden, Ayşe Arman’la Binnaz Toprak’ı aynı kefeye koydu Radikal’de. Gökhan Özgün, Taraf’taki köşesinden Toprak’ı “cemaat düşmanı”, dahası “özel harpçi” olmakla suçladı. “Dolaylı iktidar sorumluğu” Muhafazakârların […]

“Dinital” çağ

Dijital çağın getirdiği yenilik ve kolaylıklar saymakla bitmez. Fotoğraf makinesinden resim çerçevesine, saatten tansiyon ölçme aletine kadar en gereklisinden en gereksizine günlük hayatımızda kullandığımız çoğu eşya dijitalleşti. Fotoğraf makinesinin dijitale çevrilmesiyle fotoğrafçılıkta yepyeni bir çığır açılırken, evimizde büfenin üzerinde duran fotoğraf çerçevesinin dijitalleşip slayt gösteri yapmasıyla hayatımızda değişiklik adına bir yaprak bile kımıldamadı. Dijitale çevrilen ürünlerin gerekliliği ayrı bir tartışma konusuyken, yeniliğe tamamen kapalı tek konu olan din ise dijitalleşme sevdasıyla aklın sınırlarını zorlayacak kadar değişiyor. Değişim, dinin doğasına aykırı olsa da dükkanlarda ya da internette rastlayacağımız birçok icat, dini ürünlerin teknolojinin içerisine nasıl da monte edildiğini gösteriyor. Müslümanın cep rehberi Hatimmatik İnternet ya da telefon yoluyla rahatlıkla satın alabileceğiniz bu dini ürünlerin başında hatimmatik geliyor. Hatimmatik, tek bir tuşla tüm Kuran’ı okuyarak kendi kendine hatim indiriyor. Kuran okunurken aynı zamanda ekrandan okunan sayfaları takip edebiliyorsunuz. Aynı zamanda hatimmatike fotoğraf ekleyip, dosya yükleyebiliyorsunuz. Ezan saatlerini de gösteren aletten radyo özelliği sayesinde müzik de dinleyebiliyorsunuz. Müslümanın cep rehberi sloganıyla satılan aletin fiyatı 120 YTL civarında. Kıbleyi gösteren seccade Dini ürünlerden bir diğeri de namaz kılarken doğru yönü bulmaya yarayan seccade. Bu seccadenin diğerlerinden farkı, üzerinde dijital bir pusula olması. Pusula sayesinden Kıbleyi nerede olursanız olun bulabiliyorsunuz. Tasarımında kullanılan fosfor baskı tekniğiyle seccadenin üzerindeki desenler parlıyor. Londra’da yaşayan Soner Özenç adlı bir Türk tasarımcı tarafından tasarlanan seccadenin fiyatı 400 Dolar. Ancak aynı ürünün, 10 YTL’ye satılan sahte Çin malı olanını da bulmak mümkün. Kabe’de dijital hac rehberi Dini ürünler tasarlanırken hacılar da unutulmamış. Hacıların hac boyunca okuyacakları tüm duaları yazılı ve sesli olarak gösteren dijital cihaz hacı olabilmek için gerekli süreci daha “teknolojik” takip etmenizi sağlıyor. Arapça, İngilizce ve Türkçe dillerinde kullanılabilen aleti yakında Kabe’yi tavaf eden müslümanların boynunda sıkça görebiliriz. İnternetin yanı sıra hacı malzemeleri satan dükkanlarda da bulunabilen dijital hac rehberinin fiyatı 45 YTL. Nur yağdıran kalem Dini unsurlar barındıran […]

