Etiket portre

Altın Portakal’dan Hollywood’a

46.sı düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nin ödüllü filmleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu genç bir yönetmenin de yapıtı var. Efe Conker’in bol ödüllü filmi “Geri Dönüşüm Günlüğü” Türkiye’nin en köklü film festivalinden de boş dönmedi ve kısa film dalında Digital Film Academy Ödülü’ne layık görüldü. Conker bu ödülü, Mustafa Dok’un “Köy” ve Cahit Çeçen’in “Tamirci Çırağı” filmleriyle paylaştı. 10–17 Ekim 2009’da gerçekleşen festivale 234 kısa film başvurmuş ve 26 film yarışmaya hak kazanmıştı. Efe Conker ödülünü almak üzere Antalya’ya gelemedi. Çünkü Aydın Kuşadası’nda askerlik görevini yerine getiriyordu. Telefonla ulaştığımız genç yönetmen, törene katılıp, Antalya’da ödülünün keyfini yaşayamamaktan dolayı burukluğunu dile getiriyordu: “Ödüller beni motive ediyor. Çünkü yoğun mesai ve inançla hazırladığım projelerin başarıya ulaştığını görüyorum. Ayrıca yaptığım işlerin tanınması açısından önemli bir fırsat. Maalesef ödül almayan filmler gerektiği ilgiyi göremiyor.” Altın Portakal, Conker ve filminin ödül aldığı ilk festival değildi. Bir objenin zaman içindeki karmaşık öyküsünü aktaran, 4 dakika uzunluğundaki “Geri Dönüşüm Günlüğü” ilk ödülünü 2008’de Amerika’nın Los Angeles kentinde düzenlenen Uluslararası Öğrenciler Film Festivali’nde “en iyi deneysel film” dalında kazandı. Film bu yıl, 16. Altın Koza Film Festivali’nde de aynı kategoride ödüllendirildi. Ve en son, Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği kısa film festivalinde ise “en iyi görüntü yönetmeni” dalında ödüle uzandı. Ayrıca Cannes ve Ankara film festivallerinde de gösterime hak kazandı. Efe Conkerİstanbul’da 1985 yılında doğan Efe Conker İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Sinema ve Televizyon bölümlerinde öğrenim gördü. Sinemaya, proje asistanı olarak çalıştığı PTT filmiyle başladı. Bu film için çalışırken çektiği kısa filmin iyi tepkiler almasıyla reklam yerine film yapımcılığına yöneldi. Anka Film’de çalışırken Treasure of Ugarit filminde yapım asistanı olarak görev aldı. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ödül alan Geri Dönüşüm Günlüğü, ulusal ve uluslar arası birçok festivalde gösterildi, ödüller aldı. Conker kazandığı ödüllere sevinse de, başarının yenilenmesi gerektiği görüşünde. 28 Temmuz’da, askere gitmeden hemen önce tamamladığı […]

Neden Michael Jackson?

Sadece Frank Sinatra, Elvis Presley ve The Beatles ile mukayese edilebiliyor. Hiç bir popüler müzik ikonunun, onun oturduğu zirveye ortak olamayacağı iddia ediliyor. Diğerlerinin yapamadığının, Michael Jackson'ın yaptığı neydi?

Sabrımızın Ali Ustası

“N’oldu Ali Usta?” diye sordum. Kafasını iki elinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Oysa o gün görüşeceğimi günler öncesinden biliyordu.“İstersen bugün yapmayalım” dedim.“Yoo, yapalım” diye cevap verdi.Ama pek de bir şey değişmedi. Sorduğum hemen her soruya birkaç kelimeyle cevap verip, kendi karanlığına gömüldü. Bu karanlık hayatına 20 yıl önce çökmüştü. İstiklal Caddesi’nin en şık ve nazik esnafı Ali Topçuoğlu’nun yıllar sonra açabildiği içli köftecisine “Sabırtaşı” ismini vermesi tesadüf değildi. Onun hayatını, Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa karakterine benzetmemek mümkün değil. Herhangi bir köyün ağası değildi belki ama hali vakti yerinde, hayatında para sorunu yaşamamış biriydi. Ailesi, kentin hatırı sayılır ailelerinden biriydi. 1936 doğumlu Topçuoğlu, çok sevdiği ve hiç ayrılmadığı Kahramanmaraş’tan yıllar sonra uzaklaşmak zorunda kalacaktı. Hayatı, hiç ummadığı bir anda değişiverdi. Kefil olduğu bir arkadaşı borcunu ödeyemedi. Üstelik ortadan kaybolmuştu. Ali bey, arkadaşını ne şikâyet etti ne de aramaya koyuldu. Ama onun borcunu kendinin bildi. Önce bakliyat ticareti yaptığı dükkânını kaybetti. Bunu evi izledi. Baba evini yitiren ve memleketinde kimsenin yüzüne bakamayacağını hisseden Ali 53 yaşında, gurbet yoluna düştü. Eşi Fatma Topçuoğlu ile beraber, ancak altı çocuğunu Kahramanmaraş’ta bırakarak, 1988’de ona kadar hiç görmediği İstanbul’a geldi. Ne yapacağı konusunda ise bir fikri yoktu.“İçli köfte yapsam satar mısın?”Otele parası yetmediği için, karısıyla birlikte bir arkadaşının Gaziosmanpaşa’daki atölyesinde yatıp kalktılar. O ana kadar ticaret dışında bir işle uğraşmamıştı, ama elinde bunu devam ettirecek bir kaynak da yoktu. Öneri karısı Fatma’dan geldi: “İçli köfte yapsam satar mısın?” Ali Bey, sermaye olarak sadece bir piknik tüpü ve tencere, ancak bolca emek gerektiren bu teklifi hemen kabul etti. Beyoğlu’ndaki kahvehaneleri içi çiğ börek ve içli köfte dolu tenceresiyle dolaşmaya başladı. İş fena gitmiyordu. Ve kendi ayakları üzerinde durmaya başlayıp, Gaziosmanpaşa’da bir ev kiralamaya muvaffak olduğunda çocuklarını da İstanbul’a getirdi. Beyoğlu’na sık uğrayanlar onu, 1990’ların başındaki ilk bu görüntüsüyle hatırlayacaktır. Titizliği her halinden belli, beyaz […]

