Habervs

Habervs

Osmanlı’nın feministleri

Bugün Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 74. yıl dönümü. Aradan geçen yıllar boyunca kadının hak mücadelesi siyasal, kültürel, sosyal alanlarda devam etti. Feminist mücadelede yer alan kadınların sokaklara inmesi ya da taleplerini daha gür bir sesle dile getirmesine ilişkin örneklerle son yıllarda daha sık karşılaşsak da, bu topraklardaki kadın mücadelesinin kökeni Osmanlı dönemine kadar iniyor. Osmanlı modernleşmesinin başlangıcı kabul edilen 1839 ikinci Tanzimat dönemiyle birlikte kadın hareketindeki aktif mücadelede başladı. Bu dönemde kadınlar, gösterdikleri çabalar sonunda özellikle eğitim alanında bir takım haklara kavuştu. Böylece çeşitli öğretmen okulları, rüştiyeler (lise) ve ebelik mesleğini öğreten kimi kurumlar açıldı. Eğitimin içinde yer almalarıyla beraber gelişen bilinçlenmeyle de çeşitli sorgulamalara girişen kadınlar 1869 yılında, dönemin feminist hareketinin ilk yayını olarak bilinen Terakki-i Muhaderat isimli kadın dergisini çıkardı. Derginin yayımlanmasıyla birlikte başlayan kadınların erkeklere karşı verdiği var olma mücadelesi ve eşit birey olarak tanınma talepleri de ciddi atılımlara yol açtı. “Osmanlı Kadın Hareketi” adlı kitabın yazarı İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Serpil Çakır da, geçen hafta (29-20 Kasım 2008) Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Enstitüsü tarafından düzenlenen Toplumsal Cinsiyet Konferansı’nda konuyla ilgili yaptığı konuşmada bu mücadeleden örnekler verdi. Önce yayın sonra dernek Çakır, kadınların varolma çabalarının Tanzimat’tan sonra hızlandığını özellikle dergiler, dernekler aracılığıyla seslerini duyurmak istediğini belirterek Cumhuriyetin ilan edildiği döneme kadar kadın dergi ve gazetelerinin sayısının 40’ı bulduğunu söyledi. Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkarıldığını anlatan Çakır, “Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü. 1910’larda bu gayretler sonuç verdi ve kadın hareketi kurumsallaşmaya başladı. Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın derneği de kuruldu. Dernekler vasıtasıyla, bireysel talepler örgütlü birliklere dönüştürüldü, sorunların çözümü için ortaya konulan öneriler uygulamaya geçirildi” diye konuştu. Osmanlı’nın feministleri Tarihin tozlu […]

İş çıkışında tiyatrocu

“Bir derdiniz, anlatmak istediğiniz birşey oluyor. Aynı anlayışta olduğunuz insanlarla bunun üzerinden birşey üretip, sahnede paylaşmanın keşfi apayrı” diyor Zeynep Okan. 14 yıldır tiyatroyla uğraşıyor. Ancak mesleği farklı; 10 yıldır halkla ilişkiler uzmanlığı yapıyor. Sadece Okan değil, aynı sahneyi paylaştığı 10 arkadaşı da farklı meslek gruplarından. Mühendisler, pazarlama müdürleri, çevirmen ve öğretmenler var aralarında. Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun, kendilerini “Çalışanlar Tiyatrosu” olarak isimlendiren bu 10 kişi, mezuniyetlerinin ardından da tiyatroya hiç ara vermedi. Grup bugünlerde kurgu ve metni kolektif çalışmalarının ürünü olan Biz, Siz, Onlar oyununu sergiliyor. Oyunlarını Boğazici Üniversitesi Tiyatrosu ve Talimhane Tiyatrosu’nda sergileyen Tiyatro Boğaziçi içinde bulunduğumuz günlerde Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde de sahneye çıkmanın hazırlıklarını yapıyor.Haber: Kamera:Gökhan Tünay

Galata’da değişik şeyler oluyor

Tiyatronun genç, yeni yeşeren bir dalı bu. “Okuma tiyatrosu” diye isimlendiriliyor. İsmi de ne olduğunu anlatıyor aslında. Oyuncu, oyunun metnini ezberlemiyor. Sahneye çıkıp basbayağı okuyor. Bunu yaparken çoğu zaman haraket bile etmiyor. Seyirci yazarın tavrını, oyuncunun (“okuyucu”nun mu demeli) küçük hareketlerinden, mimiklerinden, ses tonundaki değişimden ya da en kabası, oturup kalkmasından anlıyor. Böylece yazar sahnede, oyunlaştırılmamış ham metniyle temsil ediliyor. Normalde bir oyun için aylarca çalışırken, sahneye bu şekilde koyulan bir eser için dört beş pova yeterli olabiliyor. Üstelik ne kostüm ne de dekor kullanılıyor. 2001’de oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı Yeşim Özsoy Gülan tarafından kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” yeni metinlere, sahne teknolojilerine ve çağdaş tiyatroya odaklanan yenilikçi bir tiyatro topluluğu olma amacıyla yola çıktı. Yurtdışında gerçekleşen birçok festivelde yer alan ve sergilediği oyunlarla ödüller kazanan topluluk 2006 yılında “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesiyle risk almaktan korkmayan özgürlükçü anlayışını ortaya koydu. Ve Türkiye’de çağdaş oyun yazımı konusunda önemli bir adım atmayı başardı. Yeşim Özsoy Gülan’ın İstanbul Üniversitesi Dramaturji yüksek lisans öğrencisi Dilek Altuntaş ve Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın dramatugu Ceren Ercan ile başladıkları bu proje ilk yıl daha çok oyun yazarları ile söyleşilere odaklandı. “Dramaturgları, yazarları ve yönetmenleri çağdaş tiyatro alanında neler yapılabilir diye tartışmak amacıyla söyleşilere çağırdık” diyen Gülan, ikinci sene Türk yazarları seçmek ve oyunların okumasını gerçekleştirmek amacını güttüklerini belirtiyor. Özlem Saraç, Burak Akyüz ve Hüseyin Alp Tahmaz’ın oyunlarının okuma tiyatrosu şeklinde Galata Perform’da yapıldığını söyleyen proje direktörü Mark Levitas, yavaş yavaş gelişmeye başlayan bu projeyi büyütmeyi hedeflediklerini söylüyor. Bu nedenle de bu yıl ocak ayında başlayacak, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi desteğiyle yurtdışından çağdaş tiyatro alanında çalışan yazarları ve oyunları İstanbul’a getirip okuma tiyatroları ile insanlara tanıtmak istediklerini belirtiyor. Bu yılki etkinliğin en önemli özelliğinin yurtdışından gelen yazarlarla buluşma olanağı ve daha fazla kitleye ulaşma imkanı olduğunu söyleyen Mark Levitas, “Geçen senelerde bu okuma tiyatrolarını burada […]

