Etiket istanbul

Trapattoni ve Kadir Topbaş

) Ne oldu o proje? Türkiye’nin önde gelen mimarları Topbaş’a cevaplarını basın yoluyla verdiler. Gelgelim Kartal Dönüşüm Projesi, dünyaca ünlü Mimar Zaha Hadid’e verildi. Peki, Topbaş’ın deyişiyle “şehri turizm merkezi haline getirecek” 2006 yılında çizilen o projeye ne oldu? Cevabı, MilliyetEmlak ekinin 25 Aralık 2009 tarihli “Kartal neden dönüşemedi” başlıklı haberinden alıyoruz: “(…) Zaha Hadid’in çizdiği projelerin başına neredeyse gelmeyen kalmadı. Zaten ilerlemeyisin sebeplerinden biri de bu oldu. Hadid, önce 1/5000 planlan teorik ve sembolik olarak ‘siluet’” bazında çizdi. Ama, İmar Kanunu’na ve İstanbul yönetmeliklerine uygun bulunmadı. Ve ‘uygunlaştırma’ çalışmaları başladı. Devreye İstanbul Metropoliten Planlama ve bazı özel şirketler girdi. Uygunlaştırma sonrasında 1/5000’lik planlar sembolik olarak 2 yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nden geçerek askıya çıkarıldı ve onandı. Ancak planların sembolik olması, iptale neden olacaktı. Bu yüzden bu plan, sadece devam için bir kademe olarak düşünülmüştü. Daha sonra Zaha Hadid 1/1000’lik plan çalışmalarına başladı. Çünkü 1/5000’lik plan onanmadan 1/1000’liklerin çizim süreci başlayamıyordu. Bu seferki hedef, 1/1000’lik planlan ve buna bağlı olarak ‘yenilenmiş’ 1/5000’lik revizyonları seçim öncesi İBB ve Kartal Belediyesi meclislerinden geçerek onamaktı. Yurtdışında çizilmiş ve Türkiye’ye uyarlanmış plan, seçim öncesine Eylül 2008’e yetişti. Ancak, evdeki hesap, bir kez daha çarşıya uymadı. İlçe belediyesi 1/1000’likleri seçim öncesi hazırlayıp Büyükşehir’e gönderdi. İşler, bu aşamada 2009 yaz aylanna kadar kaldı. Bu sürede doğal olarak bütün planlama süreci de bekledi. En sonunda Büyükşehir Belediyesi, geçen ay Meclis gündemine almayı başarabildi. 1/5000’lik revizyonlu imar planlannı onadı. Bugünlerde askıya çıkması bekleniyor. Bundan sonra plan askıdan inince itirazlara cevap verilecek. Ardından 1/1.000’lik planlann Büyükşehir’de onanıp, Kartal Belediyesi’ne yollanması ve orada askıya çıkması bekleniyor.” Aynı çukur Uzun lafın kısası “Türk istemem” mantığıyla “dünyaca ünlü” bir ustaya çizdirilen proje, ödenen onca paraya rağmen bir türlü uygulamaya geçemiyor. Proje Türkiye’den bir mimara çizdirilseydi şu anda uygulanıyor olabilir miydi? Belki de. Ama en azından Topbaş’ın “bizimkiler çözemedi, başka alternatifler arayalım” demek için […]

Facebook profiliniz itinayla çekilir

İstanbul Mecidiyeköy’de, meydana çıkan sokaklardan birinde, bir fotoğraf stüdyosu… Vitrindeki büyük afiş yoldan geçenlerin dikkatini çekiyor: “Facebook özel profil fotoğraf çekimleri burada!” Stüdyonun sahibi Sefer Darıcı(32) eski bir gazeteci. Gazeteciliğin kazandırdığı refleksle olsa gerek, sosyal paylaşım ağı Facebook’taki “ışığı”, bugün bulunduğu meslek grubunda belki de ilk fark eden isim. “Bu konuda bir boşluk olduğunu düşündüm ve halkın böyle bir hizmete hayır demeyeceğine karar verdim” diyor. Geride kalan altı ay Darıcı’yı haklı çıkarmış: “Ayda ortalama 55 kişi sadece Facebook profili çektirmek için geliyor.” Eskiden nişan, düğün, sünnet fotoğrafları ya da poloraid çekimler için kullanılan stüdyosu daha çok ziyaret edilen bir mekân haline gelmiş. Facebook’un farkı ne? Facebook için fotoğraf çektirmenin, diğer fotoğraflardan farkı ne? Darıcı bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Facebook müşterisi çevre edinme amacında ve dolayısıyla istediği biçimde görünmeyi arzuluyor. Milyonlarca insanın görebildiği ve kendilerini tanıtan fotoğrafın dikkat çekici olmasını istemeleri çok doğal. Dolayısıyla müşteri, hangi özelliğinin ön plana çıkması gerektiğini kendisi belirliyor. ‘Yüzümü beğenmiyorum’ ya da ‘kilolu gözükmek istemiyorum’ derse, ona göre düzeltmeler yapılıyor.” Darıcı’nın tarzı, dijital fotoğrafın henüz icat olmadığı yıllarda fotoğrafçı vitrinlerinde sık gördüğümüz “itinayla rötuş yapılır” reklamlarını hatırlatıyor. Kendini tümüyle fotoğrafçıya bırakan müşteriler kadar, “kafasında kendi pozuyla gelen” insanlar da var. “Örneğin” diyor Darıcı, “bir müşteri, sadece gözünün fotoğrafını çekmemi istedi. Daha ilginç isteklerde bulunanlar da oldu.” Sadece insanlar değil… Milyonlarca kullanıcıya hitap eden bir ağın yarattığı “imkanlar”la ilgilenen bir başka grup da şirketler. Özellikle piyasaya yeni çıkan ürünler Facebook aracılığıyla tanıtılmaya çalışılıyor. Darıcı “İsim veremem ama bugüne kadar yedi sekiz şirket, Facebook’a özel çekimler yapmamı istedi” diyor. Paylaşım ağlarının kendine özgü bir havası olduğunu dile getiren fotoğrafçı, başka mecralardaki tanıtım fotoğraflarının Facebook için geçerli olmadığı görüşünde:“Gazeteye verdiğiniz reklamla Facebook’a verdiğiniz reklam arasında bir fark olmalı…” Facebook’a girip profil fotoğraflarına şöyle bir göz attığınızda Darıcı’nın haklı olduğunu kolayca görebiliyorsunuz. Sanal ortamdaki sosyal ağlarda insanlar “oldukları gibi” değil […]

