Etiket yorum analiz görüş

Understanding Turkey

Sophie Janinet As a foreigner living in Turkey for more than two months now, I’m always told by Turkish people that I can’t understand Turkey as far as politics are concerned. But I think it’s worth trying. In order to do so I interviewed three journalists of differing views. “Nowadays, judicial independence is flouted, freedom of press is trampled, human rights are not respected and intolerance and obscurantism are growing,” says Ali Sirmen, a columnist in the Cumhuriyet newspaper. 72 years old, Ali Sirmen is a journalist ever since he studied law in Paris at the end of the 60’s. Passionate about his work, he says he always stood up for his belief in democracy and freedom of speech. He is also a staunch supporter of secularism along with the other founding principles of the Turkish republic. However, the other two journalists, Kürşat Bumin of conservative Yeni Şafak daily and Robert Koptaş of Agos, an Armenian newspaper published bilingually both in Armenian and Turkish, believe that Turkey is on the right path to democracy despite several shortcomings that could be criticized. “AKP is the party of those whose voices were not heard before. They are not perfect, but they are pro-democracy,” Koptaş, whose predecessor Hrant Dink was assassinated in 2007 by a young rightwing extremist. The trial is still continuing among allegations that several security officials knew about the assassination plan but they did not prevent it. According Koptaş, Kemal Atatürk, governed Turkey with an iron hand, separated politics from religion and during his drive for modernization, he forcibly imposed Western style of attire instead of the usual Islamic clothing, replaced Arabic script with Latin alphabet and all these changes were carried out without the consent of the people by and large. “We are living through a political struggle. That […]

Ahmet Şık’ın kitabı bende yok

Şafak Eser Olmasını isterdim, evimin basılacağını, bilgisayarımın kurcalanacağını hatta alınıp götürüleceğini bilsem de o kitabın bende de olmasını isterdim. Çünkü okumayı isterdim o kitabı… Olsaydı o kitabın dijital hali bende, saatime, telefonuma, fotoğraf makinemin hafızasına oğlumun oyun aletine, mail adreslerime, bir yerlere saklar vermezdim. Gizli gizli okurdum, elimde olsaydı.12 Mart döneminde küçük bir çocuktum. Deniz Gezmiş’i, denizleri gezmiş biri olarak düşünüyordum. Sonra evde büyük üzüntü yaşandı bir gün. Adını daha az duymaya başladık sonra. Ama kitaplarımız duruyordu. 12 Eylül’de, ben de solcuydum ama yaşım henüz 15 civarında olduğu için işkencehaneleri görmedim. Diyarbakır’da arkadaşlarımı aldılar, anlatılanları duydum… Ama kitaplarımız saklanmış da olsa yine bir şekilde evdeydi. Artık yetmez ama ‘ileri demokrasideyiz’. Evimizde binlerce kitap var. Öyle korkular yaşayacağımızı da sanmıyorum. 6 yaşındaki oğlumun da kütüphanesi var. Henüz okuma yazma bilmiyor ama resimlerine bakıyor kitaplarının, bize okutuyor. Ertesi gün bir daha okutuyor. Hayvanları çok seviyor. Kılıç balığının avlanmasına karşı çıkıyor. Küçük balıkları tezgâhta gördüğünde balıkçı amcalarına kızıyor. Balığı çok sevmesine rağmen sadece hamsi ve somon yiyor. Filleri, zürafaları, maymunları çok seviyor. İnsanların maymuna benzediğini ama kuyruğunun olmadığını söylüyor ve farkı “Çünkü bizim kuyruğa ihtiyacımız yok” diye açıklıyor. Ahmet’in kitabını bana okutmayanlar, oğlum okula gittiğinde ona insanın maymundan gelmediğini, yaratıldığını anlatacaklar. Ben inanıyorum ki oğlum onlarla başa çıkabilir. Çünkü zeki, sorgulamayı biliyor. Ama onlar “yaratıldığına inanmaya” zorlayacak oğlumu. Çünkü onlar karşıt düşünceyi bilmiyorlar, tahammül edemiyorlar. Çıkmayan kitaptan bile korkuyorlar. Kitabın yayımlanmasıyla eleştirilebileceğini bilmiyorlar. Eleştiri yok onların hayatında. İmamın dediği doğru, çünkü… Sorgulama, muhakeme yok onlarda. İtaat var, körü körüne. İtaat etmeyeni dışlama, yok etmeye çalışma, yok etme var. Cumhuriyet’te, Radikal’de birlikte çalıştık Ahmet’le. Birbirimizin haberlerini okuduk, yardım ettik hazırlarken, redakte ettik yazarken. Pişmanım, Oda TV baskınından sonra telefonla aradığım Ahmet’ten okumak üzere almadığıma o kitabı… Ahmet’in kitabı bende yok. Olsaydı…

“Alçakların Çağı”nda Ahmet Şık’ı savunmak

Ergenekon davasının kayıtsız şartsız arkasında duranların “aman sulandırmayalım” refleksine, davaya yönelik tüm eleştirilerin “Ulusalcı-Ergenekoncu” bir düşünce dünyasından kaynaklandığını ima eden mide bulandırıcı bir sinizm de eşlik ediyorsa “orada durun bakalım” demek boynumuzun borcudur.

