Habervs

Habervs

Düğün salonunda devrim

İlk kez geçtiğimiz yıl MTV ekranında, “Heart Breaker” isimli ilk klibiyle gördük onu. Takım elbiseli, sakallı ve dazlak adam göğüsüne kadar açtığı beyaz gömleğinin yakalarını düzeltiyor, İngilizce söylüyor ve imajıyla ilişkilendirilemeyecek bir müzikte dans ediyordu. Bu imajın ve müziğinin, Türkiye’den çıktığına dair pek bir işaret vermiyordu. İsmi hariç. Zamanla öğrendik Bedük’ü. Festivallerdeki canlı performanslarına tanık olduk ve sahnedeki enerjisine hayran kaldık. 70’lerin ve 80’lerin popüler müzik anlayışını “kendi imkanlarıyla” günümüze uyarlayan bir müzisyen Serhat Bedük. Ankaralı, 30 yaşında. Dünyada DIY (“Do It Yourself”, kendi işini kendin yap) diye isimlendirilen bir anlaşıyla üretiyor. Kendi yapıp seslendirdiği müziği, evindeki stüdyosunda kaydedip, kendi plak şirketinde yayınlıyor. Bununla da yetinmiyor. Albüm tanıtımlarını ve görsel sunumları da hazırlıyor. Yaptığı işi “çok kişilikli gösteri” sloganıyla vurguluyor. Bedük şu günlerde ikinci albümü “Dance Revolution” için bu kez 1990’ların bir düğün salonunda dans ediyor. Funk’tan house’a, diskodan elektronica’ya farklı stillere kayan dokuz parça ve iki adet remix’in bulunduğu bu albüm için çektiği ilk klip Automatik, internette yoğun ilgi görüyor. SantralHaber muhabiri Serhat Bedük’e müzik anlayışını, projelerini ve “düğün salonu”nu konuştu. “Justin Timberlake gibi seksi görünmeye çalışmak hata olur”Automatik parçasına çektiğin klip gerçekten başarılı. Son dönemde MTV Türkiye’nin de açılışıyla Türk müzisyenlerin yurtdışında görünürlüğü arttı. Emre Aydın MTV European Music Awards’ta ödül aldı. Bu klibin Türkiye’yi yurtdışında yanlış yansıtabileceğini düşünüyor musun?Bir işi yaparken “Türkiye’yi nasıl temsil edeceğim” diye düşünürsem işin içinden çıkamam. Türkiye’nin bayrağını taşıma, Türkiye’yi tanıtma gibi bir amacım yok. Amacım kendi duruşumu ve şarkımı tanıtmak. Zaten şimdiye kadar temsilcilik misyonunu üstlenen insanların da yaptığı işleri gördük, Türkiye’nin şu anda Avrupa ve Amerika’da Arabistan gibi tanındığını biliyoruz. Demek ki burda geçmişten gelen bir hata var. Derdim yaptığım işin özünü yansıtmak. Bu şarkı ve klibin de birebir yansıttığını düşünüyorum. alt metni benim bu topraklarda ne yaptığımın ve ne kadar eklektik bir iş yaptığımın göstergesi. Ben ayrıca klibin ülkeyi olumlu […]

Ön sayfada kan var!

Agence France-Presse (AFP) muhabiri Tarık Mahmud tarafından Pakistan’ın Afganistan sınırında çekilen ve ajans tarafından servis edilen bir fotoğraf dün (24 Aralık 2008) Türkiye’de de bazı gazeteler tarafından kullanıldı. Fotoğraf, Hayber Özerk Bölgesi’nin başkenti Bara’da adam kaçırma, fidye isteme ve cinayetle itham edilen iki erkeğin kalaşnikof tüfekle infazını gösteriyordu. Habere göre devlet otoritesinin nüfuz etmediği, Taliban kontrolündeki bu bölgede şeriat kuralları geçerliydi. “Kısasa kısas” gereği bu infaz, infaz edilen iki kişinin öldürdüğü söylenen taksi şoförünün yakınları tarafından gerçekleştiriliyordu. Belgelediği şiddet nedeniyle okuru rahatsız edebilecek bu fotoğraf Vatangazetesi tarafından, ön sayfanın üst yarısını kaplayacak şekilde verildi. Bu kullanım gazetecilik adına cesur bir karar olarak nitelenebilir. Nitekim Hürriyet hariç Türkiye’de yayınlanan gazetelerin hiçbirinde fotoğraf ve ilgili haber yer almıyordu. Dünyanın belli başlı haber ajansları arasında yer alan AFP’nin servis ettiği bu fotoğraf tüm gazetelere ulaşmış olmalıydı. Peki bir gazetenin manşetten kullanacak kadar önemli gördüğü bu fotoğraf ve habere, diğerleri neden iç sayfalarında bile yer vermemişti? Soruyu tersinden soracak olursak Vatangazetesinin kullanımı gerçekten de “cesur bir karar” olarak nitelenebilir miydi? Soruyu gazete yöneticilerinin ve editörlerinin kendisine yönelttik. Vatan: “Demokratik bir ülke bunu hak etmiyor” Haberi ‘‘Taliban Adaleti’’ başlığıyla manşetten veren Vatan’ın Genel Yayın Müdürü Tayfun Devecioğlu, Pakistan’ın demokrasiyle yönetilen önemli bir ülke olduğunu ve böyle bir ülke için bu görüntünün önemli bir haber olarak algılanması gerektiğini düşündükleri için fotoğrafı manşette kullandıklarını dile getiriyor. Devecioğlu amaçlarının, “Türkiye’nin de benzer bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu ima etmek” olmadığını, sayısı 50’yi geçen Müslüman ülkelerin bir bölümünde bu tarz olayların yaşanabildiğini söylüyor. “Ancak Pakistan’da bunun çok uç ve çarpıcı bir örneği” diye de ekliyor. Haberi kullanan ikinci gazete Hürriyet’ti. Yazıişleri yoğunluk gerekçesiyle sorumuza cevap vermedi. Gazeteden edindiğimiz tek bilgi, bu haber üzerine geç saatlerde ön sayfanın değiştiği ve haberin son baskıya yetiştirildiği. Sabah’ın yazıişleri müdürlerinden Barış Soydan, fotoğrafı kullanmamalarını “teknik nedenlere” bağlıyor. “O gün, AFP bağlantısında yaşanan […]