2010 İnsan Hakları Ödülü: Hayati Yazıcı ve U2

). Yazıcı’ya göre U2 “parayla falan gelecek bir grup” değildi. Çünkü insan hakları ihlalleri olan ülkelere gitmedikleri bilinen bir gerçekti. Daha önce Türkiye’ye karşı böyle bir tavırları olmuşmuştu. Ama anlaşmaları yapmışlar ve onlardan (hükümet?) ekstra talepleri de olmamıştı. Konser Ramazan’a denk gelmekteydi. Ya onlar iftarı açıp konsere gidebilir ya da belli mi olur, önce U2 onlarla iftara gelirdi. Başbakan Yardımcısı Yazıcı U2 konserine yapılan katkıyı, 10 Aralık’taki İstanbul 2010 AKB basın toplantısında detaylandırdı. U2’ye 1 milyon TL, bilet fiyatlarının ucuzlaması için ödeniyordu. Yazıcı’ya göre İstanbul konserinin biletleri, Avrupa’daki konserlerden daha ucuz olacaktı. U2 dinlemenin karşılığı HaberVsolarak U2’nin 2010’da Avrupa’da “U2 360° Tour” programına aldığı konserlerin bilet fiyatlarını inceledik. Grubun Ağustos ve Eylül 2010’da gerçekleştireceği 8 konserin biletleri, çeşitli sitelerde avro, dolar ve sterlin para birimleriyle satılıyor. İncelemizde aynı konsere ait biletlerin farklı sitelerde, farklı fiyatlardan satıldığını gözlemledik. İstanbul konseri de buna dahildi. Örneğin bir sitede İstanbul konserinin “saha içi” bileti 141 sterlinden satılırken, Türkiye’de saha içinin iki katından daha fazlaya satılan “üçüncü kategori” bir başka sitede 65 sterlinden satışa sunuluyor. Konserlerin yapıldığı stadyum ve salonlarda farklı oturma düzenlerinin olması da, fiyatlandırmayı etkileyen bir başka faktör. U2 konserlerinin bilet fiyatlarını İstanbul fiyatlarıyla kıyaslarken, bu 8 ülkede görece tutarlı sınıflama ve fiyatlandırma sunan www.ticketbande.co.uk sitesini referans aldık. Bu sitede sterlin üzerinden satılan biletlerin TL karşılığını hesapladık. En ucuz İstanbul, en pahalı Viyana Kıyasladığımız tüm kategorilerde en ucuz biletler İstanbul’da. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda birinci kategori 375 TL, ikinci kategori 300, üçüncü kategori 225 ve saha içi (ayakta) biletleri 100 TL’den satılıyor. Biletlerin en pahalı olduğu Viyana konserinde 668 TL’den satışa çıkan birinci kategori, Paris konserinde ortalama 622 TL’den satılıyor. Bu iki kent, 468 TL (ortalama) ve 340 TL’lik saha içi bilet fiyatlarıyla da ilk iki sırada yer alıyor. Sekiz kentte ve tüm kategorilerde İstanbul’dan daha ucuz bilet satılan tek konser Torino’da. 6 Ağustos […]

Müzik gönüllülerine Almanya’dan ödül

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Edirnekapı’da dört yıldır devam ettirilen bir sosyal sorumluluk projesine Almanya’dan bir ödül geldi. 7 ila 14 yaş arasında çocuk müzisyenlerin oluşturduğu, “Barış İçin Müzik” topluluğu Almanya’da Deutsche Bank tarafından verilen sosyal sorumluluk ödülü “Urban Age”i kazandı. Okul saatlerinden sonra Ulubatlı Hasan İlköğretim okulunda grubun kurucusu Mehmet Selim Baki tarafından yaptırılan müzik atölyelerinde çalışan yetenekli eller, gönüllü olarak çalışan deneyimli hocalardan akordeon, flüt ve solfej dersleri alıyor. Grubu Ulubatlı Hasan İlköğretim okulu dışında yine Edirnekapıda’da bulunan Alparslan Ticaret Meslek Lisesi ve Muallim Naci İlköğretim Okulundaki öğrenciler oluşturuyor. Grubun kurucusu mimar Mehmet Selim Baki, Almanya ve Türkiye’deki mimarlık işlerini bırakarak tüm zamanını bu gruba adamış durumda. Tek idealinin çocuklar için daha güzel bir gelecek olduğuna dikkat çeken Baki, “Barış İçin Müzik” projesinin dünya çapında bir rol model olabileceğini belirtiyor Grubun 4 senedir koordinatörlük görevini sürdüren Yeliz Yalın, yetenek avcısı olmadıklarını vurgulayarak bu işi sadece müziğin dönüştürücü gücüne inandıkları için yaptıklarını söylüyor. Akordeon öğretmenliği yapan Bayrak Beratlı, gruba katıldıktan sonra işin ciddiyetini daha iyi anladığını ifade ediyor ve öğrencilerin gelecekte önemli birer müzisyen olabileceklerini düşünüyor. Bir diğer akardeon hocası Mirela Muço ve Flüt eğitmeni olan Turgay Özdemir gruba katılarak çocukların dünyasını çok daha iyi keşfettiklerini anlatıyorlar.Kurgu: Niso Esim