Sinan Güler; genlerinde basketbol var

Sinan Güler Efes Pilsen’in gözde basketbolcularından biri. Takım arkadaşları ve yakın çevresi ona kısaca “Si” diyor. 25 yaşında ve kendini “doğma büyüme basketbolcu” olarak tanıtıyor. Haklı da. Uzun yıllar Eczacıbaşı ve ulusal takım forması giyen, hatta çoğu kez son 25 yılın en iyi oyun kurucusu diye nitelenen Necati Güler’in oğlu. Ağabeyi milli basketbolcu Muratcan (29) halen Beko Basketbol Ligi’nin güçlü takımlarından Beşiktaş Cola Turca’nın önemli oyuncularından. Annesi Nilgün Konur ise evlenince basketbolu bırakmış. Ailesinin basketbolcu olması dışında, onun bu spora yönelmesinde en büyük faktör, bir dönem İstanbul’da, basketbolun en fazla izlendiği yer olan Spor ve Sergi Sarayı’nda büyümüş olması. Güler, “Spor ve Sergi Sarayı, insanların aileleriyle günde dört – beş maç birden izleyebildikleri bir ortamdı ve ben de orada koşturan veledin tekiydim” diyor. Yedi yaşından beri basketbol oynayan Güler, lise ikinci sınıfa kadar sınıfın ve neredeyse okulun en kısa öğrencilerinden biriymiş. Uzun bir süre “boyum uzamayacak mı, uzamazsa n’aparım” diye düşünmüş, ama sonunda korktuğu başına gelmemiş. İlk olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) altyapı basketbol takımında oynamaya başlayan Güler, lise bitene kadar da Beşiktaş’ın altyapısında oynamış. Mezun olur olmaz da Beşiktaş’ın A takımında yerini almış. Üniversite eğitimine İstanbul Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde başlasa da, sene sonunda üç dersten bütünlemeye kalan Sinan Güler, o dönemi “Beşiktaş’ta da işler yolunda gitmeyince, karşıma çıkan ilk fırsatta Amerika Birleşik Devletleri’ne kapağı attım” diye anlatıyor. ABD’nin Utah eyaletine bağlı Salt Lake şehrinde bir okulla anlaşarak iki sene boyunca hem işletme yöneticiliği okuyan hem de basketbol oynayan Güler, daha sonra da Montana eyaletinde bir okulla anlaşarak aynı bölümde okul ve spor hayatını sürdürmüş. “Sporla eğitimin beraber yürütebildiği en iyi yer Amerika” diyen Sinan, eğitim, basketbol olgunluğu ve fiziksel açıdan ABD’ye giderek en doğru kararı verdiğini söylüyor. Hedefte NBA var ABD’deki hayatı Sinan Güler’in yalnız kişisel gelişiminde değil, fiziksel gelişiminde de önemli rol oynuyor. Amerika’ya gittiğinde hayli […]

Ebony Bones; müziğini de modasını da kendi yapıyor

2000’li yılların en çılgın müzisyenlerinden olan Afrika kökenli İngiliz vatandaşı Ebony Bones, 24 Ocak’ta Beyoğlu The Hall’da sahne alacak. Bones, şarkı sözlerini kendi yazıyor, vokallerini yapıyor ve tüm enstrümanları kendi çalıyor. İlk olarak 1998-2005 yıllarında İngiltere’de Kanal 5’te yayınlanan soap opera dizisi “Family Affairs”de “Yasmin Matthews” adıyla yer alan Bones, henüz 24 yaşındayken dikkatleri üzerine çekti. “O zamanlar müzikle ilgilendiğimi biliyorlardı, laptopumu alıp soyunma odasında ses kontrollerimi yapıyordum” diyen Bones, İngiliz pop grupları“Sugababes” ve “Future Cut”ın prodüktörlüğünü yapan Richard X ile çalıştı. “Kısa sürede dikkat çeken şarkılar yaptık” diyen Bones, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında, İngiltere TV Dizi Ödülleri’ne (The British Soap Awards) “En Seksi Kadın Oyuncu” olarak, 2004 ve 2005’te ise “En İyi Komedi Oyuncusu” olarak aday gösterildi. Daha sonra, bir plak şirketi ile anlaşması olmadığı halde “We Know All About U” adıyla çıkardığı single ile haftalarca radyo listelerinde 1 numara oldu. “We Know All About U” single’ı, BBC radyosu tarafından “Dünyanın en seksi şarkısı” olarak tanıtıldı. Asıl adı Ebony Thomas olan sanatçının televizyon dünyasından müziğe adım atması da aslında bir tesadüfe dayanıyor. Kuzeni için bu parçayı söylerken, kuzeni şarkıyı myspace’e koymasını istiyor ve böylece şarkı “patlıyor!” Bones, limited edition olarak yayınlanan “Don’t Fart On My Heart” adlı ikinci single’ıyla da yine liste başı oldu. Bu şarkının video klibi, British Council’ın “En iyi video” ödülünü kazandı. Giydiği ilginç kıyafetlerle moda ikonu haline gelen ve görsellerin, kıyafetlerin kendisinin dışa yansıması olduğunu söyleyen Ebony, birçok dergide en stil sahibi kadın şarkıcılar arasında yer aldı. Bones’un çılgınlıkları sadece giydiği elbiselerle kalmıyor, yaptığı açıklamalarda da dikkatleri üzerine çekiyor. Kendini Myspace’de vajinası olan Harry Potter olarak tanımlayan Bones, “Bizi seven ve sahnede yaptıklarımızı kabul eden seyircilerin olması çok güzel, sahnede 5 yaşındaki çocuk gibi zıplayıp, otistik çocuklar gibi hareket edebiliyoruz” diyor. Dünyadaki politik olaylardan her zaman ilham alan Bones, müziği politik bölünmelerin üstündeki evrensel […]

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]