AB yasaklıyor Türkiye tüketiyor

Önce Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıç: “Yerleşim yerlerinde haşerelere karşı yapılan kimyasal mücadele insan sağlığına zararlı” dedi. Hemen ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kontrol Mühendisi Mehmet Baran bu tezi destekledi: “Avrupa’da yasaklanmış olan 124 tür kimyasal ilaç Türkiye’de kullanılıyor.” Şayet sağlığı tehdit ettiği için gelişmiş ülkelerce yasaklanan kimyasal ilaçlar Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından onay alıyor hatta çiftçilere şiddetle tavsiye ediliyorsa, bu ilaçların ucunun dokunduğu gıdalarla beslenmek, toprağa ayak basmak, suyu içmek hatta havayı solumak ne denli sağlıklı olabilir? Mehmet Baran’ın “Türkiye’deki ilaç firmaları Avrupa’da yasak kapsamında olan kimyasalları satmaya devam ediyor” iddiasının doğruluğunu sorgulamak için iletişime geçtiğimiz kimyasal ilaç firmalarından aldığımız sonuç korkutucu: evet, gelişmiş ülkelerin kullanmadığı bazı kimyasal ilaçlar Türkiye’de hâlâ satılıyor, hem de “yasal olarak!” Peki gelişmiş ülkelerin yasaklama yoluna gittiği, ülkemizde ise evlerde, bahçelerde haşereleri öldürmek ve gıdaları korumak amacıyla hâlâ kullanıldığını öğrendiğimiz kimyasal ürünler iddia edildiği gibi canlıları ve doğayı tehdit ediyor mu? Haşerelerden korunmak ve bitkileri korumak için başvurulacak alternatif yöntemler var mı? Konunun uzmanlarına sorduk… Doğaya karşı yürütülen kimyasal mücadelede miladın, çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT olduğunu belirten Tütün-Sen Başkanı Ali Bülent Erdem: “DDT’den sonra haşerelere karşı mücadele kimyasallarla yürütülür oldu ve bu, şirketler için kârlı bir alan oluşturdu. Türkiye’de de evsel pazarın yüzde 76’sını üç firma kontrol etmektedir” diyor. Erdem’e göre Türkiye’nin başı kimyasallarla dertte. Erdem: “Dünya kimyasal mücadele yöntemlerinin insan ve çevre sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışırken, biz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yasaklanan 124 tür ilacı çekinmeden kullanabiliyoruz” diyor. Bir başka canlının solumak istemediği şey insana nasıl zarar vermez! Ali Bülent Erdem’in de değindiği gibi DDT ve türevi kimyasalların canlılar üzerindeki olumsuz etkileri aşikâr. Peki belediye araçlarından yapılan, sokakta yürürken, oynarken, balkonda otururken maruz kaldığımız ve neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen haşere ilaçlamaları insan sağlığına zararlı mı?Araçlardan yapılan günlük haşere ilaçlamalarında, yakılan mazotun kullanıldığını […]

Hadi polisçilik oynayalım

Polis denince akla ilk gelen şey güven, ya da öyle olmalı. Çünkü polis, bir ülkede suçu önleyen ve suçla mücadele eden, halka hizmet amaçlı görevde bulunan ve en önemlisi de halkın huzurunu sağlayan kamu görevlisi. Tüm dünyada olduğu gibi. Fakat özellikle son birkaç sene içerisinde, polisle vatandaş arasında yaşanan çarpıcı olaylar dikkat çekici. Dur ihtarına uymayan 10’a yakın insanın öldürülmesi,1 Mayıs’ta sade vatandaşın çevik kuvvet tarafından yumruklanması, maç sevinciyle Nişantaşı’nda eğlenen çocukların üzerine biber gazı sıkılması, İstanbul’da Moda sahilinde sadece içki içtikleri için gençlerin polis dayağına maruz kalması hafızalardan kolay silinemeyecek olaylar. Kimi polisin trafik kurallarını itinayla çiğnemesi ise hemen her gün karşılaştığımız olağan bir durum haline geldi. Şüphesiz örnekler çoğaltılabilir. Tabii, her polisi aynı kategori içerisine almak mümkün değil, ama yaşanan bu olaylar gün geçtikçe polisin güvenilirliğini, koruyucu ve kollayıcı olma imajını zedeleniyor ve bu durum halkın gözünde “Polis her şeyi yapar, istediği kuralı uygular” durumuna geliyor. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, yaşanan vahşetle ilgili olarak, bunları yapan polis dahi olsa peşine düşeceklerini söylüyor ve “Sivil olarak ya da polis yeleği giyen, ‘ben polisim’ diyen kişilere, vatandaşlarımızın kimlik sormaları gerekiyor” diyor. Fakat polis yeleğini satın almak ne kadar kolaysa polis üniformasını da temin etmek o kadar kolay olsa gerek. Tabii, olay sadece üniforma, yelek ya da sivil olmak değil, olay sadece “polis” olmak. Maalesef, polis Celalettin Cerrah ve bakan Cemil Çiçek, Türkiye’de “ben polisim” deyince akan suların durduğunu, her türlü yolun açıldığını pek bilmiyor olsa gerek. Polis olunca yapılan haksızlıklar, gerçekleşen ölümler ve çiğnenen kurallar meşru gibi gözüküyor olsa gerek, geçtiğimiz günlerde izleyenleri televizyon karşısında şoke eden bir görüntü haberlerde ilk sırayı aldı. “Polis kılığına” giren kişiler, Avcılar’da bir müzikhol basarak, bir kadını saçlarından sürükleyip kaçırdı ve ardından tecavüz etti. Olaya tanıklık edenler polise değil “kimliğini göster?” demek, “n’apıyorsun kardeşim?” bile diyemedi. Çünkü bu […]