2010’da ‘Ankara’ istifası

Resmi açılışının 16 Ocak 2010’da yapılacağı duyurulan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) etkinliklerinin, bu açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada istifa etti. İstifasını 5 Kasım’da AKB Ajansı’na bildiren Ada, sorumluluğunu üstlendiği açılış etkinliklerinin içeriğinin, kendisinin ve bu etkinlik için oluşturulan çalışma grubunun bilgisi olmadan ihalenin verildiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından değiştirilmesini gerekçe gösterdi. AKB Ajansı’nda daha önce Kent Kültürü Yönetmenliği görevini üstlenen Serhan Ada, ajanstan gelen teklif üzerine “büyük etkinlikler koordinatörlüğü”nü üstlenmişti. Ada’nın yönetimindeki bu birim, 2010 çerçevesinde gerçekleştirilecek çeşitli etkinliklerin, bir bütünlük içerisinde sunumuyla görevlendirilmişti. 16 Ocak 2010’da gerçekleşeceği duyurulan, resmi açılış töreni de bunlardan biriydi. Açılış etkinliğinin içeriğinin oluşturulması için ajans bünyesinde bir çalışma grubu oluşturuldu. Serhan Ada’nın başında olduğu bu gruba AKB Yürütme Kurulu’nun iki üyesi, AKB Ajansı Genel Sekreteri, İletişim Koordinatörü ve müzik ve sahne sanatları yönetmenliklerini temsilen iki üye dahil oldu. Grup, “bir milyon İstanbullu’nun katılacağı, tüm kente yayılan, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ve daha sonra yapılacaklara örnek olacak” bir etkinlik zinciri için çalışmalarına başladı. Etkinlikler için yurt içi ve dışından, 13 şirket ya da kurum ile görüşüldü. Bu şirket ve kurumlar, daha önce Avrupa Kültür Başkenti organizasyonlarında, olimpiyat açılışı gibi büyük etkinliklerde göre almış, yaptığı işler referans oluşturabilecek isimlerdi. Çalışma grubu, doğru isimlerin belirlenebilmesi için bir “kriter listesi” hazırladı. Ve bu kriterlerin, değerlendirmede hangi yüzdeyle dikkate alınacağını karara bağladı. Gelen teklifler, bu ölçütlere göne değerlendirildi ve tekliflerin bir kısmı elenerek bir “kısa liste” hazırlandı. Kısa listede yer alan kurumlar ikinci tura davet edildi. Görüşmeler sonunda üç yerli ve dört yabancı firmanın oluşturduğu konsorsiyumun açılış etkinliklerini düzenlemesi uygun görüldü. Kültür AŞ çözümü! Grup, yaptığı çalışmanın sonucunu eylül ayının sonunda ajansa sundu. Ancak Bütçe Komisyonu, işin bu şekilde yapılamayacağı, ihale açılması gerektiği ve ihale için de teknik şartname hazırlanması gerektiği görüşünü çalışma grubuna bildirdi. 41 sayfa tutan bu şartname […]

Kadıköy’de tıraş

İşvecan Özen Traş. Gayr-ı resmi stand-up. Sinandülger. Avam, politik, komik. Moda Sanat Tiyatrosu. Bunlar yazıyor oyunun gazetedeki tanıtımında. Hiçbir fikrim yok ne olduğu hakkında. Tiyatro salonunun kapısının önünde “bir elin parmaklarını geçmez” deyimini yerine getirecek dört izleyici adayıyız. Bir kadın salonun ahşap kapısını açıp bizi içeri buyur ediyor. Salon küçük. 60 kadar koltuk var. Önden üçüncü sıranın ortalarına oturuyorum. Arkamda 30’larında iki genç delikanlı; biraz garipsiyorum onları. Lig maçlarının olduğu bir günde ve saatte, iki erkeğin beraber bir tiyatroya gelmesini… Uzun boylu olan diğerine “Senin için tiyatro kapattım bak” diyor. Işıkların sönmesini, tiyatrocunun sahnede belirmesini beklerken, afişteki o “ürkünç” adam, Sinan Dülger giriyor salona. Salona diyorum çünkü girdiği kapı bizle, yani izleyicilerle aynı: “Merhaba! Geciken iki kişi varmış. Telefon etmişler. Onları beklememiz gerekiyor” diyor. Ve sahnenin tam ortasındaki tabureye oturuyor. Salonda o ana kadar dört kişi olduğumuza göre gelen iki kişinin, toplam “kitle”nin üçte biri olduğu gerçeğini düşünerek bekliyoruz. Bu arada sahnenin solundaki ahşap masanın üstünde biri su dolu iki rakı kadehi, sigara ve kül tablası olduğunu fark ediyorum. “Ne bekliyorsunuz oyundan” diye soruyor Dülger. Şaşırıyoruz. “Oyuncu oynar, seyirci izler” diye öğretmişler bize ne de olsa. Cevabı kendi veriyor: “Daha önce bazı seyirciler Sinan’ın yaptığı esprileri başkası yapsa gülmekten kırılırdık demiş. Hayır! Burada berber benim, traşı da ben yaparım.” Seyirci-oyuncu sohbeti koyulaşmışken geciken iki kişi geliyor nihayet. Oyunun başladığını Dülger’in ses tonunun, hareketlerinin değişmesiyle fark ediyoruz. Çünkü salon kararmıyor; bütün ışıklar açık. Göz teması var, bütünüyle sivil. “Bu memlekette herkes traş yapar” diyor. İnce dokunuşlarla, ölçülü ustura hareketleriyle giriyor “tıraş”a. Otoriteyi, askeri, hükümeti eleştiriyor. Daha iki yaşında resim yapmaya başlayan, ilk sergisini üç yaşında Amerika’da açan ve bunu CV’sinin en başına yazan dahi Türk ressamın trajikomik durumundan tutun, her Türk çocuğuna ilkokul çağlarında öğretilen dogmatik bilgilere kadar gözden kaçırdığımız veya sırtımızı döndüğümüz konuları mizahla harmanlayarak kafamıza vuruyor. “Çağımızın suçunun ortağı” […]

