Etiket sergi

Yasak varsa: Senin yüzünden!

İnternet yasaklarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen “sansürünarkasında” sergisi, yarın İzmir’deki “Türkiye’de İnternet Konfreransı”yla açılıyor.

Şiddetin dublörleri

Nişantaşı’ndaki City’s Alışveriş Merkezi’nin en üst katında bulunan Toprak Sanat Galerisi’ne girdiğinizde; kaşı gözü morarmış, intihara kalkışan, bağımlı ya da delirmiş kadın portreleriyle karşılaşıyorsunuz. İnsanın içi kararıyor ama amaç da zaten bu. Fotoğrafçı Ümit Karalar, insanların, bir dakikalığına da olsa empati kurabilmesini ve acı gerçeğe duyarsız kalmamalarını istiyor. “Bu projeyi, ‘Türkiye’de her gün şiddete maruz kalarak hayatını kaybeden üç kadın var’ diye seçtim. Toplumun bilinçlenmesi gerekiyor” diyen Karalar, bu kadınların yaşadığı duygusal çöküntüyü, İngilizce okunmaya çalışıldığında Türkçe’deki “şiddet” kelimesini çağrıştıran Sheddeath isimli sergisiyle aktarıyor. Şiddet sınıf ayırmıyor Sheddeath, Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun, 24 yaşındaki Karalar’ın diploma projesi olarak başlamış. Ancak aralarında ünlü simaların da bulunduğu birçok katılımcının ve sponsoru Doğtaş’ın da desteğiyle bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürülmüş. Karalar satışa sunduğu fotoğraflardan elde edilecek gelirlerin Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacağını aktarıyor. 50’yi aşkın kadının yer aldığı bu projede Karalar, doktorundan, öğretmenine birçok meslek grubuyla çalışmış. Fotoğrafçı, projenin içine ünlüleri katarak başka bir noktaya parmak basmak istiyor. Karalar bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, her meslekten kadın şiddete maruz kalıyor.” Makyaj ama gerçek Sergide, kendi fotoğraflarına bakan ünlü kadınlardan birkaçıyla sohbet etme şansı buluyoruz. Hepsi, böyle bir projeye katıldıkları için ne kadar mutlu olduklarını dile getiriyor. Oyuncu Gözde Kansu da, “Bu projede mutlaka yer almalıyım” diyenlerden. Kansu, kadının maruz kaldığı şiddeti canlandırmanın bile moral bozucu olduğunu ve çekimlerin model üzerinde psikolojik etki bıraktığını vurguluyor: “Korkunç bir şey. O anı yaşıyorsunuz.” Çekimlerden çok etkilenen bir diğer isim ise şarkıcı Zeynep Mansur. Çekimlerde, morarma ve yara izlerini oluşturmak için profesyonel plastik makyaj uygulandığını hatırlatan Mansur, çekim biter bitmez makyajını çıkarmak istediğini söylüyor. Şiddet eylemlerinin en kötüsünün fiziksel şiddet olduğunu düşünen Mansur ekliyor “Ben makyajla böyle hissederken, fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların neler hissedebileceğini düşünün.” Toplum baskısı da bir şiddet Sergide, sadece başkalarının kadınlara uyguladığı fiziksel şiddete yer verilmiyor. Örneğin; oyuncu Özge Özder, […]

Body Worlds; bir anatomi sergisi (mi?)

