HaberVs

HaberVs

Eto’o Özbekistan’da, Fenerbahçe’ye göz kırpıyor.

Samuel Eto’nun 11 yıllık İspanya kariyeri, Barcelona’nın onu satış listesine koymasıyla sona ermiş görünüyor. Dünyanın hala en pahalı futbolcuları arasında yer alan Kamerunlunun peşinde 10’a yakın kulüp var. Bu kulüplerin arasında Fenerbahçe ve bugün itibariyle de Beşiktaş’ın ismi geçiyor. “Çalışan kazanır” felsefesiyle hareket ettiğini söyleyen Samuel Eto’o, 1981’de Kamerun’da doğdu. Topla olağanüstü hızlı hareket edebilen Eto’o, 17 yaşındayken Real Madrid tarafından keşfedildi. Ancak Madrid kulübü onu sadece keşfetmekle yetindi; “kıymetli” formasını iki maç dışında siyahi futbolcuya hiç giydirmedi (Ki Eto’o, bu iki maçta da gol attı). Eto’o, Real’deki “mecburi hizmet”ini 1997 ve 1998’de CD Leganes’e, 1999’da Espanol’de kiralık oynayarak geçirdi. Kamerunluyu 2000 yılında kiralayan Real Mallorca, bonservis hakkını Real Madrid’te saklı kalmak kaydıyla futbolcuyu transfer etti. 2000 Olimpiyatları’nda Kamerun Milli Takımı ile şampiyonluk yaşaması Real’i, oyuncudan vazgeçme kararından döndürmedi. Kiralık dönemi de dahil olmak üzere Mallorca’da 177 maç oynayan Eto’o, 2000-2004 arasındaki bu dönemde 66 gol attı. Ve kulübün, gelmiş geçmiş en başarılı golcüsü oldu. “Çirkin futbolcu forma sattırmaz” 2003/2004 sezonu başlarken Real Madrid başkan Başkanı Florentino Perez’in “Ronaldinho çirkin, forması satmaz” diyerek David Beckham ile anlaşmasının, Eto’o’nun da benzer bir düşünceyle kulüpten gönderilmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu görüş, spor kamuoyunda da kabul görüyor. Görünen o ki Kamerunlu futbolcu İspanya’da, henüz ilk yıllardan itibaren derisinin renginden dolayı kötü muamele gördü. 2004’te kariyerinin en önemli imzasını, Real Madrid’in ezeli rakibi Barcelona’ya geçerek attı. Ronaldo’yu da kadrosuna katan Real, Eto’o’nun “vazgeçilebilir” olduğunu söylüyordu. Real ve Mallorca, Eto’o’nun bonservisi için Barcelona’dan 24 milyon avro kazandı. Eto’o,2004 ve 2008 arasında Katalan ekibinde 108 resmi maçta forma giydi ve 77 gol attı. Barcelona, Eto’o’lu kadrosuyla bu dönemde iki La Liga şampiyonluğu, iki İspanya Süper Kupası ve bir Şampiyonlar Ligi Kupası kazandı. Kamerun Milli Takımı’nın da yıldızı olan Eto’o, çıktığı 70 karşılaşmada 33 gol attı ve 2008 Afrika Uluslar Kupasından sonra tüm Afrika tarihinin en çok gol […]