Krizden kaçarken sele kapılmak

Ekonomik kriz üzerine gelen sel felaketi, İkitelli’de hem halkı hem de gayrimenkul sektörünü etkiledi. Ekonomik bunalım yüzünden geçim sıkıntısı yaşayan İkitelli sakinleri bir de selin getirdiği maddi ve manevi sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Sel, İkitelli ve Halkalı bölgelerinde toplu konut alanında çalışan emlâkçileri ise daha farklı bir şekilde etkiledi. Ekonomik kriz ve TOKİ’nin son dönemde inşa ettiği çok sayıda konut nedeniyle satışları düşen emlâkçiler, sel felaketinin ardından insanların bu konuyla ilgili önyargıları ve korkuları nedeniyle piyasanın daha da durgunlaştığını söylüyorlar. “Geceleri sel korkusundan nöbet tutuyoruz” Sel felaketinin ardından evleri ve işyerleri sular altında kalan İkitelli halkı, hala selin yaralarını sarabilmiş değil. Yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri eski haline getirebilmek için var gücüyle çalışan vatandaş, devletin bu konudaki yardımlarını yetersiz buluyor. 31 yaşındaki otolift tamiri yapan, Ünlü Makine’nin sahibi Murat Ünlü yardımları yetersiz bulanlardan sadece biri. Kira ödediği dükkanı için hiç bir maddi destek alamadığını belirten Ünlü, sözlerine şöyle devam etti: “’İtfaiyeden bilirkişi raporu almamıza rağmen, kaymakamlık maddi destek isteğimizi maalesef geri çevirdi. Henüz bununla ilgili herhangi bir ödenek çıkmadığını söylediler. Devlet sadece burada yaşayan halka tetanos aşısı yaptı ve sokağın genel temizlik işlerini halletti. Şu anda maddi zararlarımı karşılamak konusunda büyük sıkıntılar yaşıyorum, iki aracım hasar gördü, borç harçla onları tamir ettirdim, ayrıca dükkanı temizlerken kullanmış olduğum sudan dolayı 300 milyon su parası geldi. Kira zaten ayrı bir sıkıntı, mal sahibi sel felaketinin olduğu günler dahil kiramı benden ödeme günümde istiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken devletin bu konuyla ilgili bizlere daha fazla yardımcı olması gerekir. Biz hala tedirgin durumdayız akşamları her yağmur yağdığında dükkâna gelip sel basmaması için nöbet tutuyoruz.” Mağdurlardan bazıları ise devletin kendilerine maddi olarak yardım yaptığını ancak bu yardımların, hasarların giderilmesi açısından yeterli olmadığını düşünüyor. Kirada oturan ev hanımı Emine Tekin, devletin yapmış olduğu maddi yardımların eksik kaldığını savunuyor: ”Devlet bize 1.000 TL yardımda bulundu, bu yardımın bayram […]

Selimpaşa’da birinci ay

Ayşegül Aydın Sel felaketinin İstanbul’da yarattığı tahribatı gidermek üzere yapılan çalışmalar çok yavaş ilerliyor. 8 ve 9 Eylül’de yaşanan felaketin üzerinden tam bir ay geçmesine rağmen, selin en çok zarara yol açtığı Silivri ilçesine bağlı Selimpaşa beldesinde bu yavaşlığı görmek mümkün. Beldede 8 Eylül’de Boğluca Deresi’nin taşması nedeniyle denizle dere yatağı arasındaki alan sular altında kalmış, çoğunluğunu yazlık konutların oluşturduğu mahalleler yaşanmaz hale gelmişti. Felaketin birinci ayında Selimpaşa’nın görünümü, selin sanki birkaç gün önce yaşanmış olduğunu düşündürecek kadar vahim. Evlerden sokaklara dağılan, denize kadar sürüklenen ev eşyaları ilk günkü yerlerinde duruyor. Bir çamur deryası içinde nerenin sokak, nerenin konut olduğunu anlamak hatta denizin nerede başladığını bile net olarak söylemek mümkün değil.Moloz yığınları arasında sağlam kalmayı başarmış evler bulunsa da, bu konutlarda yaşayanlar evlerindeki çamuru hâlâ tahliye edebilmiş değil. Tüm bunlara rağmen neredeyse hiçbir çalışma yapılmıyor. 3 Ekim Cumartesi günü Selimpaşa sahilindeki hemen tüm sitelere gitmemize rağmen çalışan bir iş makinesi bile göremedik. Gün içerisinde rastladığınız tek araçlar sahile kum boşaltan bir kamyon ve park halindeki bir kepçeydi. Tanık olduğumuz bu şaşırtıcı eylemsizlik, bölge halkınca da onaylanıyordu. Selimpaşalılar, yerel seçimlerde ilçe belediyesinin CHP’ye geçmesi nedeniyle Büyükşehir Belediyesi tarafından yalnız bırakıldıklarını iddia ediyordu sıklıkla. Erseven Sitesi’nde yaşayan Orhan Yılmazer (55) örneğin, AKP’li belediye sınırları içinde kalan İkitelli’de geçen bir ay içerisinde gözle görülür bir düzelme olduğunu vurguluyor. Yılmazer, “Afette politika olmaz” diyor ve Büyükşehir’den daha fazla destek beklediklerini dile getiriyor. Nalbur Selami Semiz (34), geçtiğimiz yıllarda başlanan dere yatağı ıslah çalışmasının yarım bırakıldığına dikkat çekiyor: “Yeni belediye, AKP döneminde ihaleyi alan mütteahhitle anlaşamadığını öne sürerek çalışmayı yarım bıraktı. Sel benim suçum değil. Ama bu ihmale rağmen faturası benden kesiliyor.” Semiz, sel sonrasında yapılan 1500 TL’lik yardımın ise gerçekçi olmadığı görüşünde. Seldeki mal kaybının 20 bin TL olduğunu belgeleyen nalbur, işlerini veriye mal alarak yürütmeye çalıştığını söylüyor. Market sahibi Aysel Özer (35) de […]