Haziran ayından bu yana İstanbul’daki sanat etkinlikleri arasında en çok konuşulanlardan biri olan “Body Worlds-Yaşam Döngüsü” 17 Aralık’ta sona eriyor. İlk kez sergilendiği 1995 yılından beri 60 ülkede 30 milyon ziyaretçiye ulaşan Body Worlds, İstanbul Üniversitesi’nin bilimsel ve tıbbi danışmanlığıyla Türkiyeli meraklılarının hizmetine sunuldu. Bu sansasyonel sergide, Alman anatomi profesörü Gunther Von Hagens tarafından icat edilen “plastikleştirme” yöntemi ile bir çeşit korumaya alınan ve orijinal renk ve görüntülerini kaybetmeyen, kokusuz 200 civarı gerçek insan vücudunun parçaları, kaslar, damarlar ya da poz verdirilmiş kadavralar izleyiciye sunuluyor. Ziyaretçilerini, insan bedenin iç işleyişi hakkında bilgilendirmeyi ve sağlıksız ile iyi sağlığın ve iyi yaşam tarzı seçimlerinin etkilerini göstermeyi amaçlayan Body Worlds hakkında, serginin yaratıcısı Dr. Gunther Von Hagens, “kim olduğumuzun, nasıl düşündüğümüzün öyküsünü” anlattığını söylüyor. Body Worlds anatomik sergilerinin yaratıcı tasarımcısı Dr. Angelina Whalley ise insan vücudunun karmaşık ama muhteşem olan tasarımını, eğitici olduğu kadar unutulmaz bir şekilde sergilediklerini söyleyerek “Sergilerimizin bu kadar başarılı olmasının ardında yatan, ziyaretçilerin plastinatları gördükten sonra iç dünyalarına doğru yaşadıkları seyahat. Şunu söyleyebilirim ki, kendilerine bakış açıları değişiyor, özellikle de sağlıklı ve hastalıklı iç organları gördükten sonra. Bedeninizin sağlıklı olması sizin elinizde. Ona ne kadar erken yaşta bakmaya başlardanız, o kadar faydasını göreceksiniz” diyor. Pekâlâ, serginin gördüğü muazzam ilgiyi anatomi bilimine duyulan karşı konulmaz merakla açıklamak mümkün oluyor mu? Serginin kendini çekici kılan ile etik bakımdan eleştirilere yol açan iki yönü burada birleşmekte… Serginin düzenlendiği yer başta olmak üzere, sergi “malzemesinin” edinildiği yer, insan bedeninin kullanılması, ölü bedenlere verdirilen pozlar ya da neden poz verdirildiği sorusu, bu sergilemenin insanın onuru ve bedenin özerkliğini yok sayması bakımından rahatsız edici yönlerinden bazıları. Body Worlds kapsamında, hayvanların da kullanıldığının hatta hediyelik eşya olarak hayvan parçalarının satıldığını hatırlatmakta da yarar var. Bununla ilgili etik sorunu da diğerlerinin yanına ekleyebiliriz. Ve tüm bunları iletişim alanından yararlanarak özetlemek gerekirse bir anatomi sergisinden çok ve taşıdığı […]

21. yüzyıl insanı arşivi: 100100

Yıllardır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği, bizim nasıl insanlar olduğumuzu düşünüyor acaba? Görünen o ki, bizi içlerine almaya pek niyetli değiller. Eğer öyle ise, bu yargıya nasıl vardılar? Ya kapıyı aşındıran bizler, Türkiyeliler, aralarına karışmayı umduğumuz yaşlı kıta insanı hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Onları tanıyor muyuz? Dünya kentlerini dolaşmaya hazırlanan İstanbul merkezli bir proje bu sorulara, ve belki de çok daha fazlasına, olumlu cevaplar vermemize yardım edebilir. Proje yürütücüleri amaçlarını “Toplumlar arasındaki kültürel önyargıların ortadan kalkması, kültürlerarası iletişimin sağlanması için birbirine komşu, iç içe yaşamalarına rağmen, birbirini hâlâ yeterince tanımayan insanları, aidiyeti ile değil, insan oluşlarını ön plana çıkararak tanıtmak” olarak açıklıyor. Bunun için fotoğrafın gücünden faydalanacaklar. Dünya vatandaşlarının, beyaz fon önünde tam boy fotoğrafını çekecek ve bu fotoğrafları dünya ülkelerinde dolaştırarak, birbirleriyle tanışmasını sağlamaya çalışacaklar. İddialı bir hedefleri var: 100 bin 100 insanı belgelemek. Bu iddia Yüz Bin Yüz (100100) Projesi’ne isim de vermiş. Bu sayıya 20 yılda ulaşmayı umuyorlar. Geride bıraktıkları beş yılda, çoğunluğu Türkiye’den 7 binden fazla “yüzü” arşivlerine eklemişler. 100 bin 100 sayısı, okunduğu zaman belki de insanı çağrıştırdığı için seçilmiş bir hedef ve isim. Yüz Bin Yüz, bu hedefin ne kadarına ulaşırsa ulaşın, 21. yüzyıl insanına dair en geniş arşivlerden birini yaratmış olacak. Proje ekibinin sözcüsü Herman Artunç “Çeşitlilik içinde birlik yaratmak lazım. Uzaya bile çıktık ama yüzyıllardır birlikte yaşamayı beceremiyoruz” diyor, geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde katıldığı söyleşide. “Her kesimden, her meslekten, her yaştan, her ülkeden insanların tam boy portrelerini yan yana sergileyerek yapmayı düşlüyoruz” diye ekliyor. Yüz Bin Yüz’ün, aynı günlerde Kadir Has Üniversitesi’nde açtığı İNSANBUL sergisi Artunç’un ne demek istediğini bize daha iyi anlatıyor. Rum Ortodoks patriğinin ve Ortaköy Camii imamının, TRT ve Agos gazetesi muhabirlerinin, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi çalışanları ve Sirkeci esnafının, Türkiye Paralimpik Olimpiyat Takımı oyuncularının ve Beyoğlu İtfaiyesi memurlarının tam boy fotoğraflarını aynı salonda, yan yana görebildiğimiz için… […]

