Etiket istanbul

“Hayal-et” binalar yakında İstanbul’da!

Ayasofya’nın doğusunda 19. yüzyılda dev cüsseli bir Darülfünun yani üniversite binası olduğunu bilen var mı? Peki Taksim’deki Topçu Kışlası’nın nerede durduğunu ve nasıl bir yapı olduğunu?.. Ya Ayasofya ile yaşıt Polyeuktos Kilisesi günümüze kadar ulaşsaydı neler olurdu? Levent’te 1950’lerden 80’lere kadar gelen Squibb fabrikasının neden yıkıldığını hatırlayan var mı? Ya Yeşilköy’de Rusların diktiği Aya Stefanos anıtı bugüne kadar gelseydi? Anıt bugüne gelemediği gibi anıtın yıkımını belgeleyen “ilk Türk filmi” de bizlere ulaşamadı. Bu yapılar bugün birer hayalet olarak kentimizde dolaşıyor. Ama onların hayalet olması bizim onları hayal etmemize engel değil elbette. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından düzenlenen Çarşamba Buluşmaları’nın bu haftaki konusu, “İstanbul’da Tarihi Yıkım / Hayal-et Yapılar” oldu. Toplantıda, günümüzde artık var olmayan, farklı dönemlerden ve yıkım sebeplerinden seçilmiş 12 yapı ele alındı. İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turgut Saner danışmanlığında, mimarlar Cem Kozar ve Işıl Ünal’ın çalışmalarıyla gerekleştirilen proje, kentlilerde yıkıma karşı bir duyarlılık oluşturmayı hedefliyor.“Seçilen 12 yapı günümüze kadar gelseydi kent nasıl etkilenirdi?” sorusundan yola çıktıklarını söyleyen Cem Kozar, “Kentlerde yıkım her zaman gerçekleşen ve kaçınılmaz bir şey, ama yıkılanı unutmak kente yapılan en büyük ihanettir” diyor. “Hayal-et Yapılar” projesinde, M.S. 430’da II. Thedosius tarafından yapılan Antiochos (Adalet) Sarayı, 6. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan Pollyeuktos Kilisesi, günümüzde parçalarına hâlâ rastlanan Galata Surları, Fatih’te 1956’da yol yapımı nedeniyle yıkılan Çandarlı Hamamı, Sarayburnun’da alt yapısı hâlâ bulunan İncirli Köşk, yine yol genişletme çabalarından dolayı yıkılan Direklerarası, hiçbir kalıntısı bulunmayan Sadabad Sarayı, 1930’larda Taksim Gezi Parkı için yıkılan Taksim Kışlası, II. Mahmud zamanında yapılan Eski Çırağan Sarayı, 1934’te yanan Darülfünun, Yeşilköy’de bulunan Ayastefanos Anıtı ve 1980 sonrasında yıkılan Squibb İlaç Fabrikası bulunuyor. 12 yapının da kendine özgü bir hikâyesi olduğunu anlatan Kozar, bazılarının günümüzde otopark ve umumi tuvalet olarak kullanıldığını, hatta 1934’te yanan Darülfunun’un tuğlalarının gazete ilanıyla satışa sunulduğunu, yapılardan sadece Eski Çırağan Sarayı’nın yeniden yapılmak […]

Köprünün altında kalacak Garipçe

İstanbul’da üçüncü köprü tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Hangi gerekçe ve hangi somut fayda için yapılacağı tamamen belirsiz olan üçüncü köprü ve Kuzey Marmara otoyolunun geçiş güzergahı için seçilen nokta Avrupa yakasında Sarıyer’deki Garipçe köyü, Asya yakasında ise Poyrazköy oldu. Avrupa yakasında kalan son ormanlık arazilerin de yok edilmesi anlamına gelecek olan otoyol ve köprü aynı zamanda İstanbul’da kalan gerçek anlamdaki son balıkçı köylerinden biri olan Garipçe’yi de büyük ölçüde değiştirecek. HaberVs muhabiri Dila Özsoy, İstanbul’da kalan son huzurlu mekanlardan biri olan Garipçe Köyü’ne gitti, Garipçe’nin benzersiz ortamını, insanlarını, doğasını ve tarihini yazdı. Ormanlık yolda ilerlerken başka bir şehre gelmiş hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Koç Üniversitesi’nin önünden geçip, yeşillikler içindeki yolu takip ederken sık döşenmiş tabelalar sizi köye getiriyor nihayetinde. İstanbul Boğazı’nın neredeyse en uç noktasında yer alan Garipçe Köyü girişinde eski bir tekne karşılıyor sizi. Daha ilk andan itibaren denizle iç içe yaşayan bir köye girdiğinizi anlatıyor size. Köy meydanına geldiğinizde sol tarafta köy kahvesini, sağ tarafınızda lokantaları görüyorsunuz. Az ilerde küçük bir köy bakkalı var. Çeşmeden su dolduran köy halkı sıraya girmiş bekliyor. Çocuklar balıkhanede, yakaladıkları balıkları ayıklıyorlar. Hala İstanbul’da olduğunuza inanmak güçleşiyor burada.Köyde yalnızca dört restoran var gündüzleri kahvaltı, akşamları balık satıyorlar. İçki satışı yok. Çünkü köy sakinleri içkili lokantaların buradaki huzuru kaçıracağını, sessizliği bozacağını düşünüyor. Her şeyin günlük tüketildiğini söylüyor dört seneden beri lokanta işletmeciliği yapan, Aydın Balık’ın sahibi Recep Serter. Doğal yaşamı bütünüyle koruyan Garipçe Köyü’nün İstanbul gibi çabuk gelişip değişen bir metropolde ayakta kalması şaşırtıyor insanı. Gelen ziyaretçilerin meraktan geldiğini söylüyor Balıkçılıkla uğraşan Abdülkadir Oğuz, bir yandan balık ağı tamir ederken, köyün adının nereden geldiğini anlatıyor:“Garip görmüşler burayı, küçük bir köy ya ondan Garipçe demişler…” Garipçe’de yaşayanların hepsi köyün yerlisi. Ancak bir kişi var ki yerlisi olmasa da buranın büyüsüne kapılıp ev almış. Ünlü sanatçı Erdal Özyağcılar, çekimlerden fırsat buldukça gelip kalıyor köydeki evine. Hafta […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