Başbakan’ın şeyleri

Başkakan’ın arkeoloji hakkında yeterince bilgilendirilmediğini kabul edecek kadar iyimser olamayız. Başbakan bilerek konuşuyor, daha önce de konuşmuştu. İmam böyle konuşunca bakın cemaat ne yapıyor.*

Bağımsız yargı

“Biz de filanca haberden, yazıdan, konuşmadan ötürü onlarca yılla yargılandık. Neden kimse o zaman sesini çıkarmadı?” Demek istediğimiz tam da budur. Demokratik bir Anayasa yoksa… sayfalarımızdan izleyebilirsiniz ***Bağımsız mahkemeler?..İstiklal Mahkemeleri!27 Mayıs 1961 cuntasının mahkemeleri!12 Mart 1971 cuntasının mahkemeleri!12 Eylül 1980 cuntasının mahkemeleri! Bütün bu süreçlerde yargı devlet erkinin halka karşı kullandığı zorbalığın bir parçası olmanın ötesinde nasıl bir işlev yapmıştır? Eğer hukuk eğitimi almak bir ölçütse, bütün cunta zamanlarının savcıları, hakimleri, yargıçları da hukuk eğitimi almıştır? Yargı sisteminin iç işleyişine yüklenen anlamlarsa ölçüt ve bu anlamlar iddia edildiği gibi değişen her iktidarda/ yönetimde şayet “bir içerik değişikliğine uğramıyorsa” bütün bu süreçlerde geçerli olan bu anlam bütünlüğü bugün için de pekala geçerlidir. Değilse, bugün de bazı değişikliklerin olduğunu düşünmek zorunlu olmaz mı? Çok bilinen örneklerden ikisine bakalım: Gazeteci Metin Göktepe’yi işkence ederek öldürenlerin yargılanma biçimi ve sonucu ortada… Hrant Dink’i öldürenlerin araştırılma, soruşturulma ve yargılanma biçimine ilişkin yayımlananlar yargıya ilişkin yekpare bir kalıp kullananları hiç mi zorlamıyor? ***Bir ironi midir?Öyle bir ironi ki, görsen “İroni” demezsin!Yargının bağımlılığı, bağımsızlığı, yargının içinde yaşadığı devlete egemen olan güçlerle ilişkisi tarihin bütün aşamalarında sorgulanmıştır. Bu, bizim ülkemizin de çok yabancısı olmadığı bir durumdur. Şeyh Said’e idam kararı veren yargı; Seyit Rıza’yı yaşını bir gecede küçülterek, oğlunun yaşını bir gecede büyüterek idam veren yargı; Adnan Menderes ve arkadaşlarına ipe gönderen yargı; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı asan yargı; Necdet Adalı, Erdal Eren gibi elli genç insanı darağacına gönderen yargı… Bu kararlardan biri bile adilce bir yargının ürünü olabilmiş midir? Bu kararlardan bir tekinin sonucu bile, “Suç” sayılan fiillerden bir tekini ortadan kaldırmayı başarmış mıdır?Cumhuriyetin bütün dönemlerinde işkenceyle öldürülenlerin faillerini koruyan yargıya “Bağımsız” demek insan olanın vicdanını dibe itmek değil midir? *** Bir ironi midir?Hem de nasıl…Fransız devletine egemen olanları 1800’lü yılların ilk çeyreğinden başlayarak “Deliye” döndüren ressam, heykeltıraş, karikatürist Honore Daumier’nin, yargıyla ilgili bir […]