Fransa’da Türk olmak

Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. “Biraz para biriktirelim, döneriz” dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası. Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete. Kimi yasal, kimisi kaçak yolla 1970’lerde Fransa’ya giden Türklerin ortak öyküsü bu, özetle. “O insanların yaşamlarını izledim, gördüm, paylaştım” diyor serbest fotoğrafçı Ahmet Sel. Çünkü Sel de, fotoğrafladığı insanlardan biriydi. 1980’den sonra “hayatını kurtarmak için” siyasi göçmen olarak gitti Fransa’ya. Muhabirlik yaparak, ajanslarda ve televizyon kanallarında çalışarak kazandı hayatını. Kesintilerle 30 yıl kaldı bu ülkede. Ve yurda dönüşünde, gurbeti paylaştığı, çok şey öğrendiğini söylediği insanları “Demir Atanlar” sergisinde bir araya getirdi. Sergi’nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki ilk ayağı dün sona erdi. Ama kuruluşun İzmir’deki merkezinde 22 Mart’ta yeniden açılacak. “Avrupa’ya adapte olan baba yiğit” Fransa’da Türk olmanın, o ülkede yabancı olmaktan farkı yok Ahmet Sel’e göre. Srilankalı ya da Kolombiyalı olsanız da durum aynı. “Çünkü kendi memleketinde değilsin. Genelde bu toplumlar çok eski ve yerleşmiş toplumlar. Bu nedenle Avrupalı toplumlara tümüyle adapte olmak çok zor. Yani öyle bir baba yiğit yok. ‘Ben buraya tam adapte oldum, çok güzel yaşıyorum, herkes beni tamamen kendisi gibi saymaya başladı ve ben onlardan biriyim demek’ çok zor.Sel, “adaptasyon” konusunda ikinci, üçüncü kuşakların daha şanslı olduğunu söylüyor. “Çocuklar büyümeye, torunlar doğmaya ve yetişmeye başladığı zaman oranın eğitim sisteminden geçmiş oldukları ayrıca çaba sarf etmeleri gerekmiyor” diyor. Tabii bunun için kendi ailelerinden de özgürleşmeleri, evdeki baskıya direnmeleri gerektiğini dile getiriyor. Örneğin bazıları eşlerini sadece memleketteki köylerinden seçmek durumunda kalıyor. Çoğu, […]

David Kohen

Çekim için ses kontrolü yapıyoruz. O, daha biz söylemeden ne yaptığımızı fark ediyor ve mikrofona konuşmaya başlıyor. Sesi, kameranın üzerindeki “volume metre”de son derece gür ve net şekilde beliriyor. “Sesiniz çok iyi” diyorum. “Benim sesim yaşıma uygun değil” diye cevaplıyor, “telefonda benle konuşanlar karşılaşınca çok şaşırıyor. Çünkü olduğumdan çok daha genç olduğumu sanıyorlar.” 1924 doğumlu. 60 yıllık sigortacı. Türkiye’de faaliyet gösteren en eski firmalardan birinin sahibi. 19. yüzyılın sonlarında, kendisiyle aynı ismi taşıyan dedesi David Kohen’in Selanik’te başladığı bu mesleği ailesinin üçüncü kuşağı olarak yürütüyor. Eskisi kadar çalışmasa da her gün saat 08:30’da, Maslak’taki plazalardan birindeki bürosunda oluyor. İşleri yürüten “dördüncü kuşağa” yardımcı oluyor. Kohen, ilerleyen yaşına rağmen bulunduğu sektörün sorunlarına kafa yoran ve bunu yaparken geride bıraktığı 60 yılın deneyiminden yararlanan biri, belki de tek isim. Hatip ve nüktedan. Bu nedenle onu sigortacıların kendi içinde gerçekleştirdiği hemen her toplantıda kürsüde ya da genel müdürlerin masasında görebilirsiniz. (Ama 86 yaşındaki Kohen’in “kadın nüfusunun azlığı” nedeniyle bu masayı beğenmediği de olur!) Kohen’in genç meslektaşlarına aktardıkları sadece sektörün gidişatıyla ilgili gözlemleri değil. Deneyimli işadamı aynı zamanda “Türkiye’nin Wall Street”i olarak tanımladığı ve geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında ülkedeki finans piyasasının merkezi konumundaki Bankalar Caddesi’ni en iyi bilen isimlerden. Mesleğinin, ülkemizdeki yakın tarihinin yakın tanığı. Beş yıl önce katıldığı bir toplantıda konuşma yapan bir yöneticinin, Türkiye’de erken dönem sigortacılığı hakkında yanlış bilgiler verdiğini görmesi üzerine “anlatmanın zamanı geldi” diye düşünüyor. “Gerçekten bilmiyorlar” diyor, “çünkü bizim sigortacılık tarihimiz gerçek anlamda yazılmadı.” Ve genç meslektaşlarını Bankalar Caddesi’ne götürüp, bina bina dolaştırıyor. Kohen bu caddedeki, sigorta ve finans şirketlerinin bulunduğu ünlü Union Han’da 1948’den 1999’a kadar çalışmış. O yıl, kızı ve damadının da yönetici olduğu şirketini finansın yeni merkezi Maslak’ta bir plaza taşımış. Türkiye’de mesleğini, en azından sigortacılığı, sektörün emekle döneminden başlayarak devasa plazalara taşındığı günlere kadar sürdüren bir başka isim olduğu konusunda şüpheliyim. Gelgelelim Kohen’in mesleğinin […]

