Etiket Pınar Keleş

Bu kez hakem gerçekten “ibne”…

Günlerdir gazete sayfalarında ve TV ekranlarında Türkiyeli habercilerin iştahını en çok kabartan konusu tartışılıyor: Eşcinsellik. Birbirinden bağımsız olaylarla gündeme gelen konu en sonunda ortak bir noktada, homofobi bağlamında bir araya geldi. Önce Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Bülent Ersoy ve Zeki Müren’i hedef alan sözleri geldi. Günay’ın, “Nice yalanlar gördük. Ben bir yıl hatırlıyorum, Zeki Müren Türkiye’nin en büyük erkek sanatçısı, Bülent Ersoy en büyük kadın sanatçısı seçilmişti, böyle bir absürt, dramatik, toplumun aklının karıştırılmaya çalışıldığı dönemlerden geçtik” dedi. Bakan sonradan özür diledi ama sözleri tartışma programlarına konu olmaktan kurtulamadı. “Liberal” İslamcı Zamangazetesi yazarı Ali Bulaç da söyledikleriyle bakanı aratır oldu. Bulaç’ın, Bülent Ersoy’un annesinin, “Benim oğlum bir erkekti ve eğilimleri de erkekçeydi. Onu basın bu hale getirdi” dediğini öne sürerek, “Yani, ‘Sen kadınsın, sen kızsın, senin kızlık duyguların çok daha önde’ diye o kadar çok teşvik edilmiş” diye başladığı sözlerini, “Irak ve Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik toplu katliamların eşcinsel askerler tarafından yapılmıştır” diye sürdürmesi tartışmayı daha da büyüttü. Tartışmaların dumanı tüterken eşcinsel olduğu için kendisine görev verilmeyen bir hakemin sürdürdüğü mücadele yansıdı haberlere. Eşcinsellerin maruz kaldıkları kötü muameleler, dışlanmalar ve bunlara yönelik yıllardır verdikleri mücadeleye hepimiz tanık oluyoruz. “Diğer insanlarla eşit haklara sahip olabilmek, toplumda kabul görmek” için yükselen çığlıkları medyada yer verilmese de bilenlerin malumu. Eşcinselliğin hala bir “ayıp”, hatta “suç” olarak algılandığı birçok toplum yapısı olunca, haliyle çoğunluğu oluşturanlar bu çığlıklara kulağını tıkıyor; gözlerini kapıyor. Toplum baskısı ve şiddet zaten üzerlerine binmiş bir yükken, buna bir de iş bulma, para kazanma ve hayatlarını sürdürme gibi zorluklar ekleniyor. Farklı ülkelerde, yıllardır birçok insan ya işe alınmıyor ya da işinden kovuluyor. Ancak ne işini düzgün yapmadığı için, ne de işe ilgili bir anlaşmazlık yaşadığı için. Tek sebep, eşcinsel olduklarının ortaya çıkması.Askerlik yapmayana hakemlik de yok! Günlerdir eşcinsel olduğu için görev yapması engellenen 32 yaşındaki hakemin mücadelesine […]

Elektronik oylama seçim hilesine çare mi?