En güzel çirkin kadın

Kısa bir süre önce Yunanistan ve Türkiye’deki konserleri iptal edilen ve pek çok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken Amy Winehouse bugün evinde ölü bulundu. Dünyadan çok erken ayrılan bu sıradışı karakteri HaberVs muhabiri Merve Yüksel 2008’de kaleme aldığı portrede çok iyi anlatıyordu. Amy Winehouse anısına 2008’deki haberimizi aynen yayınlıyoruz. Muhteşem sesi, hayatın dibine vurduran aşk acılarını en gerçek haliyle anlatan şarkıları, eski bir modayı canlandırarak yaptığı “arı kovanı” kabarık saçları, rahat tavırları ve elbette ki samimiyetiyle insanları kısa zamanda büyülemeyi başardı. Sokaklara taşan kavgalarıyla ünlü evliliğini, aşk acısını, uyuşturucunun iniş çıkışlarını herkesin gözüne soktu. Yaşamıyla sanki bir ünlünün hayatını anlatan filmini bize izleten, birçok kişinin hayallerini süsleyen seksiliğiyle “en güzel çirkin kadın” Amy Winehouse, herkesin gözü önünde cereyan eden problemli yaşamıyla da çoktan benimsendi. Hem de uyuşturucu bağımlısı olduğunu gizlememesine rağmen. Hafife alınacak cinsten bir bağımlılık da değildi bu. Öyle ki, birkaç kez tedavi görüp sarsıcı krizlere neden olan uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle hayranları, kendisiyle ilgili her haberi ölümüyle ilgili olacağı korkusuyla okuyor hâlâ. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını sığdırdığı 25 yıllık hayatı adeta “kendisiyle mücadele” dolu. Buna rağmen başarılı bir kariyere de sahip. Öyle ki, 2008 Grammy ödüllerinden 5’ini birden aldı. Los Angeles’de yapılan ödül törenine, kokain kullandığı gerekçesiyle ABD vize vermediği için gidemese de, her daim “overdose” Amy Winehouse’u, “yüksek doz”da almanın kimseye bir zararı olmadığı Grammy ödülleriyle de tescillenmiş oldu. Armut dibine düştü Amy Jade Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu olarak İngiltere Southgate’de 1983 yılında doğdu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyeniydi. Hal böyle olunca da çocukluğu Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyerek geçti. “Armut dibine düşer” deyimini doğrulamak istercesine henüz 10 yaşındayken, “Sweet ‘n’ Sour” adlı iki kişilik bir rap grubu kurdu. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan 3 siyah Hıristiyan kadından oluşan “Salt ‘n’ Pepa” grubunun küçük, beyaz ve […]

Eto’o Özbekistan’da, Fenerbahçe’ye göz kırpıyor.

Samuel Eto’nun 11 yıllık İspanya kariyeri, Barcelona’nın onu satış listesine koymasıyla sona ermiş görünüyor. Dünyanın hala en pahalı futbolcuları arasında yer alan Kamerunlunun peşinde 10’a yakın kulüp var. Bu kulüplerin arasında Fenerbahçe ve bugün itibariyle de Beşiktaş’ın ismi geçiyor. “Çalışan kazanır” felsefesiyle hareket ettiğini söyleyen Samuel Eto’o, 1981’de Kamerun’da doğdu. Topla olağanüstü hızlı hareket edebilen Eto’o, 17 yaşındayken Real Madrid tarafından keşfedildi. Ancak Madrid kulübü onu sadece keşfetmekle yetindi; “kıymetli” formasını iki maç dışında siyahi futbolcuya hiç giydirmedi (Ki Eto’o, bu iki maçta da gol attı). Eto’o, Real’deki “mecburi hizmet”ini 1997 ve 1998’de CD Leganes’e, 1999’da Espanol’de kiralık oynayarak geçirdi. Kamerunluyu 2000 yılında kiralayan Real Mallorca, bonservis hakkını Real Madrid’te saklı kalmak kaydıyla futbolcuyu transfer etti. 2000 Olimpiyatları’nda Kamerun Milli Takımı ile şampiyonluk yaşaması Real’i, oyuncudan vazgeçme kararından döndürmedi. Kiralık dönemi de dahil olmak üzere Mallorca’da 177 maç oynayan Eto’o, 2000-2004 arasındaki bu dönemde 66 gol attı. Ve kulübün, gelmiş geçmiş en başarılı golcüsü oldu. “Çirkin futbolcu forma sattırmaz” 2003/2004 sezonu başlarken Real Madrid başkan Başkanı Florentino Perez’in “Ronaldinho çirkin, forması satmaz” diyerek David Beckham ile anlaşmasının, Eto’o’nun da benzer bir düşünceyle kulüpten gönderilmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu görüş, spor kamuoyunda da kabul görüyor. Görünen o ki Kamerunlu futbolcu İspanya’da, henüz ilk yıllardan itibaren derisinin renginden dolayı kötü muamele gördü. 2004’te kariyerinin en önemli imzasını, Real Madrid’in ezeli rakibi Barcelona’ya geçerek attı. Ronaldo’yu da kadrosuna katan Real, Eto’o’nun “vazgeçilebilir” olduğunu söylüyordu. Real ve Mallorca, Eto’o’nun bonservisi için Barcelona’dan 24 milyon avro kazandı. Eto’o,2004 ve 2008 arasında Katalan ekibinde 108 resmi maçta forma giydi ve 77 gol attı. Barcelona, Eto’o’lu kadrosuyla bu dönemde iki La Liga şampiyonluğu, iki İspanya Süper Kupası ve bir Şampiyonlar Ligi Kupası kazandı. Kamerun Milli Takımı’nın da yıldızı olan Eto’o, çıktığı 70 karşılaşmada 33 gol attı ve 2008 Afrika Uluslar Kupasından sonra tüm Afrika tarihinin en çok gol […]