Bir İstanbul Masalı’nın sonu

Mahmut HamsiciNeo-liberalizm zamanında İkitelli’yi ne de güzel parlatmıştı. Önceki kuşakların üzüm bağlarıyla, tarlalarla andığı topraklar 1980’lerin sonundan itibaren plaza cennetine dönmüş, tekstil plazalarına Babıali’den her anlamda koparak gelen medya plazaları da eklenmişti. Turgut Özal imzalı E-6 otobanına bağlanan Basın Ekpres yolu sağlı sollu şık cam binalarla dolmuştu. Beyaz yakalıların düşük ücretlerle uzun mesailerle çalıştığı allı, pullu bu binaların hemen arkasında kalan ve yoldan tümü görünmeyen geniş alanlar ise ağırlıklı olarak tekstil alanında olmak üzere atölyelerle ve yoksul mahallelerle dolup taşmıştı. Medya plazaları tam da işçi sınıfının ve yeni kent yoksullarının arasında bunların görünmez olduğu bir hayat tahayyülünü gazetelerden ve televizyonlardan halka yayıyorlardı. İşte yaşadığımız sel felaketi-cinayeti bu oyuna çomak soktu. Selin bölgeyi çarptığı gün İkitelli’ye ulaştığımda aklıma ilk gelen işte bunlar oldu. Neo-liberal kent yaşamının en can alıcı noktalarından birini vuran sel, yalanlar üzerine kurulu bir sirki alt üst etmişti. Gerçek hayat kendini gerçek bir doğa olayıyla dosta düşmana yeniden hatırlatmıştı: İşçiler vardır! Yoksullar vardır! Hem de çoklardır! Yağmanın aslı Uzun yolumda, sel sonrası bir çöplük ve hurda yığınını andıran çevremde ilk gözüme çarpan, porselen tabakların bulunduğu kutu yığınlarının üzerinde bir işçinin oturmuş pür dikkat etrafı gözetliyor olduğuydu. Bunlar Ev-Kur’un deposundan etrafa yayılmış çeşitli malzemelerdi. O işçiyi de onların başına oturtmuşlardı, şirketin kamyonu gelene kadar onlara göz kulak olsun diye. Aynı manzarayla biraz ileride tekrar karşılaştım. Dereboyu Caddesi boyunca biraz daha yürüdükten sonra ulaştığım geniş alanda ise bu porselen kutularından yüzlercesi vardı. Bu alanın önündeki duvara hem firma temsilcileri hem de bir grup insan yığılmıştı. Bir süre sonra polis gelip halkı uyararak dağıttı. Polis gittiğinde toplaşma yine yaşandı. Uygun bir zamanda alana girip birkaç parça alabilmek için oradaydılar. Çevredekilerle konuştuğumda sabahtan beri bu tip vakaların sürdüğünü söylediler. Akşam bilgisayar başında öğrendim ki Vali Güler “Yağmalama söz konusu değil demiş”. Sanırım Vali, 2010 Avrupa Başkenti’ne bu durumu yakıştıramamıştı. Ama Güler’in sıkıntı […]

Tünel’de polisin meydan dayağı

Temmuz ayında yürürlüğe giren sigara yasağı, İstiklal’deki tüm mekânlarda da tam gaz uygulanıyor. Bu nedenle de sigara içmek isteyenler, mekân önlerinde ihtiyaçlarını gideriyor. Zaten hükümetin yasaya karşı bulduğu başlıca çözüm, insanların dışarıda sigara içmesi. İstiklal’de eğlenmek isteyenler için ise bu ciddi bir sorun teşkil etmiyor, çünkü mekânların önünde çoğu insan müzik olmadan da arkadaşlarıyla sohbet ederek eğlenebiliyor. Aslında, İstiklal’i İstiklal yapan belki de en büyük özelliklerden biri de bu; Sokak muhabbeti. İstiklal’de içki içerken aslında demokratik bir ülkede yaşıyor olduğunuzu dahi düşünebilirsiniz. Zira insanlar ramazan ayında oruçlarını açarken siz, tam da o sırada içkinizi yudumluyor olabilirsiniz. Ancak 5 Eylül Cumartesi gecesi, İstiklal’in sonu olan Tünel’de yaşananlar, durumun hiç de öyle olmadığını açıkça gösterdi. Tünel’deki mekânların önünde sohbet edip, içkisini içen gençler, geceyarısından sonra saat 02:30 civarında ilk önce polis tarafından uyarıldı. Kimse neden uyarıldığını dahi anlamadı, çünkü mekânda sigara içmek yasak, cadde üzerinde durmak ise yasak değildi. Yalnızca bir kaç genç uzaklaşan polislerin arkasından ıslık çaldı. Huzur içinde, kavgasız, gürültüsüz içkisini içmeye devam eden insanlar, yaklaşık yarım saat sonra ikinci ve gerçek darbeyle karşı karşıya geldi. Beyoğlu Emniyet Amirliği’ne bağlı iki polis aracı (Birinin plakası 34 A 86153, diğerini tespit edemedik) kalabalığı yararak Tünel’in ortasında durdu ve yaklaşık 6 polis gençlerin arasına girdi. Müzik sesinin olmadığı, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği bir yerde, herkes polisin neden geldiğini düşünürken bir anda arbede çıktı. Cam şişeler kırıldı, polis sille tokat gençleri dövmeye başladı. Dayak öylesine şiddetliydi ki kavgaya karışan ya da karışmayan herkesin üzerine kan sıçradı. Yaklaşık on dakika süren kavga, ellerinden, boyunlarından kanlar akan birkaç gencin, ne olduğunu bile anlamadan yaka paça, yumruklar eşliğinde polis araçlarına bindirilmesiyle son buldu. Büyük bir başarıya imza atan polis, siren ve mikronu ağzına dayayarak çıkarttığı “püfff” sesiyle uzaklaştı ve tüm sorunu “püff” diye çözdü. İlk uyarının ardından polise ıslık çalan gençler bu sefer şoke olmuştu. Kimisi […]