Arap sporu Formula 1

Almanya’daki Hockenheim Pisti’nin patronu Karl-Josef Schmidt 29 Kasım’da Alman Der Tagesspiegel gazetesine “Rhein-Neckar-Kreis eyaleti mali yardımda bulunmazsa Hockenheim’da bir daha Formula 1 yarışı düzenlenemez” açıklamasını yapıyordu. 2008’deki Grand Prix’de 5,3 milyon avro zarar eden Schmidt’e göre mali sorunlar çözülmez ise Dünya Şampiyonası’nın Almanya ayağının dönüşümlü olarak yapıldığı diğer pist Nürburgring’de de bir daha yarış yapılamayacak. Schmidt en ilginç sözlerini de sona saklıyordu: “Bu gidişle Formula 1 sadece Arap ülkelerine kalacak.” Pilotların fiziki yeterliliği ve yeteneklerinin, yüksek teknolojinin kullandığı araçlarla test edildiği Formula 1 önemli bir değişim yaşıyor. Avrupa kökenli bu spor ekonomik nedenlerle giderek Asya ve Ortadoğu ülkelerine taşınıyor. Geride kalan 10 yılda, daha önce yarış takviminde hiç yer alamayan beş ülke Grand Prix’ye dahil oldu. Sırasıyla Malezya (1999), Bahreyn (2004), Çin (2004), İstanbul ve son olarak da 2008’de Singapur dünyanın en hızlı araçlarını ağırlamak üzere pist inşa ettiler. Dünya Şampiyonası’nın Asyalı ortaklarının sayısı önümüzdeki üç yılda daha da yükselecek. Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi 2009 takviminde kendine yer buldu. Hindistan ve Güney Kore sıradaki ülkeler. Grand Prix’nin kıdemli Avrupalıları ise takvim dışında kalmaya başladı. Örneğin, Formula 1 tarihinin en eski yarışı olan (88 yıllık) Fransa Grand Prix’i 2009’de yapılmayacak. Aynı şekilde 1970’ten beri Almanya Grand Prix’sinin yapıldığı Hockenheim pistindeki yarış sayısı iki yılda bire düşürüldü. Yine kıdemliler arasında yer tutan Kanada da Dünya Şampiyonası dışında kaldı. Uzun yıllardır Formula 1’e yatırım yapan ülkeler, üstelik giderek daha çok izleyici toplayan ve bu nedenle daha çok gelir getirebileceği düşünülen bu organizasyondan neden çekiliyor? Sigara krizi Krizin başlıca nedenleri arasında Avrupa Birliği ülkelerinin 2005 yılında uygulamaya başladığı sigara reklamı yasağı yer alıyor. Çünkü sigara firmaları, reklam karşılığında takımlara ve pist sahiplernine yılda 300 milyon avro gelir sağlıyordu. Gelirinin önemli bir bölümü bu firmalardan gelen Avusturya’nın Zeltweg Pisti yasağın uygulanmasını beklemeden yarışlardan çekildi. O yılki kriz, Bahreyn’in yarış takvimine alınmasıyla geçici olarak […]

CHP takiyye mi yapıyor?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, türban-çarşaf açılımı hız kaybetmeden sürüyor. Hem parti içinde hem de toplumun değişik kesimlerinde farklı tepkilerle yorumlanan bu açılımla ilgili sokaktaki insanları ne düşündüğünü sorduk. Kimisi iyi bulduğunu söyledi, kimisi takiyye yapıldığını anlattı. Uzun lafın kısası memnun olan da var olmayan da ama kesin sonucun ne olduğunu önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde göreceğimiz kesin.

Belediye İshak Paşa’dan ne istiyor?

Topkapı Sarayı çevreleyen surların güneybatı cephesine dayanan 13 bina dün, Sur-u Sultani Projesi kapsamında, Eminönü Belediyesi ekiplerince yıkıldı. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, Cankurtaran semti, İshak Paşa Caddesi üzerindeki bu binaların yıkım gerekçesini Milliyet gazetesine “Surların etrafındaki kötü yapılaşmayı kaldırmak istedik. Daha önce de Gülhane Parkı’nda böyle bir temizlik yapılmıştı” sözleriyle açıklıyor. Surlar tarihi de, İstanbul’un en eski semtlerinden Cankurtaran’daki konutlar tarihi değil mi? Başkan Nevzat Er’in, Milliyet’teki haberin devamında yer alan sözleri, bu sorunun ardından yükselen endişeyi daha arttırıyor: “Sadece İshak Paşa Konağı sahipleri ile mahkemeliğiz. Onu da yıkacağız, burası temizlenecek.” (http://www.milliyet.com.tr/2008/12/01/guncel/) Bir belediye başkanı nasıl oluyor da, Osmanlı’nın en önemli devlet adamlarından birinin ismini taşıyan konağı yıkmayı temizlik olarak nitelendiriyor? Dahası Bölge Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, saray çevresindeki bu binaların yıkılmasını nasıl onaylıyor? 19. yüzyıla ait konak! İnternette “İshak Paşa Konağı” kelimeleriyle yaptığımız aramada, konağı otel olarak kullanan işletmenin sitesine ulaşıyoruz. İngilizce yayın yapan sitenin açılış sayfasında konağın “19. yüzyıla ait ve devlet tarafından koruma altına alınmış bir bina” olduğu yazıyor. Bunun üzerine otel sahibiyle konuşmak üzere Cankurtaran’a gidiyoruz. İshak Paşa Caddesi’nde, ne zamandır binalar arkasında kaldığını bilemediğimiz surun yıkımlar sonrasında gerçekten de ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Hurdacılar ve mahalleli, dün yıkılan binalardan geriye kalan, işlerine yarayacağını düşündükleri parçaları topluyor. Ancak yaklaşık iki saat beklediğimiz otel sahibine ulaşamıyoruz. Kendisiyle daha sonra görüşmek üzere, telefonlarını alarak Cankurtaran Mahallesi Muhtarlığı’na gidiyoruz. Muhtar, Türk sinemasının unutulmaz “kötü adam”ı Erol Taş’ın yeğeni Nevin Taş bize şaşırtıcı bir bilgi veriyor: “İshak Paşa Konağı en fazla 15- 20 senelik bir geçmişe sahip yeni bir yapı.” Taş yine de, yıkım için kendilerine haber vermeyen belediyeyi eleştiriyor. Yangından geriye kalan… Aynı mahallede bir otelde yönetilicilk yapan, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Mehmet Ata Tansuğ’a ulaşıyoruz. Tansuğ, sadece İshak Paşa Konağı’nın değil, Cankurtaran Mahallesi’ndeki 19. yüzyıla ait […]