Darbe Günlükleri: Tepkiler…

Noktadergisi eski Yayın Yönetmeni Alper Görmüş 8 Mart tarihli Tarafgazetesinde yayınlanan “Zor Yazı: Dört yıl sonra Darbe Günlükleri” yazısında özetle, derginin 2007’de yayınladığı Darbe Günlükleri haberinin, basının hatırladığı ya da kasten hata yaparak verdiği gibi Ahmet Şık tarafından değil, kendisi tarafından hazırlandığını söylüyordu. Gazeteci Nadire Mater, Ragıp Duranve Hale Akay‘ın, 9 Mart’ta Görmüş’ün yazısına yazdıkları cevaplar HaberVs‘de yayınlandı. Alper Görmüş’ün bu tepkilere cevap verdiği, Tarafgazetesinin bugünkü nüshasında yer alan “Darbe Günlükleri: Tepkiler…” başlıklı yazısını yazarın da isteğiyle yayınlıyoruz: ) Olsun. Ben onu, her zamanki gibi adıyla anacağım… Böyle ucuzluklara hiç gerek yok. Ragıp, bana yönelik birtakım suçlamalarda bulunuyor, fakat o yazıyı neden ve hangi sıkıntıyla kaleme aldığıma dair hiçbir şey söylemiyor. O itirazda bulunmasaydım insanların beni ayıplayacağı, benimle dalga geçecekleri açık değil mi? Bu haksız algıyı engelleme hakkım var mı, yok mu? Ragıp bu konuda neden tek kelime etmiyor? Hakkım var mı, yok mu? Söylemeli. Yaratılan atmosferde ne benim bir suçum var ne de Ahmet’in; bütün suç, mesleğini hakkıyla yapmayan muhabirlerde, editörlerde, köşe yazarlarında olduğu halde, Ragıp onlara dair neden tek bir kelime etmiyor? Dört yıllık gerçeğin bir günde silinip yerine yenisinin konmasında kafa yorulması gereken bir gazetecilik problemi yok mu? Peki, böylesine zengin bir “vaka” bir medya eleştirmeni olarak neden hiç ilgisini çekmedi acaba? Alper Görmüş’e karşı kurulmaya çalışılan “gazeteci ittifakı”na halel gelir diye olabilir mi? (Bu arada sormadan edemeyeceğim: Benim başıma bu belayı saran muhabir, editör, köşe yazarı meslektaşlarım bu tartışmanın neresinde duruyorlar acaba? Onlar yedikleri halt konusunda bir şey söylemeyi düşünüyorlar mı?) 8 Mart tarihli yazımın iki meselesi bunlardı, fakat dediğim gibi, Ragıp bunlara dair hiçbir şey söylemiyor… Gelelim söylediklerine… a) “Sanki Ahmet her yerde bas bas ‘Darbe Günlükleri’ni ben yazdım, ben yayınladım’ demiş gibi, adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi, ‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi […]

Ahmet is behind bars: A personal story of a witch hunt

Aslı TUNÇ It had started like any other ordinary work day. Stuck in my car in the midst of heavy traffic, I was going over my daily schedule in my head — teaching, meeting with a few students for their thesis, having lunch with a friend. Nothing had seemed special or out of the ordinary. Then out of nowhere I had a sudden urge to check Twitter on my Blackberry. So there it was, a tweet that read, “Breaking News! Ahmet Şık’s apartment raided by police.” I instantly forgot all about my daily trivia and tried to catch the developments on the radio and called a couple of Ahmet’s closest friends on the phone to get pieces of information. His family was woken up by the police knocking on the door. The basis of the search was the allegations of “membership in the Ergenekon terrorist organization” and “inciting the public to hatred and hostility.” What an oxymoron I thought! Hearing Ahmet’s name in the same sentence with the words, terrorism, hatred and hostility must have been nothing but a tasteless joke. But it seemed like we had all woken up to a Kafkaesque novel that morning. In fact Ahmet saw this coming weeks ago. He was restless and jittery about what kind of a circus Ergenekon investigation had turned into. As his colleagues at the university, we knew that he was about to finish a book titled The Imam’s Army, about how Fethullah Gülen’s Islamic Brotherhood infiltrated the Turkish security forces. This was an extremely risky subject to dig in for an investigative journalist. But for any person who even slightly knew Ahmet, he was a fearless and honest journalist who never took no as an answer when he saw any kind of injustice, corruption or immorality. He always sided […]