Başkan Farsakoğlu’ndan Kınalıada cevapları

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran 19 Nisan sabahı Kıyı Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle, bir önceki hafta ise birçok gecekondu tapusuz olduğu için Adalar Belediyesitarafından yıkıldı. HaberVskamerasına konuşan tesis yetkilileri, evraklarına bakılmadan, tebligat gönderilmeden işyerlerinin yıkıldığını iddia etmişlerdi. Yıkım sonrasında Adalar Belediyesi Başkanı’nın orada olduğunu ama hiç kimsenin görüşemediğini söyleyen işletme sahipleri, kendi seçtikleri bir kişinin kendilerine başkanlık yapmadığından yakınmışlardı. 22 Nisan günü, öğlen saatlerinde Kınalıada’dan gelen yaklaşık 25 gecekondu sahibi, Büyükada’daki Belediye binasında Başkan’la görüşmek istedi. Bunun üzerine meclis salonunda bir bilgilendirme toplantısı düzenlendi. Kanunu açıkça ihlal eden gecekondu sahiplerinin çoğu hatasının farkındaydı, çünkü hiçbirinin ruhsatı yoktu. Kınalıada sakinleri, kendi deyimleriyle “70 yıldır burada yaşamalarına rağmen”, evlerinin neden şimdi yıkıldığına anlam veremiyordu. Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, herkese tebliğ gönderildiğini belirterek, gecekondu sahiplerine yıkım haberinin önceden verildiğini dile getiriyor. Buna rağmen yıkım esnasında gecekondularda yaşayan insanların evlerinin yıkılmadığını belirtiyor. Farsakoğlu, bazı yurttaşların üçer tane gecekondularının olduğuna, bunlardan birinde yaşayıp, ikisini kiraya verdiklerine dikkat çekerek böyle bir duruma müsade etmeyeceklerini vurguluyor. Farsakoğlu, gecekondudan başka barınacak yerleri olmayan insanların evlerinin yıkılmayacağını da özellikle belirtiyor. Mustafa Farsakoğlu, toplantıdan sonra HaberVs’nin, kaçak iskele, yıkılan tesisler ve gecekondular hakkındaki sorularını cevapladı. Başkan, adalardaki iskelelerin üzerinde sorumluluklarının olmadığını, tek yetkilinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi olduğunu belirtti. Farsakoğlu, Büyükşehir Belediyesi’nin 1 Nisan tarihli “Kaçak iskeleye Adalar Belediyesi izin verdi” açıklamasına da tepkili: “Biz sadece Kooperatif İskelesi’nin üzerine geçici tente yapılmasına izin verdik ama onlar iskele yapımına müsaade ettiğimizi söylüyorlar!” Kıyıda tesisleri yıkılan işletmecilerin evraklarının olmasına rağmen, ne yazılı ne de sözlü tebliğ yapılmadan işyerlerinin yıkıldığına yönelik iddialarına ise Başkan Farsakoğlu, bu ruhsatları önceki yetkililerin gayri resmi yollarla verdiğini ve bu belgeleri düzenleyenler hakkında da hukuk mücadelesi başlatıcaklarını belirtirtiyor. Farsakoğlu, tesis sahipleri ve Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin’in aksine, yazılı ve sözlü tebliğ yaptıklarını, hatta muhtara bile haber verdiklerini ifade ediyor. Farsakoğlu ayrıca bu yapıların gecekondu konumunda olması […]

Hepimiz 350

sitesinde “Daha önce Sakarya ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Ama Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan 350’yi aşkın kişi biraraya gelerek bu fotoğrafı oluşturdular…Sakarya’daki gençlerle çalışmalarımıza devam etmeyi dört gözle bekliyoruz…” mesajı yayınlanmıştı. Gelgelim Sakarya’daki katılımcılar sayıca Bilgi Üniversitesi’nden fazlaydı ve 350 için oturmaları yeterli gelmişti. Görünen o ki, 21 Nisan’da santral çimlerinde toplanan 25 kadar öğrencinin yatarak eylem yapmaktan başka şansı yoktu! Eylem saati geldiğinde ben de oradaydım. Ama görevim gereği, bu güzel bahar gününde çimlere sere serpe uzanmak gibi güçlükle yüzleşmek zorunda değildim! 350’ye, çayır çimene hakim bir eğitim binasının çatısından vaziyet ettim. Çünkü eylemin fotoğrafçısıydım ve o çayırda gerçek bir 350 görmek zorunda kişi de bendim. Çok şükür, uzaktan işaretleşerek bunu başardık. Eylemin “görünmez gücü” olmuştum! Aklıma, eylemden önce okuduğum bir makalede, Küresel Eylem Grubu (KEG) sözcüsü Nuran Yüce’nin, “Tüm gezegen felaketin eşiğinde. Ya iklim değişimini durduracağız ya da bildiğimiz yaşam sona erecek. Sadece insanlık için değil, tüm canlı yaşamının niteliği değişecek, canlı türleri yok olacak” sözleri geldi. İnsanlık kurtulacaksa çimlere otururuz, hatta gerekirse yatarız dahi! İklim değişikliğini böyle durdurabilmek çok daha güzel.