Kürt gazeteciliğinin 16 yıllık inadı

Özgür Gündem geleneğinden gelen gazetelerden Analiz de diğer Kürt gazeteleriyle aynı akıbete uğradı. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Kasım’da yayın hayatına başlayan Analiz’e bir ay yayın durdurma cezası verdi. Analiz’in kapatılmasıyla birlikte iki yılda 20 Kürt gazetesi 41 kez kapatılmış oldu. Son kapatıldığında Analiz adını taşıyan bu gazete, 1992 yılında Halk Gerçeği dergisi ve haftalık Yeni Ülke gazetesi deneyimlerinin mirasçısı olarak yayın hayatına atılmıştı. Özgür Gündem adıyla başlayan bu serüven, 16 yılda binlerce soruşturma ve davanın konusu oldu. Geride ise gazete yöneticileriyle yazarlarına verilen ve toplamını kimsenin bilemediği hapis ve para cezaları, kapatma kararları ve çeşitli isimlerle geride bırakılan 20 gazete kaldı.Özgür Gündem geleneğinden gelen gazeteler 1992’den beri çeşitli engellemelere maruz kaldı, kalıyor. 16 yılda açılan binlerce soruşturma, gazete yöneticileri, muhabirleri ve yazarlarına verilen hapis ve para cezaları, kapatma kararları verildi. Bütün bu “cezalandırma”ların hiç şüphesiz en ağırı, aralarında yazar, muhabir ve dağıtıcıların da bulunduğu 21 çalışanının öldürülmesiydi. Şansları yaver giden yüzlerce “Gündem” çalışanı, sadece gözaltılar, tehditler ya da kimi zaman işkencelerle kendini kurtardı. Bu uzun soluklu mücadelenin son halkası Analiz, yayın hayatının henüz üçüncü günündeyken, 1 aylık yayın durdurma cezasıyla kapanmış oldu. Gazete yönetimi, diğerleriyle aynı akıbeti paylaşması kaçınılmaz sayılsa da önümüzdeki günlerde, adı henüz belirlenmemiş bir başka gazeteyle, yola devam edecek.Biz de, ne kadar özgür olduğu, eleştirdiği “karşı taraf” gazetelerinden ne kadar farklılaşabildiği, ne kadar “gerçeğin” peşinde koştuğu, demokrasi mücadelesinin neresinde durduğu ya da bir silahlı oluşumun sözcülüğünü yapıp yapmadığı türünden, sıklıkla gündeme getirilen konuları sorgulamaksızın, Özgür Gündem Gazetesi’nin 16 yıllık serüvenini özetleyelim istedik. Özgür Gündem:30 Mayıs 1992’de yayın hayatına başladı. 14 Nisan 1994’te mahkeme kararıyla kapatıldığında, sorumlularına toplam 54 yıl hapis, 20 milyar 45 milyon lira para cezası ve 18 ay yayın yasağı verilmişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, gazete hakkında 101 suç duyurusunda bulunduğunu, ancak yargının gereğini yapmadığını açıklamıştı. Gazete’nin Diyarbakır muhabiri Hafız Akdemir’in […]

İstanbul’un kulağına küpe

İstanbul, 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkentliğini yapmaya hazırlanırken, halkı bilgilendirici konferanslar da devam ediyor. 25 Kasım 2008 günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bu amaçla yapılan “Kente Doğru Konuşmalar”ın ev sahibi, kültür başkentliği için yapılacak tüm çalışmalarda yer alıp, destek sağlayacağını açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ydi. Konuşmacılar, 2004’te bu deneyimi yaşayan Fransa’nın Lille kentinin iletişim sorumlusu Laurent Tricart ve Şam’ın, 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri Dr. Hanan Kassab-Hassan’dı. İki isim, kendi kentlerinin tecrübelerini paylaştı. İtalya’nın Cenova kentiyle birlikte 2004 Avrupa Kültür Başkenti olan Lille, 227 binlik nüfusuyla bulunduğu bölgenin en büyük kenti. Ancak 12 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın en büyük kenti İstanbul’la kıyaslanamayacak kadar da küçük. Laurent Tricart, AKB kendilerine geldiğinde çevredeki 193 yerleşimi de proje dahil ederek bir Avro-bölge olmayı hedeflediklerini ve yaklaşık 9 milyon ziyaretçi aldıklarını belirtiyor. “Sergileri görmek herkesin hakkı” düşüncesinden yola çıkarak sokak festivalleri, ışık gösterileri, performans sanatlarının yer aldığı 28 bin 800 etkinlik gerçekleştirildi. Bu etkinliklerde 17 bin 800 “gönüllü elçi” görev aldı. Tricart’a göre AKB, sadece turist sayısını arttırmakla kalmamış, ticari faaliyetlerde de gözle görülür bir yükselme sağladı. “Kentsel dönüşüm” kapsamında 12 ev yeniden düzenlenerek kültür faaliyetlerine açıldı. Kent ve etkinlikler hakkında uluslararası basında 3 bin makale yayınlandı. Laurent Tricart’a göre tüm bunlar “Lille’de yaşayan herkesin küçük kent kompleksinden kurtulmasına ve şehriyle gurur duymasına” neden oldu. Benzer bir oluşumun Arap Ligi’ndeki temsilciğini ise bu yıl Şam üstleniyor. 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri K. Hanan Kassab-Hassan, geliştirdikleri projelerin kentin uluslararası kimliğini ön plana çıkarma amacı taşıdığını söylüyor. Hassan, sadece gençlerden oluşan 20 kişilik bir ekip ile Avrupa kültürünü Suriye’ye, Suriye’nin kültürünü de Avrupa’ya tanıtmak için çalıştıklarını söylüyor. Amaçları, şehirde kalıcı kalkınma gerçekleştirmek ve şehrin kültürel açıdan tekrar düzenlenmesini sağlamak. Dünyanın çeşitli yerlerinde Suriye kültürünü tanıtmaya yönelik etkinlikler dizisi yapıyorlar. Dünyaca ünlü sanatçıları Şam’da ağırlıyorlar. Hassan, yeni kurdukları ses ve görsele yönelik departmanın henüz yerli seviyeye […]