Albay Öz’e yargı yolu açılıyor

Medyakronikinfo@medyakronik.com Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmali olduğu iddia edilen dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız’la ilgili ön inceleme yapan İçişleri Bakanlığı müfettişleri, “soruşturma izni verilmesini” istedi. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre müfettişler, Öz ve Yıldız’ın yanı sıra, Dink’e yönelik saldırıdan önce edinilen bilgilerin yer aldığı belgeyi, saldırıdan sonra hazırlanmış gibi tanzim eden 5 jandarma görevlisi için de soruşturma izni talep etti.İstihbaratı unutmuş! Dink’in öldürülmesinde ihmali bulundukları gerekçesiyle Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılanan dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanlığı personeli Astsubay Okan Şimşek ile Uzman Çavuş Veysel Şahin’in ifadeleri sonrasında harekete geçen savcılık, iddialara konu olan Öz ile Yıldız hakkında soruşturma izni istedi. Bunun üzerine İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın onayı ile ön inceleme başlatıldı. Müfettişler, mahkemede “Dink’in öldürülmesinden önce olayla ilgili istihbarat geldiği, bu istihbaratın da Öz ve Yıldız’a bildirildiği” yönünde ifade veren Şimşek ve Şahin’in yanı sıra, Öz ve Yıldız’ın da yeniden bilgisine başvurdu.Daha önce hakkında soruşturma izni verilmeyen Albay Öz, kendisine gelen Dink’le ilgili istihbarat bilgisini unutmuş olabileceğini açıkladı.Şimşek ile Şahin, mahkeme ifadelerine benzer içerikte suçlayıcı nitelikte bilgi verdi. Öz ile Yıldız’ın, Dink’in öldürülmesinde ihmali olduğu görüşüne varan müfettişler, bu nedenle haklarında “soruşturma izni verilmesi” gerektiği kanaatine ulaştı. Sahte belge hazırlayanlar da yargılanacak Müfettişler, aynı dosya kapsamında, Dink’e yönelik saldırıdan önce edinilen bilgilerin yer aldığı belgeyi, saldırıdan sonra hazırlanmış gibi tanzim eden 5 jandarma görevlisi için de soruşturma izni istedi. Müfettişlerin hazırladığı ön inceleme raporunun ulaştırıldığı Trabzon Valiliği, mevzuata göre müfettiş raporunu İl İdare Kurulu’nda değerlendirecek ve sonuçlandıracak.Yıllık izinde olan Vali Nuri Okutan’ın müfettiş raporundaki talep doğrultusunda izin vermesi halinde, Bilecik İl Jandarma Komutanlığı’nı yürüten Albay Öz ve Yıldız’ın da aralarında bulunduğu 7 jandarma yargılanacak.Şimşek ile Şahin, Dink’in öldürüleceği konusunda, olayın azmettiricisi olarak yargılanan Yasin Hayal’in yakını Coşkun İğci’den bilgi aldıklarını anlatmıştı. Bu bilgiyi sorumlu Şube Müdürü […]

Yargıtay: “Resmi görüşü sorgulamak suç değil”

Anadolu Ajansı Eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Alt Komisyon Başkanı Prof. Dr. Baskın Oran’ın “Azınlık Raporu” nedeniyle “Türklüğü aşağılama”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan beraatlerine ilişkin kararı onaylayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun gerekçesi açıklandı. Prof. Kaboğlu, 2004’te hazırlanan raporu basın toplantısında okurken, Kamu-Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş, raporu Kaboğlu’nun elinden alıp yırtmıştı. Kaboğlu, “fiziksel şiddete maruz kaldığı ve sözünün kesildiği gerekçesiyle” basın toplantısını yarıda kesmiş, daha sonra bu rapor üzerine Kaboğlu ve Oran hakkında “Türkiyelilik üst kimliği” önerdikleri gerekçesiyle dava açılmıştı. İddianameyi hazırlayan Ankara Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan, rapordaki “Sevr Paranoyası” kavramına atfen, “Bu raporda, azınlıklar yönünden ileri sürülen taleplerle, yurdumuzu işgal altına sokan Sevr Antlaşması’nın azınlıklara ilişkin hükümleri büyük benzerlikler göstermektedir. Böyle bir benzerlik karşısında Sevr paranoyasına kapılmanın yadırganacak bir yönü yoktur” demişti. “Özgürlük, demokratik toplum için zorunlu bir tedbir” Ankara 28. Asliye Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesinde tanımlanan “Türklüğü aşağılama” suçu yönünden Adalet Bakanlığının izin şartı oluşmadığı gerekçesiyle Kaboğlu ve Oran hakkındaki davanın düşürülmesine karar vermiş, her iki sanığın TCK’nın 216. maddesinde tanımlanan “halkı kin ve düşmanlığı tahrik” suçundan beraatine karar vermişti. Kararın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesi, beraat kararını, suçun maddi ve manevi unsurları oluştuğu gerekçesiyle bozmuş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine dosyayı görüşen Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise itirazı kabul ederek, yerel mahkemenin beraat kararını onamıştı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun onama kararının gerekçesinde, düşünce özgürlüğü ile ilgili gerek uluslararası hukuk ve gerekse ulusal hukuk alanında ayrıntılı düzenlemeler bulunduğu hatırlatılarak, bu düzenlemelerden alıntılar yapıldı. Gerekçede, bu normlar birlikte değerlendirildiğinde; özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olduğu belirtilerek, “Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için yasayla […]