Helal Facebook; muxlim.com

İnternetteki sosyal paylaşım ortamlarının da artık “helal” sürümleri üretilmeye başlandı. Bunların en yeni örneği “İslami Facebook” olarak tanımlanan Muxlim.com… “Muxlim: Müslüman hayat tarzını yükselten site” adıyla bu yıl yayına başlayan site, adından da anlaşılacağı üzere müslümanlara yönelik bir arkadaşlık ve paylaşım sitesi. Müslümanları hedef alıp, islam anlayışını tema edinen site, bildiğimiz arkadaşlık sitelerine hiç benzemiyor. Tüm arkadaşlıkların dindaşlık üzerinden kurulduğu sitede konuşulan konular da genelde Kuran ve dini öğretiler üzerine. Site üzerindeki reklamlar da islami moda, islami tasarım veya helal otomobil sigortası gibi tamamen “helal ürün” arayanlara yönelik. Facebook ile konsept aynı, içerik farklı Daha çok Facebook, Youtube, Flickr, Blogger, MySpace karışımı tadındaki sitede öncelikle kendinize bir hesap açmanız ve profil oluşturmanız gerekiyor. Resimlerinizi ve videolarınızı da ekleyebildiğiniz profille kendinizi tanıttıktan sonra sitedeki bloglara, forumlara girebiliyorsunuz. Ayrıca sitede kullanıcıların hazırladıkları anketlere katılabiliyor, “Muxlim Pal” adlı oyunu oynayabiliyorsunuz. Tüm bunlar sırasında diğer müslüman “kardeşlerle” arkadaşlık kurup, sohbet edebiliyorsunuz. Ayda 2 milyon ziyaretçisi olan sitenin kayıtlı üye sayısı 150 bin. Üyelerin çoğunluğunu yüzde 48 oranında ABD ile yüzde 25 oranında İngiltere oluşturuyor. Finlandiya merkezli kurulan Muxlim.Inc adlı firmanın sahibi olduğu site, Muhamed El Fatatri adlı 23 yaşında bir girişimciye ait. Şu an Finlandiya’nın en büyük yüz şirketinden biri olan Muxlim.Inc aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri arasında. “Eşinizin erkek dolu çevrelerde çalışmasını ister misiniz?” Forumlarla tartışmaya açılan konularsa internette pek rastladığımız tarzda konular değil. Herkese açık forumların dışında, tabiri caizse “haremlik-selamlık” forum konuları da var. Erkeklere açılan forumda “evlendikten sonra eşinizin çalışmasına izin verir misiniz?” başlıklı konu, en çok yorumlananlardan biri. New York’ta yaşayan, 1991’de müslüman olan 39 yaşındaki Ebu Musa, kadınların çalışmasıyla ilgili “Evlendiğimde eşim çalışmak isterse öncelikle işin ne tür bir iş olduğuna bakarım. Eğer bana uygun bir iş olduğunu görürsem izin veririm” diyor. Londra’da yaşayan 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Kayrou ise kadınların çalışmasıyla ilgili sakıncalarını şöyle dile getiriyor: […]

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Utku Güven İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı. Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı. Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil. Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm! Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor. Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine […]