‘Ölü şeğire oşgeldiniz’

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, İstanbul sur içinde çoğunlukla Roman vatandaşların oturduğu Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinin yıkımı Hafriyat Karaköy’de açılan “Sulukule’yi Aldılar Darbukamı Kırdılar” sergisine konu oldu. Sergi, dünyanın en eski yerleşik Roman topluluklarından birinin, yüzlerce yıllık yaşam alanından ve sosyal çevrelerinden koparılarak, kent dışındaki (Arnavutköy’e bağlı Taşoluk beldesi) çok katlı binalara gönderilişini fotoğraflarla ve belgelerle anlatıyor. Projenin yürütücüsü Fatih Belediyesi ile kurulmaya çalışılan iletişim çabalarını belgeleyen dökümanlar, STOP girişimi tarafından hazırlanan alternatif kentsel plan, bölgede yapılan araştırmalar, basın taramaları ve videolar da yer alıyor. Sulukule Platformu tarafından düzenlenen sergi 31 Mayıs’a kadar görülebilir.Haber:Müge Ergül Kamera:Gökhan Tünay

Ezidiler

Ortadoğu halkları Coğrafî ve kültürel olarak yakın olmalarına rağmen birbirlerini ya çok az tanıyor; ya da birbirlerinden habersiz yaşıyor. Bilinenler ise çoğunlukla önyargılardan, yüzeysel kanaatlerden ve eksik bilgilerden ibaret. Ezidilik de çok az bilinen, tek Tanrılı bir din. Fotoğraf sanatçısı Hüsamettin Bahçe’nin 2005-2008 yılları arasında Kuzey Irak’ta çekmiş olduğu Ezidi fotoğrafları Beyoğlu, İstiklal Caddesi’ndeki Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde sergileniyor. 1970’li yıllara kadar Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde yaşayan Ezidiler’in bugün Türkiye’de yaşayanlarının sayısı 500’e yakın. Ezidîler ayrıca Suriye, İran, Irak, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Almanya, Belçika ve Fransa’da yaşıyorlar. Ezidî dini ve kültürünü yansıtan fotoğraf sergisi 22 Mayıs’a kadar görülebilir.Merve Akçay–Duygu Furuncu

Yalvaç Ural’dan teneke oyuncaklar

Çocuk dergileri ve kitaplarıyla tanınan gazeteci Yalvaç Ural’ın düzenlediği “Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi”, Rahmi Koç Müzesi’ndeki Fenerbahçe Vapuru’nda ziyaretçileriyle buluşuyor. 1910-2008 yılları arasında Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde üretilmiş oyuncakların yer aldığı, Yalvaç Ural Teneke Oyuncaklar Sergisi 14 Haziran’a kadar görülebilir.Merve Akçay- Duygu Furuncu