İskele yerinde, Kınalıada yerle bir

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran, 19 Nisan sabahı kıyı kanununu ihlal ettiği gerekçesiyle yıkıldı. Belediye’nin yıkımları haber vermeden yaptığını iddia eden bu işletmeciler, uzun yıllardır hizmet veren tesislerinin ruhsatlı yapılar olduğunu savunuyor. Kınalıada’da Büyükşehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi’ni karşı karşıya getiren “kaçak iskele” sorunu henüz çözülmemişken, adalılar dün sabah güne iş makinelerinin sesiyle uyandı. Yıkımda kullanılan iş makineleri adaya Heybeliada çıkartma gemisiyle getirildi. Ayazma mevkiindeki Kamo’s Beach, Kumluk mevkiindeki Kumluk Beach ve Ülker Plajı ve merkezdeki Teos Restoran, ilçe belediye ekiplerinin nezaretinde yıkıldı. Yıkım öncesinde ve sonrasında belediye yetkilerinin ilgisizliğinden yakınan işletmeciler, tesislerinin her türlü belgeye sahip olduğunu iddia ediyordu. HaberVskamerasına tapu senedini, işletme izini gösteren Ülker Plajı tesislerinin sahibi Ayla Aldemir tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Başkan yıkımdan sonra buraya geldi. Kendisine elimdeki belgeleri göstermeye çalıştım. Görevliler, beni başkanımın yanına yanaştırmadı. Benim seçtiğim başkanın yanına neden gidemiyorum”. 30 yıllık tesisinin bir tebligat bile göndermeden yerle bir edildiğini söyleyen Kumluk Beach’ın sahibi Fatih Bozbıyık “Madem kaçaktı, neden bu kadar yıl beklendi, neden ruhsat verildi” derken, binaları boşaltma şansı bile bulamadıklarını ve toplam zararının 3 milyon TL olduğunu söylüyordu. Kınalıada’da kaçak olduğu gerekçesiyle yıkılanlar sadece turizm amaçlı işletmeler değil. 16 Nisan’da gerçekleşen ilk yıkımlarda, gecekondu niteliğinde olduğu var sayılan 10’dan fazla evin de yıkılmış olduğu göze çarpıyor. Seslerini duyacak bir muhatab bulamamaktan yakınan Muhtar Hüseyin Şahin, mağdurların biraraya gelerek bir heyet oluşturduğunu ve haklarını yargı yoluyla arayacakları bilgisini veriyor. Adalar Belediyesi Başkanlığı, iddialarla ilgili görüşmek isteyen HaberVs muhabirlerine, haberin yayına girdiği saate kadar cevap vermedi. Belediye, geçtiğimiz ay gündeme gelen “kaçak iskele” inşasıyla ilgili olarak Büyükşehir Belediyesi’yle karşı karşıya gelmiş, her iki taraf, iznin diğeri tarafından verildiğini savunmuştu. Büyükşehir Belediyesi 1 Nisan’da yayınladığı basın açıklamasında, tartışma konusu iskelenin 15 Mart’ta tespit edildiğini ve yasal işlemlerin 15 gün içinde yapılması için Adalar Belediyesi’ne tebliğde bulunduğunu belirtmişti. Büyükşehir Belediyesi’nin tebligatta […]

Saraçoğlu’nda futbol gaspı

Az önce Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda bir futbol gaspına şahit olduk. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzememesi elbette öncelikle sahadaki futbolculara bağlı bir durum. Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasında forma giyen oyuncuların bir kısmı, örneğin Fenerbahçeli Fábio Bilica, bu niyette değildi. Bilica, az sonra Beşiktaşlı Bobo’nun atış kullanacağı penaltı noktasını ayakkabılarıyla oydu. Penaltı atışına müdahele etmek istedi. Etti de. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzemeyeceği, oyunun kurallar çerçevesinde oynanmasını sağlamakla görevli hakem de bağlı. Ama Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasının hakemi de (Hüseyin Göçek) bu niyette değildi. Bilica’nınki rakibe değil ama rakibinin hakkına bir müdahaleydi. Hakem ne yaptı? Bilica’nın oyduğu çimleri ayağıyla düzeltmeye çalıştı. Dikkât ederseniz konuştuğumuz şey, futbolun içindeki bir pozisyon değil. Tam tersine sahadaki şeyi futbol dışına çıkarmaya çalışan, oynanma şartlarını ortadan kaldıran bir müdahale. Bilica yetinmiyor; topu “çukur” dışına çıkarmaya çalışan Bobo’ya da müdahale etmeye çalışıyor. Topu tekrar hazırladığı yere taşıyor. Hakem, futbolcunun futbolu sabote etme ısrarına, ısrarla seyirci kalıyor. Ceza sahasında çalamadığı düdüğü (kendi ceza sahası içerisinde Lugano’nun topu elle kesmesi), ceza sahası dışındayken (Gökhan Gönül’e, ilkine çok benzer pozisyonda) çalabilmesi, top kazanmak için vücudunu kullanan futbolcunun (Beşiktaşlı Ernst) rakibine dirsek attığını sanarak kırmızı kart göstermesi, ofsayt olmayan birçok pozisyonun ofsayt gerekçesiyle kesilmesine seyirci kalması, rakibinin dokunmadığı Semih’in bir tiyatro oyuncusu gibi yüzünü tutarken, parmaklarının arasından hakeme bakmasını cezasız bırakmasını, hakemin beceriksizliğiyle, eğer çok iyi niyetliyseniz “takdir hakkı”yla açıklayabilirsiniz. Ama rakibinin futbol hakkını gasp eden futbolcunun cezasız kalması, hiç bir şekilde açıklanamaz. Bu davranışa, göre göre kayıtsız kalmak futbolun da top yekûn gaspıdır. Bilica, oynadığı şeyin futbol olmadığını göstermek için daha ne yapmalıydı? Örneğin sahanın çizgileriyle de mi oynamalıydı? Ya da kale direğini söküp başka bir yere mi koymalıydı? *** Futbolu değil hakemleri konuşmak, hemen her yenilgiyi “görünmeyen ellerin” üzerine yıkmak, yöneticisinden taraftarına hastalığımız. İşin daha da acıklı tarafı, inanmamıza rağmen bu eylemden vaz geçemememiz. Daha iki hafta önceki Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, Galatasaray […]