Uykusuz’da Ahmet Şık

Lemanve Penguenmizah dergilerinden sonra bugün dağıtıma giren Uykusuz da kapağını Ahmet Şık ve NedimŞener’in tutuklanmasına ayırdı. Uykusuzyazarlarından, HaberVsmuhabiri Barış Uygur dergideki “Akıl Fikir Ofisi” köşesinde bu konuyu yazdı. (Barış’ı başlıklı haberinden de hatırlayabilirsiniz.) Uygur’un Okuyom ben yaa! başlıklı yazısını yayınlıyoruz. *** Efendim üzerinize afiyet bir operasyon geçirdim, hastanedeydim. Narkoz öncesi ilaç verdiklerinden tam olarak hatırlamıyorum ama saçma sapan hayaller gördüm, garip garip şeyler duydum. Yanımdakilerin söylediğine göre daha sonra sevgilime “hayatım Prusya mavisi boyaları hazırla, resim yapacağız” demişim. . Ameliyattan döndüğümde, herkes benim ilaç etkisi altında söylediğim saçmalıklara gülerken, ben “O da bir şey mi yahu, ilacın etkisiyle Ahmet Şık’ı Ergenekon’dan gözaltına almışlar diye duydum” dedim. Kimse gülmeyince benim kıkırdamam yarım kaldı. Anlamamışlardır diye açıkladım, “Yahu Ahmet Hoca var ya, dersini almıştım, B vermişlerdi hatta, hani gazeteci…” diye ama yine kimse gülmedi. Onun yerine sesi kısık televizyonu işaret ettiler. Ekrandaki son dakika bandında Ahmet Şık’ın Ergenekon kapsamında gözaltına alındıkları yazıyordu. Hayır, kalkıp gidemiyorum da; aldı mı beni bir panik. Bir an evvel eve gitmeliyim, zira Ergenekon, döndü dolaştı benim telefon rehberime ulaştı. Aklımdan türlü düşünceler geçiyor. İyi ki notuma itiraz edip yükselttirmemişim, Zekeriya Öz’ün olası bir “Ergenekon üyesi gazetecilerden yüksek not isteyerek örgüt içinde yükselmek mi istediniz?” sorusunu savuşturmuş oldum. Tabii tamamen de yırtmadım, zira Zekeriya Öz tam bir külyutmaz olduğu için “Örgüt üyeliğinizden şüphelenilmesin diye mi düşük not aldınız?” diye sorabilir doğrusu. Ne olursa olsun çıkmam lazım, ama önce doktoru ikna etmem gerek. Doktor geldi, nasıl olduğumu sordu. “İyiyim, iyiyim” diyorum ama sesim Darth Wader gibi çıkıyor. Bir şekilde kendimi taburcu ettirdim. Çıkarken aklıma geldi; adamcağızı “Hastayı erken taburcu ederek delillerin karartılmasına yardımcı olduğunuz sabit görülmüştür.” diye de sorgulayabilirler. Ama oldu bir kere. Evde hemen kitaplığa gittim. Zira polisler tam bir kitap kurdu gibi önce kitaplara dadanıyorlar. Şüpheli bir şey arıyorum ama muhtemel şüphe nedir bilmediğim için çaresizim. Bana […]

Kara tren

Bürokrasi melekle şeytanı ayırt edemedi, yine…. Kararmaya yüz tutmuş Türkiye’yi bizler aydınlatacağız… Ahmet Hocamızın ışığıyla. * “Ölümle yaşamı ayıran çizgi, siyahla beyazı ayıramaz ki” tadında duygular içerisindeyim. Bütün hissiyatım alt üst olmuş durumda. Bir umut bekliyordum. İçinde bulundukları yanlıştan geriye dönüp Ahmet Şık Hocamı serbest bırakırlar diye… Olmadı. Yine lanet olasıca bürokrasi melekle şeytanı ayırt edemedi, yine kökünden kurunun yanında yaşı da yakmayı tercih etti. Benim gibi onlarca arkadaşımın yüreğini dağlarcasına… İnandığını savunmak suçmuş biliyor musunuz? İyi gazeteci olabilmek, iyi ilişkiler kurabilmekten geçiyormuş! İyi ilişkiler kurabilmekse içinde bulunduğumuz ortama “bukalemun” gibi uyum sağlamakla gerçekleşebiliyormuş! Ben hocam adına özür dilerim, düzene ayak uydurmayıp değişmediği için. Ben hocam adına özür dilerim, hiç konuşulmayanı hakkını verip konuşmayı denediği için… Beş gündür tarumar olmuş iç dünyam, “Ahmet Hocam yoksa ben toplantıyı neyliyim?” hissiyatındayım. Bu bir darbedir içimize söke söke işletilen; “susacaksın, susmazsan susturmasını biliriz!” Düşünceymiş, özgürlükmüş, doğru bildiğini eğrilmeden büzülmeden yazmakmış… Ben bütün bunları Ahmet Hocam olmadıktan sonra başarabilir miyim? Bunun gibi onlarca soru kafamın içini kemiriyor. Bütün bu karmaşaya rağmen “umut” dolu sözcükler dökülemiyor klavyemden. “Haber var mı?” sorusuna “hayır” cevabını aldıktan sonra, “sen ne işe yararsın ki?” cevabını vermesini. “N’ olacak bu Galatasaray’ın hali?” sorusuna “O Servet yok mu, o Servet” diye hayıflanmasını… Zaman zaman şeytanın avukatlığını yaparak, beyin fırtınasına yol açmasını. Katı oluşunu ve “doğru” bilgiyi öğrenebilmek için cesurca sorular sorulması gerektiğini dikta etmesini. “Ulan Hüseyin ne adamsın!” demesini… Ahmet Hocama dair her şeyi özledim şimdiden. Bu özlemimin faturasını ödeyebilecek bir babayiğit var mı? Kara bir mektup yazdım Silivri’ye, ulaşır mı bilinmez… Emin olduğum tek şey ise kara tren gecikecek belki ama gelecek o güzel günler de gelecek. Ahmet Hocamızın ışıkları eşliğinde yine kararmaya yüz tutmuş Türkiye’yi bizler aydınlatacağız.* İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi.