Vekil de tersaneciye sendika dedi

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com Tuzla tersanelerinde yaşanan “iş cinayetleri” üzerine kurulan TBMM Araştırma Komisyonu’nun taslak raporu tamamlandı. Tersanelerin kurumsallaşmasından yan sanayiye, işçi sağlığı ve iş güvenliğinden alt işverenlere kadar çeşitli konularda önerilerde bulunulan raporda; Tuzla’daki şahıs, kolektifi, limited, küçük anonim şirketlerinin birleştirilmesiyle tersane alanlarının genişleyeceği ve bu sayede bölgedeki sıkışıklığın ortadan kalkacağı öngörülüyor.“Gemi İnşa Sanayindeki İş Güvenliği ve Çalışma Şartlarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu”nun yaklaşık 175 sayfadan oluşan taslak raporunu, önümüzdeki hafta TBMM Başkanlığı’na verilmesi planlanıyor. Taslak raporun öneriler bölümü kurumsallaşma, tersaneler, yan sanayi, işçi sağlığı ve iş güvenliği, eğitim başlıkları altında toplanıyor. Tersaneler için ölçülebilir kriterlere dayalı kapasite belirleme çalışmalarının yapılması gerektiği belirtilen taslak raporda, Tuzla koyu için master planı yapılması ve bölgede yaşanan ulaşım ve park sorununun hızla çözüme kavuşturulması isteniyor. Raporda yer alan önerilerden bazıları şöyle: Gemi üzerinde otomasyon: Gemi üzerinde özellikle kesim, kaynak ve boya işlemlerinde otomasyona geçilmeli. Ana iş taşeronlara verilmemeli: Tersanede yapılan ana işler, tek tek belirlenmeli ve bu işler her ne ad altında olursa olsun taşeronlara verilmemeli. Alt işveren uygulaması, objektif kriterlere bağlanmalı. Sektörde alt yüklenici firmaların çalışma standartlarının ve alanlarının belirlenmesine ilişkin yasal düzenlemeler yapılmalı. İşçi sağlığı ve iş güvenliği İşçi sağlığı ve iş güvenliği ilgili tedbirleri yerine getirmeyen tersaneler faaliyetlerine izin verilmemeli ve bu önlemleri alıncaya kadar faaliyetten men edilmeli. Tersaneler ve alt işverenler, çalışan işçi sayısına bakılmaksızın işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanı bulundurmalı. Yine çalışan sayısına bakılmaksızın, tersanelerde işyeri hekimi istihdam edilmeli. İşyeri hekimleri, işçilere öncelikli olarak iş sağlığı ve koruyucu sağlık hizmetleri eğitimi vermeli. İş güvenliği uzmanları, ücretlerini tersane sahibi yerine, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından almalı. İşveren, işçinin primleriyle birlikte bunun parasını Bakanlığa ödemeli. Tersanelerde sigortasız işçi çalıştırılmamalı, işçilerin sigorta primleri gerçek ücretleri üzerinden gösterilmeli. Tuzla tersaneler bölgesinde, iş müfettişlerinin ve sosyal güvenlik kurumu müfettişlerinin sürekli istihdam edileceği bir birim kurulmalı ve […]

Dövmeni nasıl istersin: Dijital mi, silikon mu?