29 Mart tarihinde yapılan yerel seçimler, hiç kuşkusuz bu zamana kadar en çok tartışılan seçimlerden biri oldu. Sandıkların açılmaya başlamasıyla beraber, bazı bölgelerde yaşanan elektrik kesintileri, seçim bilgi sisteminin çökmesi, sandık kaçırma girişimleri “Seçime hile karıştı” iddialarını da beraberinde getirdi. Sonrasında yakıldığı iddia edilen ve çöp kutularından çıkan oy pusulaları da bunlara eklenince yaklaşık 20 ilde, çeşitli partilerden seçim sonuçlarına itirazlar geldi. Birçok ilde oylar yeniden sayılmaya başlandı. Yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından, Türkiye’de var olan seçim sisteminin yanlış olduğu, “yolsuzluk ve hile” ihtimallerinin en aza indirgenmesi için farklı bir seçim sistemine geçilmesi gerektiği tartışmaları başladı. Farklı bir seçim sisteminden kastedilen ise “elektronik oylama”ydı. Birçok ülkede kullanılan bu sistemde yüzde yüz güvenilirlikten söz edilmese de, sandık yolsuzluklarının önemli bir ölçüde önüne geçmenin mümkün olduğu söylendi. Yerel seçimlere “hile” karıştığını iddia eden ve bunun da elektronik oylamaya geçişle en aza indirgenebileceğini düşünen CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, böyle düşünen isimlerden biri. Tekin, Türkiye’deki oy verme ve sayma sisteminin yolsuzluğa fazlasıyla açık olduğunu hatırlatarak, elektronik oylamada da yolsuzluklar yaşanabileceğini ancak bu riskin şu an yapılabilenlerin milyonda biri olacağını vurguladı. Tercih edilen elektronik uygulama Seçim hilelerine çare olarak gösterilen ve çeşitli ülkelerde uygulamaya konulan elektronik oylama siteminde, alışık olduğumuz kağıt oy pusulaları yerini çeşitli aygıtlara bırakıyor. Bu aygıtlarda toplanan oylar yine bu aygıtlarla değerlendiriliyor. Bu sistemin tercih edilmesinin altında ise, seçim maliyetlerini azaltmak, seçim sürecini hızlandırmak, seçim sonuçlarını belirleme ve duyurma hızını artırmak, yolsuzlukları önlemek ve seçime katılımı artırmak gibi nedenler yatıyor. Yani, seçimlerde birtakım sebeplerden ötürü oy kullanamayan insanlar da, bu sistemle birlikte görevlerini yerine getirmiş oluyorlar. Sistemi ilk benimseyen ülkelerden biri olan Kanada’da 1990’lardan beri yerel seçimlerinde, Brezilya’da ise 1996 yılından beri elektronik oylama kullanılıyor. Yine Belçika’da 1991 yılından beri hem genel hem de yerel seçimlerde yaygın bir şekilde kullanılıyor. Sık sık oy sandıklarının çalınması sorunuyla karşılaşan ve 2004 yılındaki […]

‘Suçları’ yaşlarından büyük çocuklar

Yaşları taş çatlasa on dört, on altı… Ancak onların şu an bulundukları yer, olması gerektiği gibi okulları değil cezaevleri. Ailelerinin yanında evlerinde değil, cezaevi koğuşundalar. Artık onların oyun alanları parklar, bahçeler değil, cezaevlerinin o dar avluları. Suçları ise yaşlarından çok daha büyük: Örgüt propagandası yapmak, örgüt lehine slogan atmak, gösterilerde üstlerine gelen polise ise taş atmak. Yaklaşık 3 senedir devam eden bu tutuklamalara, her gösteride bir yenileri ekleniyor. Aldıkları cezalar ise yaşlarından çok daha büyük. Üstelik Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında tutuklanan bu çocuklar hem “ağır ceza mahkemelerinde” yargılanıyor, hem de çocuk koğuşlarında değil, yaşları dikkate alınmadan yetişkinlerle aynı koğuşlarda tutuluyorlar. Çünkü TMK’nın 9. ve 13. maddeleri bu uygulamayı öngörüyor. Çocuk olduklarının farkında olan yok Yaklaşık 3 yıldır Diyarbakır, Hatay, Adana, Gaziantep, Mardin, İzmir, Mersin, Siirt, Şırnak ve Van’da yüzlerce çocuk tutuklandı, tutuklanıyor. Suçları ise; “birtakım protesto gösterilerine katılmak, zafer işareti yapmak, slogan atmak, onları kovalayan polise taş atmak.” Yaşları daha ufak olsa da, bu çocuklara 20 yıla kadar varan cezalar isteniyor. Adana’da Abdullah Öcalan lehine yapılan gösteriye katıldığı için, 17 yaşındaki bir çocuk “örgüt adına suç işlemekten” 7 yıl 6 ay, örgüt propagandası yapmaktan 1 yıl 8 ay hapse mahkum edildi. Yargılandığı yer ise, Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ydi. Özgür Yurttaş Derneği’nin açılış törenine katılan 13 ve 14 yaşındaki iki çocuk, Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanarak, “örgüt adına suç işlemekten” 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yine Adana’da Mimar Sinan Açık Hava Tiyatrosu’nda düzenlenen Nevruz kutlamalarına katılan 16 ve 17 yaşındaki iki çocuk attıkları sloganlardan dolayı 1’er yıl hapse mahkum oldular. Yine yakın zamanlarda Adana’da 14 yaşındaki üç çocuk ise “polise taş attıkları” iddiasıyla Özel Yetkili Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutuklandı, onlar için istenen hapis tam 38’er yıldı. Hatay’da, örgüt propagandası yapmak iddiasıyla TMK kapsamında yargılanan 14 ve 17 yaşındaki iki çocuğa 3,5 ve 4,5 yıl […]