Dört film ve Ahmet

Ergenekon diye adlandırılan torba dava süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim… Yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. * Toplumsal belleğimiz zayıf. Bunu bilenler, bu zayıflığı kendileri için bir olanağa dönüştürüyorlar. Okumayı değil, izlemeyi seviyoruz, yazmak yerine konuşmayı tercih ediyoruz. Ben de yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. Ölümsüz – Z Üniversite yıllarında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın Vassilis Vassilikos’un aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Ölümsüz (Z) filminde Yunanistan’daki cunta dönemi anlatılır. Filmin aklımda kalan, gözlerimin önünden hiç gitmeyen sahnelerinden biri cuntacı generallerin sırayla savcının odasına girişlerinin ve çıkışlarının gösterildiği andır. Sinemadan çıktığımda “Acaba bizim ülkemizde de aynı şeyler olur mu? 12 Eylül cuntacıları da bir gün hesap verecekler mi?” diye düşündüm.Ergenekon diye adlandırılan “torba dava” süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim. Ancak anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşülmesi sürecinde AKP’nin söylemi ile yaptıkları arasındaki farkın herkes tarafından açıkça görülmesiyle umutlar bir başka bahara ertelendi. Çünkü 12 Eylül darbecilerini koruyan geçici 15. maddenin kaldırılması ile ilgili görüşmeler sırasında darbecilerin yargılanmasının önünü açacak olan CHP ve BDP önergesi AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Böylece AKP’liler 12 Eylül darbecileri ile bir sorunu olmadığını bir kez daha ortaya koydular. Aslında AKP’nin 12 Eylül darbecilerinden hesap soramayacağını biliyorduk. Çünkü AKP 12 Eylül’ün ürünüdür. Nitekim 12 Eylül’e minnettarlıklarını her fırsatta gösterdiler ve göstermeye devam ediyorlar.1984 George Orwell’in, 1984 adlı ünlü romanında yönetmen Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç kutba ayrılmış dünyada Okyanusya isimli bir süper devlette, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralarla insanların attığı her adımın, söylediği her sözün nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmakta. Ülkenin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”dir. Büyük biradere karşı hiçbir eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği ülkede, bütün yurttaşların hayatın yakından denetlemekte, kafasından şüpheli düşünce geçenler belirlenerek kısa zamanda yok edilmektedir. […]

Medya etiği uzmanının ettiği!

Adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi, ‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi tek başıma ben yaptım’ mealinde bir yazı yazdı.

Zor yazı

Nokta dergisi eski Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün, 3 Mart’ta Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alındıktan sonra konu hakkındaki ilk yorumunu 8 Mart’ta “Zor Yazı: Dört yıl sonra Darbe Günlükleri” başlığıyla, Taraf gazetesindeki köşesinde yaptı. Alper Görmüş / Taraf Noktadergisinden çalışma arkadaşım Ahmet Şık’ın gözaltına alındığı gün televizyonlarda; ertesi gün gazetelerin haber sayfalarında ve köşelerinde patlayan “Darbe Günlükleri’ni açığa çıkartan gazeteci Ahmet Şık” ve benzeri cümlelerle her karşılaşmamda –çaresizliğim her defasında biraz daha artmış olarak- şu soruyu sordum kendi kendime: Ben şimdi ne yapacağım? Dört yıl boyunca Darbe Günlükleri’ni gün yüzüne çıkartan, ardından da yargılanan bir gazeteci olarak bilindim. Bu yıllar boyunca sayısız söyleşi verdim, yazılar yazdım. Ve şimdi birdenbire, o haberin altında bir Noktamuhabirinin imzasının bulunduğuna, haberin ona ait olduğuna dair bir “bilgi” sağ-sol, liberal-muhafazakâr gazete ve gazetecilerin müşterek onayıyla izleyicilere, okurlara duyuruluyordu. Haber ve yorumlar o kadar yoğun, o kadar yaygın oldu ki, bunları izleyenlerin ve okuyanların “herhalde bir yanlış anlama olmuş” deme şansları tümüyle ortadan kalktı. Bu sürecin bir noktasında kendimi o izleyicilerin, okurların yerine koydum ve bana haklı olarak şu soruyu sorduklarını tahayyül ettim: “Dört yıl boyunca Darbe Günlükleri’yle ilgili olarak yazdığınız yazılarda, verdiğiniz söyleşilerde Ahmet Şık’ın adını bir kez bile andığınızı hatırlamıyoruz… Doğrusu, bugünlerde öğrendiklerimizle bu tavrınızı birleştirdiğimizde sizi ayıplamamak elimizden gelmiyor.” Kısacası, dört yıl boyunca başkasının emeği üzerinden itibar devşiren, üstelik de o emeği bir gün bile anmayan bir gazeteci durumuna düşmüştüm. Gerçeği anlatmazsam, bu algının derinleşip yerleşeceği apaçıktı (“Baksana, adam ağzını açıp tek laf edemedi”). Gazeteciliğimiz böyle işte… Öte yandan meselenin bir de gazetecilik yanı var. Buradaki soru da şu: Dört yıl boyunca gündemde olan ve bu süre boyunca adı haberle bir kez bile anılmayan bir gazeteci bir gün âniden bu haberin sahibi olarak gösteriliyor ve bütün bir basın bu yeni bilgiyi, sorgusuz sualsiz haberlerinde, yorumlarında tekrar ediyor. Bu, gerçekten de çok tuhaf, […]

Ahmet çıkacak, yine yazacak!