Türk Sağının Hâlleri: Modernliğin lokomotifliğinden faşizmin moderatörlüğüne

Barış Aydınbarisaydin@gmail.comAmed Gökçenamedgokcen@yahoo.com Türkiye’de gerek milli kimliğin kuruluş süreci olsun gerek sonrasında milliyetçi muhafazakâr düşünüşün kendini tahkim etme çabasında olsun bir hayli fantastik bir bilimkurguyu andıran aşırılıkta birtakım hikayeler dolaşıma sokulmuş ve bunlar etkisini günümüzde de kaybetmeyerek toplumsal muhayyileyi kendine tabi kılmıştır. Bu nedenle dönemin aşırılıklarını zamana özgü çocuksu bir böbürleniş olarak anlayışla karşılayıp arızileştirmek şimdiki sıkıntılarımızın çözümü açısından da öldürücü olacaktır. Bu süreçteki söylemsel pratiklerin içeriklerinin çözümlemesine dönük bir ideoloji eleştirisinden ziyade bu pratiklerin toplumsal muhayyiledeki alımlanışlarına odaklanmak, Tanıl Bora’nın solun boynunun borcu addettiği, sağı kendisinden daha iyi bilmek şiarı açısından da daha verimli bir çabadır. O hikayelerin gerçekte nasıl olduğu, doğru ya da yanlışlığından çok bu hikayelerin toplumsal pratiklerin kuruluşunda oynadığı kritik ve neredeyse kurucu rolle ilgilenmek yeni bir dilin tesisinin yol haritası bakımından da değerlidir. Tanıl Bora’nın burada ele alacağımız Türk Sağının Üç Hali başlıklı çalışması Türkiye Sağı’nın halleri olarak ifade ettiği milliyetçilik, muhafazakârlık ve islâmcılığı tarihsel süreç içerisinde aralarındaki geçişler, eklemlenmeler, akrabalıklar temelinde tek bir gövdenin birbirleriyle uyumlu parçaları olarak ele alıp, bunları ideoloji perspektefinden çok söylemsel pratikler olarak çözümlemeye çalışması bakımından dikkat çekicidir. Söylemsel pratiklerin alımlanışlarına bakmak, Bora hiç adını zikretmese de, Foucaultgil bir söylem analizi ve sorunsallaştırma çalışmasını anıştıyor. Meseleleri ideoloji perspektifinden bir doğru yanlış oyununa sokmaktan ziyade onları oldukları gibi telakki edip bunların nasıl kuruldukları, toplumsal pratiklerin icrasındaki tayin edici rolü, ve bunların toplumsal muhayyilede nasıl sorunsallaştırıldıkları üzerinde durmak Foucault’nun söylem analizi yaklaşımının temel bileşenleridir. Bu türden bir analiz herhangi bir söylemsel oluşuma ait önermelerle gerçeklik arasındaki mütekabiliyet ilişkisini sorgulamak ya da başka bir ifadeyle bir tür epistemolojik realizm yapmaktan ziyade, bizzat bu bu önermelerin “gerçekmiş” gibi nasıl kurulduğunu anlamak çabasını taşır. Söylemsel ve söylemsel olamayan pratiklerin biraradalığına işaret eden sorunsallaştırma teması Foucault’nun düşüncesinde deneyimlerin ve bu deneyimlerin toplamı olan öznenin kuruluşunu mümkün kılan süreçtir. Sorunsallaştırma “önceden var olan bir nesnenin temsil edilmesi” […]

“Laik” ve “İslamcı” klişelerin uzağında

Alper Görmüş Sovyet devriminin lideri Lenin, “ulusal sorun” konusunda ilginç bir tez geliştirmişti. Buna göre, başta Sovyetler Birliği olmak üzere “ezen ve ezilen uluslar”ın olduğu bütün ülkelerde, o ulusların sosyalistlerine birbirine zıt görevler düşüyordu. Lenin, “ezen” ulusların sosyalistlerinin “ezilen ulusların ayrılma hakkı”nı savunması gerektiğini; buna karşılık “ezilen” uluslara mensup sosyalistlerin de “ayrılma”ya karşı çıkmaları gerektiğini savunuyordu. Bu tezdeki mantık aşikâr: Lenin, kendi haline bırakılsa, “ezen” ulus sosyalistlerinin “ezilen” ulusları zorla kendisine yapışık tutmaya çalışacağını; keza “ezilen” uluslardan sosyalistlerin de, tam tersine “ezen” ulustan kopmaya çalışacağını biliyor, her iki taraftaki sosyalistlerin “doğal” eğilimlerini bu formülle dizginlemeye çalışıyordu. Bu mükemmel formülün işlemediğini biliyoruz. Muhtemel nedeni, her iki taraftaki “doğal” eğilimlerin Lenin’in öngördüğünden çok daha “sert” olmasıydı.Belki de formülün “işlemediğini” söylemekle haksızlık ediyorum; kim bilebilir, belki de Lenin’in bu “siyaset”i yaygın bir propaganda eşliğinde yürütülmeseydi, Sovyetler Birliği’nin “ezen ulus”u Ruslarla mazlum ulusların arasındaki problemler çok daha büyük olacak, tarihte yaşanan facialar mumla aranacaktı. Sen beni anlamaya çalış, ben de seni… Lenin’in geliştirdiği tez, insanları kendi ezberlerinin dışına çekmek ve ardından da karşı taraf açısından düşünmeye sevk etmeye dayalı basit bir tezdi aslında; bildiğimiz empatinin, Sovyetler Birliği’nin en büyük siyasi sorununa uygulanması girişimi… Ben, Türkiye’deki “laik-İslamcı” kutuplaşmasında Lenin’in formülünden yararlanabileceğimizi ciddi ciddi düşünüyorum. Ortaya çıkan her tartışmada, bu iki kesimden herkesin aynı görüşleri bir daha, bir daha tekrarlaması şart mı? Biz biliyoruz ki, her yeni tartışmada taraflar hiçbir yeni şey söylemediği sürece bu böyle gider. Oysa bu kısır döngü kırılmaya başlasa, iki taraftan da farklı şeyler duymaya başlasak, zaman içinde bu yeni sürecin de kartopu gibi büyümeye başladığına şahit olabiliriz. Buraya kadar kötümser bir tablo çizmiş olabilirim. Oysa hayli iyimserim. Son yıllarda, kutuplaşmanın giderek artmasına rağmen bu yönde önemli gelişmeler kat ettik. Konya’daki olay Hürriyetgazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök 2 Ağustos tarihli yazısında konunun basında nasıl tartışılacağını merak ettiğini yazdı. Özkök’ün satırları: “Konya’da […]