Bilim ve Teknik’te ‘salla başı al maaşı’

Türkiye’nin en eski ve en çok satan süreli yayınları arasında yer TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yaşanan Darwin ve Evrim Teorisi sansürünün arkasında, son bir yılda kurumun ve derginin yapısında yaşanan değişim yatıyor. Uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenen Raşit Gürdilek’in Nisan 2008’de görevden alınmasının ardından bu görevi üstlenen Dr. Çiğdem Atakuman’ın TÜBİTAK yönetiminin dergiye müdahale etmesine göz yumduğu ve dergi çalışanlarının dergiye katkıda bulunmasına engel olarak uzaklaşmasına neden olduğu iddia ediliyor. HaberVs’nin ulaştığı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yazıişleri eski çalışanları bu iddiaları doğruluyor. Bu isimler Raşit Gürdilek’in görevden alındığı Nisan 2008’den itibaren dergiyi hazırlayan ekibe iş yaptırılmadığını, içeride üretilen yazıların hiçbir neden gösterilmeden yayına konmadığını ve hemen tüm içeriğin dergi dışındaki isimler tarafından üretildiğini dile getiriyor. Bu durumu TÜBİTAK yönetimine ve Bilim ve Teknik dergisi Yayın Kurulu’nda da yer alan Prof. Dr. Ömer Cebeci’ye sözlü ve yazılı olarak ilettiklerini ifade eden eski çalışanlar, girişimlerine hiçbir zaman cevap alamadıklarını söylüyor. “İş yapma, seyret” Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman derginin kadrolu yazarlarına, yazı yazmaları yerine dışarıdan gelen yazıları değerlendirme görevi verdi. Bu durum sadece yazarlar için değil, derginin hemen tüm çalışanları için geçerliydi. Örneğin derginin redaktörü (düzeltmen) kendi işini yapmak yerine, yayında kullanılmayacak yabancı dilde metinlerin çevirisiyle görevlendirildi ve redaksiyon işi dışarıya yaptırıldı. Her ay ortasında yapılan Yayın Kurulu ve yazıişleri çalışanlarının katıldığı toplantılar iptal edildi. Bu toplantılar bir sonraki sayısının içeriği, bilimselliği ve kapak konusunun belirlenmesi için yapılıyordu. Ancak son bir yıl içerisinde ya hiç yapılmadı, ya da göstermelik şekilde gerçekleşti, Çünkü içeriğe dair dergi çalışanlarının görüşü alınmıyordu. Maruz kaldıkları muamelenin bir “yıldırma ve temizleme” operasyonu olduğunu düşünen dergi çalışanları istifa ettiler. Gülgün Akbaba, Gökhan Tok, Elif Yılmaz, Zeynep Tozar ve Serpil Yıldız son bir yılda dergiden ayrılan isimler arasında. Krizin nedeni düzensizlik Mart 2009 sayısındaki Darwin kapağının sansüre uğraması bir sürpriz olarak değerlendirmekle birlikte son dönemde yaşanan başıbozukluğa […]

“Belgin Çelik olarak adaylığımı koydum”

