Sanat

Yönetmenlik yolunda bir karınca

Yazan: Mine Savaş

Azim ve hırs olduğu sürece insanın isteyip de yapamayacağı şey olamasa gerek. İşte, bu azim ve hırs sayesinde, kendi yolunda ilerleyenlerden biri de Mehmet Selçuk Bilge. Üniversitenin ilk yıllarında kısa film çekmeye başlayan Bilge, çektiği ilk filmlerle başarısızlık konusunda ipi göğüslüyor. “Böyle film çekeceksen hiç çekme” diyenler bile oluyor, ama yılmıyor ve sabırla yeni filmlerini çekmeye devam ediyor. Azim ve istek ile şans birleşince de Bilge’nin ummadığı kapılar yavaşça açılmaya başlıyor. Mehmet Selçuk Bilge halen Plato Film Okulu’nda genç ve yetişkin oyunculara koçluk yapıyor. Oyuncu koçluğu gibi görece yeni bir mesleğin en genç temsilcisi aynı zamanda…

Mehmet Selçuk Bilge, 1983’te muhasebeci bir anne babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ortaokul’da kendisini pek başarılı bulmasa da İstanbul’un en iyi okullarından biri olan Kabataş Erkek Lisesi’ne gidiyor. “Hayatımın en büyük dönüm noktası bu okula gitmekti” diyen Bilge, okuduğu okul sayesinde özgürlüğün ne demek olduğunu öğrendiğini ve belki de bu yüzden açık fikirli, yaratıcı bir insan olduğunu söylüyor.

Lisenin ilk yıllarında “Acaba grafiker mi olsam?” diyor, ama aslında grafikerlik konusunda pek de bir şey bilmiyor. Bir gün herkes gibi o da Titanic filmine gidiyor ve gemi uzun uzun batarken Bilge’nin sinema fikri doğuyor. Tabii ÖSS, aşk meşk derken bu fikri biraz sekteye uğruyor. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca aile, Mehmet Selçuk Bilge’nin diplomat olacağını düşünüyor, fakat kendisinin hiçbir zaman böyle bir niyeti olmuyor. Üniversiteye adımını atar atmaz, daha önce hiç tiyatro deneyimi olmamasına rağmen tiyatro kulübüne yazılıyor. Yaz tatilinde gazetede “Okul” isimli bir korku filminin çekileceğine dair haber okuyor ve Plato Film’i arayarak bu filmde yer almak istediğini söylüyor. Figürasyon üstü bir role kabul ediliyor ve film, tesadüf eseri Kabataş Erkek Lisesi’nde, öğrenim gördüğü sınıfta çekiliyor. Tabii bir yandan da yönetmeni incelemeye alıyor, zira kendi çekeceği kısa film için kamerayı hangi açılarda koyması ve kaç kere plan değiştirmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyor.

Üniversite ikinci sınıfa geldiğinde artık hazır olduğunu hisseden Bilge, bir hikâye yazıyor, ama filmi çekecek kamerası yok. Kabataşlılar Derneği’ne mail atıyor ve mezunlardan biri Bilge’nin kamera ihtiyacını karşılıyor. Portre ismini verdiği kısa filmi için “İlk filmini çeken her genç yönetmen gibi ben de filmime çok güveniyordum, ama ne kadar sıkıcı olduğunu sonradan fark ettim” diyor. Portre, hiçbir festivale alınmıyor, ama bu durum onu yıldırmıyor.

Bir yıl bile geçmeden Gökten Üç Elma Düşmüş isimli ikinci kısa filmini çeken Bilge, filmini büyük umutlarla başarılı oyuncu Serra Yılmaz’a izletiyor. Fakat hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşıyor ve Yılmaz, “Böyle film çekeceksen hiç çekme, daha iyi” diyor. Bilge, ikinci filminin de kötü eleştirilmesi üzerine çok ağlıyor ama yine, yeni bir kısa film daha çekiyor. Üç Vakte Kadar isimli kısa filmi şeytanın bacağını az da olsa kırıyor ve film, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin organize ettiği Yıldız Kısa Film Festivali’nde gösteriliyor. Filminin ilk defa bir festivalde gösterilmiş olması Bilge’yi daha çok kamçılıyor olsa gerek, bu sefer Altın Portakal Film Festivali için bir kısa film çekmeye karar veriyor. Bu arada babası, Mehmet Selçuk Bilge’nin sinema sevdasına ve ısrarına dayanamıyor ve küçük bir el kamerası satın alıyor. Nazım Hikmet’in Bir Küvet Hikâyesi isimli şiirinden yola çıkan Bilge, kısa filmine de bu ismi vererek Antalya yollarını gözlüyor. “Niyetim ödülü almaktı ve bu durum bende saplantı haline gelmişti, orada olmalıydım” diyor ve hatta dediklerinin bir kısmı gerçekleşiyor. Bir Küvet Hikâyesi, Altın Portakal Film Festivali’nde 400 filmin arasından ilk on’a giriyor. Yüzüyor, yüzüyor ve tam da kuyruğuna geliyor, “Oldu bu iş” derken, birinciliği başka bir filme kaptırıyor ve Bilge, o günü “Kıskançlıktan öldüğüm gün” diyerek anımsıyor.