‘Masum olmayan türbanlılar’

Deniz Baykal’ın 16 Kasım’da İstanbul, Sultangazi’de CHP’ye yeni katılan çarşaflı kadınlara parti rozeti takması CHP çevrelerini bile şaşırttı. Ardından çok sayıda başörtülü kadının katılımıyla gerçekleşen İstanbul ve İzmir’deki diğer yeni üye törenlerinde CHP, “açılımını” iyice genişletti. Hemen her kentten CHP’ye türbanlı ve çarşaflı üye kaydı haberleri yağmaya başladı. Ancak gerek parti içinden gerek karşı cephelerden tepkiler var. Baykal’ın, tepkilere cevap olarak söyledikleri farklı bir tartışma konusu yaratacak nitelikte olsa da pek üzerinde durulmadı: “O çarşaflılar farklı. Masumane örtünmüşler. Önemli olan başın içindekiler. Örtülü kadınlarımız zincirlerini kırıyorlar”. Parti içinde başını Necla Arat’ın çektiği birkaç CHP’li bu çıkışa sert tepki gösterse de, birçok partili Baykal’ı destekliyor. Konuya olumlu yaklaşanlardan biri de 28 Şubat’ta üniversitelerde başlayan başörtü yasağının uygulanmasında ciddi bir baskı yöntemi olan ikna odalarının mimarlarından CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Nur Serter oldu. Medyada “türban ve çarşaf açılımı” söylemiyle ifade edilen CHP’nin bu tavır değişikliği akıllara, başörtüsü konusunda Anayasa Mahkemesi’nin öğretimde türbana özgürlük tanıyan kararını iptal ettirmeye çalışan, üniversitelerde başörtülü öğrencilere ikna odaları kuracak kadar sert bir tutum içinde olan bir partinin türban konusunda nasıl hızla tavır değiştirdiği sorusunu da getirdi. Konuyu üniversitelerde başörtüsü yasaklarının en sert uygulandığı dönemin, başörtüsünü çıkarmaya “ikna” olmayan mağdurlarından Hatice Kavçakar, Necla Ölçer Yiğit ve Emine Betül Avcı ile konuştuk.“Seçim zamanı CHP hep daha bir Müslümanlaşıyor” Farklı üniversitelerde yasakların başladığı ilk yıllarda başları örtülü olduğu için derslere alınmayan Kavçakar, Yiğit ve Avcı baskı gördüler, okullarını bırakmak zorunda kaldılar. Üçünün de CHP’nin çarşaf açılımına yönelik yorumları ortak. Seçim zamanı yaklaştığı için CHP’nin böyle bir tavır içine girdiğini ve bu tutumu samimi bulmadıklarını söylüyorlar. Hatice Kavçakar, “Başını örten kadınların da farklı siyasi tercihleri olabilir. Fakat CHP’nin başörtüsü ile ilgili yaptığı, söylediği şeylere bakacak olursak ‘Acaba oy toplamak için mi yapıldı?’ diye düşünüyorum” diyerek yorumluyor durumu.Necla Ölçer Yiğit de aynı fikirde. Seçimlere kısa zaman kalınca CHP’nin hep daha bir […]

Duvardaki anarşist

Kentin en gözde mekânlarından en izbe duvarlarına kadar her yerde görebilirsiniz stensili. Bazısı bir bakışta çarpıcı bir mesaj verir, toplum içindir; bazısı güzelliği ve ilginçliğiyle uzun uzun baktırır kendisine, sadece sanat içindir. Ne amaçla yapılırsa yapılsın, stensil, kendini değişik biçimde ifade etmek isteyen herkes için şehrin duvarlarını tuval, sokaklarını ise birer galeri haline getiriyor ve gün geçtikçe daha çok yayılıp tanınıyor. Türkiye’de son dönemlerde yayılmış olmasına karşın, tarihi eskilere dayanıyor. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı amaçlar uğruna kullanılmış ve uygulandığı her alanda dikkat çekmiş bir metod. İlk insanların ellerinin izlerini mağara duvarlarına çıkararak oluşturdukları şekiller bir nevi günümüz stensilinin atası. Ortaçağ’da Avrupa’nın siyah beyaz baskı dünyasında oyun kartlarını renklendirmek için kullanılan stensil metodu, Japonya’da da ülkenin değerli ipeğine uygulanarak şaheser desenli kıyafetler yaratılmasını sağlamış. İncil’in stensil metodu kullanılarak çoğaltılan ilk kitap olduğu dahi söyleniyor. Crass’in Londra çıkarması Kısaca tanımlarsak, her kullanımda birbirinin aynı olan harfleri, sembolleri, şekilleri ve desenleri çizmek ya da boyamak için kullanılan şablona stensil deniyor. Onun günümüz sokak sanatçılarının favorisi haline getiren şey ise çabuk uygulanabilmesi: Sanatçının gözüne kestirdiği duvarı kullanmak kanuna aykırı, vereceği mesaj yasaksa, sprey boyama yoluyla hızlı ve kolayca uygulama imkânı sunan stensil son derece çekici. Örneğin, anarşist punk grup Crass, Londra yeraltı sistemi çevresinde yapılan uzun vadeli bir grafiti kampanyasında stensili kullanarak savaş karşıtı, feminist ve tüketim karşıtı mesajlar vermiş ve bunları çoğu zaman ünlü markaların reklamlarının yeraldığı reklam panolarını kullanarak yapmıştı. Stensil kullanarak dünya çapında tanınmış birçok sanatçı var. İlginç çalışmalarını takip etmek isteyenler için bu isimlerden birkaçı: Fransız Blek le Rat, İngiliz Bansky, dünya çapında yaptıkları OBEY adlı propaganda çalışmalarıyla New Yorklu John Fekner ve Shepard Fairey… İstanbul’un Parle’si İstanbul’daki stensil izlerini takip ederek, bu uygulamanın başarılı temsilcilerinden Parle’ye ulaşıyoruz. Stensilin nasıl yapıldığını öğrenmek ve dahası canlı canlı izlemek için onunla Kadıköy sokaklarına iniyoruz. Bu sokak sanatını beş yıldır icra eden Parle […]

Ölecek ne vardı Batman?