Helal Facebook; muxlim.com

İnternetteki sosyal paylaşım ortamlarının da artık “helal” sürümleri üretilmeye başlandı. Bunların en yeni örneği “İslami Facebook” olarak tanımlanan Muxlim.com… “Muxlim: Müslüman hayat tarzını yükselten site” adıyla bu yıl yayına başlayan site, adından da anlaşılacağı üzere müslümanlara yönelik bir arkadaşlık ve paylaşım sitesi. Müslümanları hedef alıp, islam anlayışını tema edinen site, bildiğimiz arkadaşlık sitelerine hiç benzemiyor. Tüm arkadaşlıkların dindaşlık üzerinden kurulduğu sitede konuşulan konular da genelde Kuran ve dini öğretiler üzerine. Site üzerindeki reklamlar da islami moda, islami tasarım veya helal otomobil sigortası gibi tamamen “helal ürün” arayanlara yönelik. Facebook ile konsept aynı, içerik farklı Daha çok Facebook, Youtube, Flickr, Blogger, MySpace karışımı tadındaki sitede öncelikle kendinize bir hesap açmanız ve profil oluşturmanız gerekiyor. Resimlerinizi ve videolarınızı da ekleyebildiğiniz profille kendinizi tanıttıktan sonra sitedeki bloglara, forumlara girebiliyorsunuz. Ayrıca sitede kullanıcıların hazırladıkları anketlere katılabiliyor, “Muxlim Pal” adlı oyunu oynayabiliyorsunuz. Tüm bunlar sırasında diğer müslüman “kardeşlerle” arkadaşlık kurup, sohbet edebiliyorsunuz. Ayda 2 milyon ziyaretçisi olan sitenin kayıtlı üye sayısı 150 bin. Üyelerin çoğunluğunu yüzde 48 oranında ABD ile yüzde 25 oranında İngiltere oluşturuyor. Finlandiya merkezli kurulan Muxlim.Inc adlı firmanın sahibi olduğu site, Muhamed El Fatatri adlı 23 yaşında bir girişimciye ait. Şu an Finlandiya’nın en büyük yüz şirketinden biri olan Muxlim.Inc aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri arasında. “Eşinizin erkek dolu çevrelerde çalışmasını ister misiniz?” Forumlarla tartışmaya açılan konularsa internette pek rastladığımız tarzda konular değil. Herkese açık forumların dışında, tabiri caizse “haremlik-selamlık” forum konuları da var. Erkeklere açılan forumda “evlendikten sonra eşinizin çalışmasına izin verir misiniz?” başlıklı konu, en çok yorumlananlardan biri. New York’ta yaşayan, 1991’de müslüman olan 39 yaşındaki Ebu Musa, kadınların çalışmasıyla ilgili “Evlendiğimde eşim çalışmak isterse öncelikle işin ne tür bir iş olduğuna bakarım. Eğer bana uygun bir iş olduğunu görürsem izin veririm” diyor. Londra’da yaşayan 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Kayrou ise kadınların çalışmasıyla ilgili sakıncalarını şöyle dile getiriyor: […]

Kürtlerin gözünden Kürt sorununun çözümü

Türk ve Kürt kelimeleri aslında ne kadar çok birbirine benziyor. Oysa iki harfin yer değiştirmesi, bütün bir ülkeyi hatta birçok ülkeyi de etkisi altına alan bir kaosa neden oluyor. Bir dönem konusu bile açılmaya cesaret edilemeyen Kürt sorunu, son birkaç yılda konuşulur duruma geldi. Şimdilerde ise sorunun nedeninden ziyade çözüm önerileri tartışılmaya başlandı. Tabii, bu çözüm önerileri askeri operasyonlar değil, çözüm önerilerini getiren de maalesef hükümet değil. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), hükümetlerin bugüne kadar çözümden çok sorun yarattığı Kürt sorunuyla ilgili bir rapor hazırladı. “Kürt Sorununun Çözümüne Dair Bir Yol Haritası: Bölgeden Hükümete Öneriler” başlıklı raporda ilk defa Kürtlerin görüşlerine başvuruldu. Aynı zamanda Kürt Sorunu Projesi kapsamında, Kürt sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim ve siyasi parti temsilcileri ile kanaat önderleri ve uzmanların fikir ve önerilerine de yer verildi. Kürt sorununa karşı geç kalınmış bir çözüm önerisi olarak nitelendirilecek raporun amacı, sorunun birinci derecede muhatabı olan Kürtlerin seslerini hükümete ve Türkiye toplumuna duyurmak… TESEV Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker’in açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Kürt sorunu, sadece bir terör sorunu değil, etnik, kültürel, hukuki, siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan bir sorun olarak nitelendirildi. “PKK yokken de Kürt sorunu vardı; PKK tamamen yok edilse bile Kürtlerin sorunları ve talepleri var olacaktır” diyen Paker, sorunun çözümü yönünde atılacak her türlü adımın öncelikle demokratik süreçlere dayanması, politikalar geliştirilmeden önce Kürtlerin siyasi ve diğer temsilcilerinden görüş ve bilgi alınması, bu yapılırken de kapsayıcı olması gerektiğini belirtti. Diyarbakır’da yaklaşık 20 bin kişiyle birlikte hazırlanan raporu anlatan TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan, yoğun baskılar altında çalışmalarını gerçekleştirdiklerini belirterek Kürt sorunuyla ilgili herhangi bir partiyi dışlamanın mümkün olamayacağını sözlerine ekledi. TESEV Demokratikleşme Programı Yöneticisi Dilek Kurban ise çözüm odaklı bir rapor hazırladıklarını, sorunun ne olduğuna ve tarihsel boyutuna çok fazla değinmediklerini, özellikle insan hakları boyutuyla ilgilendiklerini vurguladı. Kurban’a göre çözüm siyasi, ekonomik, sosyal […]

Sokak özür dilemiyor

Türkiye’nin, ABD’nin ve bir çok ülkenin gündemini zaman zaman meşgul eden “Ermeni soykırımı oldu mu olmadı mı?” veya “1915 olayları soykırım mı değil mi?” tartışmaları, bir grup aydının başlattığı “Özür diliyoruz” kampanyasıyla yeni bir boyut kazandı. Soykırım var mı yok mu tartışmaları şimdi de “özür dilenmeli mi, dilenmemeli mi”, “özür dileyecek bir durum var mı” tartışmasına dönüştü. Gazete ve televizyonlarda tartışan ve özür dilenmesine karşı çıkan kanaat önderlerinden bir kısmı “acıyı paylaşmak başka özür dilemek başka” derken bazıları da konuyu “Asıl bizden özür dilenmesi gerekiyor” noktasına getirdi. Biz de toplumda bu konunun nasıl algılandığını belirleyebilmek için mikrofonu sokağa tuttuk. İşte sonuçlar…