Güvendikleri topraklara sergiyle döndüler

Tarih boyunca değişik nedenlerle kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalarak Türk topraklarına sığınan siyasi liderler, krallar ve sanatçıların fotoğraflarının yanı sıra bilgi ve belgelerin de bulunduğu “Türkiye’ye Güvendiler” sergisi, santralistanbul’da açıldı. Sergide, Nazım Hikmet’in dedesi Konstantyn Borzecki (Mustafa Celalettin), Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim adamları, Macar Kralı II’nci Ferenc Rakoczi, Polonyalı şair Adam Mickiewicz’e kadar pek çok devlet başkanı, politikacı, sanatçı ve ordu mensubuna ilişkin bilgi ve belge bulunuyor. Türkiye’nin İspanya Büyükelçisi Ender Arat’ın derlediği sergi, Bilgi Üniversitesi santralistanbul’da Mayıs sonuna kadar açık kalacak. Nihai amaç müze kurmak Türkiye topraklarında hüküm süren devletleri yönetenlerin, zor zamanlarında kucak açtığı sığınmacıların yeterince bilinmediğinden hareket ederek, “Türkiye’ye Güvendiler” sergisini derleyen Büyükelçi Arat, tarih boyunca Türkiye’ye göç edenler temasından hareketle Ankara’da bir müze kurmayı da amaçlıyor. Sergi fikri 1998-2002 yılları arasında Budapeşte ‘de büyükelçilik görevi sırasında aklına gelen Arat, Macarlarla ilgili dokümanları da bu sırada toplamış. Daha sonra yurtdışındaki büyükelçilikler vasıtasıyla bu ülkelerden gelen sığınmacıların envanterini çıkarttırmış. Ankara’daki Rusya Federasyonu ve Polonya temsilcileri gibi bazı büyükelçilikler de önemli katkılarda bulunmuş projeye. Arat, “Sığınmacıların çoğunun başından geçenlerin her biri bir film konusu. Onun için esas amacımız bu konuda bir müze açmak. Ne var ki müze açmak yıllar ve büyük masraflar gerektiriyor. Kısıtlı imkanlarımızla öncelikle sergiyi gerçekleştirmenin uygun olacağını, böylece ilk tohumun atılacağını, daha sonra müze üzerinde çalışılabileceğini düşündüm” diyor. Yüzbinlerce insanın hikayesi Daha önce ABD, İspanya ve Estonya’da gösterilen sergi, Medeniyetler İttifakı Forumu sırasında İstanbul’da liderlerin ziyaretine de açılmıştı. Yüzbinlerce insanın hikayesini görsel ve yazılı malzemelerle anlatan sergi; sözkonusu sığınmacıların Türk ve yabancı kamuoyuna tanıtılmasının ötesinde, bu insanların/toplulukların kimliklerinin, ülkelerini terk etme nedenlerinin, Türk topraklarında yaşadıkları sürelerin, ikamet ettikleri şehirlerin, evlerin, yaptıkları faaliyetlerin, bıraktıkları eserlerin, Türkiye’den ayrıldıktan sonra neler yaşadıklarının, haklarında yazılmış kitapların gün ışığına çıkartılabilmesi için tarihçileri ve araştırmacıları teşvik etmeyi de amaçlıyor. “Devletime sığınanları asla geri vermem” Padişah Abdülmecid’in fotoğrafının altında, “Tacımı veririm, tahtımı […]

Anadolu’nun Elleri

Gazeteci Nazım Alpman, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak “Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” isimli kitabı kaleme aldı. Nar Photos fotoğraf ajansından Tolga Sezgin’in çekimlerini gerçekleştirdiği kitabın fotoğrafları da Fotografevi Allianz Galerisi’nde geçtiğimiz günlerde sergilendi. Alpman’ın Ahlat, Afyon, Bartın, Beykoz, Buldan, Bursa, Denizli, Devrek, Diyarbakır, Gaziantep, Görece, İznik, Mardin, Midyat, Milas, Mudurnu, Safranbolu, Şanlıurfa ve Tavas olmak üzere Anadolu’nun farklı bölgelerinden 15 el sanatı ustasını yansıtan kitabında toplam 48 fotoğraf yer alıyor. Kitapta gümüş, demir, boncuk, semer, lüle taşı, yemeni, tekne, çini, bakır, dokuma, baston, kalay, halı, taş ve keçe ustalarının üretim süreçleri ve ürünleri fotoğraflarla anlatılıyor. Kitapta ayrıca, ustaların hayat hikayeleri ve sanatlarına ilişkin bilgiler de yer alıyor.