Azize’nin başörtüsünü takmayan ABD gaflet uykusunda!

Mustafa Alp Dağıstanlı Azizah’nin durmadan başörtülü kadın kapaklarıyla eleştirilmesine karşılık, Muslim Girl fazla liberal olduğu için tepki topluyor. Başörtülü veya açık cıvıl cıvıl, kimi şuh Müslüman kızlarla dolu dergi. Mesela bir yandan “Ayın Müslüman Kızı”nı seçiyor, bir yandan da okurlarını Kurani ilkeler ve İslami değerler konusunda fikirlerini söylemeye, tartışmaya davet ediyor. Biraz daha dolu ve ciddi bir dergi istiyorsanız Elan’a bakmalısınız; zaten alt başlığı da “Rethink Islam” (İslam’ı yeniden düşün, anlamına). Monitor’ın haberine göre, okurlar nisbeten zengin olmasına rağmen sadece birkaç büyük ilanverenin ilgisini çekebilmiş bu kadın dergileri. Yine de birkaç gedik açılabilmiş; IKEA, Azizah’ye ilan veriyor, Fox televizyonu da Muslim Girl’e mesela. Kısaca, ABD’de Müslümanlar, her düzeyde kendilerini ve dinlerini anlatabilmek için çaba sarfediyor. Son örneklerden biri de Princeton Üniversitesi öğrencilerinin Mayıs başında çıkarmaya başladığı, İslami meseleleri ele alan 15 günlük Misbah dergisi. Kendilerini anlatma çabasıyla entegrasyon çabası atbaşı gidiyor. Çoğunluğunu Hıristiyanların oluşturduğu bir toplum içinde birarada yaşamanın yolunu arıyorlar. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’de, Hıristiyanların boğazları kesiliyor, yazı yazdı diye insanlar öldürülüyor ve yargılanıyor, başörtülü çocuklar okullara sokulmuyor, askerin içinde birileri “irtica gelmesin diye” darbe hazırlıkları yapıyor, Kayseri’de içki bulunmuyor, bilmemnerede Ramazan’da oruç tutmayan taciz ediliyor, Aleviler ikinci sınıf muamelesi görmekten şikayet ediyor, Kürtler varlıklarının yeterince temsil edilmemesinden yakınıyor… Ama tabii, medenniyyyetler ittifakını sağlayacak olan da biziz.