Ölüm hakkı

Emekli banka müdürü Macit G. (79) 25 Kasım 2008’de idrara çıkamama ve kanama şikâyetiyle İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi’nin acil bölümüne kaldırıldı. Ailesi, iki saat boyunca ilgilenilmeyen hastayı Şifa Hastanesi’ne götürdü. Çekilen tomografiler, alınan kanlar ve patoloji bölümüne gönderilen prostat parçasının incelenmesi sonucunda Macit G.’ye prostat kanseri teşhisi konuldu. İki kez ameliyat geçiren hasta, kanserin yayılmış olması ve yaşı nedeniyle yoğun bakıma alındı. Ailesi ise Macit G.’nin durumunu, yaşadıklarını ve yasal olsaydı ötenazi yani “ölüm hakkını kullanma” konusundaki düşüncelerini açık yüreklilikle paylaştı. Kendisi gibi bankacı olan üç kızından en büyüğü Gülgün Y., babalarının kemoterapinin ağır yan etkilerini kaldıramama olasılığından endişe duyduğunu belirtti. Acı çekmesini önlemek için belirli aralıklarla yatıştırıcı ilaçlar verilen Macit G.’nin uyandığı zamanlarda kızlarının ve torunlarının yanında olduğunu görmekten mutluluk duyduğunu söyledi. Eşi Nuran G., elli üç yıllık kocasını hasta yatağında görmekten büyük üzüntü duyduğunu, hukuksal olarak ötenazi hakkı olsaydı ve acı çektiğini bilseydi bile ölmesine göz yumamayacağını anlattı. En küçük kızları Belgin O., “Kendim aynı durumda olsaydım acı çekmemek ve başkalarına yük olmamak için ölüm hakkına sahip olmak isterdim ancak babam adına böyle bir karar veremezdim” dedi. Macit G.’nin 19 yaşındaki torunu Efe Y. de “doktorlar dedemden umudu kesseler bile ben iyileşeceğine inanıyorum. Ötenazi hakkım olsaydı da sevdiğim birini öldürmektense mucize beklemeyi tercih ederdim” diye ekledi. 13 yaşında ölmek istiyorBeş yaşından beri lösemi tedavisi gören ve bu yüzden kalp yetmezliği çeken 13 yaşındaki İngiliz Hannah Jones’un geçtiğimiz günlerde basında çıkan haberi dünyada da ötenazi tartışmalarını alevlendirdi. Ötenazi talep eden hastalar ve hasta yakınları ile tıp etiği ve hukuksal geçerliliği açısından tartışılan ötenazi Jones’un ölüm hakkı talebiyle tekrar gündeme geldi. Lösemi tedavisi sırasında verilen ilaçların kalbinde delik oluşturması nedeniyle sekiz yıldır hastanelerde tedavi gören ve şimdiye kadar üç kez kalp ameliyatı geçirip iyileşemeyen Jones’a doktorlar kalp nakli önerdi. Ancak vücudun kalbi kabul etmeyebileceği ve etse bile ömür boyu […]

Özür dilemek için çok gerekçem var

Ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla, 8 yıl önce tanışıp dost olduk Antoine Agoudjian’la. Buralarda adı pek bilinmese de, vatandaşı olduğu Fransa’da hayli meşhur bir fotoğrafçıdır kendisi. Annesi Erzurum, babası ise Kütahya kökenli olan Antoine’nin dedesi de Osmanlı ordusunda komutanlık yapan bir askermiş anlattığına göre. Zaten dedesinin ve annesinin ailesinin, 1915’te başlayan kıyımda hayatta kalmasını sağlayan da bu olmuş. Antoine’ı ikinci kez Türkiye’ye getiren hâlâ üzerinde çalıştığı bir projeydi. Ermenilerin halen ya da geçmişte yaşadığı 10 ayrı ülkede çekimlerini gerçekleştirmeyi planladığı bir fotoğraf projesiydi bu. Lübnan’dan İsrail’e, Irak’tan Gürcistan’a dek belirlediği ülkelerde, eskiden Ermenilerin yaşadığı topraklarda şu an kimler yaşıyorsa onların günlük hayatların fotoğraflıyordu. Haliyle, bu ülkelerden biri de Türkiye idi. Yola çıktığının ikinci günündeyken daha, Erzurum’da annesinin köyüne gittiğinde jandarma dipçikleriyle gözaltına alınıp, takip eden iki gün boyunca da kâh asker kâh polis tarafından takip edilince gerisin geriye İstanbul’a döndü korkuyla. Annesinin göç etmek zorunda kaldığı topraklarda dipçiklenirken, aile büyüklerinden dinlediği katliam öykülerinin ışığında neler hissettiğini kendisine sormak gerek. Ben başka bir hikâye anlatacağım. Projesinin Türkiye ayağını tamamlamak istiyordu. Korkmuştu. Gideceği bölgeleri bilen bir gazeteci olarak kendisine yardım etmemi önerince beraber yola koyulduk. Adana’dan başlayan ve iki haftadan uzun süren seyahatimizi doğu ve güneydoğuda kimi kentleri ve ilçeleri katederek Hopa üzerinden Trabzon’da noktaladığımızda neredeyse 8 bin kilometre yol yapmıştık. Van’da ilk ziyaret ettiğimiz yerlerden biri Ahtamar Adası’ydı. Daha motordan iskeleye adımımızı atar atmaz gizleyemediği bir heyecan duymaya başladı Antoine. O zamanlar harap haldeki adayla aynı adı taşıyan kilisenin önündeyken yere eğildi. Eline aldığı bir avuç toprağı koklarken, “42 yıldır sadece adını duymuştum. Şimdi toprağına dokunabiliyorum” derken gözyaşlarını tutamadı. Şaşkınlık içinde bakarken aynı anda ağzımdan refleks bir şekilde iki sözcük döküldü: “Özür dilerim.” Son günlerde, bu iki sözcük üzerinden kopartılan fırtına, nefret kokan ırkçılık söylemleriyle birleşince bu hikâyeyi paylaşmak elzem oldu. Herkesin bildiği üzere tartışmaları başlatan, “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük […]