David Kohen

Çekim için ses kontrolü yapıyoruz. O, daha biz söylemeden ne yaptığımızı fark ediyor ve mikrofona konuşmaya başlıyor. Sesi, kameranın üzerindeki “volume metre”de son derece gür ve net şekilde beliriyor. “Sesiniz çok iyi” diyorum. “Benim sesim yaşıma uygun değil” diye cevaplıyor, “telefonda benle konuşanlar karşılaşınca çok şaşırıyor. Çünkü olduğumdan çok daha genç olduğumu sanıyorlar.” 1924 doğumlu. 60 yıllık sigortacı. Türkiye’de faaliyet gösteren en eski firmalardan birinin sahibi. 19. yüzyılın sonlarında, kendisiyle aynı ismi taşıyan dedesi David Kohen’in Selanik’te başladığı bu mesleği ailesinin üçüncü kuşağı olarak yürütüyor. Eskisi kadar çalışmasa da her gün saat 08:30’da, Maslak’taki plazalardan birindeki bürosunda oluyor. İşleri yürüten “dördüncü kuşağa” yardımcı oluyor. Kohen, ilerleyen yaşına rağmen bulunduğu sektörün sorunlarına kafa yoran ve bunu yaparken geride bıraktığı 60 yılın deneyiminden yararlanan biri, belki de tek isim. Hatip ve nüktedan. Bu nedenle onu sigortacıların kendi içinde gerçekleştirdiği hemen her toplantıda kürsüde ya da genel müdürlerin masasında görebilirsiniz. (Ama 86 yaşındaki Kohen’in “kadın nüfusunun azlığı” nedeniyle bu masayı beğenmediği de olur!) Kohen’in genç meslektaşlarına aktardıkları sadece sektörün gidişatıyla ilgili gözlemleri değil. Deneyimli işadamı aynı zamanda “Türkiye’nin Wall Street”i olarak tanımladığı ve geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında ülkedeki finans piyasasının merkezi konumundaki Bankalar Caddesi’ni en iyi bilen isimlerden. Mesleğinin, ülkemizdeki yakın tarihinin yakın tanığı. Beş yıl önce katıldığı bir toplantıda konuşma yapan bir yöneticinin, Türkiye’de erken dönem sigortacılığı hakkında yanlış bilgiler verdiğini görmesi üzerine “anlatmanın zamanı geldi” diye düşünüyor. “Gerçekten bilmiyorlar” diyor, “çünkü bizim sigortacılık tarihimiz gerçek anlamda yazılmadı.” Ve genç meslektaşlarını Bankalar Caddesi’ne götürüp, bina bina dolaştırıyor. Kohen bu caddedeki, sigorta ve finans şirketlerinin bulunduğu ünlü Union Han’da 1948’den 1999’a kadar çalışmış. O yıl, kızı ve damadının da yönetici olduğu şirketini finansın yeni merkezi Maslak’ta bir plaza taşımış. Türkiye’de mesleğini, en azından sigortacılığı, sektörün emekle döneminden başlayarak devasa plazalara taşındığı günlere kadar sürdüren bir başka isim olduğu konusunda şüpheliyim. Gelgelelim Kohen’in mesleğinin […]

2010’un AKM ile imtihanı

Mimar Tabanlıoğlu'nun Ekim 2008'de tamamladığı Atatürk Kültür Merkezi yenileme projesinin uygulama ihalesi dokuz ay sonra yapıldı. İnşaatın 210 günde tamamlanacağının söylenmesine rağmen, AKM'nin 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti'ne yetişip yetişmeyeceği belli değil.

Haliç Kültür Havzası projeleri

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi son sınıf öğrencilerinin Haliç’e değişik açılardan yaklaşarak sosyal ve kültürel yönlerini ön plana çıkarmak amacıyla hazırladıkları projeler 29 Mayıs’ta santralistanbul’da tanıtıldı. Haliç Rehberi, Fener-Balat’tan, Liselilerin İstanbul Sokakları ve Liseliler 2010’a Katılıyor! projelerinin tanıtım etkinliğine yerel yöneticiler ve kültür-sanat yöneticilerinin yanı sıra, Haliç sakinleri, sanatçılar, Haliç esnafı, akademisyenler ve katılımcı lise öğrencileri yoğun ilgi gösterdi.Etkinlik kapsamında düzenlenen panelde, öğrencilerle birlikte çalışan ve projelere katkısı olan gazeteci Ersin Kalkan, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği gönüllüsü Kathrin Hagemann, Liselilerin İstanbul Sokakları projesi katılımcısı Süha Zaimoğlu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti danışma kurulu üyesi Gürhan Ertür proje süreçlerini anlattı. Panelin yanısıra, projelerin içerikleri doğrultusunda oluşturulan sergilerin de yer aldığı etkinlikte konuklar Haliç’e özgü yemekleri tattı. Liseliler 2010’a Katılıyor projesi kapsamında düzenlenen yarışmanın ödül töreninin de yapıldığı etkinlikte liseliler heyecanlı anlar yaşadı. 6 haftalık proje yazma süreci sonucunda oluşturulan 17 projenin katıldığı yarışmayı “Evladiyelik” projesiyle Deniz Bulutsuz, Nesligül Çaltıl, İdil Işıksoy, Işık Karlı ve Sibel Kaya kazandı. En başarılı proje seçilen bu projenin katılımcılarına ÖSS sonucunda, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Kültür Yönetimi ve Sanat Yönetimi bölümlerinden birine giriş hakkı kazandıkları takdirde burs verileceği açıklandı. En katılımcı, en sürdürülebilir ve en yaratıcı projelerin katılımcılarına ise Tiyatro Kedi’den oyun bileti verildi. Fener-Balat’tan Fener-Balat’tan projesi adına panelde konuşan Irmak Bayındır, bu projeyle Fener ve Balat semtlerinin kültürünü görünür hale getirmeyi hedeflediklerini belirtti. Proje, tarihi doku araştırması ve haritalama çalışmasının yanı sıra, Mavi Kalem Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve Balat-Fener Kültür ve Güzelleştirme Derneği ile kurulan ortaklıklar sonucunda çıkarılan yerel bir çocuk gazetesi ve fotoğraf sergisini içeriyor.3 ay boyunca her hafta sonu gerçekleştirilen atölyelerde fotoğrafçı Mehmet Kaçmaz, Habervesaire’den Ahmet Şık, Güventürk Görgülü ve Gökhan Tan çocuklara haber yazım ve fotoğraf teknikleri konularında yardımcı oldular. Bu derslerin sonucunda, Mavi […]