İslami sermaye çatışmada, laikler beklemede

Mustafa Sönmez Taha Akyol, 7 Haziran 2008 tarihli Milliyet’teki , “Ordu, Yargı, CHP” başlıklı yazısında , türbanın iptali ile ilgili karardan yola çıkarak , İtalyan Marksist Gramsci’den araklama bir terimle , “tarihsel bloklar” analizi yapıyor ve şöyle diyordu; “Anayasa Mahkemesi’nin kararını alkışlamak veya eleştirmek mümkün. Ama kurumlara ve topluma yön veren tarihsel dinamiklere bakmak daha ufuk açıcıdır. Bu açıdan gözüken gerçek, ordu, yargı ve CHP’nin rejim konusunda benzer önceliklere sahip bir “tarihsel blok” oluşturduklarıdır… dünya görüşü ya da rejime ilişkin öncelikleri bakımından bu üç kurum arasında önemli fikri örtüşmeler var… Bundan başka bir “tarihsel blok” daha var: Terakkiperver ve Serbest Fırka’dan Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, Özal’ın ANAP’ına, bugün AKP’ye uzanan ve halka dayanan, liberallerin de desteklediği bir tarihsel blok…” Bunu, Taha Akyol gözüyle, üstümüzde tepişen fillerin tarifi diye da okuyabilirsiniz..Bir filin bacağına körlerin dokunup tarifini istemişler. Her kör farklı bir tarif yapmış. Bu da Taha Akyol tarifi.. Bir gerçek var; Türkiye, bir yarılma , bir kutuplaşma yaşıyor ve bu filler savaşı, çimenleri ezerek yapılıyor. Çimenler, eğer ezilmekten yıldılarsa, bıktılarsa üstte tepişen filleri de doğru tanıyıp, doğru yerlerde saf tutup , olmadık değirmenlere su taşımamalıdırlar. Taha Akyol’un tarif ettiği “tarihsel blok”lar ne kadar gerçekçi ya da kendi deyimiyle, ufuk açıcı ? Hemen belirtelim ki, iktidar çekişmesinde , “tarihsel blok”lardan söz edeceksek, sınıf kategorilerini kullanmalıyız. Taha Akyol’un “tarihsel blok”larında sınıflar yok; ordu, yargı, CHP gibi ikisi sivil-asker bürokrasi, biri de politik parti olan iki farklı kategori var. Diğer tarihsel blokta ise, “…halka dayanan, liberallerin de desteklediği bir tarihsel blok” var..Yazının devamında bunların kimler olduğunu Taha Akyolvari sosyolojik terimlerle anlamaya çalışıyoruz. Kimlermiş? “..şehirleşme, eğitim, meslekleşme gibi dinamiklerle “kenar”daki “faso fiso vatandaşlar” okuyarak, iş tutarak yükseliyorlar, “Merkez”de yer almak, eşit olmak istiyorlar. Bunun için demokrasiye, liberal değerlere sarılıyorlar.”..Yani, diğer tarihsel bloku da “kenarda iken merkeze taşınmak isteyenler” oluşturuyormuş…. Kutuplaşmanın, bloklaşmanın, dar , hiçbir şey […]

“Cumhuriyet umarız kendi çocuklarını yemeyi bırakır”

İstanbul Seminerleri’nin üçüncü gününde, Santralistanbul kampusu AB sürecinde Türkiye, İslam, kozmopolitanizm ve kadın konuları çerçevesinde iki yuvarlak masa toplantısı ve bir paneli ağırladı. Seminerler çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiyeli konuşmacılardan oluşan tek gün olması 4 Haziran’ı, Türkiyelilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini beyan etmesi için en uygun gün haline getirdi. Nilüfer Göle bu tartışmalara “How the Encounter with Islam is Shaping and Transforming Europe itself” başlıklı makalesiyle katıldı. Avrupa’daki göçmen Müslümanların değişen konumundan bahseden Göle, öncesinde yalnız, erkek, işçi, Müslüman göçmen görmeye alışkın olan Avrupa’nın başörtülü, eğitim amaçlı göç etmiş olan kadın göçmen profili ve göçün “feminenleşmesi” karşısında ne yapacağını şaşırır hale geldiğini vurguladı. Avrupa’da yaşanan sorunun, mekânın kültürel oryantasyonundan, cinselliğin farklı biçimlerde disipline edilmesinin yarattığı şaşkınlıktan ve kolektif hafızadan kaynaklandığını belirten Göle, Avrupa’nın Osmanlıyı Bosna’daki Mostar köprüsüyle değil Ermeni soykırımıyla hatırladığını söyleyerek Mostar köprüsünün mekâna daha heterojen bir bakış geliştirmemizde yardımcı olabileceği önerisiyle konuşmasını noktaladı. Nilüfer Göle’yle kamusal alan, İslam ve kadın konularına da değindiğimiz bol kahkahalı bir söyleşi yaptık. Toplantıda kaldığımız yerden devam edersek “İslami bir Gandi”nin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? İslami düşünürlerin bugünkü şiddet karşısında nasıl pozisyon alacakları sorununu önemsiyorum. İslami düşünürler arasında şiddete karşı tavır takınanlar da olmasına karşın Gandi’nin felsefesi gibi dünyaya mal olmuş bir görüş maalesef yok. Anti – şiddet tavrı bu kadar belirginlik kazanmadı. Bugün İslam’ın gündemindeki konulardan belki de en önemlisi şiddet ve İslami düşünce arasındaki sınırı ayrıştırabilmek. Şiddetin politikayla ilişkisini nasıl göreceğiz? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor? Şiddet yoluyla aslında belirli alanlarda yasaklar koyuyorsunuz, hatırlatmalar yapıyorsunuz. Bir sinagogun önünde bomba patlaması, Yahudi vatandaşların kendi dinlerini özgürce kamusal alanda yaşamaları konusunda rahatsızlık verip tedirgin edici bir tavır getiriyor. Bu yüzden burada bir politika var. Bu politikaya karşı Tayip Erdoğan’ın Hahambaşı’yla görüşmesi çok büyük bir adımdı. Yani ‘Biz bunu kabul etmiyoruz, sizin özgürlüğünüzü tanıyoruz’ demenin bir […]