Son günlerde gündemi en çok meşgul eden konu, hiç kuşkusuz 29 Martta yapılacak olan yerel seçimler. Seçim tarihi yaklaşırken, partilerin belirlediği belediye başkan adayları arasındaki rekabet de hızla artıyor. Yolsuzluk iddiaları, suçlamalar, sorulan hesaplar, seçim kampanyası adı altında yapılan bağışlar, yardımlar… Bunlara her gün bir yenisi eklenirken, sokakta da kafamızı çevirdiğimiz her yerde farklı adayların afişlerini görüyor, sloganlarını okuyoruz. Oturduğumuz mahallelerdeki muhtar adayları arasındaki yarış da, belediye başkan adaylarını aratmıyor. Her mahalleden birkaç muhtar adayının çıktığı bu seçim döneminde en dikkat çekici olanlaran biri kuşkusuz Beyoğlu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’ndeki yarış. Üç kişinin rekabetine konu olan mahalledeki adaylardan birisi adından sıkça söz ettiriyor: Belgin Çelik. Basının “transeksüel muhtar adayı” olarak dikkatini çektiği Çelik, cinsel kimliğine vurgu yapılmasından çok yapacağı işlerin anlatılmasını istiyor. Çünkü Çelik, Katip Çelebi Mahalesinin ilk kadın muhtar adayı. 53 yaşındaki Artvin doğumlu Çelik tam 30 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Transeksüel bir muhtar adayı olması insanların dikkatini çekse de o, “Ben belgin Çelik olarak adayım, bir transeksüel olarak değil” diyor ve yaptığı işlerden muhtarlık adaylığı serüvenine kadar olan hikayesini anlatıyor:Muhtar adayı olma fikri nasıl ortaya çıktı?Aslında hiç öyle bir düşüncem yoktu. Birgün, Amargi’ye gittim ve kadın arkadaşlarım “Belgin, neden muhtarlığa adaylığını koymuyorsun?” dediler. Aynı öneriyi Esmeray’a da götürmüşlerdi. Şoke olmuştum. Ayrıca bizim mahallenin çok iyi bir muhtarı vardı, cesaret edip onun karşısına çıkamazdım. Ancak o sonra vefat etti ve valilik onun yerine başkasını atadı. Bu yeni muhtarın 2007 yılında, kendi mahallesinin sınırları dışındaki bir sokakta yaşayan travesti ve transeksüellerin yaşadığı evleri bastığını duydum. Ayrıca Mor Çatı için “fuhuş yuvası” yakıştırması yapıyordu. Karşısına çıktım. Bana devlet tarafından atandığını, polise destek olabilmek için bunu yapabileceğini söyledi. Birinin bu muhtara dur demesi gerektiğini düşündüm ve adaylığımı koydum.Kadın ve transeksüel kimliğiniz dolayısıyla, yapacağınız çalışmalarda bu iki grup sizin için öncelik teşkil edecek mi?Eğer seçilirsem, “hiçbir ayrım gözetmeksizin” söz verdiğim tüm vaatleri yapmakla mükellefim. […]

MEB onaylı “Türk-İslam sentezine giriş” kitapları

Tartışmalara neden olan Sarı Gelin isimli belgeselin ilköğretim okullarında izletilmesi zorunluluğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) dağıtımın durdurulduğunu açıklamasıyla şimdilik rafa kalktı. Bakanlık açıklamasında belgeselin öğrencilere izlettirilmesi mecburiyeti olmadığı ve tarih öğretmenleri için yardımcı eğitim materyali olarak yararlanılması için gönderildiği de belirtildi. Sarı Gelin’in kopardığı fırtına şimdilik dinmiş görünse de müfredatta yer alan ve çokça ırkçı, ayrımcı ve farklı olana saygıdan uzak ifadelerin bulunduğu ilköğretim ve lise kitapları yerli yerinde duruyor. Konuyla ilgili 2002 yılından bu yana “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” adı altında bir çalışma yürüten Türk Tarih Vakfı’nın 2007-2008 arasındaki 18 aylık dönemi kapsayan ikinci çalışması da kitap olarak önümüzdeki günlerde yayımlanacak. “Ders Kitaplarında İnsan Hakları II: Tarama sonuçları” başlıklı çalışma, ders kitaplarında ayrımcılıktan ırkçılığa kadar insan haklarına aykırı bilgilerin yanlışlığını ve düzeltilmesi gerektiğini kitaplardan örneklerle anlatıyor. 13 yazarın makalelerinden oluşan kitabın yanısıra, proje kapsamında gerçekleştirilen konuyla ilgili anketler ve sempozyumlar da düzenleniyor.“Tarih kitapları yalan bir aksi yansıtan sihirli aynalar” Türk Tarih Vakfı’nın üstlendiği Ders Kitapları’nda İnsan Hakları Projesi kapsamında yapılan çalışmada ne yazık ki, Tarih kitaplarında kullanılan üslubun, takınılan tutumun yanlışlıklarını açıkça görebiliyoruz. Bu çalışmada yer alan Mutlu Öztürk’ün makalesinde de belirttiği gibi, insan haklarının öznesi insan olduğu halde, tarih kitaplarında “çocuk, genç, kadın, erkek” gibi özneler, yerini “Türk hükümdarı, Türk erkeği, Türk ordusu” gibi öznelere bırakıyor. Türk milletinden, Türk ordusundan övgüyle bahsederken, bizden farklı olanlara herhangi bir ilgi uyandırmayan kitaplar okuyoruz. Taraflı, milliyetçi, ayrılıkçı bir anlayışla hazırlanan kitapların, ileride objektif bir dünya görüşüne sahip bireyler yetiştiremeyeceği ortada. Öztürk’ün söylediği üzere; bu tür tarih kitapları aslında yalan bir aksi yansıtan “sihirli aynalar”. Sorun ancak; “Ayna, ayna söyle bana en güzel kim?” sorusuna, “Elbette sen” yanıtını almayı beklemediğimiz zaman çözülecek gibi gözüküyor. Kitapta öne çıkan makalelerden Tanıl Bora’nın “Ders kitaplarında Milliyetçilik: Siz Bu Ülke İçin Neler Yapmayı Düşünüyorsunuz?” ve Mutlu Öztürk’ün “Tarih Ders Kitapları ve İnsan Haklarına Dair: Bazı […]