Asap bozucu bir yazı, asap bozucu bir düzen

Dün akşam, iki kat üzerimde oturan komşum, evinde ölü bulundu. 71 yaşındaydı ve yalnız yaşıyordu. Ölümünün ardından günler geçmesine rağmen kimse, kapı komşuları bile öldüğünü fark etmedi. Apartmana dışarıdan hizmet veren kapıcı, üç gündür kapısına çöp bırakmadığını fark edip durumdan şüphelendi. Camdan içeri baktığında, hareketsiz şekilde oturduğunu gördü. Bakkalı çağırdı. İçeri birlikte baktıklarında öldüğünü anladılar. Sonra kapıcı beni aradı. Ben de 155 Emniyet Acil Yardım Servisi’ni.*** Hakkında, ismi dışında çok az şey biliyordum. Sekiz yıldır oturduğum bahçe katına hiç inmemişti. Merdiven inip çıkmakta zorlanıyordu. Ben de onun kullandığı, apartmanın üst girişini çok az kullanıyordum. Ama çok okuyan biri olduğunu biliyordum. Mahallede bir bankta ya da apartmana çok yakın taksi durağının bir sandalyesinde otururken karşılaşıyordum onunla. Bu kısa karşılaşmalarda daha çok, gittiği son filmi, okuduğu son kitabı anlatıyordu. Ve her seferinde hiç inmediği bahçenin ne durumda olduğunu soruyordu.*** Bundan sonra anlatacaklarım, sanırım, benzer bir durumda Türkiye’nin her yerinde yaşanabilecek şeyler. En azından “olay mahali”nin İstanbul Nişantaşı olduğunu belirtmem, neden böyle düşündüğüm konusunda fikir verebilir. *** Apartmana polislerle hemen hemen aynı anda ulaştım. Emniyet görevlileri bu kısa süre zarfında “olay mahali”nde gerekli önlemleri almıştı. Sokak araç trafiğine kapatılmış, apartmanın cephesindeki kaldırım sarı şeritlerle kapatılmıştı. Ancak sokağın trafiğe kapanmasının nedeni daha çok, gelen üç ekip arabasının yolun ortasında durması gibiydi. (Zaten bunun dışında park yeri bulabilmeleri çok zordu. Polisler de, durumun ciddiyetini dikkâte alıp böyle bir zahmete girmediler.) Az sonra mahallenin çilingiri geldi. Kilitli ve anahtarı hâlâ üzerinde olan kapıyı açabilmek için yarım saat kadar uğraştı. Yaklaşık 10 polis bu sırada apartmanın girişindeydi. Bu süreyi, bana sırayla aynı soruları sorarak değerlendirdiler.“Ölen kişi nereli? Mesleği ne? Kaç gündür görmedin? Akrabası var mı? Hiç mi akrabası yok? Çocuğu da mı yok? Ev kendinin mi?” En az dört polis birbirinden bağımsız, sordu. Emniyet ekibinin amirliğini yapan komiser, apartman yöneticisi ve tanık olarak benim de içeri girmemi […]

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali açılışı

Sinemaseverlerin takip etmekten büyük keyif aldığı İstanbul Uluslararası Film Festivali, 29 kez, dün akşam Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenen ödül töreni ile başladı. Törenin açılış konuşmasını, İKSV Yönetim Kurulu başkanlığını amcası Şakir Ezcaçıbaşı’ndan devralan Bülent Eczacıbaşı yaptı. Eczacıbaşı, geçmişten günümüze festivalin değişiminden ve öneminden söz etti: “Festival, 1982 yazında bir ‘film haftası’ olarak izleyicisiyle buluşmasından ve 1989’da bugünkü adını almasından bu yana geçen süre içinde büyük atılımlar gerçekleştirdi. Festivalimiz bugün, özgün programında gösterilen filmlerin niteliği ve çeşitliliği ile olduğu kadar, uluslararası film endüstrisinin nabzını tutan yenilikçi yaklaşımı ile de ülkemizdeki öncü konumunu koruyor. Bir taraftan da Avrupa’nın önde gelen film festivalleri arasında yer almış bulunuyor.” Ezcazıbaşı’nın konuşması sık sık, protesto alkışlarıyla kesildi. Ancak tepki gösterilen Eczacıbaşı değil, 28 yıldır festivalin en önemli mekânı olan Emek Sineması’nın kapalı olmasıydı. Balkon bölümünde yer alan bu grup, hazırladıkları bildirileri, salonun alt bölümüne attılar. Gürültü çıkararak Emek Sineması’nı geri istediklerini belli eden seyirciler salondan dışarı çıkarıldı. Eczacıbaşı, Emek Sineması’nın sinemaseverlerin gönlünde özel yeri olduğundan ve kültür birikimimizin önemli simgelerinden biri olduğundan söz etti ve ekledi: “Emek Sineması’nın en kısa sürede yenilenerek mevcut 863 koltuğu ve aynı konumuyla kentimizin kültür-sanat yaşamına geri kazandırılacağını umuyor ve bekliyoruz.” Festival sponsoru Akbank’ın Genel Müdürü Ziya Akkurt ise konuşmasında sinemanın evrensel bir sanat olarak ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını belirterek “Sinema sanatı tüm insanlığı ortak bir duygu etrafında buluşturmayı başarıyor. Hangi milletten olursak olalım her filmde kendimizden bir şeyler buluyoruz. Sinemanın hayatı, hayalle buluşturan sınırsız bakış açısı bizi kendine bağlıyor” dedi. Film Festivali’ne altı yıldır sponsorluk yapmaktan gurur duyduklarını söyleyen Akkurt, Türkiye’de sinemanın ve diğer kültür sanat ekinliklerinin bir tutkuya dönüşmesinde büyük payı olan değerli duayen, büyük sanatsever Şakir Eczacıbaşı’na saygı ve şükranlarını sunarak sözlerini noktaladı. Konuşmaların ardından festival sponsorlarına ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na, teşekkür plaketi verildi. Plaketleri, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay […]