Doğubank’ta işler kesat

Bir kaç yıl öncesine kadar İstanbul’da elektronik eşya ticaretinin kalbinin attığı yerlerin başında gelen Sirkeci’deki Doğubank İşhanı, şimdi zor günler yaşıyor. İstanbul’da Teknosa, Electrowold, MediaMarkt, Darty gibi büyük ölçekli elektronik mağazalarının açılması ve canlılığı büyük ölçüde spot eşya ticaretine dayalı Doğubank’ın rakipleriyle mücadele için gerekli atılımı gerçekleştirememesi bu zor günlerin en büyük nedeni olarak gösteriliyor. Doğubank esnafı bu nedenle yönetimi suçlarken, Doğubank yönetimi de bu durumdan esnafın sorumlu olduğunu söylüyor. 1955 yılında Anadolu’ya bankacılık hizmeti vermek için kurulmuş olan Doğubank’ta canlı hayvan borsasından, tıbbi cihaz ticaretine, sarrafiyeden, dövizciliğe ve halıcılığa kadar çok çeşitli faaliyetler gerçekleştirilmiş. Ünlü iş hanının elektronik ticaretiyle adının duyulması ise daha çok 1980’li yıllara rastlıyor. Kredi kartıyla satışların bir süredir devam ettiği Doğubank, aslında rakiplerine göre hâlâ daha ucuz. Örneğin; Philips 42 PFL 5603 LCD Televizyon Doğubank’ta piyasaya göre, yüzde 9 ile yüzde 7 arası daha ucuza bulunuyor. Sony Play Station 3 (80 GB) farklı satış fiyatları olan bir ürün; Doğubank’ta, üç ayrı teknomarkete kıyasla yüzde 45 ile 5 arasında daha ucuz. Nikon D80 18-135 fotoğraf makinesi yüzde 19 ile 14 arası, Braun 7380 Xpressive Silk Epil ise yüzde 42-43 daha ucuza bulunabiliyor. Tüm bu ürünler Doğubank’ta da garantili satılıyor. Aynı ürünü daha ucuza satmalarına rağmen, müşteri sayısının her geçen gün azalmasını, esnaf, Doğubank’ın tanıtım eksikliğine ve kendini yenileyememesine bağlıyor. 4 örnek ürünün Doğubank, Teknosa, Elektro World ve Darty’deki satış fiyatları Philips 42 PFL 5603 LCD TelevizyonDoğubank………….2.000 YTLTeknosa……………2.159 YTLElektro World……..2.159 YTLDarty…………………2.199 YTLSONY Play Station 3 (80 GB)Doğubank………….1.100 YTLTeknosa…………….1.158 YTLElektro World……..1.199 YTLDarty…………………1.999 YTLNikon D80 18-135 fotoğraf makinesiDoğubank………….1.532 YTLTeknosa……………1.799 YTLElektro World……..1.799 YTLDarty…………………1.899 YTLBraun 7380 Xpressive Silk EpilDoğubank……………130 YTLTeknosa………………225 YTLElektro World………..229 YTLDarty……………………229 YTL Pazarlık yapma şansı Doğubank’ın artık bu çağa ayak uyduramadığı kanısında olan 14 yıllık esnaf Buket Karabacak, müşterilerin otopark sıkıntısından, tuvaletlerin bakımsızlığından, asansörlerin yetersizliğinden, ısınma probleminden şikâyetçi olduğunu belirtiyor. Pazarlık yapma imkânı olduğu için, Doğubank’ın cazibesini asla kaybetmeyeceğini […]

Duvarlara can veren şehir gerillası

Birbirleriyle öpüşen eşcinsel polisler, alışveriş sepeti taşıyan mağara adamları, bir demet çiçek atan yüzü maskeli bir gösterici, kitle imha silahı kullanan maymunlar, silahlı bir askeri duvara dayayıp üst araması yapan bir kız çocuğu, Londra Hayvanat Bahçesi’nde fillerin bulunduğu bölümdeki duvarda yer alan,“Dışarı çıkmak istiyorum. Burası çok soğuk. Bakıcı kokuyor. Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı” yazısı, Londra Doğal Tarih Müzesi’nin duvarına güneş gözlüğü takmış, sırt çantalı ve elinde sprey boya olan Banksus Militus Ratus kimliğiyle tanıtılan ölü bir fare resmi… Bu graffitilerin ve burada anlatılamayacak kadar sayısız diğer örneklerin tümü başta Londra olmak üzere birçok Avrupa ile ABD şehrinin ve hatta İsrail’in Filistin’le arasına ördüğü güvenlik duvarının üzerinde yer alan eserlerin konularını oluşturuyor. Her biri sanat eseri değerindeki graffitilerin altında, kimliğini hiç açıklamadan ama dünyanın en çok tanınan “postmodern şehir gerillasının” imzası bulunuyor: Banksy. Meçhul bir hayalet Kentleri, yaşayanlarına egemen olmaya çalışan güçlere inat istediği şekilde dekore eden, “Bu işin bir parçası da çeneni kapamak ve insanlarla tanışmamaktır” diyerek gerçek adını hala gizli tutmayı başarabilmiş olan Banksy, ünlü olmayı reddettikçe ününe ün kattı. Esas kimliği üzerine dolaşıma giren rivayetlerin hiçbiri bugüne dek kanıtlanamadı. Bu kanıtlanamamış rivayetlerden en yaygın olanı ise gerçek adının Robert Banks olduğu. Son olarak The Independent gazetesinde yeralan bir makalede ise Banksy’nin adının Robin Gunningham olduğu iddia edildi. Ancak Banksy’nin manajeri bu iddiaya da tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, “Ne yalanlarım ne doğrularım” diyerek aynı yanıtı verdi. Bu hayalet sanatçının kim olduğu dışında Banksy’nin aslında bir kişi değil, farklı bir sanat grubu olduğuna yönelik iddialar da inanılan yaygın tevatürlerden biri. Kim olduğu bilinmese de hakkında çok sayıda efsane üretilen Banksy hakkında “gerçek” olduğuna inanılan tek bilgi ise kasaplık eğitimi alan 1974 Bristol doğumlu bir İngiliz olduğu ve yıllardır önce İngiltere’nin sonra da dünyanın birçok kentinin duvarlarını graffiti ve resimleriyle süslediği. Gaz maskesiyle röportaj Kendisiyle bugüne dek röportaj yapmayı başaran tek […]

Marmaris’in neden Can Yücel’i yok?