Replikas’tan heykel yapmak

“Zerredir belki, ama yok denilmez…” Bu sözler, en azından bazı müzikseverler için bir hayli tanıdık. Rock grubu Replikas’ın 2008 yılı sonunda çıkan Zerrealbümünden, albüme de isim veren şarkının sözlerinin bir kısmı. Ancak şimdi albümden bağımsız olarak, bir başka sanat etkinliğinin başlığını oluşturuyorlar. Heykeltıraş Bayram Candan’ın yeni sergisi “Zerredir belki, ama yok denilmez…” 23 Nisan-23 Mayıs tarihleri arasında, Beyoğlu Çukurcuma Galeri Apel’de ziyaretçilerini bekliyor. Bayram Candan’ın sergisi için seçtiği isim elbette bir tesadüf değil. Serginin fikri Candan’ın ifadesine göre Replikas’ın albümünün yayınlanmasıyla birlikte gelişmiş ve sanatçının Zerre albümünü dinlerken müzikte hissettiği hacim duygusuyla ortaya çıkan anlık bir karardan doğmuş. Candan, dinlediği müziğin kendisine hissettirdiği görselliği plastik sanatlara aktarırken albümde yer alan 12 şarkıya ve bir de “hidden track”e (gizli şarkı) heykelle cevap vermiş. Müziğin verdiği zaman, mekân, ses ve hareket duygusu Candan’ın heykellerinde hayat bularak gözle görülür, elle tutulur formlara dönüşmüş. Mırıldayan, şımaran, yuvarlanan, düşen, dans eden ve özellikle de ziyaretçisini oyuna davet eden 13 heykeli görmek istiyorsanız Galeri Apel’e uğramanızda fayda var. Sergilenen eserler incelendiğinde Bayram Candan’ın, pek de alışık olmadığımız, izleyiciyi özgür bırakan yaklaşımını fark etmemek elde değil. İlgi duyanların hatırlayabileceği gibi Candan daha önce, İzmir’de kamusal alanda sergilenen iki heykeliyle gündeme gelmiş, bu heykelleri sergilendikleri alanda gördüğü müdahaleleri “Vandalizm” olarak tanımlayan gazetecilere karşı çıkarak müdahalelerin heykellerinin kamuya ait alana yerleştirilmelerinden itibaren geçirdikleri doğal ve yaşanması gereken bir süreç olarak değerlendirmişti. Korunan değil yaşayan sanat eseri Geleneksel “sanat eseri korumacılığının” bir hayli dışında duran bu tavırla Bayram Candan, ülkemizde özellikle açık alan heykellerine yüklenen “çağdaşlaştırma misyonu”na karşı çıkmış ve otoritenin, bu heykelleri bir “halk eğitim aracı” gibi görmesinin yanlışlığına dikkat çekmişti. Bu “aşırı korumacı” tavrı, çocuğuna pahalı bir oyuncak hediye eden anne babanın “Uzaktan bak ama oynama, yoksa kırılır” demesine benzetmişti. Eserlerinin cam fanuslar ardında saklanmasından çok yaşamasını ve yaşamın tanımına uygun olarak tıpkı diğer tüm canlılar gibi dış […]

Oyun parkı gibi sergi

santralistanbul, “Modern ve Ötesi”nden sonra, “Haritasız: Medya Sanatlarında Kullanıcı Çerçeveleri” isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. İçeriği ile Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilmiş en geniş yeni medya sergisi olan Haritasız; ziyaretçilerini birer kullanıcı, katılımcı ve yaratıcı olmaya da davet ediyor. Ziyaretçilerini sergilenen eserlerin bir parçası yapan sergide dijital ve etkileşimli medyaların geniş ölçekli kullanımını gerektiren bir çağdaş sanat seçkisiyle sanatın yeni medyayla ilişkisini sorgulanıyor. Sergi kapsamında, Türkiye’de henüz profesyonel anlamda örnekleri izleyiciyle buluşmamış medya sanatları, teknoloji geliştiren kurumlar ve akademik faaliyetler için kalıcı bir kaynak oluşturmak amacıyla bir de kitap hazırlanıyor. “Haritasız” sanat ve bilimi buluşturmakla kalmayıp her gün gelişmekte olan teknolojilerle güncellenen sanatsal kavramları da tartışıyor. İzleyicisini kullanıcı, yaratıcı ve katılımcı olmaya davet eden sergi, bu kavramları sanat tarihinde detaylı bir şekilde incelemiş Marcel Duchamp, Peter Weibel gibi önemli isimlere de yer veriyor. Öncü isimler yeralıyor Alman ZKM Sanat ve Medya Teknolojileri Merkezi, Avrupa’nın seçkin tasarım enstitülerinden ECAL Lozan Sanat ve Tasarım Üniversitesi ve bağımsız küratörlerin de katkılarıyla gerçekleştirilen sergide dünyanın farklı yerlerinden önemli ve tanınmış sanatçının yanı sıra öncü ve yenilikçi sanatçılar ile sanatçı kolektiflerinin çalışmalarına yer veriliyor. Kuratörlüğünü Bilgi Üniversitesi VCD Bölümü Başkanı İhsan Derman ve öğretim görevlisi Ahmet Atıf Akın üstlendiği sergi Şili, Brezilya, Kore, Japonya, ABD ve Avustralya’nın yanı sıra Türkiye ile diğer Avrupa ülkelerinden 80’in üzerinde sanatçının çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergide esereleri yeralan genç sanatçılar, dijital platformda teknolojik gelişmelere ön ayak olan ve Avrupa’da hem teknoloji geliştiren şirketler hem de sanat akademileri tarafından ilgiyle takip edilen medya festivallerine farklı kapsamlarda katılım göstermiş ve çeşitli ödüllere layık görülmüş öncü isimlerden oluşuyor. Müzeden çok oyun parkı gibi Eserlerin sürükleyici nitelikleri, ziyaretçilerin sanatsal ifadenin dikkat çekici biçimlerini ve izleyici ile sanat yapıtı arasındaki ilişkinin kökten değişimini keşfetmelerine imkân tanıyan sergi, farklı ve ileri teknolojiyi yansıtma özelliğine sahip. İzleyiciyeri tarafından kullanılabilmeleriyle de dikkat çeken sergide katılımcılar, kendilerini bir müzeden […]