İskele cenneti Kınalıada

İstanbul Kınalıada’da inşaat izni alınmadan yapılan motor iskelesi, ada halkının karşı mücadelesine ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun durdurma kararına rağmen tamamlanma aşamasına geldi. Halk ve esnaf, yasal gereklilikler yerine getirilmeden inşa edilen bu iskeleye, yanlış yer seçildiği ve ada sahilini çirkinleştirdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Adalar Belediyesi dün yaptığı yazılı açıklamada, iskelenin yapıldığı alanın mülkiyetini elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), inşaattan da sorumlu olduğunu iddia etti. İBB ise iznin, 2 Kasım 2009’da Adalar Belediyesi tarafından verildiği görüşünde. Kınalıada’ya yeni bir iskele yapılması geçtiğimiz kış, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’nin (İDO), Adalar’a yapılan vapur seferlerini azaltmasıyla gündeme geldi. İDO, ekonomik olmadığı gerekçesiyle, İstanbul’un Adalar’a en yakın iskelesi Bostancı’dan yapılan seferleri kaldırarak ulaşımı motorlar vasıtasıyla sağlamaya başladı. Acil deniz, acil iskele! Vapur seferlerlerinin iptal edilmesinden sonra, Bostancı ve Adalar arasındaki ulaşım Mavi Marmara Motorlu Taşıt Kooperatifi’nin tekneleri tarafından yürütülmeye başlandı. Mavi Marmara, geçtiğimiz kış Büyükada, Heybeliada ve Burgazada’da kendi motorları için birer iskele inşa etti. Son olarak, Mart ayı başında Kınalıada iskelesinin yapımına başladı. Ancak sahil şeridi diğer üç adaya kıyasla çok daha dar ve bu daracık sahilde hali hazırda üç iskeleye sahip olan Kınalıada’da, inşaat tepkiyle karşılandı. (Diğer üç iskele: Vapur iskelesi, deniz otobüslerinin kullandığı İDO iskelesi ve balıkçılık kooperatifinin kullandığı yük iskelesi.)Muhtar Şahin: “Gücümüz yetmedi” İskele inşaatını durdurmak için yasal her türlü mücadeleyi yaptıklarını belirten Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin, resmi kurumların ilgisizliğinden şikayetçi: “Son olarak 250 imzalı dilekçe verdik. Üç iskelenin bulunduğu bir yerde, bir dördüncüsünün yapılması istemedik. Ama gücümüz yetmedi. Kaldı ki diğer üç iskelenin de hâlâ ruhsatı yok.” Adalar Belediyesi’ne göre Mavi Marmara bu iskeleleri, İstanbul Valiliği’nin Kasım 2002 tarihli genelgesine dayanarak inşa ediyor. “Kent içi ulaşım hizmetlerinde denizin payının acilen artırılması” hakkındaki bu genelge, “mevcut deniz coğrafyasından, bu alanda hizmet veren ve vermek isteyen girişimcilerin daha fazla ve etkin şekilde yararlanmasını sağlamak üzere” bir dizi uygulamayı […]

Çınarın dibindeki hazine

İstanbul Ümraniye’de mahalle sakinlerinin çabalarıyla yayınlanan Çınardibi dergisi, üç yıldır kendi yağıyla kavruluyor. Özellikle çocukların katkısıyla hayat bulan dergi, “Yozlaşmaya karşı kültürü, yalnızlaşmaya karşı toplumsallaşmayı” amaç ediniyor. Dergi, bir grup gönüllünün bir araya gelmesiyle oluşan Çınardibi Kültür Merkezi çatısı altında yayınlanıyor. Mahalle inisiyatifi olarak çalışan Çınardibi Kültür Merkezi, dergi yayınının dışında kadınlara okuma yazma öğretmek, mahalle sakinlerini tiyatro ve sinemayla tanıştırmak, futbol, basketbol takımı kurmak, gitar, bağlama, ingilizce ve matematik kursları açmak gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Kadınların toplum içindeki rolünün artırılması için çalışan dernek üyeleri, yola çıktıkları ilk zamanlarda önyargılarla karşılaştıklarını, çeşitli tepkiler aldıklarını, bazı öğretmenleri ve aileleri ikna etmek için çaba sarfettiklerini anlatıyorlar. Derginin çıkış amacının kendini ifade etme kanalı bulamayan sıradan insanlar için bir platform yaratmak olduğunu belirten gönüllüler, çocukların konuya büyüklerden daha fazla ilgi gösterdiklerini söylüyor. Derginin editörü Devrim Boran, bu projeyi hayata geçirmeden önce çok yoğun çalıştıklarını, ancak çocukların katılımını ve havesini görmenin her türlü yorgunluğa değdiğini ifade ediyor. . Kendi mahallesinde ortaya çıkıp tüm Ümraniye’ye yayılmaya başlayan Çınardibi dergisi, yok olmaya yüz tutmuş “mahalleli” kavramını korumaya çalışırken, çocukların sosyalleşmesi adınada önemli işler yapıyor.

Havlayan köpek ısırır mıydı?

Vizyona taze girmiş, başarılı bir Türk filmi var elimizin altında: Kara Köpekler Havlarken. İsmi pek çekici gelmese de kulağa, içinde sakladıklarını görmeye değer. Mehmet Bahadır Er filmin hem senaryosunu yazmış, bir de dayanamayıp (Maryna Gorbach’la birlikte) çekivermiş. Bu, Marmara Üniversitesi çıkışlı, pek çok kısa filmi de beğeniyle karşılanan genç yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Ana fikirlenmeleri şiddet, şiddetten korunma ve kollanma yolları, ekonomik problemler üzerine olan film Ankara Film Festivali’nden de 4 ödülle dönmeyi başarmış. Hızla ve mütemadiyen yükselen gökdelenlerin arasında boğulmuş sanayi mahallesinde bellerini doğrultmaya çalışan bıçkın delikanlılar Selim ve Çaça’nın hikâyesi aslında pek de yabancı olmadığımız bir “kendi işinin patronu olma isteği” ekseninde ilerliyor. Otoparkçı olmaya özenen kuşçuların ve kafeslere koydukları kuşların kaderi, içinde yaşadıkları mahalleyle paralel ilerliyor: Sürekli bir sıkışma, kendini bulamama, sıyrılmak isteme hali film boyunca seyirciyi sarıp sarmalıyor. Filmin barındırdığı her şey, göz ucuyla gördüğümüz belki de görmezden geldiğimiz şeyler: Minik bir mahalle, kanı kaynayan gençler, onları yönlendiren onlara akıl veren “mahalle abileri”, itiş kakışları, modifiye arabalar ve ucu bucağı olmayan hayaller -en çok da hayaller-. İstanbul’u yenmeye gelen ama kendini, içinden çıkamadığı mahallenin “kralı” olma hevesine kaptıran iki genç adamın hikâyesi bu. Bu adamlar bol bol umut eder, “inşallah, kısmet” kelimelerini ağızlarına pelesenk ederler; güvenlik taramalarında ekstradan aranırlar. Hayat daha bir gaddar, daha bir zordur Selim ve Çaça için. Minik açıklar bulup oradan sıyrılıp kaçmaktır nihai arzuları. Öyle büyük şeyler de değildir istedikleri, “kendi işleri” olsa yeter onlara. Şiddet şiddeti getirir, bitmek bilmeyen mahalle kavgaları çevirir etrafımızı. İşler hep göründüğünde daha “organize”dir ve organizasyona dahil olmak her babayiğidin harcı değildir. Sopalarla oynayan çocuklarla, mafyöz bağlantılarla, mahalle kavgalarıyla, “counter strike” oyunuyla alttan alta şiddet hissi, duygulanımı verilir başarılı bir şekilde. Güvenlik kameraları eşliğinde asla tam, kolektif bir güvenlik sağlayamadığımız alışveriş merkezi korunaklı ve mutlu olmanın en göze çarpan sembolü haline gelir. Bir an durur ve […]