Rafael Nadal

Anıl Kiper Pek çok insanın (ve elbette sponsoru Nike’ın) andığı ismiyle Rafa’nın futbola sırt çevirip tenise devam edeceğini sanırım kimse tahmin dahi edemezdi o yıllarda. Amcası, Barcelonalı futbolcu Miguel Ángel Nadal’a özenip hırsla sarıldığı futboldan uzaklaşıp büyük amcası ve koçu Toni Nadal’ın ısrarı ve çabaları sonunda başladı tenise. 12 yaş altı turnuvada kazandığı İspanya şampiyonluğu, amcasının telkinleri dahi Nadal’ı bir türlü futboldan koparamadı. İspanya’nın çeşitli kulüplerinde futbol oynarken, haftada iki defa da amcası Toni’nin gözetiminde tenis antrenmanlarına devam etti. Rafa’nın seçimlerine pek karışmayan baba, üçüncü kardeş Sebastian Nadal, oğlunun 12 yaşına bastığı ilk günlerde ağırlığını koydu. Ve oğlunun tenisi seçmesi için çaba gösterdi. İspanya Tenis Federasyonu’nun teklifi üzerine yaşadığı Mallorca’dan Barcelona’ya taşındı Rafael Nadal. Cüssesi, tenis için oldukça avantajlıydı (Boyu 1,85 metre). İlk yıllarda tenis oynarken sadece sağ elini kullanıyordu Rafa. Toni Nadal, onun sol elini de kullanmasını istedi ve bu yönde çalıştırdı. Nadal’ın her iki elini de kullanabilmesine ve bu sayede çift el ile çok sert ve etkili “backhand” vurabilmesine olanak sağladı. 12 yaşında yaptığı seçim Nadal’ı pişman etmedi, 16 yaşına geldiğinde dünyanın en iyi elli oyuncusu arasına girişmişti bile. Maç öncesi ve esnasındaki, belki de uğur olarak gördüğü, bir takım alışkanlıklarını sanırım profesyonelliğe adım atmadığı o yıllarda edindi. Her servis öncesi topu beş kez sektirmesi, sadece kısa çorap giymesi, kafa bandını maçtan bir saat önce takıp ancak kort çıkışından sonra çıkarması, içtiği suların hep aynı yerde ve aynı hizada olması hep o yılların ürünü olsa gerek. 2001 yılında profesyonelliğe adım attı. 2003 yılında oynadığı Monte Carlo Master Series Turnuvası ile adını duyurdu. Çok iyi başladığı bu turnuvada sona, finale kadar gelemese de o dönemin formda oyuncularını yenmeyi başardı Bir yıl sonra “Grand Slam” tabir edilen, tenis dünyasının en büyük dört turnuvasından biri olan Roland Garros da (Fransız Açık) dahil olmak üzere dokuz kupa kaldırdı. 2005 yılında, ezeli rakibi […]

Nihat Kahveci: “Yorumculara kulak asmayın”

Yıldızlardan herhangi birinin üzerinde çok önceden yazıyor muydu bilinmez: “Nihat Kahveci adındaki çocuk günlerden bir gün başarılı bir futbolcu olacak. Top ayağına değdiği anda, milyonlarca insanın kalbindeki şapka beş kere uçup üç kere konacak.” İşçi bir babanın altı çocuğundan ortancası olarak İstanbul Esenler’de henüz top değil ama hayat-memat meseleleri peşinde koşarken o da bilmiyormuş. Beşiktaş’ta oynayacağını (1997), İspanya’nın Real Sociedad takımına 5 milyon Euro’ya transfer edileceğini (2001), Milli Takım’la dünya üçüncülüğü yaşayacağını (2002), İspanya’da yılın futbolcusu seçileceğini (2004), Villarreal CF ile La Liga ikinciliği yaşayacağını (2008) ve takımın en çok gol atan futbolcusu olacağını vesaire. Zaten futbola da 16 yaşında başlamış. Şans mı? Kader mi? Çok çalışmak mı? Zapturapt bir hayat mı? Fırsatları iyi görebilmek mi? Ona göre, hepsini al ve koy bir sepete. Çünkü yetenek bile tek başına beş para etmiyor bu devirde. Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde “Hey Amigo!….”, şeklinde başlıyor cümlelerine. Gerisi tıkır tıkır geliyor. Sanki 1978 Giresun doğumlu değil de, 42 yıllık İspanyol gibi. Aksansız. Bukalemun gibi araziye uyum sağlamış. Amigo’nun kim olduğu duruma göre değişiyor. Paella servisi yapan garson, “Sen bir numarasın” diye omzuna vuran manav, bankta öpüşmelerine ara verip “İki değil de lütfen üç gol at” diye ricada bulunan sevgililer… Hepsiyle tek tek durup konuşuyor. O maçta topun neden öyle değil de böyle gittiğini anlatmaya gocunmuyor. Güneşi aynı güneş. Denizi aynı deniz. İşte bildiğin Akdeniz. Burada top oynamaya da, yaşamaya da bayılıyor. Mümkünse jübilesini de İspanya’da yapmak istiyor. “Tabii kader belli olmaz ama” Türkiye’ye dönmeye hiç mi hiç niyeti yok. Castellon’u Çeşme’nin sezon dışı boş hallerine benzetiyor. Artık İstanbul’un kendisine olmasa da trafiğine, kalabalığına ve kaotik ortamına tatillerde bile zor dayanıyor. Yeni doğan kızı Selin’i burada büyütmek istiyor. Katlana katlana arka cebe sığan şemsiye gibi. Derli toplu kompakt bir hayat. Evi Castellon’da, 2006’dan beri oynadığı Villarreal takımına adını veren kasabayla arası, arabayla 15 […]

Massive Attack

Esra Söylemez Bazen ya siyah vardır ya beyaz. Sorular göreceli de olsa kesin cevaplardır bunlar. Örneğin; Massive Attack’ı ya seversiniz ya sevmezsiniz. “Fena değil” diyen birine hiç rastlamadım. Grubun en büyük özelliği de bu belki, hep uçlarda yer almaları. Bir kez dinlenince bağımlılık yapan cinsten. Sabahın bir vakti günün ilk kahvesiyle de iyi gider, uykuyla uyanıklık arasında kalınmışken de. Yağmura da güneşe de yakışan şarkıları var. Albümleri modunuzu belirleyen değil; modunuza göre en iyi gidenlerden oluşuyor. Hüzne de boğulabilirsiniz, neşeye de. Dedik ya, grup uçların grubu bu. Massive Attack, 80’lerin iyi gruplarından The Wild Bunch’ın dağılmasıyla, grup üyeleri Daddy G (Grant Marshall), Mushroom (Andrew Vowles) ve 3D (Robert Del Naja) tarafından 1987 yılında Bristol’de (İngiltere) kuruldu. Çok geçmeden bu ismi bu kentle bir anılacak olan müziğin öncüsü oldu. “Trip hop” denilen bu türün, Afrika ve Kuzey Amerika kökenli gençlerinin Amerika’da oluşturduğu alt kültürden doğan “hip hop” ve jazz’ın elektronikle bezenmiş hali “acid jazz”ın harmanlaması olduğu söylenebilir. Ancak çoğu kez bu türden de daha ağır, hatta kimi zaman depresif. Bir rock ya da jazz dinleyicisinin elektronik müzik hakkındaki önyargısını kırabilecek kadar sağlam bir müzik. Albümden önce single’larla çıktı dinleyicinin karşısına. 1990’da “Daydreaming”i yayınladı. İlk albümü “Blue Lines”ı 1991’de çıkardı. Bu albümdeki “Unfinished Sympathy” grubun ismini Britanya dışına taşımaya yeterli oldu. Şarkının videosu, grubun ilk solisti Shara Nelson’u Los Angeles sokaklarında yürürken, montajsız çekilmişti. Tek çekimlik müzik videolarının ilk örneğiydi. Gruba dışarıdan katkı sağlayan bir başka fenomen, Tricky’nin bu bestesi ünlü müzik dergisi DJ tarafından 2001 yılında, geçen yüzyılın en iyi dans müziği seçildi. Massive Attack denince pek çok insanın aklına ilk gelen “Unfinished Sympathy”dir hâlâ. 1994’de “Protection” ve 1998’de “Mezzanine” albümleri ile grubun şöhreti pekişti. Bugün de gelmiş geçmiş en iyi 100 albüm listelerinde yer alıyor Mezzazine. 1995’te Karmacoma, 1998’de “Angel” ve “Inertia Creeps” single’larını yayınladı. Mushroom’un gruptan ayrılması sonra da […]