İstanbul’a eli boş dönen Mehmet Selçuk Bilge, bir yandan okulu bitirmeye çalışırken bir yandan da tiyatro kursuna gidiyor. Film yapmaktan tabii ki vazgeçmiyor, daha iyilerini yapmak için çok fazla kısa film izliyor ve en sonunda izlemekten sıkıldığını anlıyor. “Bir kısa filmci kısa filmlerden nasıl olur da sıkılır?” sorusu akla gelmiyor değil. Fakat Bilge, “Ben sıkılıyorsam herkes sıkılır, temposu olan filmler yapmalıyım” diyerek yöntemini değiştirmeye karar veriyor. Bir yandan da dizi ve film setlerinde yönetmen asistanı olarak çalışmaya başlıyor, ama gittiği setlerde gözüne batan bazı hatalar yüzünden en fazla üç gün dayanabiliyor.

Üniversite’den mezun olduktan sonra hemen İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nde yüksek lisans öğrenimine başlıyor. Bu arada yönetmen Murat Daltaban’ın kurduğu Dot isimli tiyatroda da stajyer olarak işe giriyor. Işık ve dekor yaparken şans eseri kendini bir anda, sahnelenen bir oyunun karakterlerinden biri olarak buluyor. İlk profesyonel tiyatro deneyiminin ardından ara verdiği kısa filmlere geri dönerek Gülbeşeker ve hemen ardından da Rent A Boy isimli iki film çekiyor. Bu filmlerini Plato Film’in düzenlediği kısa film yarışmasına gönderiyor. Bu yarışmada da ilk on’a girmeyi başarıyor, ama maalesef ilk üç’te yerini alamıyor. “Hatta Sinan Çetin tüm filmler hakkında konuştu, ama benim filmlerimle ilgili hiçbir şey söylemedi” diyen Bilge, bu duruma çok bozulduğunu da eklemeden geçemiyor.

Yaklaşık iki hafta sonra Plato Film’den hiç beklemediği bir telefon geliyor ve karşısındaki ses Bilge’ye “Bizimle çalışır mısın?” diyor. 2006’da Plato Film’de stajyer olarak işe başlayan Bilge, kendini ispatlamak için çok çalıştığını söylüyor. Mr. Unhappy Meets The Girl ve Mr. Unhappy Sees A Doctor ismini verdiği filmlerle de Ankara Film Festivali’nden ödülle ayrılıyor. Kendi de fark etmiyor, ama çektiği bu filmlerin Türkiye’de örneği az olan “mocumantary belgesel” (saçma belgesel) tarzı olduğunu öğreniyor. Altın Portakal Film Festivali belki de “saçma” bulduğundan belgeselleri yarışmaya almıyor, ama filmler Amerika ve Avrupa’da ilgi görüyor. Bu arada Bilge, Plato Film’deki stajyerlik görevinden terfi ediyor. Zira kendisinin oyuncuları iyi yönettiği gözleniyor ve önce çocuklarla daha sonra da büyük atölyelerinde eğitmenlik kariyerine adım atarak Türkiye’nin en genç oyuncu koçu oluyor. Ünlü oyuncu Ayla Algan’la birlikte devam ettiği eğitmenlik görevinin yanısıra Plato Film Okulu’ndaki yönetim değişikliği ile kurs bölümünün yöneticiliğini de üstleniyor. Garip ve Aktör isimli iki kısa film daha çeken Bilge, bu filmlerini Saraybosna Film Festivali ve İF İstanbul’da izletme imkânı buluyor.

Kısa film yönetmenliği, oyuncu koçluğu ve okul yöneticiliğinin dışında Mehmet Selçuk Bilge’nin başka yetenekleri de var. Fotoğraf çekiyor, resim yapıyor, şiir yazıyor ve hatta beste bile yapıyor. Tüm bu yeteneklerini Tim Burton Syndrome ismini verdiği bir sergide toplayan Bilge, “İddiasız, eğlence amaçlı başladığım çalışmanın ürünlerini üç ayda toparladım ve sergiyi açtım” diyor.

“Bugüne kadar yaşadığım mesleki olumsuzluklardan hiç yılmadım, bu yüzden de ileride çok başarılı bir yönetmen olacağıma inanıyorum” diyen Bilge, doğru zamanı kollayarak bu sefer uzun metrajlı film çekmeyi planladığını söylüyor. Kötü film ve oyunculuklara hiçbir zaman tahammül edemediğini anlatan genç yönetmen, gişe rekorları kıran filmler çekmek yerine insanların üzerinde düşüneceği filmlere imza atmayı amaçlıyor.

2 Yorum

  • Sizi yürekten tebrik ediyorum. Ben de oyunculuk eğitimi alıyorum. Önümüzdeki ayda Ayla Algan'an eğitim alacağım. Sizin gibi azimli insanlar görmek beni dahada yüreklendiriyor. Sizinle çalışmak isterdim. 🙂

  • Süpersiniz hocam azminizden dolayı sizi yürekten kutluyorum. Ve iyiki benim hocamsınız 🙂

Yorum yazın