Batman öldü. Çizgi romanın yazarı Grant Morrison, serinin bugün piyasaya verilen son macerası öncesinde Comic Book Resources’a (CBR) yaptığı açıklamada kahramanın alter egosu Bruce Wayne’nin “yolun sonuna geldiği” açıklamasını yaptı. Batman karakteri 1939’da DC Comics kurucuları Bob Kane ve Bill Finger tarafından yaratılmış ve geride kalan 70 yılda “ayakta kalan” en önemli çizgi roman kahramanlarından olmuştu. Pelerinli kurtarıcı, 1980’lerin sonunda senaryo sıkıntısı çeken Hollywood sinemasına da nefes aldırmış, aralıklarla çekilen altı filmi gişede büyük başarı sağlamıştı. Çizgi romanı henüz okuyamadığımız için bu ölümün nasıl gerçekleştiğini bilemiyoruz. Ancak yazar Morrison’un açıklamasında kesin olan tek şey, Bruce Wayne’in artık koca Gotham şehrinin yükünü taşıyacak kişi olmayacağı. Wayne’in kaderi ne olursa olsun Morrison “böylesinin daha iyi olduğu”nu söylüyor: “Karakteri öldürmek hikâyeyi bitirir. Ben dolambaçlı ve sürprizli öyküleri tercihn ederim. Dolayısıyla Batman için çizdiğim kader ölümden de beter. Çünkü kimse bu kahramanlara ne olduğunu tahmin edemeyecek.”Ergün Gündüz: “Batman geri dönecektir” Bruce Wayne’in ölümünün arkasındaki sır perdesini aralamak için aradığımız çizer Ergün Gündüz, haberi bizden almakla birlikte şaşırmadığını söyledi. Söze “Aynı şey daha önce Superman’da yaşanmıştı” diye başlayan Gündüz bu ölümün bir kurgu olabileceğini, seyirci ve okurlardan uzaklaşmak daha sonra geri dönüp daha çok etki yaratmak stratejisinin bir parçası olabileceğini belirtti. Amerikan çizgi romanlarında alt yapının çok güçlü olduğunu söyleyen Gündüz, kahramanların geçmişinde yaşadığı travmatik ve psikolojik olayların, hikâyeleri şekillendirdiğine dikkat çekti: “Son zamanlarda süper kahramanların ölümlerinden çok, kötü yanları vurgulanmaya başlandı. Kendisini sorgulayan kahraman ‘acaba bende mi hata yapıyorum’ telaşına kapılıyor ve bu teman Batman’in son filminde de (The Dark Night-Kara Şövalye) işleniyor. Bu, çizgi roman severlerin artık kötülere karşı savaş ritüelinden sıkılmasının getirdiği bir sonuç.” Ergün Gündüz’e göre Superman gibi olağanüstü karakterler günümüzde inandırıcılığını kaybetti. Olağan üstü güçlere sahip süper kahramanların yerine kostüm giyen, geceleri bir başka kimliğe bürünen normal insanlar tercih ediliyor. İzleyici veya okur, daha insani gördüğü bu karakterlerde kendinden bir […]

Ekonomi tıkırında!

Haber-Kamera Küresel ekonomik kriz Türkiye’de de etkisini ciddi ciddi hissettirmeye başladı. Doğalgazdaki fiyat artışı gibi maliyet artırıcı unsurlarla birlikte, işten çıkarmaların da yoğunlaşması, alım gücünün günden güne azalmasına neden oluyor. Esnaf bir taraftan küresel kriz, bir taraftan da enerji maliyetlerinin artmasından şikayetçi. Halkın su, doğalgaz ve elektrik faturası gibi giderlerini ödemekten günlük gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını belirten esnaf da ekonomik açıdan sıkıntıda olduğunu söylüyor…

“Sarkozy de AKP gibi ülkeyi yavaş yavaş ele geçirdi”

Yaptığı işler dünya basınında en çok yer bulan Türk gazetecisi kim? Çoğumuz bu soruya “Gökşin Sipahioğlu” cevabını verecektir. Deneyimli gazeteci ilk kez 1956’da İsrail-Mısır Savaşı’nda Sina Çölü’nde çektiği fotoğraflarla ses getirmiş, 1961’de hiçbir Batılı gazetecinin giremediği Arnavutluk’u fotoğraflamış ve 1962’de gemici pasaportuyla gittiği Küba’da yaptığı iş ABD’de 40 gazete tarafından kullanılmıştı. Sonraki dört yıl içerisinde, 80 ülkede yaptığı röpotajlar onun bir marka haline gelmesini sağlamıştı. 1966 yılında Hürriyet gazetesinin Paris bürosunu kurmak üzere yerleştiği Fransa’da, kendi ismini taşıyan fotoğraf ajansı SIPA Press’i kurdu. Ajans, Sipahioğlu’nun “haber kokusu alma” yeteneği sayesinde birçok bölgeye ilk muhabiri gönderen basın kuruluşu oldu ve dünyanın en büyük dört fotoğraf ajansından biri haline geldi. Türkiye’de ikinci sergi Haber koşturması ve ajans yöneticiliğinden fırsat bulamayan Gökşin Sipahioğlu, 1990’ların sonuna kadar hiç sergi açmadı. 2004’te Fransız Hükümeti’nin uyguladığı ağır vergilere dayanamayarak SIPA Press’i satan gazeteci Türkiye’deki ilk sergisini iki yıl önce İstanbul Modern’de açmıştı. İkinci sergi, “Mayıs 1968: Fotoğraflarla Tarih”, 15 Kasım 2008’de Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde açıldı. Fransa’da yaşayan 82 yaşındaki Sipahioğlu sergi nedeniyle geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Yaşı en olursa olsun karşısındakinin kendisine ön ismiyle hitap etmesini tercih eden “Gökşin”, sergi açılışından iki gün sonra Notre Dame de Sion’un öğrencileriyle bir araya geldi. (Doğrusu salonda öğrenciden çok yetişkin vardı. Ama Sipahioğlu’nun yaşı düşünüldüğünde onlar da bir öğrenci sayılırdı.) “Sınıfın sonuncusuydum” Buluşma öncesinde, eski bir Saint Joseph’li olan Gökşin Sipahioğlu ve onun Galatasaray Lisesi mezunu “abisi” Hıfzı Topuz, okulun giriş koltuklarında koyu bir sohbete daldılar. Ortak tanıdıkları ve okul anılarını yâd eden iki eski arkadaş, Sipahioğlu’nun “Ben çok yaramazdım, sınıfın sonuncusuydum” sözleriyle kahkahalara boğuldu. Aralarına katılan okul müdürüne annesinin de Notre Dame de Sion mezunu olduğunu belirten Sipahioğlu yıllarca fotoğraf ajans yönetmiş biri olarak, eski mezunların bilgilerinin de dijital ortama aktarılmasını önerdi. Öğrencilerle söyleşi, serginin de konusu olan, Mayıs 1968’te Paris’te yaşanan ve tüm dünyayı […]

Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek

Sadece vücutları olan, başı olmayan onlarca resim, görünmeyen figürlü sürrealist kompozisyonlar ve dahası… Hepsi de Dali’nin kendi fırçasından kendisini ifade etme biçimini içeriyor. Hiçbir notaya bağlı kalmadan özgürce, sınırsızca yakaladığı her bir düşüncesini elleriyle tablolara aktaran ressam, “Aşk duygusunu ifade eden iki parça ekmek” adını verdiği eserinde o kadar tanıdık geliyor ki…İnsanın aklına hemen şu cümleleri getiriyor: “Bu ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın ve aslında ne kadar uzak.” Ya da şu soruları: “Ben de yaparım bunu, kafası olmayan bir adam ve kadın görüntüsü işte, biraz karalamayla aynısı olur, olmaz mı acaba?” Bir o kadar yalın, bir o kadar net ve bağımsız duyguların, dahi bir elden çıkan manzarası muhteşem… Dali tablolarının arasında gezerken, mütemadiyen sınırsız bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Birilerine bir şey anlatma derdinde olmayan bir ressamla tanışıyorsunuz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi; Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayacağı kadardır.” Bilen ve hisseden bir gözün resmettiği, karşısında da her duygunun bir şeyler bulacağı odacıklar var sergide. Görünsün ya da görünmesin, okunsun ya da okunmasın, içinde pek çok hissiyatın olduğu tanıdık odalar hem de… Başı bulutlarla dolu adam“Beethoven’ın kafatası” adlı tablosunda da “Departure for the great journey”de de (Büyük seyahat için yola çıkış) hep aynı sadelik göze çarpıyor. Sözcüklerin anlamı büyüttüğü ifadeleri seçerkenki üslubu dahi eserine bir zarar veremiyor. Bu zarar kötü anlamda değil; eseri gören gözlerde yarattığı ya da yaratacağı etkiyi değiştirememesi anlamında…Sanattan anlayan bir insanın kılığına bürünerek zıplamaya, ya da sanki hep böyle bir dünyanın içindeymişsiniz gibi bir havaya bürünmeye ihtiyaç yok. Sadece kendi kimliğinizle, kendi özgür yolculuğunuzda, tıpkı sizin gibi özgür bir yolculukla tanışmaya bırakıyorsunuz kendinizi. Salvador Dali’nin eserlerini gören bir göz, ona çok da anlamlar yüklemek zorunda değil, çünkü o zaten anlamın kökenini sorgulamıyor. Bakan değil, görebilen bir gözün yandaşlığını istiyor sadece. Bunun için de büyük alıntıların okyanusunda, ya da büyük düşlerin sokağında yürümeye gerek […]

Kadına şiddetin öteki adı: Güldünya

Bir süredir TV ekranlarında tanıtımı duyurulan bir dizi, Güldünya, yakında gösterime girecek. Adını, kardeşleri tarafından, hem de devletin gözetimindeyken namus kisvesi adı altında öldürülen Güldünya Tören’in adından alan dizide, bir sığınma evinde kalan Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kadınların öyküleri anlatılacak. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde, bir diziye adını veren töre kurbanı Güldünya kimdi hatırlatalım istedik. 27 Şubat 2004 tarihinde töre cinayetine kurban gittiğinde 22 yaşındaydı. Aylarca “törelerin” namlusunu ensesinde hissetmiş hatta iki kez ölümden dönmüştü. Sığındığı polisler başta olmak üzere herkes, tehlike altında olduğunu biliyordu. Ama her seferinde onu kurtaracak bir çözüm bulunmadan yalnız bırakıldı. Sokak ortasında vurulduğunda kurtulmayı başarmıştı fakat hastaneye kaldırıldıktan sonra, hiçbir güvenlik tedbiri olmadığı için elini kolunu sallayarak gelen kardeşleri ikinci denemede Güldünya’yı canından edip, “namuslarını temizlemişlerdi”. Aşık olmak sonun başlangıcı Güldünya Tören’nin henüz 22 yaşındayken İstanbul’da son bulan öyküsü, Bitlis’in Güroymak ilçesine bağlı Budaklı Köyü’nde başladı. Şego aşiretine bağlı ailesi de tıpkı diğerleri, “namuslarına” bağlı “törelerine” sadıktı. Aşık oldu Güldünya. Ferman dinlemeyen gönlünü kaptırdığı kişi, aynı zamanda teyzesinin oğlu olan ve amcasının kızıyla evli Servet Taş’tı. Karşılıksız kalmadı aşkı. Adının önünde “yasak” kelimesiyle birlikte yaşanmaya başladı. Güldünya için sonun başlangıcını hazırlayan da bu oldu. Hamile kaldı. Ne kadar gizlemeye çalışsa da karnındaki canın şişliğini, fark edilmesi çok uzun zaman almadı. Aşiretin ileri gelenlerine anlatıldı, “törelerin” ne emrettiği konuşuldu. Servet Taş’ın Güldünya’yı kuma olarak almasına ve birlikte köyü terk etmelerine karar verildi. Kendini asması istendi Güldünya istemeyince kumalığı Servet Taş kaçtı. Gidecek bir yeri olmayan Güldünya önce bir odaya hapsedildi ardından İstanbul’daki amcası Mehmet Tören’in yanına sürgün edildi. Amcasının, “Seni biriyle evlendirebiliriz, ama çocuğu nasıl açıklarız” dediğinde başına gelecekleri biliyordu artık. Bir süre sonra ağabeyi İrfan geldi memleketten. Odasına girdiği Güldünya’ya bir ip uzatıp, kendisini asmasını söyledi. Ağabeyi odadan çıkar çıkmaz Güldünya da pencereden atlayıp evden kaçtı. Polise sığındı. Götürüldüğü Fatih’teki […]