Geriye dönüp Ahmet Şık’ın haberlerini okuyun. Hepsinde ceberrut devletten hesap soran bir gazeteci göreceksiniz. Şimdi de, onun onurunu ve gerçek gazeteciliği korumak için, bizim devletten hesap sormamız gerekir. Gazeteciliğe ilişkin akademik çalışmaların büyük bir bölümü, gazetecilik ve gerçeklik arasındaki sorunlu ilişkiye dayanır. Haber, aslında gerçeğin aynası değil, gerçeğin sadece işlenmiş, tercih edilmiş, kısaltılmış, eklenmiş, kısacası üzerinde oynananmış bir temsilidir. Çokça da çarpıtılmış bir temsilidir. Her haber metninde o haberi yazan muhabirin, onu okuyan, başlık atan editörün kişisel yargıları, önyargıları vardır. Üstüne, medyanın ekonomi politiğinin, yani medya sahiplik mekanizmasıyla bu mekanizmanın iktidarla/güçle kurduğu ilişkilerin izi düşer. Althusser’in dediği gibi, zaten kendisi de devletin ideolojik aygıtlarından biri olan medya, doğası gereği, devletin baskı aygıtlarının (ordunun, polisin, yargının, cezaevlerinin, vd.) hegemonyacı taleplerine boyun eğer. Türkiye gibi ceberrut devletin sermayeyi ve medyayı arkasına alarak varlığını sürdürdüğü otoriter sistemlerde, haber iyiden iyiye propaganda aracına dönüşür, gerçek kaybolur. Hal böyle olunca, yurttaşın gerçeğe ulaşması, olan biten hakkında doğru, çok yönlü ve derinlemesine bilgi sahibi olması zorlaşır. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması ve sorgulanması sürecine ilişkin haber içeriklerini analiz ettiğimizde, Ragıp Duran’ın tabiriyle “hakiki gerçek” ve “medyatik gerçek” arasındaki korkunç farkı bir kez daha görmek mümkündür. Bir tarafta ülkenin bir yerinde olup bitmekte olan bir şeyler vardır, diğer yanda ise bu olup bitenlerin medyadaki temsili. Haber metinlerindeki gerçeklik inşa süreçleri tek tek ve detaylıca incelendiğinde, haberin, eğer istenirse, varolan gerçekliği tahrif etmekte nasıl ustalıkla kullanılabileceğine ilişkin önermeler bir kez daha doğrulanır.Devletin işlediği suçların “aktarımı” Biz, Türkiye’de, gerçeğin çarpıtıldığı habercilik pratiğini en çok devletin işlediği suçlara ilişkin bilgilerin kamuya aktarılmasında görürüz. Faili meçhul cinayetler, polisin adının karıştığı işkence/kötü muamele olayları, ordunun Güneydoğu’daki savaşı bahane ederek Kürtlere karşı giriştiği hak ihlalleri, darbe girişimleri, devletin hapishanelerinde tecritte tutulan siyasi tutukluların maruz kaldığı insanlık dışı durumlar gibi olaylar yaygın medyada ya hiç habere dönüşmez, ya da “devletin diliyle” haber olur. […]