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]

Tüm yaşamımızı etkileyen 68’in fotoğrafları

İstanbul Silahtarağa’daki çağdaş sanat merkezi santralistanbul, Alman fotoğrafçılar Erika Sulzer-Kleinemeier ve Michael Ruetz’in 1968 hareketini anlatan sergilerine ev sahipliği yapıyor. 40 yıllık bir zaman diliminde Federal Almanya’nın öyküsünü belgeleyen Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” başlığı altında sergilenen fotoğrafları, 1968 hareketini ve günümüze kadar gelen etkilerini anlatıyor. Fotoğrafçı, sergide yer alan 139 eserinde, tarihe etki eden olay, sanatçı ve siyasetçilerin yanı sıra, insanların gündelik yaşamlarına da odaklanıyor. Michael Ruetz’in 102 fotoğrafından oluşan “Huzursuz Bahar” sergisi ise bir fotoğraf günlüğü olarak tasarlanmış. İzleyenleri tarihî bir yolculuğa çıkaran sergi, dünyayı sarsan bir değişim döneminde yaşananları, gün be gün ortaya koyuyor. Ruetz, santralistanbul’da sergilenen fotoğraflarında, Batı ve Doğu Berlin’de, Portekiz’de, Şili’de, Yunanistan’da ve Afrika kıtasında dikta rejimi ile demokrasi arasındaki kırılma çizgilerini gösteriyor. Sergide Willy Brandt ve Joseph Beuys gibi, dönemin önemli siyasi ve kültürel kişiliklerine de yer veriliyor.“68 tüm hayatımızı etkiledi” Sergi açılışında görüştüğümüz Erika Sulzer-Kleinemeier, İstanbul’da olmaktan ve fotoğraflarının Türkiyelilerle buluşmasından çok memnun olduğunu belirtti. “68 hareketi aslında bir başlangıç değildi. Almanya’da daha önce de birçok hareket vardı. Özellikle de barış hareketleri oldukça önemliydi” diyen Kleinemeier, 68’in “sokaklara çıkan, danslı, şiirsel” bir hareket olduğunu söyledi. Önceleri Almanya’da her şeyin çok katı kurallara bağlı olduğunu ama genç kuşağın ailelerinin gittiği yoldan ayrılmak istediğini ve 68 hareketinin bunu sağladığını ifade eden Alman fotoğrafçı, “68, o dönemde yaşamış insanların tüm hayatlarını etkiledi. Heyecan vericiydi” dedi. “68 Kuşağı: Almanya” ve “Huzursuz Bahar” sergileri 15 Şubat 2009 tarihine kadar santralistanbul Ana Galeri’de gezilebilir. Erika Sulzer-Kleinemeier kimdir? 1935’de Rostock’da doğan fotoğrafçı, halen serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor. 1960’ların sonlarından bu yana Der Spiegel, Die Zeit, Frankfurter Rundschau, Telegraph Magazine ve Washington Post gibi çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği yapıyor. Sulzer-Kleinemeier 1967-1972 yılları arasında yabancı işçiler, 1968’de Frankfurt’ta öğrenci hareketi, engelli çocuklar, eğitimde ilerici değişimler, 1980’lerde sendikalar ve grevleri, Pershing II füzelerinin Mutlangen ve Heilbronn’a konuşlandırılması, iki Almanya’nın birleşmesi, araba […]

“Sarkozy de AKP gibi ülkeyi yavaş yavaş ele geçirdi”