2010’un ilk itirafı

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı yönetiminin başarısız olduğuna dair ajans içerisinden ilk eleştiri, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili’den geldi. AKB Ajansı Yürütme Kurulu başkan vekilliğini de yürüten Bilgili “Devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları olarak birlikte yönetimi başarmamız gerektiğini hep söyleriz. Ama 2010’da bunu gereği gibi başaramadık. Küçük sarsıntılar olsaydı doğal karşılardım. Ama bu yaşadıklarımız normal değil. Açık yüreklilikle ifade edeyim” itirafında bulundu. Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili önceki akşam, Kültür Yönetimi programının davetlisi olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “İstanbul’un kültür ve sanat açısından konumu”nu değerlendirdi. Bilgili özetle, “İstanbul’un, kültür ve sanat açısından küresel ölçekte merkez olmasını sağlayacak bir politikanın bulunmadığı”nı söyledi. “Kent siyaseti” olarak isimlendirdiği yol haritasının çizilmediği sürece İstanbul’un “izlenen değil, izleyen” konumda kalacağını düşünüyordu. Kent, dünyada bugün bulunduğu konumu ise bilinçli bir politika sonucunda değil, kendi geneksel ve tarihsel dinamikleriyle kazanmıştı. İstanbul’un kültür ve sanat alanındaki politikasızlığından yakınan kültür ve turizm müdürüne, Ankara’nın, kentin kültür hayatıyla ilgili icraatlarıyla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bunlardan ilki, başlangıcından beri yönetiminde bulunduğu 2010 Ajansı’yla ilgiliydi. Üst üste istifa eden yürütme kurulu üyeleri, “bürokrasinin sivillere çalışma olanağı tanımadığı”ndan yakınmıştı. Bu görüşe göre Ankara zaten İstanbul için bir politika belirlemiş ve sivil toplumun bu politikaya katkıda bulunmasına izin vermemişti.“Siviller de sabırsız” Müdür Bilgili, bu soruya giriş paragrafında değindiğim cevabı verdi. Akademisyen olduğunu vurguladı ve kimi resmi toplantılarda çalışma arkadaşlarının “Akademisyen yönün ağır bastı, devleti kötülemeye başladın” uyarısında bulunduğunu dile getirdi. “Ama 2010 örneğinde sivil kanadın sabırsız davrandığını da dikkate almalıyız” dedi: “Sadece devlete yüklenmemek lazım. Ben de Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi olarak 2010’da devleti temsil ediyorum. Ankara’nın da hataları oldu. Ama bu işi toplu şekilde analiz edip, pozitif yararlar çıkarmanın doğru olduğuna inanıyorum. Keşke böyle olmasaydı, sonuç bu.”“İyi bir algı yaratılabilseydi, 2010 modeli devam edebilirdi” Salonda bulunan bir koruma kurulu üyesi Bilgili’ye, 2010 sona erdiğinde […]

atv-Sabah’ta greve devam

Çalık Holding’e ait Turkuvaz Medya grubuna bağlı atv, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci grev önlüklerini yeniden giydi. Gazetecilerin geçen yıl 13 Şubat’ta başlattıkları grev 16 Temmuz’da mahkeme tarafından durdurulmuştu. Ancak Yargıtay 9’uncu Hukuk Dairesi’nin, yapılan itirazı yerinde görerek yerel mahkemenin kararını bozması ve yerel mahkemenin de bu bozma kararına uyması üzerine İstanbul Balmumcu’daki atv-Sabah binasına bugün (4 Mart 2010) yeniden “Bu işyerinde grev vardır” pankartı asıldı. atv-Sabah grubunun TMSF’ye devredilmesi sonrasında sendikal örgütlülük çalışması yapan ve yetki çoğunluğuna da ulaşan gazeteciler işverenin tehditleriyle sendikadan istifa etmişti. Tahditlere aldırmayanlar ise çeşitli gerekçelerle işten çıkarılmıştı. Atılanların tümü açtıkları işe iade davasını da kazanmıştı.

Alkazar’da son matine

İstanbul ve Türkiye’nin en eski sinemalarından, Beyoğlu’nun sembol yapılarından Alkazarkapanıyor. İlk film gösterimini 1923’te yapan sinema, 28 Şubat Pazar günü gerçekleşecek son seansın ardından sessizliğe bürünecek. 1925’ten beri aynı ismi taşıyan Alkazar’ın müze ya da benzeri bir işlev üstlenmesi gündemde. Beyoğlu’nun sadece en eski değil, cephe süslemeleri ve heykelleriyle en güzel mimarilerinden birine sahip yapısının yeni sahibi Nizam Hışım. Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği başkanlığını da yürüten Hışım, son yıllarda bölgede yaptığı yatırımlarla göze çarpan bir işadamı. Lacoste, Gloria Jeans, Swatch ve Nike gibi markaların İstiklal Caddesi üzerindeki mağazalarının sahibi. 2007’da, 19. yüzyılda iş hanına çevrilen Voyvoda Caddesi’ndeki 700 yıllık Ceneviz Sarayı’nı (Palazzo del Comune) satın aldı ve otele çevirmek üzere restorasyona başladı. Alkazar’ı ise Kasım 2009’da sinemanın ortakları İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarından 7,5 milyon dolar karşılığında aldı. Nizam Hışım: “Tekrar sinema olabilir” Sinemanın yeni sahibinin, ticari faaliyetleriyle ön plana çıkan bir isim olması kültür sanat takipçilerini endişelendirebilir. Nizam Hışım HaberVs’ye yaptığı “Tek hayalimiz, kültür ve sanata ilgi duyan kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmak” açıklamasıyla Alkazar’ın kültür işlevini devam ettirmesine dair niyetini ortaya koyuyor. Cine Salon Electra Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’ne göre 1918-1920 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Alkazar Sineması, ilk film gösterimini 1923’te gerçekleştirdi. İlk ismi Cine Salon Electra, ilk işletmecileri Safvet ve Naci beylerdi. Bugünkü ismini 1925’te aldı. Zaman içinde birkaç kez el ve işletmeci değiştirmesine rağmen işlevi hep aynı kaldı. Kasım 2009’da İşadamı Nizam Hışım tarafından alınmadan önce son sahipleri İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarıydı. Sinema 1930’lardan sonra kovboy ve korku filmleriyle özdeşleşti. 1950’lerde, Makseki Süvari, Zorro, Yüzbaşı Amerika gibi kahramanların seri filmleri ağırlık kazandı. 1960’larda Ayfer Feray’ın kendi adıyla kurduğu tiyatroya ev sahipliği yaptı. 1970’lerde seks filmlerinin gösterildiği bir mekan haline geldi. Aynı dönemde alt salonu birahane ve bilardo salonuna dönüştürüldü. Bu dönem 1994’te sona erdi […]