Gazetecilik savunulmaz, savunur

Hiç utanıp sıkılmadan “Türkiye’de özgür basın var” diyenler… Bu insanlar kör ve sağır ama dilsiz değiller.* Yanı başımda olanları hayretle izliyorum. “Ergenekon” diyorlar adına yıllarıdır… Önce arkadaşlarım anlattı HaberVs’nin aranışını. Dinledim. Sonra televizyonlar konuşmaya başladı. Onları da dinledim. Hocalarım çok konuşmadı, konuşamadı ama ben sessizce köşemden izledim onları ne yaptıklarını, nasıl davrandıklarını izledim. Okulda Ahmet ismi geçen konuşmalara kulak kabarttım. Herkesin nasıl karışık nasıl allak bullak olduğunu gördüm. İlk başta sadece çok yakınımdan birisinin tutuklanmasının üzüntüsündeydim. Sadece tanıdığım, bir ailesi olduğunu bildiğim, onun için üzülen insanları görebildiğim için. Belki siz fark etmediniz polisler eşliğinde evinden çıkarılırken yüzündeki buruk gülümsemeyi, ben onun için üzüldüm. Hafta sonu Ahmet Şık’la ilgili yazılar yazan köşe yazarlarını okudum. Kimse açık açık söylemiyordu ama tutuklanmayacağı düşülünüyordu. Ben de öyle diyordum. “Yok artık” diyordum, “kesin bırakırlar, pazartesi toplantısında canımızdan bezdirir” diyordum. Hatta bana söyleyecekleri bile belliydi kafamda toplantı masasında. Şöyle bana doğru dönüp “yarın ne günü” diyecekti. Ben de ona “Kadınlar Günü” cevabını verdikten sonra “nerde haberin” diye zılgıtı yiyecektim. Hatta toplantıdan sonra hemen peşine takılıp yardım isteyecektim. İşte o zaman kendim için üzüldüm. Özgür olmadığım için üzüldüm. Asla gerçekten yapamayacağım bir meslek seçtiğim için üzüldüm. Aklımda bir soru var: Şimdi kim karşıma çıkıp da bana bu ülkede özgürce gazetecilik yapabileceğimi söyleyebilir? Hiç utanıp sıkılmadan “Türkiye’de özgür basın var” diyenler… Bu insanlar kör ve sağır ama dilsiz değiller. Oturup burdan basın özgürlüğü hakkında atıp tutacak değilim. Çünkü önce insanlar özgür olur. Sonra zaten insanların oluşturduğu gruplar gerek meslek grupları, gerekse üniversiteler, şirketler özgür olur. Ama biz özgür değiliz. Ahmet Şık benim hocamdır ve ben kimsenin karşısına çıkıp onu savunmayacağım. Çünkü onun benim savunmama ihtiyacı yoktur. Çünkü gazetecilik savunulmaz, savunur. * İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi.

768

“Dokunulmazlık dosya sayısı 768’e ulaşmış Meclis” Bu cümleyi okumak ne kadar garip değil mi? Halkı temsil etme görevi verilmiş insanların, evrakta sahtecilik, zimmet, görevi kötüye kullanmak, görevli memura hakaret ve bunun gibi yüzlerce suçla anılıyor olması gerçekten garip. Bundan daha garip olan ise Ahmet Şık’ın Silivri cezaevinde olması. Yazının içinde özellikle kimin hangi suçla anıldığını zikretmiyorum çünkü maazallah beni de Ergenekoncu ilan edebilirler. Bir yanda yukarıda saydığım ve yüz kızartıcı suçlar olarak nitelendirdiğim dosyalara sahip bir grup varken, diğer yanda ise Türkiye’nin mayın mağdurları, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, faili meçhul cinayetleri ile ilgili haber yapan ve ömrünü buna adayan bir Ahmet Şık var. Bir taraf şu anda özgürce ve istediği şekilde hareket edebilirken, diğeri Silivri cezaevinde. Aslında bunun üzerine konuşmaya bile gerek yok. Adaletsizliğin bu kadar bariz bir şekilde gözümüze sokulması ve bu konuda bir şey yapamıyor oluşumuz, belki de içinde bulunduğumuz durumun en acı hali. Adaletin büyük saraylar inşaa etmek ile olacağını sanan bir zihniyetin, Ahmet Şık’ı yargılaması ve suçlu bulması maalesef şaşırılacak bir durum olmaktan çıkmıştır. Bugüne kadar karşı olduğu faşist düşünce yapısına sahip olan insanlar ile anılmak, Ahmet Hoca’ya verilebilecek en büyük cezaydı. Ne hapis, ne idam ne de işkence. Ahmet Şık alabileceği en ağır cezalardan birini çoktan aldı. Ece Temelkuran‘ın dediği gibi vakit bağırmanın vaktidir. Şimdi bağırmazsak yarın beraber bağırabileceğimiz kimse kalmayacak ve tek başımıza sesimizi adaletsizliğin kol gezdiği karanlık kuyularda kaybedeceğiz. * Gazeteci, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü 2010 mezunu.