Genelkurmay filmi Sarı Gelin tüm okullarda gösterimde

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından bütün ilköğretim okullarında ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli’nin izletildiği ortaya çıktıktan sonra Belgeselin MEB emriyle 25 Haziran 2008’den bu yana, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı tüm okullarda izletildiği ortaya çıkmıştı. MEB geçen ay gönderdiği yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar gönderilmesini istedi. Yazıda, bu belgeselin Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı belirtiliyordu. Yapımcı Genelkurmay, izleyiciler çocuk Genelkurmay desteğiyle hazırlanan ve 25 Haziran 2008 tarihinden itibaren Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Kültür Müdürlükleri aracılığıyla, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı bütün ilköğretim okullarına dağıtılan “Sarı Gelin: Ermeni Sorunun İç yüzü” adlı belgesel yeniden bir krize neden oldu. Belgeselin, dağıtılan ilköğretim okullarında öğrencilere izlettirilmesi mecburi tutulmasından sonra bu kez de yine MEB tarafından okullara geçen ay gönderilen bir yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar bakanlığın ilgili birimine gönderilmesi istendi. Yazıda, Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı da belirtilen, Ermeni soykırımı iddialarına karşı Türk tezini savunan ‘Sarıgelin’ belgeselinde Ermeni çetelerin 1915 öncesinde Türk köylerini basarak insanları öldürdüğü, köyler yaktığı, işkence yaptığı iddiaları anlatılıyordu. Ermeni aydınlardan başbakana mektup Bir çok kesimden tepki alan uygulamayla ilgili çok sayıda Ermeni yurttaş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazarak, bu belgeselin zaten var olan Ermeni düşmanlığını artıracağı, çocuklarda ayrımcılık ve şiddet söylemlerini körükleyeceği ve nefret duyguları geliştireceği için okullarda izletilmesinin engellenmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Türk okulunda eğitim gören bir Ermeni’nin, bu belgesel sonucunda psikolojisinin olumsuz etkileneceği, Ermeni okullarında eğitim gören öğrencilerin ise suçluluk ve dışlanmışlık hissedeceği üzerinde durulan mektupta, bu tür belgesellerin çocuklara izlemek zorunda bırakılmasının, hem insan hem de çocuk haklarına aykırı olduğu vurgulanarak, “Bu durum, Ermeni çocukların kendilerini dışlanmış hissetmelerine sebep olacaktır. Belgesel en azından Ermeni okullarında izletilmesin” talebinde de bulunuldu. “Eğitime katkı amaçlı” bir proje! Belgesele farlı kesimlerden gösterilen tepkiler gün geçtikçe artarken, Milli Eitim Bakanlığı’nın olaya son derece olumlu yaklaşması ise dikkat […]

IKEA 2009’da Türkiye’de!