İstanbul’un toprağına yargı koruması

İstanbul Çevre Düzeni Planı’yla yapılaşmaya açılmak istenen yaklaşık 8.240 hektarlık tarım arazisinin yok edilmesine, İstanbul 6. İdare Mahkemesi “dur” dedi. İstanbul Toprak Koruma Kurulu, geçtiğimiz yıl kuruldaki ZMO (Ziraat Mühendisleri Odası) ve TEMA temsilcilerinin karşı oylarına rağmen, İstanbul Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Tuzla ve Şile ilçelerinde bulunan toplam 8.240 hektar arazinin, 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ile tarım dışı amaçla kullanılmasına izin vermişti. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 1 Mayıs 2009‘da bu kararı onaylaması üzerine, ZMO tarafından iptal ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açıldı. Davayı gören İstanbul 6. İdare Mahkemesi, söz konusu alan için ilgili bakanlıklar tarafından değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Şile Belediyesi’nin talepleri üzerine İstanbul Valiliği ve Şile Kaymakamlığı tarafından kamu yararı kararı alınması ve alternatif alan araştırması yapılmamasının hukuka aykırı olduğu görüşüne vararak, 25 Ocak 2010 tarihinde yürütmeyi durdurdu. Toprak, orman ve su Tamamı verimli topraklardan oluşan ve bir bölümü de Büyükçekmece ve Ömerli İçme Suyu Havzası içerisinde kalan arazilerin, ormanlar ve meralar ile birlikte İstanbul’un akciğerlerini oluşturduğu belirtiliyor. Yürütmenin durdurulması kararının ardından bir açıklama yapan ZMO Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, kontrolsüz artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için ormanların tahrip edilmesi pahasına döşenen devasa borularla 180 kilometre uzaklıktaki Melen Çayı’ndan İstanbul’a su taşınmasına çalışılırken diğer yandan kentin içindeki mevcut su kaynaklarının da rant uğruna tahrip edilmek istenmesinin düşündürücü olduğunu söyledi. İstanbul’un kent yüzölçümünün sadece yüzde 28’ini oluşturan tarım arazilerinin kaybedilmesi halinde, telafisi mümkün olmayan bir noktaya varılacağını öne süren Günaydın, “İstanbul’da tarım arazileri üzerindeki çarpık ve yanlış kentleşmeden kaynaklanan, geçen yılki sel felaketinde, 31 yurttaşımızın hayatını kaybetmesinin acısı halen yüreklerdeyken, bu olaydan ders almayan kurumlar yeni facialara davetiye çıkarmak istemektedir. İstanbul Çevre Düzeni Planı bunun en canlı örneğidir” dedi. Belediye eliyle tahribat İstanbul Tarım İl Müdürlüğü’nün mutlak tarım arazisi raporu verdiği bir alanda ve Büyükçekmece Gölü su havzası içinde inşaatı halen devam etmekte olan KİPTAŞ’a da değinen Günaydın, […]

“Dönüşüm” sırası Balat’ta!

İstanbul’daki kentsel dönüşüm projeleri, proje kapsamına alınan bölgelerin sakinlerini ayağa kaldırıyor. Şimdi de Fener-Balat-Ayvansaray kentsel dönüşüm projesini protesto eden Balat halkı, FEBAYDER (Fener Balat Yardımlaşma Derneği) öncülüğünde biraraya geldi. Daha önce UNESCO ve Avrupa Birliği projeleriyle koruma altına alınan semtte Sulukule’ye benzer bir yıkım hazırlığı bölge halkını endileşendiriyor. FEBAYDER Başkanı Hasan Acar, Balat’ta gerçekleştirmesi planlanan kentsel dönüşüm projesi konusunda bazı gerçeklerin üstünün örtüldüğünü ı öne sürüyor. Eski bir Balatlı olan Beyhan Gürsoy ise kendisine ait iki binanın daha önce restore edildiğini, ancak Fatih Belediyesi’nin bu binaları da projeye dahil ettiğini söylüyor. Fener-Balat halkı, Çalık Grubu tarafından hayata geçirilecek projeyle ilgili tüm yasal haklarını arayıp projeyi durdurucaklarından ya da kendi istekleri doğrultusunda değiştiriceklerinden emin gözüküyor.