Efsane geri dönüyor

Son demlerinde bile gözleri parıldayan, yürekleri aşkla ve sevgiyle dolu olan, müziğin ritmini her daim içlerinde hisseden Küba’nın efsanevi grubu Bueno Vista Social Club 28 Nisan’da Santral İstanbul’da. Kimilerine göre süper dedeler, kimilerine göre ihtiyar delikanlılar. Daha önce Türkiye’ye hem teker teker hem de grup olarak gelen “Buena Vista” bir çok kayba rağmen hâlâ ayakta ve geride kalan üyeleriyle tekrar Türkiye’de. Bueno Vista, Küba’nın yerel müziğini ve danslarını kendi aralarında paylaşmak için 1940’lı yıllarda Havana’da kurulan bir sosyal klüp. Latin Amerika’daki ABD işgalleri ve müdahaleleri sonrası, olağanca kayıp ve fakirliklere rağmen hayata umutla bakabilen yüz binlerce insan için yaşama ışığını yansıtıyordu. İçlerindeki yaşama coşkusu, kalplerindeki aşk ateşi hiç sönmeyen bu ihtiyar delikanlıların, devrim öncesi hemen hemen hiç kimse Havana’da ne yaptığını bilmiyordu. Bir çok müzisyenin Küba’dan kaçtığı yıllarda ülkesinde kalan ve Küba’yı dünyanın çeşitli festival ve konser salonlarında temsil eden Buena Vista yoksulluğa rağmen hayata bağlılıklarıyla insana umut veriyor. Ölümlerine az bir zaman kala ellerinde müziklerinin dışında hiçbir şey olmayan ihtiyar delikanlılar Küba müziğinin bir numaralı temsilcisi olarak kabul ediliyor. 90’larda Amerikalı yapımcı Ry (Ryland) Cooder’ in çabaları ve Alman yönetmen Wim Wenders’ in gözüyle “Buena Vista Social Club” adlı belgeseli ile hayatlarının sonbaharında tanıyabildiğimiz ustalar, “geç kaldınız” dercesine peşi sıra göçüp gittiler. Dünya çapında Küba müziğine yeni bir ilgi duyulmasını sağlayan Buena Vista’nın, canlanan bu merak sayesinde Küba’nın kitlesel turizmin en gözde uğraklarından biri haline gelmesinde büyük rolü bulunuyor. Oscar’a aday olan belgeselde Havana’dan çıkıp Hollanda’nın Amsterdam kentine ve Amerika’ya kadar grubu turnede kameraya alan Wenders, kulüpte çalan bütün müzisyenlerin tek tek yaşamlarından görüntüler aktarıyor. 80’li ve 90’lı yaşlarına gelmiş bu muhteşem müzisyenlerin içlerindeki yaşama içgüdüsü, hayata bağlılıkları ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjilerinin kaynağını araştırıyor. Muhteşem Küba müzikleri ve egzotik mekânlarının yanısıra sefaleti de gözler önüne seren film, kendileri yaşlı ama ruhları genç müzisyenler İbrahim Ferrer, Compay Segundo, Ruben […]

İstanbul’da Paskalya

Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi ile yeniden dirilişini sembolize eden Paskalya Bayramı geçtiğimiz hafta kutlandı. Tüm dünyadaki Hıristiyanlar gibi istanbul’da yaşayan hıristiyan cemaatler de paskalya çörekleri ve boyalı yumurtalarla başlayan paskalya ritüellerini pazar günü kiliselerinde gerçekleştirdikleri törenlerle noktaladılar. HaberVs, Paskalya’yı ve İstanbul’daki Hıristiyan cemaatlerin paskalya kutlamalarını araştırdı ve izledi.

Eyüp’ün ahşap oyuncakları yeniden vitrinlerde

Osmanlı döneminde 18’inci yüzyıldan başlayıp 1950’li yıllara kadar üretilen Eyüp oyuncakları bugün yeniden canlandırılıyor. Eyüp Belediyesinin desteğiyle, Avrupa Birliği ve Türkiye iş kurumu’nun ortaklığında yütütülen Eyüp Oyuncakları Projesi kapsamında oluşturulan atölyede ahşap oyuncaklar yeniden hayat buluyor. Atölyede oyuncak üretimini Bölgede oturan kadınlar gerçekleştiriyor.