Yaşadığınız ülkede yıllardır satışı yapılan ithal bir ürün aldınız. Ama ilk defa edindiğiniz bu ürünü nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz. Doğal olarak ürünle birlikte verilen kılavuz kitapçığına başvuruyorsunuz. Ancak kitapçıkta anlayabileceğiniz dilde açıklama bulunmuyor. Daha da vahimi bu kılavuzda ülkenizde konuşulmayan 20’ye yakın dilde açıklama yer alıyor. Bu durum, ürünü el yordamıyla çözmeye, kullanmaya çalışmak durumuyla karşı karşıya kalmanın ötesinde size ne düşündürür? Mağazayı ve ürünlerini beğenseniz de, o ürünü satın alan ve içinde kendi dilinde yazılmış bir açıklama bulan onlarca ülkenin vatandaşı kadar önemsenmediğinizi hissetmez misiniz? Dünya markanın Türkiye başarısı Tüketiciye düşük fiyatlı ve iyi tasarlanmış mobilya ve ev aksesuarı sunmayı amaçlayan İsveçli IKEA, kendi alanında dünyanın en büyük ve en başarılı markalarından. 40 ülkede faaliyet gösteriyor. Türkiye pazarına Mayıs 2005’te İstanbul Ümraniye’de açtığı mağaza ile girdi ve bu firmanın dünyadaki 213. mağazasıydı. Büyük ilgiyle karşılandı. Öyle ki mağazaya giden çevre yolunda büyük kuyruklar olmuş ve saatlerce beklemek zorunda kalan müşterilere su servisi yapılmıştı. Ümraniye’yi sırasıyla Bornova (İzmir), Bayrampaşa (İstanbul) ve Osmangazi (Bursa) mağazaları izledi. Basına yansıdığı kadarıyla firma bu yatırımların karşılığını fazlasıyla aldı. Öyle ki Genel Müdür Mikael Bartroff’un Ekim 2006’daki açıklamasına göre, sadece Ümraniye mağazasının restoranında satılan İsveç köftesinden yılda 5 milyon TL’lik ciro elde etti. Gelgelelim firmanın bu başarısı, Türkiye pazarına girişinin dördüncü yılında bile ürünlerin kullanım kılavuzuna Türkçe’nin kalıcı olarak girmesini sağlayamadı. Örneğin, uygun fiyatı ve işlevselliği nedeniyle en çok satılan ürünler arasında yer aldığını tahmin ettiğimiz Kvart marka duvar lambasının kullanım kılavuzunda Slovakça’dan Flamanca’ya 18 dilde açıklama yer alıyor. Aynı durum Mysa Vete marka yorganın kullanım kılavuzunda da geçerli. Örnekler çoğaltılabilir. “İsteyene kasada veriyoruz” IKEA Bayrampaşa Müşteri Hizmetleri Sorumlusu Feyza Kuşçu, kılavuzlarda Türkçe açıklama yer almamasının nedenini, toplu üretim yapan ve dünyada yüzlerce mağaza sahibi bir marka olmalarına bağlıyor. Kuşçu “Ancak kasa arkasındaki yazıcılar sayesinde isteyen müşteriye Türkçe açıklama veriyoruz” diyor. Ve 2009 yılı içerisinde kılavuzların […]