Yüz yıl öncesinin yüzleri

İstanbul’un 20’nci yüzyıl başındaki görüntülerinden oluşan “Sular, Sokaklar, Suratlar” adlı film projesinin ilk gösterimi 17 Şubat 2010 tarihinde Santralistanbul’da gerçekleştirilecek.İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’nın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği belgesel videoda Hollanda Film Müzesi ve Avusturya Film Arşivi’nden alınan görüntülerle, eski İstanbul portresi günümüzün müziği ve sesleriyle tekrar hayat buluyor. Prof. Erdoğan, daha önceden de arşiv çalışmaları yaptığını fakat bunların görsele değil belgelere dayalı olduğunu belirterek: arşiv çalışmalarını başka çalışmalarla bir araya getirmek istediğini söylüyor:“Belirli bir süre sonra arşivler sadece küf ve naftalin kokan belgeler olarak kalıyor. ‘Geçmişte olan biten bir şeyle neden ilgileneyim?’ sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Aslında bu çalışmayı yapma sebeplerimden biri de bu soruya cevap verme ihtiyacı hissetmem .” Eski İstanbul görüntülerini izleyen kişilerin, normalde kafasını çevirip bakmadığı yerlere, bu tarz çalışmalardan sonra daha dikkatli ve duyarlı bir bakış açısıyla bakılabileceğinin altını çizen Nezih Erdoğan, bunun insanlarda bir farkındalık yaratacağına inanıyor.Estetik bir anlatım olarak arşiv görüntülerinin çok işine yaradığını belirten Erdoğan, Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch’un arşivlerden yaptığı filmlerden etkilendiğini belirtiyor:“Bizim yaptığımız iş çok sanatsal olmasa da eski görüntülerle yeni sesleri bir araya getirmek açısından başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle o dönemde yaşayan insanlar kendilerini kaydeden kamerayla yeni tanışmışlardı, kameraya bakışları ve davranışları çok enteresan.” Görüntülerin hiç birinde restorasyon olmadığının altını özellikle çizen Nezih Erdoğan, görüntüleri orjinal halleriyle kullandıklarını vurguluyor:“Arka plandaki lekelerin, çiziklerin, görüntüye daha fazla estetik kattığını düşünüyorum. Bu arada şunu da eklemek lazım; görüntülerin hepsi siyah-beyaz değil bazı yerleri renkli, eskiden filmler tint adı verilen bir teknikle boyanıyordu. bu yüzden videoyu izlerken koyu sarı ve mavi renkler göze çarpacak.” Bu çalışmanın seyirciler üzerinde nasıl bir etki bırakacağı konusuna, kendi üzerinden cevap veren Nezih Erdoğan, videoda yer alan fakat bugün aramızda olmayan insanların, o dönemdeki renkli yaşamlarının, izleyiciler üzerinde ölüm ve yaşam kavramlarını ön plana çıkartacağını düşünüyor. Projelerini, gösterime girebilecek her festivalde yayınlamak istediklerini, […]

Dikkat! Hayvan çıkabilir

HAYDODER (Her Şey Hayvan Dostlarımız İçin Derneği) ilk etkinliğini 31 Ocak Pazar günü, Kadıköy Rıhtım meydanında gerçekleştirdi. Yaklaşık 150 hayvansever, el ele tutuşarak temsili tel örgü yaptılar. Derneğin kurucu üyelerinden Aytek Felah ve Dernek Başkanı Sevilay Bilgin Akyürek otoyoldaki hayvan ölümlerinin engellenmesine yönelik bir basın açıklaması yaptı. HaberVs, 26 Ekim 2009’da yayınladığı haberde otoyoldaki hayvan ölümlerine dikkat çekmiş, konuyla ilgili kurum ve kişilerin görüşlerini almıştı (). HAYDODER o günlerde, Facebook’ta örgütlenmeye çalışan bir gruptu ve “Otoyoldaki Hayvan Ölümlerine Karşı Çözüm… Hedef 1 Milyon İmza” ismini taşıyordu. Ocak 2010’da grubun üye sayısı 120 bine ulaştı. Sayılarının 100 bine ulaşması durumunda grubun meydanlara çıkacağını dile getiren Aytek Felah, grup üyelerinin bir dernek çatısı altında toplanmasını sağladı ve Kadıköy’deki etkinlik, derneğin halka açık ilk toplantısı oldu.Haber: Niso Esim Kamera: Mert Oynargül

Minare tepesinden kültür başkenti

“Bu akşam olmaz, yarın sabah gelin” diyor bekçi. “Ama gösteri bu akşam” diye cevap veriyoruz. “Olsun siz yine de yarın gelin. Yarın çekersiniz ne gösterisiyse. Hem hava daha güzel olur” diyor. Ne yapıp ettiysek, caminin bekçisine o akşam İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti açılışının gerçekleşeceğini anlatamıyoruz. “Kardeşim ne işiniz var bu havada minarenin tepesinde”. “Öyle deme bekçi ağabey, İstanbul 2010 enerjisi bu akşam Haliç’ten tüm dünyaya yayılacak!” Minareye çıkmak için iznimiz var oysaki. Haliç, İstanbul 2010 açılışının merkezi ve en renkli olması beklenen mekanı. Galata Kulesi, Pierre Loti tepesi derken fotoğraf çekimi tüm Haliç’e hakim olduğunu bildiğimiz bu camiyi seçmiştik. Ama bu önemli akşamda, kulübesindeki küçük televizyondan Habertürk’teki Basın Kulübü’nü seyretmeyi tercih eden 55 yaşındaki bekçiyi inandırmak mümkün değil. Belli ki İstanbul 2010 enerjisinden nasibini almamış. “Bak bekçi ağabey. İstanbul 2010 AKB o kadar önemli bir etkinlik ki, bu işi alnımızın akıyla yaparsak Avrupa Birliği’ne girmemiz bile kolaylaşacak. Hem biliyor musun İstanbul, AB üyesi olmayan bir ülkenin bu ünvana layık görülen son şehri. Bize inanmıyorsan devlet büyüklerine inan: Bu akşam için senin, benim ödediğim vergilerden 8,5 milyon TL harcadılar. İki yılda toplam 500 milyon TL harcanmış olacak. Bizim yararımıza olmasa harcarlar mı bu kadar parayı? Gözünü seveyim, aç şu minareyi.” Bekçi ikna olmasa da halimize acıyıp yumuşuyor. Fakat bir sorun daha var: Uzun süredir kullanılmayan minarenin anahtarı da yok ortalıkta. Bekçi, “Ben size avluda güzel bir yer göstereyim, orada yapın çekimininizi” diyor. Başka çaremiz yok. Kutlamanın başlamasına dakikalar kaldı. Tripotlarımızı kurup, bekçinin gösterdiği yerde bekliyoruz. İkinci bekçi Bu kışın en soğuk İstanbul’una yağmur yağıyor. Tarkan Taksim’den “kuzu kuzu” seslenmeye başlıyor ama Haliç’te biz, kuzu kuzu ıslanmaktan başka bir şey yapamıyoruz. O sırada “Eyüp sahili muhabiri”miz Güventürk Görgülü arıyor. Güventürk, “enerji paylaşım” gecesine hanımı, 8 yaşındaki kızı ve kızının okul arkadaşıyla katılıyor: “Burası çok kalabalık ama halk huzursuzlanmaya başladı” diyor Güventürk.“Korkutma […]