Çokeşlilik yasal olsa!

Duygu Ertürk “Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz, üç çocuğumuz var. Birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları maddi durumu düzeldi. Üsküdar’da evim olsun isterdim. Evim de oldu. “Keşke olmasaydı” diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şoke oldum. Ben onun için her fedakârlığı yapmıştım; o ise kıza bir daire tutmuştu. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler. Boşanmak istiyorum; çocuklarım “anne bizi babasız bırakma” diyor.” (Disikus.net’ten) Toplumda “çokeşlilik” kalıbından haberdar olmayan, hayatı boyunca yukarıdaki gibi bir hikayeyi duymamış olan yoktur herhalde. Zira kadın programlarına şöyle bir göz atmak bile insanı çokeşlilik ve aldatma kavramlarıyla haşır neşir etmeye, aldatılan kadınların haykırışlarına, çokeşli erkeklerin savunma ritüellerine aşina yapmaya yeter de artar bile… Özellikle Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın: “Üç karım var, kime ne!” sözleriyle olay yarattığı ve çokeşliliği gündemin en çok tartışılan konularından biri haline getirdiği şu günlerde… Son aylarda TV programlarında sıkça boy gösteren Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu da, tam olarak bu konuya parmak basan ilginç açıklamalarıyla gündeme oturdu. Kalyoncu, birinci veya ikinci kadın olmaktan musdarip kadın hastalarının mağduriyetinden yola çıkarak, aldatma olaylarının kadın üzerinde büyük yaralar açtığı sonucuna varmış ve yaraya merhem niyetine bir çözüm önerisi sunmuş: “erkek çokeşliliğinin yasallaştırılması”… Konuyu resmi internet sitesinde, yazdığı kitaplarda ve katıldığı TV programlarında büyük bir ciddiyetle ele alan psikiyatr, kadınlara büyük zarar veren aldatma olaylarının, erkeklerin doğası gereği tek kadınla yetinemeyeceği için kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor; “Madem erkeğin ‘kayıt içi’ veya ‘kayıt dışı’ çokeşlilik yaşaması kaçınılmaz, o zaman ikinci evliliği yapmak “kayıt altına” alınsın; kimse zarar görmesin” diyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız kadınların bazıları, ikinci kadını güvence altına alacağını düşünerek çokevliliğin yasallaşması […]