Yaptığı işler dünya basınında en çok yer bulan Türk gazetecisi kim? Çoğumuz bu soruya “Gökşin Sipahioğlu” cevabını verecektir. Deneyimli gazeteci ilk kez 1956’da İsrail-Mısır Savaşı’nda Sina Çölü’nde çektiği fotoğraflarla ses getirmiş, 1961’de hiçbir Batılı gazetecinin giremediği Arnavutluk’u fotoğraflamış ve 1962’de gemici pasaportuyla gittiği Küba’da yaptığı iş ABD’de 40 gazete tarafından kullanılmıştı. Sonraki dört yıl içerisinde, 80 ülkede yaptığı röpotajlar onun bir marka haline gelmesini sağlamıştı. 1966 yılında Hürriyet gazetesinin Paris bürosunu kurmak üzere yerleştiği Fransa’da, kendi ismini taşıyan fotoğraf ajansı SIPA Press’i kurdu. Ajans, Sipahioğlu’nun “haber kokusu alma” yeteneği sayesinde birçok bölgeye ilk muhabiri gönderen basın kuruluşu oldu ve dünyanın en büyük dört fotoğraf ajansından biri haline geldi. Türkiye’de ikinci sergi Haber koşturması ve ajans yöneticiliğinden fırsat bulamayan Gökşin Sipahioğlu, 1990’ların sonuna kadar hiç sergi açmadı. 2004’te Fransız Hükümeti’nin uyguladığı ağır vergilere dayanamayarak SIPA Press’i satan gazeteci Türkiye’deki ilk sergisini iki yıl önce İstanbul Modern’de açmıştı. İkinci sergi, “Mayıs 1968: Fotoğraflarla Tarih”, 15 Kasım 2008’de Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde açıldı. Fransa’da yaşayan 82 yaşındaki Sipahioğlu sergi nedeniyle geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Yaşı en olursa olsun karşısındakinin kendisine ön ismiyle hitap etmesini tercih eden “Gökşin”, sergi açılışından iki gün sonra Notre Dame de Sion’un öğrencileriyle bir araya geldi. (Doğrusu salonda öğrenciden çok yetişkin vardı. Ama Sipahioğlu’nun yaşı düşünüldüğünde onlar da bir öğrenci sayılırdı.) “Sınıfın sonuncusuydum” Buluşma öncesinde, eski bir Saint Joseph’li olan Gökşin Sipahioğlu ve onun Galatasaray Lisesi mezunu “abisi” Hıfzı Topuz, okulun giriş koltuklarında koyu bir sohbete daldılar. Ortak tanıdıkları ve okul anılarını yâd eden iki eski arkadaş, Sipahioğlu’nun “Ben çok yaramazdım, sınıfın sonuncusuydum” sözleriyle kahkahalara boğuldu. Aralarına katılan okul müdürüne annesinin de Notre Dame de Sion mezunu olduğunu belirten Sipahioğlu yıllarca fotoğraf ajans yönetmiş biri olarak, eski mezunların bilgilerinin de dijital ortama aktarılmasını önerdi. Öğrencilerle söyleşi, serginin de konusu olan, Mayıs 1968’te Paris’te yaşanan ve tüm dünyayı […]

Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek

Sadece vücutları olan, başı olmayan onlarca resim, görünmeyen figürlü sürrealist kompozisyonlar ve dahası… Hepsi de Dali’nin kendi fırçasından kendisini ifade etme biçimini içeriyor. Hiçbir notaya bağlı kalmadan özgürce, sınırsızca yakaladığı her bir düşüncesini elleriyle tablolara aktaran ressam, “Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek” adını verdiği eserinde o kadar tanıdık geliyor ki…İnsanın aklına hemen şu cümleleri getiriyor: “Bu ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın ve aslında ne kadar uzak.” Ya da şu soruları: “Ben de yaparım bunu, kafası olmayan bir adam ve kadın görüntüsü işte, biraz karalamayla aynısı olur, olmaz mı acaba?” Bir o kadar yalın, bir o kadar net ve bağımsız duyguların, dahi bir elden çıkan manzarası muhteşem… Dali tablolarının arasında gezerken, mütemadiyen sınırsız bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Birilerine bir şey anlatma derdinde olmayan bir ressamla tanışıyorsunuz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi; Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayacağı kadardır.” Bilen ve hisseden bir gözün resmettiği, karşısında da her duygunun bir şeyler bulacağı odacıklar var sergide. Görünsün ya da görünmesin, okunsun ya da okunmasın, içinde pek çok hissiyatın olduğu tanıdık odalar hem de… Başı bulutlarla dolu adam“Beethoven’ın kafatası” adlı tablosunda da “Departure for the great journey”de de (Büyük seyahat için yola çıkış) hep aynı sadelik göze çarpıyor. Sözcüklerin anlamı büyüttüğü ifadeleri seçerkenki üslubu dahi eserine bir zarar veremiyor. Bu zarar kötü anlamda değil; eseri gören gözlerde yarattığı ya da yaratacağı etkiyi değiştirememesi anlamında…Sanattan anlayan bir insanın kılığına bürünerek zıplamaya, ya da sanki hep böyle bir dünyanın içindeymişsiniz gibi bir havaya bürünmeye ihtiyaç yok. Sadece kendi kimliğinizle, kendi özgür yolculuğunuzda, tıpkı sizin gibi özgür bir yolculukla tanışmaya bırakıyorsunuz kendinizi. Salvador Dali’nin eserlerini gören bir göz, ona çok da anlamlar yüklemek zorunda değil, çünkü o zaten anlamın kökenini sorgulamıyor. Bakan değil, görebilen bir gözün yandaşlığını istiyor sadece. Bunun için de büyük alıntıların okyanusunda, ya da büyük düşlerin sokağında yürümeye gerek […]