“Cumhuriyet umarız kendi çocuklarını yemeyi bırakır”

İstanbul Seminerleri’nin üçüncü gününde, Santralistanbul kampusu AB sürecinde Türkiye, İslam, kozmopolitanizm ve kadın konuları çerçevesinde iki yuvarlak masa toplantısı ve bir paneli ağırladı. Seminerler çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiyeli konuşmacılardan oluşan tek gün olması 4 Haziran’ı, Türkiyelilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini beyan etmesi için en uygun gün haline getirdi. Nilüfer Göle bu tartışmalara “How the Encounter with Islam is Shaping and Transforming Europe itself” başlıklı makalesiyle katıldı. Avrupa’daki göçmen Müslümanların değişen konumundan bahseden Göle, öncesinde yalnız, erkek, işçi, Müslüman göçmen görmeye alışkın olan Avrupa’nın başörtülü, eğitim amaçlı göç etmiş olan kadın göçmen profili ve göçün “feminenleşmesi” karşısında ne yapacağını şaşırır hale geldiğini vurguladı. Avrupa’da yaşanan sorunun, mekânın kültürel oryantasyonundan, cinselliğin farklı biçimlerde disipline edilmesinin yarattığı şaşkınlıktan ve kolektif hafızadan kaynaklandığını belirten Göle, Avrupa’nın Osmanlıyı Bosna’daki Mostar köprüsüyle değil Ermeni soykırımıyla hatırladığını söyleyerek Mostar köprüsünün mekâna daha heterojen bir bakış geliştirmemizde yardımcı olabileceği önerisiyle konuşmasını noktaladı. Nilüfer Göle’yle kamusal alan, İslam ve kadın konularına da değindiğimiz bol kahkahalı bir söyleşi yaptık. Toplantıda kaldığımız yerden devam edersek “İslami bir Gandi”nin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? İslami düşünürlerin bugünkü şiddet karşısında nasıl pozisyon alacakları sorununu önemsiyorum. İslami düşünürler arasında şiddete karşı tavır takınanlar da olmasına karşın Gandi’nin felsefesi gibi dünyaya mal olmuş bir görüş maalesef yok. Anti – şiddet tavrı bu kadar belirginlik kazanmadı. Bugün İslam’ın gündemindeki konulardan belki de en önemlisi şiddet ve İslami düşünce arasındaki sınırı ayrıştırabilmek. Şiddetin politikayla ilişkisini nasıl göreceğiz? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor? Şiddet yoluyla aslında belirli alanlarda yasaklar koyuyorsunuz, hatırlatmalar yapıyorsunuz. Bir sinagogun önünde bomba patlaması, Yahudi vatandaşların kendi dinlerini özgürce kamusal alanda yaşamaları konusunda rahatsızlık verip tedirgin edici bir tavır getiriyor. Bu yüzden burada bir politika var. Bu politikaya karşı Tayip Erdoğan’ın Hahambaşı’yla görüşmesi çok büyük bir adımdı. Yani ‘Biz bunu kabul etmiyoruz, sizin özgürlüğünüzü tanıyoruz’ demenin bir […]

“Kadınlığımı unuttuğuma inanamıyorum”

Bir odayı gördüğünde hemen oranın kaç metrekare olduğunu çıkarabilen insanlar vardır ya, ben hiç çıkaramam, ama o insanların bile Sevgi Deniz’in kaldığı otel odasını görünce akıllarında metreye veya kareye dair bir şey kalacağını sanmıyorum. O kadar dar ki, odanın kendisinde bile tıpkı içinde yaşayanda olduğu gibi “feleğin çemberinden geçmiş” bir hava var. Buna bütün oteli dâhil edebiliriz belki. Resepsiyonun yanındaki küçük televizyonda durmadan eski Türk filmlerinin şarkıları çalıyor: “Ümitlerimi kırdın/ Hayallerimi yıktın.” Şarkılar söyleşiye tam doğru bir fon oluşturamazdı, çünkü hiç bilmediğimiz bir Türk filmini ve şarkısını daha yeni öğreniyorduk. Sahne için uydurulmuş bir isim gibi dursa da Sevgi Deniz gerçek adı. Sanatçı olmak için 16 yaşında kalkmış İstanbul Levent’ten Beyoğlu’na gelmiş, anlatıyor: “Bir kulüp vardı Parmakkapı’da, oraya geldim. Girdim içeriye, sanatçılar falan vardı, heveslendim. Sahneye çıkarttılar, yarım yamalak bir şey okudum. Ses tonum çok güzeldir ve öyle başladım.” Tabii sanatçı olmanın içinde sadece şarkıcılık yok, sinemacı da olmak istiyormuş Deniz, ama dediğine göre “fiziksel olarak fazla” oluşu onun erotik filmlerde oynamasına sebep olmuş, yani bilmeyerek girmiş. “Bilerek girer misin? İlk erotik filmleri çeken acemi biri vardı. Seneler önce, uydurmasyon bir ajans. 5–6 kız gittik ajansa. Şimdi öldü gitti adam, ama hayatımı karartan o insan oldu; ‘Ay, fiziğin şöyle, ay böyle güzelsin, sana afiş yaptıracağız, güzel filmlerde oynatacağım’ diye diye gittim vallahi.” Normal filmde oynayacağını düşünüyor, ama gerçeği öğrendiği gün dün gibi aklında. “Güzel, kadife fitilli bir pantolonum vardı, hiç unutmam, yeni çıkmıştı onlar. Üstte bir bluz, saçlar darmaduman. Gittik, o bize içkiler ikram etti yazıhanesinde. ‘Ben,’ dedim, ‘içki içmem.’ Efes biralar da yeni çıkmış. Tutucu bir aile bizimki, her ne kadar İstanbul’da yetişsem de. Kızlara içirdi, bana içiremedi. Hani hap atıyorlar, uyutuyorlar ya, ama bana yapamadılar. Gözümün önünde o kızlara 5-6 erkekle birden çekim yaptırdılar. Kız kıza onları böyle, beraber anla… Kızları, kollarımı tuta tuta seyrettirdiler. Bana da yaptıracaklar, […]

Banker Kastelli: Sistemin kurbanı mı babası mı?