Facebook adaleti

Kullanıcı sayısı 150 milyona ulaşan sosyal ağ Facebook, başarı hikayesinden ziyade son günlerde üyelerine uyguladığı sansürlerle gündeme geliyor. Site yönetimi geçtiğimiz yıl, bebek emziren annelerin profil fotoğrafı olarak kullandığı görüntüleri müstehcen olduğu gerekçesiyle engellemişti. Benzer bir müdahale, İsrail’in Gazze’ye saldırısını kınayan gruplara yapıldı. Son olarak İngiltere’nin Suffolk kentinde kestiği cezalar nedeniyle tepki toplayan bir trafik polisini protesto etmek için açılan grup site yönetimi tarafından kapatıldı. Yıllardır birbirini görmeyen eski dostları, dünyanın farklı yerlerinde aynı fikir etrafında toplanan insanları bir araya getiren sosyal ağ Facebook, sadece sanal alemin değil son yılların en başarılı ticari projelerinden biri olarak niteleniyor. Her gün ortalama 450 bin kişinin katıldığı bu sosyal paylaşım sitesinin Türkiye’deki kullanıcı sayısının sekiz milyonu geçtiği söyleniyor. Üyeler kendileri için oluşturdukları profil sayfasına fotoğraflarını, videolarını yükleyebiliyor. Duyurmak istedikleri bir etkinlik, dikkat çekmeyi arzuladıkları bir kişi ya da olay ya da protesto etmek istedikleri bir konu üzerine gruplar oluşturabiliyor. Facebook’u kötüye kullanmak! Sitede İsrail’in geçtiğimiz günlerde sona eren Gazze saldırısına tepki olarak bir çok grup oluşturuldu. Site yönetimi Türk üyelerin açtığı ve Filistin yanlısı olan “Filistin halkı yalnız değildir” ya da “İsrail’in Filistin katliamını kınıyorum” gibi grupların üyelerine şu uyarı mesajlanı gönderdi: “Sistemimiz sitedeki bazı özellikleri kötüye kullandığınızı belirledi. Bu e-posta bir uyarı niteliğindedir. Facebook’un özelliklerini kötüye kullanmak ya da Facebook kullanım koşullarını ihlal etmek hesabınızın kapatılmasına neden olabilir. Anlayışınız ve işbirliğiniz için şimdiden teşekkürler.” Uyarı mesajı bu grupların üye sayısının artmasına engel olamadı. Uyarı gönderilen üyeler, “Gelen mesajı okuduğum gibi sildim. Bu beni korkutmaz, protestoma devam edeceğim” diyordu. Polisi tehdit eden grup Site yönetimi, son olarak İngiltere’nin Suffolk kentinde kestiği cezalar nedeniyle tepki toplayan bir trafik polisine karşı oluşturulan bir grubu kapattı. “Terminatör” lakaplı 60 yaşındaki trafik müdürü John Woodgate’in, tolerans göstermeden çok sayıda kestiğini düşünen üyeler, tepkilerini Facebook’ta kurdukları grup ile dile getirmek istedi. Gruba katılan üye sayısı kısa sürede büyük […]

Yabancıdan öğrenci olmaz!

Kültür Bakanlığı Türkiye’de eğitim gören yabancı öğrencilerin öğrenciliğini onaylamıyor; müze ve ören yerlerine “turist” ücretiyle girmelerini istiyor.

Hiperaktif cehalet

Yaş ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, istekleri erteleyememe ve dikkat sorunlarıyla kendini gösteren psikiyatrik rahatsızlık “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” olarak isimlendiriliyor. Bu rahatsızlığı yaşayan çocuk, normal ya da normalin üstünde zekaya sahip olmasına rağmen okulda başarısızlıkla karşılaşabiliyor. Aşırı hareketli olduğu için sınıfta oturmakta, sırasını beklemekte zorlanıyor, dikkatleri dağınık olduğu için uzun süre çalışamıyor. Dahası, dağılan dikkatiyle arkadaşlarının dikkatini dağıtabiliyor ve bu nedenle öğretmen ya da veliler tarafından, diğer öğrencilerin eğitimine engel gibi algılanabiliyor. “Öğretmenler bilgisiz” Ankara’da yaşayan ve bu rahatsızlığa sahip ortaokul ikinci sınıfta okuyan bir çocuğu olan Serpil Dardağan, oğlu için hem psikolog, hem de psikiyatrdan destek almalarına rağmen öğretmenlerin duyarsızlığı ve bilgisizliğinden yakınıyor: “Çoğu bu hastalığın ne olduğunu bile bilmiyor. Bu çocukların toplam konsantrasyon süresi 10-12 dakika. Onlarla özel olarak ilgilenilmeli, örneğin en ön sıraya oturtulmalı. Açıkçası öğretmenler bu öğrencilerle uğraşmak istemiyor.” İsmini vermek istemeyen İstanbullu bir veli “Çocuğumun öğretmenine bu rahatsızlığını anlatana kadar ne olduğunu bilmiyordu” diyerek Serpil Dardağan’ın şikayetini paylaşıyor: “Hastalığın çok fazla çeşidi var. Örneğin, benim çocuğum çok fazla içine kapanık ve çekingen. Otoritenin olduğu yerde çocuk daha fazla çekingen oluyor. Dersler zorlaştıkça, notlarda düşüş başlıyor. Dolayısıyla derslerde kaynayıp gidiyor, fark edilmiyor. Öğretmenler bu konuda çok yetersiz.” “Öğretmenden önce, sistem sorgulanmalı” Pedagog Sevil Gümüş bu yetersizliği öğretmenlerin eğitimine bağlıyor: “Üniversitede özel eğitim ya da çocuk psikolojisi alanında bir ders almıyorlar. Mezun olduktan sonra bir kurs zorunlu tutulmuyor. Bilgileri olmadığı için, hiperaktif öğrencileri ‘problem çocuk’ olarak görüyorlar. Gümüş’e göre çözüm, sistemin eğitmediği öğretmenin kendilerini eğitmesiyle sağlanabilir: “Bu çocukların özelliklerini, derslere ilgisini nasıl artırabileceğini öğrenir ve sınıfta uygulayabilirler. Kuralcı olmak yerine, yaratıcı olmalı, sorunlu öğrencilerin dikkatini toplayacağı şekilde konuları anlatmalı ve sınıfı düzenlemeliler. Birdenbire yüklemek yerine, verilen görevleri parçalara bölmeliler. Planlı çalışma alışkanlığını geliştirmek için yapacaklarının yazılı şekilde çocuklara vermeliler. Örneğin ‘yarın şu kitapları çantana koy’ gibi. Ve olumlu davranışları mutlaka ödüllendirmeliler.” Metin Sabancı […]