adresinde Datça’nın neden sevilesi bir yer olduğunu başarılı bir şekilde yansıtıyor.) Datça, yıllardır bozulmayan kültürel ve tarihi yapısıyla beni büyüleyen, yakından takip ettiğim bir sahil kasabası. Birçok insan, emeklilik dönemlerini yaşamak için bu yarımadayı tercih eder. 75 yaşındaki Nihat Bey, yazdığı blogda Datça’yı ve ona yaptığı sanatsal, kültürel katkıları o kadar güzel anlatmış ki; hayran kalmamak elde değil. Onun Datça’yı yansıtan yazılarını gördüğümde yaşadığım Marmaris’i düşündüm bir an. 15 senedir Marmaris’te yaşıyorum. Çocukluğumun uzun bir zamanı burada geçti. Bende birçok iz bırakmıştır. Ancak yapısına bir türlü ısınamadığım, insanların ilçenin değerlerine sahip çıkmadığından hakkında üzüntü duyduğum bir yerdir. Datça ise gidilip, yaşanılması gereken ideal ilçedir gözümde. Orada tanıştığım insanlar, gidip, geldiğim zamanlarda oluşan izlenimlerim bu düşüncenin oluşmasında etkili oldu. Özellikle son yıllarda ilişkilerin para üzerine şekillenmesi, Marmaris’te sanatın ve kültürün yaşam şansı tanımıyor. Yaşadığım ilçe, sanatın ortaya koyabileceği paylaşımdan bu nedenle faydalanamıyor. Ve ne yazık ki bu konunun üzerinde neredeyse hiç durulmuyor. Ne belediye başkanları, ne de kaymakamlar bu yönde yeterli çaba göstermiyor. Sivil toplum kuruluşlarının bu alandaki çabaları ise bürokrasi engeline takılıyor. Örneğin geçtiğimiz yaz gerçekleşen uluslararası şiir dinletilerinin duyurularının asılması gibi sıradan bir eylem bile belediyenin engeline takıldı. Yani kentin kültürel hayatına hareket getirmek isteyenlerin işi de hiç kolay değil. Gelgelim Datça’da halkın tümünü kapsayan, şehrin tarihi güzelliklerini konu alan sanatsal çalışmalar yapıldığını görebiliyoruz. Üstelik Datça bu özelliklerinden turizm için de faydalanıyor. İlçe, yerel kültürünü sahipleniyor ve kendini geliştirmek için kullanabiliyor: Tarihi mekanlarını kabul özenle restore ediyor, kendine has ürünlerini, mesela bademi bir marka haline getirebiliyor. Köy kahvesinde yaşlı bir Datçalıyı Can Yücel’in şiirini ezbere okurken görmek sürpriz değil. Yarımadanın tarihi ve kültürel mirasını araştırmak ve paylaşmak için çalışan bir dermekleri (Datça Yerel Tarih Derneği) de var. Keşke Marmaris’in için de aynı şeyi söyleyebilsek. İşin en ilginç tarafı, Marmaris’e gelen yerli ve yabancı turistler ilçeyi sevse de insanını sevemiyor. […]

Romanın adı var kendi yok

Hemen her kesimin izlediği yerli – yabancı bir dizi var. Özellikle yerli diziler, ulusal kanalların gün içerisindeki büyük bir bölümünü kaplıyor ve böylelikle hayatımızı da büyük ölçüde etkiliyor. Bir dönemin çok izlenen “ağa” ya da “mafya” dizileri artık demode olsa gerek, çünkü dizilerin şimdiki moda akımı, edebiyat uyarlamaları. Halit Ziya Uşaklıgil’den Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’den Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe, Ayşe Kulin’den Gece Sesleri gibi edebi eserleri televizyon kanallarında “edebi dizi” olarak izliyoruz. Senaristlerin ve yapımcıların gözbebeği haline gelen bu uyarlama diziler izlenme rekorlarına paralel olarak, dizilerin esin kaynağı olan eserlerin de satışını arttırıyor. Birçok kitabevi, uyarlama dizilerden sonra halkın romanlara olan ilgisinin arttığını belirtiyor. Halit Ziya Uşaklıgil’in eseri Aşk-ı Memnu, Özgür Yayınları tarafından piyasaya sürülüyor. Yayınevi, eserle aynı ismi taşıyan dizinin çekimlere başlamasından sonra kitap satışının 10 – 12 bin seviyelerine yükseldiğini söylüyor. İnkılâp Kitabevi’ne bağlı olan Reşat Nuri Güntekin’in eserleri Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe’nin satışlarında da geçen seneye oranla yüzde 20 – 25 civarında bir artış var. Aynı şekilde Remzi Kitabevi de kendileri tarafından çıkartılan Ayşe Kulin’in eseri Gece Sesleri’nin televizyonda dizi olarak yayınlanmaya başladıktan sonra satışlarında artış olduğunu, yıllar sonra kitabın en çok satanlar listesinin beşinci sırasına yükseldiğini söylüyor. “Romanlar katlediliyor” Edebi romanların son zamanlarda ilgi görmesi, yeterince kitap satışı olmayan ülkemizde iyi bir durum gibi gözüküyor. Fakat yayınevleri ve kitap eleştirmenleri farklı dönemlere ait romanların dizi haline getirilmesine ve içerik olarak çok fazla değişikliğe uğratılmasına karşı tepkili. Özgür Yayınları’ndan ismini vermek istemeyen bir yönetici, kitapların içerik olarak dizilerde katledildiğini, kitapların diziye çevrilmesinden yana olmadığını ve dizilerin eserlerle alakasız olduğunu söylüyor. “Kitap satışları arttı fakat bu artışın sebebi, diziyi izleyen kesimin dizinin sonunu merak etmesi ve dizi sonunun kitaplarda aranması” diyen yönetici, Aşk-ı Memnu’nun hikâye olarak diziye uygun olmadığını, dizi yerine güzel bir drama filmi olabileceğini anlatıyor. Hikâyeleriyle izleyenleri üzüntüden perişan eden uyarlama dizilerin sayısı […]

Özür mü büyük kabahat mi?

“1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”Son günlerin giderek alevlenen tartışmasını başlatan, “Özür diliyorum” kampanyasının imza metni bu iki cümleden oluşuyor. Hem kampanyanın imzacıları hem de tepki verenleri her geçen gün giderek artıyor. Öncülüğünü akademisyenler Ahmet İnsel, Baskın Oran ve Cengiz Aktar ile gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu’nun yaptığı kampanya, www.ozurdiliyoruz.com adresinde devam ediyor. Bu haber yayına hazırlandığında 11 bini geçmişti. Kampanyanın duyurulmasıyla birlikte Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin, “Ortada utanacağımız bir suç ve adına özür dileyeceğimiz bir suçlu yoktur” diye gösterdiği tepkiye daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Deniz Baykal, kimi köşe yazarları, emekli büyükelçiler, akademisyenler ve son olarak bugün (17 Aralık 2008) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katıldı. Erdoğan: “Suç işlemedik ki özür dileyelim” “Bu tür davranışlar ortalığı karıştırır. Yazar ve çizerleri anlamakta zorlanıyorum. Bu kampanyayı kabul etmiyorum, desteklemiyorum. Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki, özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu yok” sözleriyle tepkisini açıklayan Başbakan Erdoğan, “Ortada suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Suç işlemedik ki özür dileyim. İşlersem dilerim” diye konuştu. Kampanyanın duyurulduğu ilk günlerde de aralarında eski dışişleri müsteşarlarından Şükrü Elekdağ, Korkmaz Haktanır ve Onur Öymen gibi isimlerin de bulunduğu yaklaşık 50 emekli diplomat da, bir bildiri ile “Özür diliyorum” girişimini, “haksız, yanlış ve ulusal çıkarlarımız açısından sakıncalı” olarak nitelendirmişti. Aktar: “Bu bir vicdan meselesi” Santralhaber’e “özür diliyorum” kampanyası ile ilgili açıklama yapan Akademisyen Cengiz Aktar, “Bu kadar zaman boyunca, bu konudan bahsedememiş, açıkça konuşamamış olmaktan dolayı özür dileniyor.” dedi. İnternet üzerinden, uzun soluklu bir kampanya ile herkesin söyleyebileceği, basit ve vicdani bir mesaj vermek istediklerini anlatan Aktar, pek çok insanın aksine, bu yoğun ilgiyi beklediklerini ifade etti. Devlet görüşüne ve bu görüşün 90 senedir tekrar edilmesine rağmen, 1915 […]

Erişimimi engelleme!