Güventürk Görgülü Banker skandalı olarak bilinen ve 12 Eylül 1980’den sonra yaşanan Türkiye’nin ilk büyük çaplı “hortumculuk” olayının en önemli kahramanlarından ve aynı zamanda da mağdurlarından, Banker Kastelli adıyla tanınan Abidin Cevher Özden, Kadıköy’deki bürosunda intihar etti. Özden’in intiharıyla sonuçlanan yaşam öyküsü Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında yaşanan ekonomik çalkantılarla paralellik gösteriyor. Bu paralelliği ve Banker Kastelli adının neden bu kadar iyi bilindiğini anlamak için de çeyrek asır öncesine yaşananlara kısaca bir göz atmak gerekiyor… 1970’lerin sonlarında, ekonomik açıdan tarihin en ciddi açmazlarından birini yaşayan Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla, ekonomide bir dizi serbestleşme kararı uygulamaya konuldu. Süleyman Demirel’in Başbakan, Turgut Özal’ın DPT Müsteşarı olduğu bu dönemde, “ekonomiyi serbestleştirme” iddiasıyla alınan kararlar, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sürdürüldü ve banka faizlerinin serbest bırakılması kararı alındı. Faizlerin serbest bırakılmasıyla birlikte bankalar arasında başlayan faiz yarışı o güne kadar Türkiye mali sisteminde kullanılmayan bazı enstrümanların da devreye girmesine neden oldu. Bu mali araçlardan en fazla yaygınlaşanı “hamiline yazılı mevduat sertifikası”ydı. Bankaların “sırdaş hesap” adı altında ihraç ettikleri mevduat sertifikaları, bankalara belirli bir vade ile yatırılan paralar karşılığında, hesap sahibinin kimliğini gizli tutan, bankadaki mevduatın tutarını ve vadesini göstermek üzere verilen, hamiline yazılı bir belgeydi. Doğru düzgün bir yasal çerçevesi bile bulunmayan mali sistem, bir anda serbest faiz ve mevduat sertifikası gibi o zamana kadar yabancı olduğu araçlarla tanışınca ortalıkt birbirine karıştı. Devlet batar, Kastelli batmaz Türkiye’de faaliyette bulunan 30 civarında banka, hamiline mevduat sertifikası ihrac ederken, bu sertifikalar bir anda sayıları binin üzerine çıkan bankerler tarafından pazarlanmaya başladı. İşte bu dönem, Abidin Cevher Özden’in “Banker Kastelli” olarak tüm Türkiye’nin hafızasına kazındığı dönem oldu. Enflasyonun yıllık yüzde 30’lar civarında seyrettiği bu dönemde irili ufaklı birçok banker gazetelere verdikleri ilanlarla “mevduata aylık yüzde 10” , “yüzde 15” faiz vermeyi vaat ediyor, tüm Türkiye yüksek faize hücum ediyordu. 1981 sonunda halktan toplanan para miktarının 150 […]

“Elbise dolu bu üç kutu beni belediye başkanlığına götürecek”

İlknur Aydoğan Beyoğlu Galatasaray, Yeni Çarşı caddesindeki “iyi” emlakçı Halil Karlık’ı tanımaya gitmiştik biz. Dükkânı kapalıydı. Her esnaf gibi “bir yere kadar gitmişti, gelecekti.” Kapının önünde beklerken, buraya gelmemize neden olan, yaptığı iyilikle tanıştık. Halil Karlık’ın dükkanın önünde üç karton kutu var. Üzerlerinde “sebil, giymediğin eşyaları getir, olmayan faydalansın”, “parasız, ücretsiz giysiler, ihtiyacın varsa çekinme, alabilirsin” yazıyor. Biz kutuların olduğu kaldırımda otururken sanki görünmez bir yönetmen “motor” demiş gibi, insanlar sebile giysi poşetleri atmaya başladı. “Bu çok büyük sevap. Kıyafetleri alanları da görüyoruz, yerine gidiyor yardımlar” diyordu kutuları ilk hareketlendiren Olcay Yitikgil. Biraz sonra başka bir semt sakini, Mehmet Yıldırım elindeki poşetleri kutuya bırakıyordu. Kullanmadığı kışlıkları, küçülenleri getirmişti. “Çok iyi bir şey bu. Semtimizde çok insan var. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları görülüyor” diyordu, her mevsim sonu aynı şeyi yaptığını belirterek. İhtiyaç sahipleri de çok geçmeden kutuların başındaydı. “Çok yardımı dokunuyor”du o kutuların. Hatta “Benzer uygulamaların artması”nı istiyorlardı. Kutuları çekinerek kolaçan edenler ise “Yorum yapmasa daha iyi”ydi. Biz ise “bir kere kadar giden” ustanın yerine “dükkâna” göz kulak oluyorduk sanki. Çok geçmeden geldi “usta”.Elinden geldiği kadar ünlü Sohbeti keyif veren biri Halil Karlık. Gazetecilere yabancı değil. Mülakat vermedeki ustalığını gösterircesine “Sor, onu da sor” diyor bir sorunun ardından. Bir diğerine “Hah, şimdi ona gelsin sıra” diyor. Konuşurken, birden durup “Bu kelimeyi çok seviyorum” vurgusunda bulunuyor. Naifliğini kaybetmiyor yine de. Hani aile eşrafında bir tanıdığınız vardır; hep aynı, basit esprileri yapar. Yine de güldürür sizi. Her seferinde aynı şekilde gülmezsiniz belki ama en azından içinizde tebessüm uyandırır bu samimi çaba. Halil Bey’le konuşurken buna benzer bir şey de hissediyorsunuz. İşte o yüzden “Medyatik olmayı çok seviyorum” ya da “Elimden geldiği kadar ünlüyüm” sözleri batmıyor size. Sevimsiz gelmiyor. 56 yaşındaki Halil Karlık, 41 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Evli. Kendini anlatmayı seviyor. “Tekstilin tam ortasındaydım” diyor yıllarca uğraştığı işi tarif ederken “Yugoslavya’ya ihracat yaptım. Orada savaş […]