Esra Söylemezesrasylmz@hotmail.com Amerikalı iki girişimci 21 Şubat 2008’de Greener Tasarım Yarışması’nda ilginç tasarımları birinciliğe layık görüldü. İkili özellikle gençler arasında hayli yaygın olan vücut dövmelerini “dijital” hale getiren bir tasarım sunmuştu. Bu sıra dışı dövmenin en büyük özelliği ise teknolojiyi insan vücudunun içine yerleştirmesiydi. Öyle ki bu tasarımla cep telefonları dahi vücudunuza monte edilebilir hale geliyor. Acısız ve hastalık riski taşımadığı söylenen bir operasyonla LCD ekranlı bir çipin deri altına yerleştirilmesiyle elde edilen bu yeni nesil dövmelerde, sözkonusu ekran dövme gibi görünen bir arayüz olarak kullanılıyor. Kendi pili bulunan ve uzun süre dayanan ekran, sabit ve hareketli her türlü görüntüyü derinin dışına aktarma özelliği taşıyor. Bu ekran sayesinde isteyen vücuduna film sahnesi ya da, müzik klipleri yerleştirip izleyebilecekken, isteyen de sevdiği fotoğrafları her gün değiştirerek gösterebilecek. Kandaki glikoz ve oksijeni elektriğe çevirerek çalışan dijital dövmeleri; telefon ve bilgisayar olarak da kullanmak mümkün. Arayan kişinin yüzünü kolunuzdaki ekrandan görebiliyorsunuz ve görüşme bitince otomatik olarak ekrandaki yüz kayboluyor. Teknoloji delilerine ve yenilik peşinde koşanlara birebir! Hatta kopya çekmek, sevdiklerinizin resimlerine bakıp hasret gidermek için bile iyi bir buluş. Üretime geçilip geçilmediği konusunda henüz bir bilgi olmasa da, ürünün tartışıldığı kimi yabancı internet sitelerinde yazılanlara bakılırsa şimdiden birçok kişi ürünün piyasaya çıkacağı günü bekliyor. Delilik mi sanat mı? Dövmeyle ilgili bir diğer gelişme ise Kanadalı bir dövme sanatçısının, bacağına çizdirdiği bir kadın resmiyle başladı. Aslında hikâyenin öyle pek bir numarası da yoktu. Sadece, gencin bacağındaki kadın figürünün göğüs kısmına silikon enjekte edilerek dövme üçüncü boyuta taşınmıştı. Bu şekilde, bacağında iri göğüsleri olan bir kadın figürü taşıyan bir adam ortaya çıkmış oluyordu. Ancak bu “buluş” fazla uzun ömürlü olmadı. Çünkü dövmeyi yaptıran gencin vücudu bu yabancı maddeyi çok geç olmadan reddetti. İki hafta dikişli kaldığı süre boyunca iltihap kapan bacaktan silikon çıkarıldı. Uzmanların dediğine göre bu tarz yabancı maddeler deri altında uzun ömürlü değil. […]

Yeşim Salkım neye oturdu?