Milli halimizin bugünü ve yarını

Helsinki Yurttaşlar Derneği, Temmuz 2008’de “Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız?” başlığı altında gerçekleştirdiği yaz okulunun ardından, milliyetçilik meselesini daha geniş katılımcılarla tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, “Milli Halimiz, Bugün ve Yarın” başlıklı bir panel düzenledi. İki oturum şeklinde gerçekleşen ve Murat Belge’nin açılış konuşmasını yaptığı konferansta Ümit Fırat, Orhan Gazi Ertekin, Ayşe Hür, Ali Bayramoğlu, Melek Göregenli, Levent Yılmaz, Alev Erkilet, Bülent Somay, Ferhat Kentel, Özlem Dalkıran, Mehmet Tarhan, Beyhan Sunal ve Cemil Ertem konuştu. Panelin ilk oturumunda “milli hallerimiz”, ikinci oturumunda ise “milli hallerimizin geleceği” tartışıldı. Açılış konuşması yapan Murat Belge, Temmuz 2008’de Kocaeli Üniversitesi, Derbent Uygulama Oteli’nde gerçekleştirilen yaz okulu hakkında bazı bilgiler verdi: “Önce Balkan Ülkeleri’nden özellikle üniversite öğrencilerini biraraya getirmek amaçlı yaz okulları düzenledik. Çatışma bölgelerinden yerler seçtik, önce Kafkasya, Orta Avrupa, sonra Girit’te yaz okulları yaptık. Birarada yaşıyor bu insanlar ve birbirlerini tanıyorlar. Yunan Makedonyalıyla, Türk Ermeniyle, Bulgar Sırpla bir hafta, on gün süresince beraber yaşıyor, derslere giriyor, yemek yiyip eğleniyorlar. Bu panel de, bu yaz yaptığımız yaz okulunun son aşaması. Okul, Doğu-Batı, Türk-Kürt öğrencileri biraraya getirdi. Bu okula gidecekleri seçerken çok milliyetçi, ulusal bir dünya görüşü olan insanlar seçmedik. Hayata üst düzeyden bakabilen öğrenciler seçtik. Bu panelde de yaz okulundan alınanları buraya taşıdık.” “Milli Adalet”Hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin Panelin alt başlıklarından biri olan “milli adalet” üzerine konuşan Orhan Gazi Ertekin, milli adaletin bir itibar kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti: “Milli adalet, 19. yy.’da anlamlı kılınan bir ideal olarak değerlendirilebilir. 19. yy, milli adaletin insanlara çok şey kazandıracağı üzerine kuruldu. ‘Adalet, ancak milli sınırlar içerisinde nefes alabilir’ anlayışıyla hareket edildi. Pascal, milli adaleti şu sözüyle çok güzel eleştirmiştir: ‘Sınırlarını, bir derenin belirlediği bir adaletin adil olduğu söylenebilir mi?’ Milli adalet böyle bir şeydir. Sınırın bir tarafında türban takabiliyorken, diğer tarafında takamıyorsunuz.” Ertekin, milli adaletin aynı zamanda zararının da olabileceğini şu örnekle açıkladı: “Bir […]