Türkiye’deki yayınına devam etti. “Kanun kaldırılmalıdır” Raporda 5651 sayılı kanunun hukuki değerlendirmesi yapıldıktan sonra erişim engelleme uygulamasının sansür niteliğinde olduğu sonucuna varılıyor. Bu nedenle rapor, 5651 sayılı kanunun kaldırılması gerektiğini ifade özgürlüğü, demokratik haklar, hükümet politikası ve Avrupa ülkeleri çerçevesinde savunuyor. Raporda, Türkiye’de 5651 sayılı kanunla beraber aşırı düzeyde bir engelleme eğilimi başladığının da altı çiziliyor. Sitelerdeki tek bir dosya, 30 saniyelik bir görüntü ya da bir resim bütün sitenin kapatılması için yeterli sebepler. Bu durum hukuka uygun içeriklere de ulaşılmasını imkansız kılıyor. Örneğin, Youtube’da Atatürk’e hakaret içeren videolar olduğu gibi onu öven videolar da var. Rapor bu örnek üzerinden, hakaret içeren bir videonun toplumu rahatsız edebileceğini ama onarılmaz yaralar açmayacağını fakat ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının derin yaralar açacağını savunuyor.“Geçici nitelik” uygulanmıyor 5651 sayılı kanunun idari bir makam olan TİB’e de erişim engelleme yetkisi verilmesinin de yanlış olduğu vurgulanıyor. TİB’in verdiği koruma tedbiri kararı nitelik olarak geçici olmasına rağmen, bu kararın uygulandığı bin 115 siteden sadece 40’ının erişim engelinin kaldırıldığı saptanıyor. Görülüyor ki, geçici süreyle uygulanması gereken kararlar kalıcılık niteliği taşıyor.Avrupa reddediyor, Türkiye uyguluyor Kanun, Avrupa ile karşılaştırıldığında da herhangi bir benzerlik taşımıyor. Avrupa Konseyi, erişim engelleme politikasını açıkça reddetmesine ve içerik çıkarma yöntemini benimsemesine rağmen Türkiye’nin erişim engelleme de bu kadar ısrarcı olması raporda sansürcü bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor.Son olarak, “Tavsiyeler” bölümünde; ev, okul bilgisayarları ve internet kafelerde bireysel filtrelemenin önemli bir uygulama olduğu savunulurken, bu filtrelemenin devlet tarafından uygulanması halinde internetin “TRT’den daha heyecan verici olmayan bir aile dostu ortamına” döneceği öngörülüyor. En yaygın sanal suç: Atatürk’e hakaret 1 Ekim 2008 itibariyle 5651 sayılı kanun gereğince bin 115 web sitesine erişim engellendiBin 115 sitenin sadece %23’ü mahkeme tarafından, %77’si Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından engelledi.TİB ihbar merkezine internet kullanıcıları tarafından 1 Ekim 2008 itibariyle 25 bin 159 ihbar geldi.Bu ihbarların 12 bin 515’i işleme alındı.Yapılan ihbarların %55’i müstehcenlikle, %11’i […]

Hollywood genç yeteneklerini buldu

Hollywood Uluslararası Öğrenci Film Festivali (International Student Film Festival Hollywood), sinemaya gönül vermiş öğrencilere kısa metrajdan uzun metraja giden sinema macerasının kapılarını açan bir film festivali. 2003 ten beri düzenlenen bu film festivali dünyanın farklı ülkelerinden birçok sinema öğrencisinin katılımıyla gerçekleşiyor. Bu yıl yaklaşık 300’e yakın filmden 75’nin gösterime layık görüldüğü film festivali 9 Kasım’da düzenlenen ödül töreniyle tamamlandı. Türkiye’den katılan Efe Conker, Serap Atalay ve Efe Öztezdoğan, katıldıkları kategorilerde en iyi film ödüllerini alarak büyük bir başarıya imza attılar.Yarışmacıların dışında festivalin ödül töreninde Phoenix Pictures’ın CEO’su Mike Medavoy’a da “Ömür boyu başarı ödülü”verildi. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden geçen yıl mezun olan Efe Conker, yarışmada aldığı ödülün ve bu tarz festivallerin bu mesleği yapmak isteyen eğitimini almış kişiler için çok önemli olduğunu vurguluyor. Daha önce bu tarz festivallerin bir kaç tanesine kısa filmini yolladığını ancak International Student Film Festival Hollywood’un uluslararası niteliği nedeniyle çok daha önemli olduğuna değinen Efe Conker, gösterimlerin ardından bu işte isim yapmış bir çok ülkeden farklı yönetmenlerle görüşebilmiş olmanın kendisini çok mutlu ettiğini söylüyor. Festivale filmini yolladığı zaman ödül alabileceğine inandığını, ancak diğer filmleri izleyince biraz umutsuzluğa kapıldığını söyleyen Efe Conker, özellikle Amerikan yapımı filmlerin bütçelerinin iyi olduğunu ve bu kadar iyi filmlerle yarışmayı beklemediğini ifade ediyor. “Amerika’da bir sinema kurumu var. Buraya Amerikalılar bağiş yapıyor. Öğrenciler de bu kurumdan istedikleri bütçeyi eğer kurul onaylarsa alıyorlar. Böylelikle gerçek film kalitesinde filmler çekip profesyonel oyuncularla çalısıyorlar. Ama genel olarak pek yaratıcı fikirler yoktu, sadece yüksek bütçeler vardı. İşte o zaman derece alabilirim dedim ve aldım.” diyerek sözlerine devam eden Efe Conker, ödülün her zaman reklam yapmak için iyi bir fırsat olduğunu, ödül almadan yapılan işin takdir edilmediğini de sözlerine ekliyor. Festivale katılıp ödül aldıktan sonra Phoenix Pictures’ın CEO’su Mike Medavoy ile tanışma fırsatı yakaladığını, Paramount Pictures’da staj yapma imkanı bulduğunu anlatan Conker, ödülden sonra bir İngiliz şarkıcıdan klibini […]