Şeriat dedikleri…

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.com Sami Zubaida, İslam toplumlarında toplumsal değişimle birlikte farklılaşan siyaset ve devlet yapısı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Zubaida, “İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar” adlı bu kitabında İslam toplumlarında hukuk ve iktidar ilişkisini kapsamlı şekilde ele alıyor. Son yıllarda sadece İslam dünyasında değil Batı’da da en çok tartışılan kavramlardan biri olan şeriatın tarihsel ve teolojik temeline dayanan İslam hukukuyla ilgili söylem ve uygulamaların tarihsel süreç içindeki evrimi ile uğradığı dönüşümlerin nasıl geliştiğini inceliyor. Zubaida’nın kitabının en önemli yönü konuyla ilgili oryantalist ve yeni oryantalist yaklaşımların tam tersini savunuyor olması. İslam toplumlarının sekülerleşmeye kapalı olduğunu, son dönemlerdeki “radikal” siyasi hareketlerin yarattığı İslami uyanışla birlikte dinin kitlelere “hayat verebilecek” tek ideoloji olduğunu öne süren pek çok oryantalist ya da yeni oryantalist olarak tanımlanabilecek Müslüman veya Batılı yorumcunun tersine Zubaida, bu hareketlerin doğrudan hedefinin iki yüz yıldır Mısır, Türkiye ve İran’la birlikte pek çok ülkede hukuk, eğitim, kültür gibi alanların yanı sıra günlük hayatta da gerçekleşmiş sekülerleşmeye karşı geliştiğini ısrarla vurguluyor. İslam toplumlarında şeriatın oluşumunu, kavram ve yöntemlerini İslam tarihinin ilk döneminden ele alarak Mısır, Osmanlı Devleti ve İran’da biçimlenen hukuk – iktidar yapılarıyla, tarih içinde gelişen seküler reformları ve bunlara karşı gelişen tepkileri altı bölümde inceleyen “İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar” şeriat konusunda Türkçede bugüne kadar yayımlanan en önemli kitaplardan biri olma niteliği taşıyor.

“İslami aşk gurusu”yla aşk ve cinsellik üzerine…

Duygu Ertürk Cemil Tokpınar “aşk” kelimesini İslami kesimin lügatına sokan “romantik, İslamcı” yazar… “Ömür Boyu Aşk” isimli kitabı 6 ayda 40 baskı yaparak bir rekora imza attı. Bu kitap, düğünlerde nikah şekeri yerine dağıtıldı. “Sabah Namazına Nasıl Kalkılır” isimli son kitabının satışı da 1 milyonu çoktan geçti.Tokpınar, kendini aşk mağdurlarını teselli etmeye adayacak kadar romantik; sabah namazına nasıl kalkılacağını kitlelere öğretecek ve “Namazla Diriliş Platformu”nu kuracak kadar İslamcı… Bu yüzden ona “orta yolcu aşk gurusu’”deniyor. Orta yolcu aşk gurusu, kitap yazmanın yanı sıra Moral FM’de bir radyo programı yaparak, aşk mağduru gençlerin sorunlarına derman oluyor, aşk yaralarını sarıyor. Yakında da bir TV dizisi projesiyle takipçileriyle buluşarak, evlilik dışı ilişkilerin önüne geçmeyi ve aile kavramını yaygınlaştırmayı hedefliyor. – İslamcı bir yazar olarak kitaplarınızın bu kadar ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?– Bir kitabın ilgi görmesi için bireysel ve toplumsal bir ihtiyaç olması lazım. O ihtiyaca sunulan kitabın da derde deva olması lazım. Toplum doğru aşka, doğru evliliğe müthiş bir şekilde aç. Bıkmış artık aldatılmaktan, incitilmekten. Huzur istiyor. Kitaplarımda da bunu buluyorlar. İnsanlar benim kitaplarımda okuduklarını, kendi hayatlarında uyguladıklarında birtakım değişiklikler görüyorlar. – Nasıl saptayabiliyorsunuz o değişiklikleri?– Bana gelen mailler, mektuplar bunu ortaya koyuyor. Mesela “Ömür Boyu Aşk” kitabıyla ben sorunlu olan bir aileyi huzura kavuşturdum; boşanma davası açmış çift kitabı okuduktan sonra boşanmaktan vazgeçti; boşanmış bir çift, kitabı okuduktan sonra tekrar evlendi. Böyle bir değişim söz konusu. – Okurlarınızla hangi yollardan iletişim kuruyorsunuz?– Okurlarımla çok sıcak bir iletişimim var. Radyo programı, TV programı, paneller… – İlahiyat fakültesi mezunusunuz. Neden daha çok “gençlik-cinsellik-İslam” konusuna yöneldiniz? Gençlikte ne gibi eksikler gördünüz?– Gençlerde gördüğüm en önemli eksiklik, tecrübesizlik. Tecrübe hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir. Gençler hayata yeni başlamış, duygusal insanlar. Ben istedim ki onlara biraz yol göstereyim. Bir de ailelerde çok büyük sorunlar var. Boşanmalar beni çok üzüyor. Hiç tanımadığım bir Amerikan artisti boşansa ben kahroluyorum. E, […]