Istanbul in sepia

Ariana Ferentinou “Şevki Efendi Company is going to present Şükran-ı Nimet, a five act comedy- drama, then kanto, cinematographe, Aşki Efendi’s fasil band [incesaz],” announces the Istanbul daily newspaper İkdam, in its September 18, 1910 edition. For the over 40 thousand readers of Ahmet Cevdet’s newspaper, this must have been a very useful piece of information, as the one or so million inhabitants of that lively, cosmopolitan capital of the Ottoman Empire had to plan their busy social calendar. At least, for the 300.000 or so Orthodox Rums, the largest minority in the city at that time, had to do so they were known to frequent such shows, when, of course they could time from their busy home entertainment. “The famous “politiki veggera” (from the Italian vegghera meaning social evening gathering – and, of course ‘politiki’ means the city, Polis, that is Istanbul) was a habit that lasted until recently… two or more families used to come together and play cards… they used to serve sweets and tea with night “simit”… during the feast days…they used to dance under the sound of laterna or high pitched [incesaz] instruments, but then the evenings lasted until morning. During the veggheras most arranged marriages were settled,” remembers an old Rum. As early as the first decade of the 20th century, “cinematographe” or “sinematograf” was already a known attraction for the inhabitants of Istanbul. As Nezih Erdogan, the dean of the Scool of Communications, explained in his lecture to an audience of mainly faculty members and film academics, cinema came to Istanbul from Paris almost immediately after its invention. It was brought in by a Frenchman, a Monsieur Henri, who organized the first screening in 1897 at the famous beer house, Sponeck in Galata square. If we bear in mind that Lumiere Brothers had […]

Dünyanın aydınlığı için bir saat karanlık

WWF Avustralya (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından ilki 31 Mart 2007’de Sidney’de gerçekleştirilen “Dünya Saati” adlı kampanyanın 28 Mart Cumartesi günü üçüncüsü düzenlenecek. Küresel iklim değişikliği konusunda insanları bilinçlendirme ve çok basit bir yolla da olsa karbondioksit gazı salımını azaltarak dünyaya katkı sağlanabileceğini gösterme amaçlı düzenlenen organizasyona tüm dünyadan büyük katılım bekleniyor. Sadece evinizdeki lambanın düğmesine basarak yapacağınız katkının bile ne kadar önemli olabileceğini vurgulayan Doğal hayatı koruma vakfı’nın bu kampanyasına 2007 yılından bu yana dünyada 50 milyon kişi katıldı. Kampanyayla aynı zamanda Aralık ayında Kopenhag’da yapılacak olan iklim değişikliği zirvesi öncesi iklim değişikliğiyle ilgili ciddi önlemler alınması ve bir an önce harekete geçilmesi gerektiği belirtilecek. Atina’da karanlık konser Kampanya katılımcılarına bakıldığında rakamların yüksekliği de göze çarpıyor. 84 ülkeden, 2 bin 398 şehir, 5 bin 481 kurum, 19 bin özel sektör kuruluşu ve 8 bin okul kampanya için ışıklarını kapatmaya hazırlanıyor. 28 Mart’ta 20:30-21:30 saatleri arasında ışıkları kapatacak şehirler arasında Moskova, Sidney, Los Angeles, Las Vegas, Londra, Atina,Hong Kong, Roma, Oslo, Cape Town, Lizbon, Singapur, Toronto, Dubai, Kopenhag ve İstanbul var. Eylemin belki de en eğlenceli geçeceği şehrin ise Atina olduğu düşünülüyor. Kent sakinlerini kampanyaya destek vermesi için çağrıda bulunan Atina belediyesi geçtiğimiz haftalarda bir duyuru yaparak eylem süresince Yunanlı tenor Marios Fragulis ve Atina Senfoni Orkestrası’nın katılımıyla bir halk konseri düzenleneceğini bildirdi. Piramitler de karanlık, Eyfel Kulesi de 1 milyar kişinin katılımı beklenen kampanya kapsamında bir saat süresince karanlıkta kalacak olan en ünlü yapılar arasında dünyanın en uzun oteli Burj Dubai, New York’taki Empire State binası, New York halk kütüphanesi, Roma’daki İtalya Cumhurbaşkanlığı, Mısır’daki Giza Piramitleri ve Eyfel Kulesi yer alıyor.İnternetten katılım mümkün Kampanyanın resmi internet sitesinde de kampanyayla ilgili son durumu, katılımcı sayısını, karanlıkta kalacak ünlü yapıları hakkında bilgi veriliyor. Sitede bulunan dünya haritası üzerinden de istediğiniz ülkeyi işaretleyerek kampanyaya destek verip vermediğini öğrenebilirsiniz. Ayrıca kampanyaya kurumsal olarak […]

Street art comes to Istanbul, in a gallery…

Francisco Castanon Fernandez “Street art is any art developed in public spaces — that is, “in the streets” — though the term usually refers to art of an illicit nature, as opposed to government sponsored initiatives. The term can include traditional graffiti artwork, stencil graffiti, sticker art, and street poster art, video projection, art intervention, guerrilla art, flash mobbing and street installations.The motivations and objectives that drive street artists are as varied as the artists themselves. There is a strong current of activism and subversion in urban art. Street art can be a powerful platform for reaching the public, and frequent themes include adbusting, subvertising and other culture jamming, the abolishment of private property and reclaiming the streets. Other street artists simply see urban space as an untapped format for personal artwork, while others may appreciate the challenges and risks that are associated with installing illicit artwork in public places. However the universal theme in most, if not all street art, is that adapting visual artwork into a format which utilizes public space, allows artists who may otherwise feel disenfranchised, to reach a much broader audience than traditional artwork and galleries normally allow.”This is how Wikipedia dscribes street art. Although you can come across graffiti and some rare samples of street art while roaming around Istanbul, the concept as described in Wikipedia is a rather new one for the inhabitants of this city.Now, two young Turks have decided to introduce street art to the Istanbullites, but under the roof of a gallery that they named Milk Gallery & Design Store.Can Basyigit and Elif Cevik, the founders of the gallery, say that they spend their spare time working in the advertising industry. The gallery was called “Milk” because they wanted to underline the purity of the art they want to introduce […]