İstanbul omuzlarımın üstünde

Fransız indie ikilisi The Dø esasen film müziği bestecisi olan Dan Levy ve Finlandiya asıllı Fransız (güzelliğinin nereden geldiği belli!) Olivia Bouyssou Merilahti’den oluşuyor. İkili Empire of the Wolves filminin müzik kayıtları sırasında tanışıp The Passenger ve Camping Sauvage filmleri için beraber çalışmaya devam etmiş. Sonrasında da birlikteliklerini The Dø ile devam ettirmeye karar vermiş. “Do” standart müzik ölçütlerine göre ilk nota, aynı zamanda son nota. Aynı zamanda Dan ve Olivia’nın isimlerinin baş harfleri. Grup 2007 yılında özellikle “On My Shoulders” parçasının videosuyla internet kullanıcıları arasında yayıldı ve ismini duyurdu. Duru güzelliği, kendine has narin sesiyle Olivia, klibi izleyenleri kendine hayran bıraktı. Sonrasında “Bu grup da nerden çıktı” diyenler sene başında yayınlanan “A Mouthful” albümünü karşısında buldu. Albümden “At Last” ve “The Bridge Is Broken” gibi parçalar radyolarda sıkça çalınır oldu. Grup daha bu parçaları albüm olarak yayınlamadan birçok konser ve festivale katıldı, performanslarında çekilen videolar paylaşım sitelerinde en çok hit alan klipler arasında yer aldı. Klasik müzik ve cazdan ilham aldığını söyleyen ikili aslında bu tarzlardan uzaklaşıp indie pop/folk rock ağırlıklı ama blues’dan bebop’a, rock & roll’dan hip-hop’a esintiler içeren bir albüm yaptı. Albümdeki birbirinden “tatlı” havası olan, insanda hafifçe gülme hissi uyandıran birbirinden güzel parçaları The Dø 12 Aralık 2008 Cuma akşamı Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde karşınızda durup sizin için seslendirecek.

Türküler kardeşlik için söylenecek

1990’ların başında Boğaziçi Üniversitesi’nin bağrından kopup gelmiş bir grup çıktı ortaya. Anadolu halk şarkılarını, orijinalliğini bozmadan, anadillerinde yorumlayan bu grup Türk, Kürt, Azeri ve Ermeni şarkılarına aynı albümde yer verdi. Şimdilerde halen süren kanlı bir savaşın en şiddetli biçimiyle hüküm sürdüğü o günün şartlarında hayli cesaret gerekiyordu böyle bir albüm için. Barışın insan kokan yağmuru azaldıkça, şiddet ortamı barış diyenleri önüne katarak sürükleyip götürüyordu ölümün kollarına. Ama onlar cesaret etti. Yüzyıllardır bir dilin bahçesinden öteki dilin ırmağına derin kardeşlik cümleleri taşıyan türküleri söylediler. Geniş bir türkü coğrafyasının temsilcileri olarak, farklılıkların müzik şemsiyesi altında birleşmesini sağladılar. Farklı etnik kimliğe sahip insanlar arasında oluşturulmaya çalışılan düşmanlıklara, derin uçurumlara ve kutuplaşmalara müziğin diliyle cevap verdiler.Türkülerin kardeşliği Bu topraklarda farklı etnik kökenden insanların yan yana yaşayıp aynı acılara, aynı sevinçlere farklı dillerde türküler yazdıklarını, aynı topraklarda Türk, Kürt, Ermeni, Azeri, Laz, Çingene, Makedon, Çerkes, Zaza, Yezidi, Süryanilerin de yaşadığını ezgileriyle anlattılar. Türkiye toprakları üzerinde yaşayan ya da yaşamış olan, bu toprakların tarihini yüzyıllar boyunca birlikte yazan, kız alıp kız vermiş, gülmüş ağlamış, nice ihanetler görmüş, nice dostluklara yelken açmış halkların şarkılarını kendi dillerinde seslendirdiler. Adeta bu ülkenin insan haritasının çeşitliliğini, her türküyü kendi dilinde söyleyip dinlemenin daha güzel, daha etkileyici olduğu gerçeğiyle dile getirdiler. Hiç bilmediğimiz dillerdeki türküler, notalardan kanatları olan kuşlarla yüreklerimize nakşoldukça, her türkü çalınışında kardeşlerimizin hali nicedir bilir olduk. Hızlarını kaybetmeden ve giderek büyüyerek bugünlere ulaştılar. Her albümlerinde, türkülerin önderliğinde kardeşliği vurguladılar. Sonra kendilerine de da “Kardeş Türküler” dediler. Hrant Dink’in vasiyet olan hayali “İnsan olan insan, sever insanı / Bizden evvel gelip gidenler hanı / Aşkına düşürüp mecnun misali / Bir kuru hayale yeldirme beni” diye Neşet Ertaş’tan seslenmeye başlamalarının üstünden 15 yılı geride bıraktılar. Kardeş Türküler 15 yıl boyunca farklı dil, din ve şarkıların bir arada yaşayabileceği umudunu yeniden yeşertti bizim için. Bu defa da, kanlı geçmişimizden miras kötülük […]

“Denizler altında yeni bir dünya”

Küresel ısınmanın etkisi kendini her geçen gün biraz daha gösteriyor ve binlerce ada, yüzlerce ülke kıyıları buzulların erimesi yüzünden büyük tehlike altına giriyor. Dağlardaki ve kutuplardaki buzullarda erimelerin gözlendiği günümüzde deniz seviyesinin 10 metre altında olan Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları başta olmak üzere yüzlerce ada ve deniz seviyesine yakın olan ülkelerin kıyıları tamamıyla su altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Aralarında Türkiye’nin de olduğu kıyı Avrupa kentleri, Çin, ABD, Hollanda, Hindistan, Vietnam, Bangladeş, Japonya, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerin kıyı şehirlerinin su altında kalma olasılıkları da oldukça yüksek. İlk önce sular altında kalması beklenen Maldivler, Tuvalu, Cayman Adaları ve Marşal Adaları kendilerine adeta gelecek arıyor. Isınan Ada’nın mimarı küresel ısınma İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Independent’a göre 2005’te Kuzey Kutup noktasındaki 56 bin nüfuslu Grönland’ın doğu kıyısından adadaki ısınma nedeniyle büyük bir parça koptu ve yeni bir ada oluştu. Birleşmiş Milletler’in yerbilim araştırma uydusunun çektiği fotoğraflar da bu haberi doğruluyor. Independent’ın haberine göre, Amerikalı araştırmacı Dennis Schmitt, adaya Isınan Ada ismini verdi. 2005’te ayrı bir ada olan Isınan Ada, 1985’te Grönland’a tamamıyla bitişikti, 2002’de de bir buz köprüyle bağlıydı. Az ömrü kalmış bir cumhuriyet: Maldivler Suların yükselme tehlikesinin farkına varan ilk ülkelerden biri de Hint Okyanusu’nda binden fazla adadan oluşan Maldivler. İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin haberine göre, Birleşmiş Milletler’in hesaplarında ada, bu yüzyıl 60 santimetre suya gömüldü. 2004’te meydana gelen tusunamiden sonra inşa edilen doğal görünümlü koruyucu duvarların dışında küresel ısınmanın sonuçlarına karşı önlem alınmazsa önümüzdeki yüzyıl içinde adalar sular altında kalacak.Maldivlerin en yüksek noktası ise 2,4 metre. Küresel ısınmayı önleme amacıyla oluşturulan Kyoto Protokolü’nü ilk imzalayan ülke olan 359 bin nüfusu Maldivler’e 15 Kasım 2005 itibariyle Avusturalya’ya sığınma hakkı verilmişti. İlk kez demokratik yolla seçilen başkan olan Mohamed Nasheed’in basın sözcüsü Ibrahim Hussein Zaki, yeni hükümetin küresel ısınmanın etkilerinden korunmak için harekete geçtiklerini, çünkü bugün sudan yüksekliklerinin sadece […]