Umuda müzikle yolculuk

Batman’da ölen babasından kırık curası yadigâr kalmış. Önder Karabulut’un müziğe ilgisi işte böyle başlamış. Batman’da hayat çok zormuş. 9 yaşında kalabalık ailesiyle geldiği İstanbul’da çöp toplamaya kadar yapmadığı iş kalmamış. Şimdi Maslak’ta bir restoranda part-time garsonluk yapıyor. Ama müzik hayattaki tek amacı. Önder Karabulut gitar çalıyor, besteler yapıyor. Hatta İngilizce bestelerini geliştirmek için kursa gidiyor. Ve umutla günlerden bir gün keşfedilmeyi bekliyor.Erdem Özüer eozuer@medyakronik.com Kameraman: İşvecan Nur Özen

Kuzguncuk’ta dünya limanı

Haber: Senih Onur, daha altı yaşındayken Kuzguncuk’taki yalılarından gemileri izlermiş ve evlerinin duvarlarına resimlerini çizmeye çalışırmış. 1940’lı yıllarda çok az ailenin sahip olduğu fotoğraf makinesi ile gemilerin fotoğraflarını çekmeye başlamış. Onur, küçük yaşlarda kaptan olmak istemiş ama gemi alım satımlarında görev alan babası ve hayli disiplinli, ev hanımı annesi onun okumasını istemiş. Ailesinin sözünü dinlemiş; Fransız okullarında öğrenim görmüş ama yine de gemilerden vazgeçememiş. Zamanla İstanbul Boğazı’ndan geçen gemiler Onur’a yetmemiş. Dünya gemilerine ait birçok fotoğrafı sahaflardan bulamayacağını anlayınca da daha fazla gemi fotoğrafı elde edebilmek için yurt dışındaki birçok limanla irtibata geçmiş. İstanbul’da kendisi gibi gemi meraklısı pek bulamamış ama yurt dışında onun bu merakına karşılık veren çok kişiyle karşılaşmış. Öyle ki Fransa’nın Marsilya şehrinde kendisi gibi gemilere meraklı bir fotoğrafçı bulmuş ve kendisine düzenli olarak gemi fotoğrafı göndermesini sağlamış. Daha da ileri giderek ciddi şirketlerin fotoğrafçılarıyla gizli anlaşmalar yapmış ve özel gemi fotoğraflarının kendisi için çekilmesini istemiş. Birçok ülkeden gemi fotoğrafı akışı sağlayan Onur, zamanla bu konuda dünyanın sayılı koleksiyoncularından biri olmuş.Fakat Senih Onur’un koleksiyonu sadece gemi fotoğraflarıyla sınırlı kalmamış. “Ben güzel olan her şeye aşığım” diyen Onur’un bir de 19. yüzyıldan kalma nü fotoğraf koleksiyonu bulunuyor. Ama gemiler onda çok daha farklı bir heyecan barındırıyor. Gemilerden bahsederken küçük bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’de gençlerin gemi fotoğraflarına ilgi göstermemesine ise üzüntü duyuyor. Onur’un Kuzguncuk’taki yalısının her köşesinde gemi fotoğrafı var. Hangi dolabı, sandığı açsa içinden sayısını bilemediği gemi fotoğrafları çıkıyor. 1930’lardan günümüz gemilerine kadar geniş fotoğraf arşivine sahip olan Onur, gemi severlerin ilgi odağı olabilecek bir isim.

Dice Kayek ve Paris

Bilge Egemenbegemen@medyakronik.comFotoğraflar: Eric FaconGece bütün karanlığıyla gelip de gökyüzüne kurulduğunda daha da romantik olur bu şehir. Lakabını boşuna “ışıklar şehri” takmamışlar. Kafanızı nereye çevirip baksanız bir tablo çıkar karşınıza. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bakmaya doyamazsınız. Şaşırırsınız, kıskanırsınız, karışık bir sürü duygu yaşarsınız. Sonunda bari en azından birkaç günlüğüne buraya ait olmaya çalışırsınız. Çıkıp en ince damarlarında yürürsünüz. Sokak, sokak. Haritasız ve kilometrelerce. Sonra o meşhur cafe’lerinden birine oturup söylersiniz kendinize buzlu bir kahve. Fakat heyhat ne yaparsanız yapın, olmaz işte! Yüzünüzdeki şaşkınlık ve yalnızlık ele verir sizi işte. Bir türlü Parisli olamazsınız. Öyle kolay kolay Parisliymiş gibi yapamazsınız. Paris uyanıktır! Yılda 30 milyondan fazla turiste alışıktır. Bir türlü almaz içine sizi. Yapar size 3 günlük hevesli yabancı muamelesi. Fakat elbet vardır zincirleri kırıp, duvardan atlamanın bir yolu. Bulursanız kendinize iki gerçek Parisli, işte o zaman çıkarırsınız Paris’in çırılçıplak röntgenini. Açılır önünüzde kapılar ve girersiniz içeri… Tabii “Parisli” olmanın yüz bin farklı karşılığı vardır. Aynı apartmanda oturan iki komşunun bile Parisleri birbiriyle alakasızdır. 40 yıl boyunca kesişmez hayatları. Ne dinledikleri müzikleri, ne de içip, eğlendikleri mekânları. Biri ak sever, diğeri kara. İki renk arasında da milyonlarca farklı ton vardır. Adresleri çok benzerdir zarfların üzerinde, ama yaşadıkları hayatlar Asya ve Amerika gibi uzaktır birbirine. Dice Kayek’in Paris ve Parisliliği bir “romantik komedi” filminin seti gibi. Ya da Cosmopolitan ve benzeri dergilerin kadınlara kâğıt üzerinde sunduğu o hayatın, ete kemiğe bürünmüş hali. Bu hayatın merkezinde moda duruyor. Üzerinden parfüm kokuları fışkırıyor. Fondaysa, şık restoranlar, lezzetli yemekler, her an bir sanatçı ya da ünlüye rastlayabileceğiniz cafe’ler, hep bir ağızdan Fransızca çene yarıştıran kadınlar ve kahkahaları ve tıkır tıkır öten topuklu ayakkabıları figüranlık yapıyor. Sanki bu film setinde bir sabah aniden birisinin yüzünde bir sivilce patlak verse krizlerin en alası çıkabilir. Dünya yerinden hop oturup, hop kalkabilir. Tabii adı Dice, soyadı Kayek […]