Kadın yazarlar kadınlar için yazdı

Dünya Ekonomik Forumu’nun, geçtiğimiz günlerde açıklanan 2008 yılı cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre Türkiye kadına yönelik şiddet, ekonomik güç ve fırsat eşitliği, eğitim düzeyi, sağlık, siyasi temsil konularında rapora konu 130 ülke arasında 123. sırayı aldı. Kadın-erkek eşitliğinin dünyadaki durumuna dair veriler yer alan The Global Gender Gap Report isimli raporun, Haklar ve Sosyal Kurumlar başlığında ülke olarak en düşük notu aldığımız konu ise, kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar oldu. Raporda, şiddete maruz kalan kadınların korunabilecekleri bir yasaları ve sığınabilecekleri barınaklarının yok denecek kadar az olması da eleştiri konusu yapıldı. Türkiye’de sekizi İstanbul’da olmak üzere 40 kadın sığınağı var. Bunların toplam kapasiteleri ise bini bulmuyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı da bunlardan biri. Türkiye’deki ilk ve bağımsız kadın sığınağı olan Mor Çatı ’nın kapasitesi 18 kişi olmasına rağmen, ayda ortalama 50 kadın müracaat ediyor. Kadınların, yüzde 90’ı fiziksel şiddete maruz kalmış; yüzde 10’u ise cinsel taciz, sözlü şiddet gibi şikayetlerle başvurduğu Mor Çatı, mücadelelerine yeni bir boyut kazandıracak bir proje hazırlığı içinde. Seslerini duyurmak ve bu gidişata dur demek isteyen, şiddete maruz kalmış kadınları kadın yazarlarla buluşturan bir kitap projesiyle şiddetle içiçe yaşamak zorunda kalmış 11 kadının hikayesi kadın yazarlar tarafından kaleme alınacak. İnci Aral, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç, Nükhet Sirman, Handan Çağlayan, Yasemin Öz, Siren İdemen ve Handan Koç’un aktarımıyla okurlarla buluşmaya hazırlanan kitapta, şiddetin tüm kadınların başına gelebileceğinin, yalnızca şiddete direnme biçimlerinin farklılık gösterebildiğinin altı çizilmek isteniyor. Yaklaşık 2 yıl önce, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı ile ortaklaşa başlatılan “Aile içi şiddete karşı, kadınların dayanışma merkezleri aracılığıyla güçlenmesi” projesinin bir ayağı olan kitabın, Aralık ayında piyasada olması hedefleniyor. Kitapta yer alan 11 kadın hikayesinin yazarları, kadından yana bakabilecek, şiddeti kendi dışında yaşanan bir sorunmuş gibi görmeyecek kadın yazarlardan seçildi. Mor Çatı Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın basımını Avrupa […]

Kadına şiddet çok sığınak yok

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele amacıyla, ilk bağımsız kadın sığınağını kuran Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın maddi desteğini çekmesi üzerine zor günler yaşıyor. Uluslararası standartlara uygun bir sığınak hizmeti için gereken ödenek ayda 20 bin YTL. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sebebiyle, 48 bin havai fişek için 2 milyon YTL üzerinde bir ödenek çıkarabilen devlet, konu kadına yönelik şiddet ile mücadeleye gelince kaynak yetersizliğini gerekçe gösteriyor. Hâlbuki Cumhuriyet Bayramı için bir gecede harcanan parayla bir kadın sığınağı 8 yıl ayakta kalabiliyor. Sorun maddi kaynak yetersizliğiyle de sınırlı değil. AB’ye uyum sürecinde çıkarılan Belediyeler Yasası’na göre, her 50 bin nüfus için, 1 kadın sığınma evi kurulması gerekirken, nüfusu 70 milyonun üzerinde olan Türkiye’de yalnızca 40 kadın sığınağı var. Ülkemizdeki kadın sığınakları, devlet ve sivil toplum kuruluşları tarafından ya da bireysel yardımlarla destekleniyor. Özel sektör desteği yok denilecek kadar az. Bu şartlar altında, çalacak kapı, sığınacak çatı bulamayan kadınlar, şiddete maruz kalmaya ve susmaya mecbur bırakılıyorlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Zelal Yalçın ile kadın sığınakları ile ilgili merak edilenleri konuştuk. Kadın sığınma evi nedir? Neden ihtiyaç duyulur?Feminist kadın hareketinin önerdiği sığınaklar; şiddetten kurtulmak isteyen kadınların, can güvenliği riskinden uzaklaşarak, yeni bir hayat kurabilecekleri mekanlar olarak tarif ediliyor. Aile içinde şiddet gören, hayati riski olan, bulunduğu sosyal çevre içerisinde sorununu kendi imkanlarıyla çözemeyen kadınlar, can güvenliğini sağlayabilmek, şiddetten uzaklaşarak, güçlenebilecekleri mekanizmalar içerisine girebilmesi için sığınaklara geliyor. Uluslararası sığınak standartları neler?Dünyadaki kadın hareketinin getirdiği standartlar bunlar. Kadınların yargılanmadığı, sorgulanmadığı, ikinci cins olarak görülmediği, yardım edilen olarak görülmediği, kadınları güçlendiren, destekleyen, onların birey olarak ayakta kalmasını sağlayan, erkeğe muhtaç etmeyen bir hayatın örgütlenmesi hedefleniyor. Türkiye’de kaç kadın sığınağı var?Son rakamlara göre 40’a yakın sığınak var. Ama nüfusa oranladığınızda, bin 400 civarında sığınağa ihtiyaç var. Her 50 bin nüfuslu belediyenin 1 sığınak açması […]