Bir anda kör olmak

Daha düne kadar birçok meslektaşı “Suçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz” şeklinde yaptılar açıklamalarını. Şüpheyle yaklaşamıyorum. “Bir anda kör olmuşlar demek ki…” diyorum. * Hocalar, gazetecilik öğrencilerine senelerce “Bir gazeteci olaylara hep şüpheyle bakmalıdır” derler. Ahmet Şıkiçin verilen tutuklama kararından sonra, öğrenci olarak şüpheyle bakacağım, önce kendi geleceğim olacaktır. Ahmet Şık ile geçen sene sınıfta gündemi tartışıyorduk. Şık, bir gazetenin “Türkiye İran olur mu?” başlığı üzerine “Sizce bu ülkeye şeriat gelir mi?” diye sormuştu. Gençlerden biri, “Korkmayın hocam, bu ülkede asker var! Darbe olur, şeriat gelmez” diye atıldı. Şık, bu defa kaşlarını çatarak “Galiba bazılarımız darbenin iyi bir şey olduğunu sanıyor” dedi.Yine o ara, meslektaşı Ertuğrul Mavioğlu’yla Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu ve Ergenekon’da Kim Kimdir? adında iki kitap çıkardıklarında, operasyonlardan övgüyle söz edeceğini düşünmüştüm. Çünkü medyada, ne olduğunu tam anlayamadığımız Ergenekon’un, işi darbe planlarına kadar götüren derin devlet olduğu söyleniyordu. Şık, darbeye sıcak bakmıyorsa, operasyonları da onaylıyor olmalıydı. Oysa Nisan 2010’da Bianet’e verdiği söyleşide kitabı niye yazdığını şöyle anlatıyor : “Medya yoluyla bilinçli bir kafa karışıklığı yaratılarak ‘Türkiye’de gerçekten bir derin devlet temizliği yapılıyor’ algısı yerleştiriliyor. Ergenekon soruşturması, Türkiye’de bir şeyleri soruşturuyormuş gibi gösterip ama hiçbir şeyin soruşturulmadığı, esas faili gizlemek üzerine kurulu bir dava süreci benim gözümde. Bir yıl sonra yeni tutuklamalar olmazsa Ergenekon’dan bir kişi bile cezaevinde kalmayacak.” Şu an bu söyleşiyi okuyup, tutuklanma kararının kendisi için alındığını öğrenmek, insanların bir anda kör olduğu Yeşilçam filmlerini izlemek gibi geliyor. Ancak filmlerin gerçeklik payı da varmış. Daha düne kadar birçok meslektaşı “Suçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz” şeklinde yaptılar açıklamalarını. Şüpheyle yaklaşamıyorum. “Bir anda kör olmuşlar demek ki…” diyorum. Olayı gözümde filme dönüştüren bir başka nokta daha var. Ahmet Şık’ın da içinde bulunduğu bir ekip 2007’de Nokta dergisinde “Darbe Günlükleri” başlıklı 50 sayfalık bir haber yayınlamıştı. Haberde, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen bir günlük deşifre ediliyordu. […]

Kaygı duyun Sayın Cumhurbaşkanı…

* 6 Mart 2011, bu gün Pazar… Pazar günü sabaha karşı iki gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık hakkında “tutuklama” kararı verildi. Cumartesi günü saat 16.00’da başlayan savcılık ve Mahkeme önündeki sorguları 14 saat sürdü.İki gazeteci Savcılık tarafından “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma” suçundan tutuklanmasına karar verilmesi isteğiyle mahkemeye sevk edildiler. T.C. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi (CMK 250.Maddesi ile Görevli) Hâkimi gazetecileri sorguladı. İki şüpheli gazetecinin ve gazeteci “şüphelilerin” altı avukatı Mahkeme salonunda yerlerimizi aldık. Dinleyiciler bölümünde iki gazetecinin dostları ve diğer avukatları… Sohbeti, gülmesi, takılması, ciddiyeti, tutanak yazdırması ve verilen aralarla sabahı ettik ve iki “şüpheli” haklarında ileri sürülen suçlamaya karşı sorgulandı. İki gazetecinin haberleri, gazetecilikleri, kitapları, söyleşileri mesleklerinde geçirdikleri sıkıntılar, meslek ilkeleri, gazeteciliğe bakış açıları, dik duruşları, muhalefetleri, meslektaşlarının onlar hakkında söyledikleri, yıllar önce sorulanlar, yıllar önce yaptıkları haberler, yıllar sonra nasıl haber yapacakları, niyetlerinin ne olduğu, yazılmamış kitapları, kitaplarının içeriği, neyi neden öyle ve nasıl söyledikleri, kimlerle konuştukları ve kimlerle konuşmadıkları… Kısacası, hayatları sorgulandı. Onlar, hayatlarının gazetecilik olduğunu sürekli tekrarladı. Hayatları, hayat arkadaşları eşleri ve çocukları… Bizler içeride, günün aydınlanmasını görmüyorduk ama gün ışıdı. Şüpheliler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın üzerine yüklenen silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan haklarında yeteri kadar tutuklama müzekkeresi çıkarılarak tutuklanmalarına karar verildi. Biz altı avukat onları orada öylece bıraktık ve çıktık…Yazının ikinci bölümü… Türkiye’de basın özgürlüğü yoktur. Politikacıların ve siyasal iktidarın söylemi artık şöyledir; biz yargının işine karışmayız. Ama çok üzüntülüyüz. Bir an önce sonuçlansın istiyoruz, olup bitenlerden biz sorumlu değiliz.6 Mart 2011 bu gün Pazar… Ahmet Şık’ın gazetesi yok ama gazeteci arkadaşları var, Nedim gibi… Bilgi Üniversitesinden gelen akademisyen arkadaşları var ve yazı yazdığı çeşitli web siteleri var… Gazeteciler ve arkadaşları sabaha kadar beklediler mahkeme kapısı önünde… Bir umut, bu da geldi geçti diyerek alıp gidecekleri arkadaşlarını beklediler… 6 Mart 2011 bu gün Pazar… Nedim Şener’in gazetesi Milliyet’in başlığında bu […]