Hüseyin Çağlayan ve Londra

Sanki pijama giymeye üşenmiş. Renkleri solmuş kot, tişört ve montuyla –hepsi siyah- yatağa girivermiş. Sonra sabah olunca da üzerini değiştirmeye zahmet etmeden, yüzüne buz gibi soğuk suyu çarpıp kendini hop sokağa atıvermiş. Kaldığı yerden devam etmeye. İşini ve hayatını sürdürmeye. Adamın işi öncelikle moda tasarımı. Bjork, Madonna, Naomi Campell, Kylie Minogue onun kıyafetlerini satın alanların sadece dördü. Tasarlaya tasarlaya sınırlar sınırsızlaşmış. Tasarlana tasarlana tasarımlar hayal gücünün sonsuzluğunda parendeler atmaya başlamış. Parendelere iki ters, bir düz derken taklalar eklendikçe, adamın giydikleri sadeleşmiş. Siyah kot, tişört, mont. Dümdüz. Kafasında bölünerek çoğalan fikirlerin ve ortaya çıkardığı işlerin tam tersi. Hüseyin Çağlayan çocukluğunda gelip-gitmiş de olsa, 18 yaşından beri sürekli Londra’da yaşıyor. Babası zaten burada çalışıyormuş. Okusun diye Kıbrıs’tan bu şehre yollanmış. Şehir kalabalık. 15 milyon insan yaşıyor. Şehrin dört bir yanında bir sürü binanın en tepesi ve en köşesinde hiç kıpırdamayan adamlar duruyor. Ya bekçilik ediyor ya da herkesi gözetliyorlar. Belki de intiharın eşiğindeler. Rüzgâr onları bir santimetre ileriye sürüklese düşüp, paramparça kırılabilir, yüzbinoniki parça olabilirler. Kırılırlar çünkü adamlar, adam değil. Heykel. Gerçek hayatta değil, sanatçı Antony Gormley’in bir enstalâsyonunda yaşıyorlar. Eğer bu şehirde yaşasaydınız, belki de bu heykel adamları fark etmeyip aynen yolunuza devam ederdiniz. Alışık olurdunuz her şeye ve de sürprizlere. 15 milyon insan yaşıyorsa bu şehirde, 15 milyon farklı tanımı var bu şehrin her birinin gözünde. Hokus ve de pokus. Sunar size milyonlarca farklı kılık. Seç içinden birini, yarat kendi evrenini. Hüseyin Çağlayan bayılıyor bu enstalâsyona, şehir zaten ona bayılacağı malzemeleri bol bol sunuyor. Adım başı onun gözlerini mıknatıs gibi kendine çekip yapıştıran bir şeyler Londra’nın damarlarında vuku buluyor. Onun kendi Londra’sı sanatla dolu. İşte şu meydandaki mesela. Sular bir anda yerden fışkırıp içinden geçen insanları hapsediyor. Dört bir yanlarında sudan duvarlar oluşturuyor. Çık çıkabilirsen içinden, at atabilirsen tek bir adım. Bazıları için aniden su fışkırtan fıskiyeler sadece… Hüseyin Çağlayan […]

“Gramofon süs eşyası değildir”

Sait Özgür Gedikoğlu Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan içeri girdiğinizde, bir gramofondan gelen büyülü sesi takip ederek bulabilirsiniz Mehmet Öztekin’i. Zamanda yolculuk ediyormuş hissi uyandıran küçücük bir dükkânı var. Duvarları Zeki Müren, Müzeyyan Senar gibi ölümsüz sanatçıların fotoğrafları ve taş plaklarla kaplı. Mekândaki her obje özenle yerleştirilmiş. Aralarında, 10 kadar gramofon dikkat çekiyor. Bakımları yapılmış, yeni sahiplerini bekleyen gramofonlar bunlar. Mehmet usta, daha büyük onarım ve yapım işlerini ise Merter’deki evinin atölye haline getirdiği odasında yapıyor. Elindeki gramofonların sayısı 50’yi aşıyor, çoğu 40 yaşını devirmiş… Ne aşklar, ne konaklar, ne yitip giden hayatlar görmüş… Evlat sevgisi gibi Okulu lise dönemlerinde bırakıp ve babasının dükkânında çıraklığa başlamış Mehmet Öztekin. Mesleği burada öğrenmiş. Yıllardan beri yurtdışındaki müşterileri için de onarım yaptığı ve Kapalıçarşı’da çalıştığı için İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Biri Boğaziçi Üniversitesi’ni, diğeri tıp fakültesini bitiren iki oğlu var. Çocuklarından bahsederken gözleri parlıyor. Yaşamının çok önemli bir parçası olan gramofonlar içinse “Evlatlarım gibiler” diyor, “onları birkaç günlüğüne de olsa bırakıp gidemem hiçbir yere.” “Türkiye’de, ne kadar atılmış gramofon varsa bana ulaşır. Bazen bir el değiştirir, bazen beş. Ama er ya da geç düşer elime” diyerek anlatmaya başlıyor zanaatını. En büyük sıkıntısı üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Kendisine ulaşabilen bütün gramofonları alıyor, tamir edilebilecek olanları tamir ediyor. Çok yıpranmış olanları ise çeşitli parçalarını kullanmak için saklıyor. Bir cerrah titizliğinde, gramofondan gramofona organ nakli yapıyor sanki. Ve yaşama şansı olanları ayağa kaldırıyor. Çok emek ve sabır isteyen bir iş bu. Bazen gerçekten ümidinin kırıldığı da oluyor. O kadar sinirlenmiş ki bir gün, çok sevdiği bir gramofonu çöpe atmış. “Evladımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm” diyerek açıklıyor hislerini. Gramofon dinlerken, her plakta gramofon iğnelerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Öztekin’e göre sadece bu örnek bile, gramofonların ne kadar hassas aletler olduklarını gösteriyor. Tarihi baştan yaratmak… Sadece bir tamirci değil Mehmet Öztekin, yeni gramofonlar da yapıyor. Mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkartıyor, gövdelerini […]