Tüm yaşamımızı etkileyen 68’in fotoğrafları

İstanbul Silahtarağa’daki çağdaş sanat merkezi santralistanbul, Alman fotoğrafçılar Erika Sulzer-Kleinemeier ve Michael Ruetz’in 1968 hareketini anlatan sergilerine ev sahipliği yapıyor. 40 yıllık bir zaman diliminde Federal Almanya’nın öyküsünü belgeleyen Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” başlığı altında sergilenen fotoğrafları, 1968 hareketini ve günümüze kadar gelen etkilerini anlatıyor. Fotoğrafçı, sergide yer alan 139 eserinde, tarihe etki eden olay, sanatçı ve siyasetçilerin yanı sıra, insanların gündelik yaşamlarına da odaklanıyor. Michael Ruetz’in 102 fotoğrafından oluşan “Huzursuz Bahar” sergisi ise bir fotoğraf günlüğü olarak tasarlanmış. İzleyenleri tarihî bir yolculuğa çıkaran sergi, dünyayı sarsan bir değişim döneminde yaşananları, gün be gün ortaya koyuyor. Ruetz, santralistanbul’da sergilenen fotoğraflarında, Batı ve Doğu Berlin’de, Portekiz’de, Şili’de, Yunanistan’da ve Afrika kıtasında dikta rejimi ile demokrasi arasındaki kırılma çizgilerini gösteriyor. Sergide Willy Brandt ve Joseph Beuys gibi, dönemin önemli siyasi ve kültürel kişiliklerine de yer veriliyor.“68 tüm hayatımızı etkiledi” Sergi açılışında görüştüğümüz Erika Sulzer-Kleinemeier, İstanbul’da olmaktan ve fotoğraflarının Türkiyelilerle buluşmasından çok memnun olduğunu belirtti. “68 hareketi aslında bir başlangıç değildi. Almanya’da daha önce de birçok hareket vardı. Özellikle de barış hareketleri oldukça önemliydi” diyen Kleinemeier, 68’in “sokaklara çıkan, danslı, şiirsel” bir hareket olduğunu söyledi. Önceleri Almanya’da her şeyin çok katı kurallara bağlı olduğunu ama genç kuşağın ailelerinin gittiği yoldan ayrılmak istediğini ve 68 hareketinin bunu sağladığını ifade eden Alman fotoğrafçı, “68, o dönemde yaşamış insanların tüm hayatlarını etkiledi. Heyecan vericiydi” dedi. “68 Kuşağı: Almanya” ve “Huzursuz Bahar” sergileri 15 Şubat 2009 tarihine kadar santralistanbul Ana Galeri’de gezilebilir. Erika Sulzer-Kleinemeier kimdir? 1935’de Rostock’da doğan fotoğrafçı, halen serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor. 1960’ların sonlarından bu yana Der Spiegel, Die Zeit, Frankfurter Rundschau, Telegraph Magazine ve Washington Post gibi çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği yapıyor. Sulzer-Kleinemeier 1967-1972 yılları arasında yabancı işçiler, 1968’de Frankfurt’ta öğrenci hareketi, engelli çocuklar, eğitimde ilerici değişimler, 1980’lerde sendikalar ve grevleri, Pershing II füzelerinin Mutlangen ve Heilbronn’a konuşlandırılması, iki Almanya’nın birleşmesi, araba […]

Türkiye’de kadının “seçilememe” hakkı

5 Aralık Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasının yıldönümü. Günün anlam ve önemi belirten metinlerde yine her zamanki gibi “birçok Avrupa ülkesinden önce Türkiye’nin kadınlara bu hakkı tanıdığının” altı çizilecek. Evet, 1934’ten beri Türkiye’de kadınlar siyasete katılabiliyor. Ancak 74 yılda gelinen noktada Türkiye’de kadın parlamenterlerin oranı hala yüzde 9,1. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “kadınlar mal mı ki kota uygulayacaksın, kota vereceksin” söyleminin ardından mecliste kadın kotası konusunda önümüzdeki yıllarda tablonun değişeceğine dair umutlar da azalıyor.Ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların yüzde 10’un altında temsil edildiği gerçeği ve konuya yönelik çözüm önerileri, Koç Üniversitesi’nin geçen hafta (29-30 Kasım) düzenlediği Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Konferansı’nın, “Kadınların Siyasete Katılımı” oturumunda da tartışıldı. Konferansta kadın kotasına yönelik bir konuşma yapan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Profesör Ayşe Ayata ile siyasette kadının görünürlüğü ve tam temsilinin çözümü, “kadın kotasını” konuştuk.Ayata, durumun vahametine rağmen 5 Aralık’ta konuşulacakları şöyle öngörüyor: “Geçen yıllarda olduğu gibi 5 Aralık’ta TBMM başta olmak üzere birçok kurumda toplantılar yapacağız. Ben size oralarda aşağı yukarı ne konuşacağımız söyleyeyim. Büyük Atatürk’ün öncülüğünde Türk kadınları birçok Avrupa ülkesinden önce kadın haklarına sahip oldu. 2007 seçimlerinde çok büyük başarılar elde ettik. Yüzde 10’a yakın bir seçilme hakkına sahip olduk. Böylelikle umut edeceğiz ki yakın bir zamanda bir arpa boyu daha yol alacağız. Mesela Mart seçimlerinde yüzde iki civarında olan yerel yönetimlerdeki kadın oranını yüzde dörde çıkaracağız, hem de yüzde yüz arttırarak!” Kadınlar seçilebilir yerlerden aday gösterilmiyor Kadın kotasının, sorunun acil çözümü için vazgeçilmez olduğunu söyleyen Ayata, Türkiye’de bazı partilerin kendi içlerinde kota uygulasalar da bunun TBMM’ye veya yerel yönetimlere yansımadığının altını çiziyor. Bunun da kadın adayların çoğunlukla seçilebilir yerlerde üst sıralardan aday gösterilmemesinden kaynaklandığını belirten Ayşe Ayata’ya göre partilerde kotaya yönelik en yaygın tavır, “esasında kotaya karşı olup sesini çıkarmama görüşü”. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yaklaşık 20 yıldır parti içinde kadın kotasını uyguluyor. Ancak yüzde 25 kadın kotası […]