Özge Biçen-Gökhan Tan Dün sabah birçok gazete, magazin haberlerine yer verdikleri ikinci sayfalarında ve eklerinde Yeşim Salkım’ın “Rakı Balık” isimli şarkısının klip çekimine dair haber yayınlandı. Habere göre Sultan İbrahim’in (Deli İbrahim) tahtı özel izinle Topkapı Sarayı’ndan Sepetçi Kasrı’na getirilmiş ve çekimlerde kullanılmıştı. Sabahgazetesi haberi “Deli İbrahim’in tahtında klip çekti” başlığıyla verdi. Haberde şu ifade de yer aldı. “Sepetçiler Kasrı’nda çekilen klipte Salkım, Topkapı Sarayı’ndan özel izinle getirilen Deli İbrahim lakaplı 18. Osmanlı padişahının tahtını kullandı.” Haberi yapan gazeteci Başak Çokan’ın çekimler sırasında Sepetçiler Kasrı’nda olup olmadığını bilmiyoruz. Ama orada olmadığı belli olan pek çok gazete ve haber sitesi de (Vatan, Habertürk, vs..), her zaman olduğu gibi imza atma ihtiyacı duymadan, bu haberi ve aynı başlığı kullanmakta bir sakınca görmedi. Şüphesiz, pek çoğumuza göre incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsiz bu haberin bir haber niteliği taşıdığını düşündük: Haber, 18. Osmanlı padişahının tahtının bir klip çekimi için başka bir mekana taşınmasıydı. Eğer gerçekse, sahiden de büyük bir haberdi. Topkapı Sarayı’nı aradık ve Kutsal Emanetler Dairesi Müdürü Hilmi Aydın’la görüştük. Aydın, gazetelerde yer alan haberleri görmese de böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylüyor ve ciddiye alınmaması gerektiğini söylüyordu. Bu tarz haberlerin müzelere ve müzeciliğe yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendiren aydın, Kültür Bakanlığı’nın projesi ve izni olmadığı takdirde tarihi eserlerin kullanılmasının mümkün olmadığını ifade ediyordu. Peki tahtın Sepetçiler Kasrı’na taşındığı bilgisi nereden çıkmıştı? Bunu haberi yapan ve yayınlayan gazetecilerin cevaplaması lazım. Çünkü gelişmeler üzerine ulaştığımız Yeşim Salkım’ın basın danışmanı Rana Akyıldız, gazetecilere böyle bir bilgi verilmediğini ancak Sepetçiler Kasrı’nda, Sultan İbrahim’in tahtının bir kopyasının bulunduğunu söylüyor. Akyıldız, dün yayınlanan haberler sonrasında ise tüm gazeteleri elektronik posta yoluyla uyardıklarını söylüyor. Gelgelim Sabahgazetesi, bugün yine ikinci sayfada yer verdiği Topkapı Saray Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın açıklamalarıyla yanlışını düzeltmiş görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü Duygu Toprak imzasıyla yayınlanan haber şu ifadeyle başlıyor: “Yeşim Salkım’ın Sepetçiler Kasrı’nda […]

2008 Türkiye’sinde ifade özgürlüğü

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Yazar Nedim Gürsel’in, “Allah’ın Kızları” isimli romanı hakkında, “Dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2008 yılı Yayınlama Özgürlüğü Raporu’na göreyse bu yılın ilk 6 ayında 22 yayınevinden çıkan 38 yazarın 47 kitabı hakkında soruşturma ve dava açıldı. Mersin 78’liler Derneği ile Mersin 68’liler Derneği’nin 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için ortaklaşa gerçekleştirdiği anmaya, “suçu ve suçluyu övmek” iddiasıyla; Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan operasyonlarda İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay’a ait ayrıntılı krokisinin bulunduğunu yazan Taraf gazetesi muhabiri Soner Arıkanoğlu’na da iftira, yargıyı etkileme ve gizliliği ihlal iddialarından dava açıldı. Bu arada Uydudan yayın yapan Hayat TV, “Roj TV’ye görüntü geçtiği” gerekçesiyle karartıldı. “Düşmanı peygamberi övse inandırıcı olmaz” Yazar Nedim Gürsel’in geçen mart ayında Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitabı “Allah”ın Kızları” adlı romanı hakkında yapılan şikâyet üzerine “dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma açıldı. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi uyarınca başlattığı soruşturmada dava açılması halinde Gürsel hakkında, “suçun kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde” 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla dava açılabilecek. Hakkında soruşturma açıldığı haberini Fransız yayıncısı ile birlikte Anadolu üzerine hazırladığı kitabın araştırmaları için bulunduğu Harran’da alan Gürsel ifade vermek üzere İstanbul’a döndü. Hem şaşırdığını hem de üzüldüğünü belirten Gürsel, “Ben bir yazarım. Dini aşağılamak gibi bir amacım olamaz. Kitabım İslam’ın doğuşunu anlatan, peygamberimizi odak noktasına yerleştiren, çok sesli bir roman. Onun düşmanlarına peygamberi övdürseydim roman inandırıcı olmazdı. Kesinlikle kutsal olanı ve insanların dinsel inançlarını rencide edici yönü yok. Romanda söz konusu edilen her şey İslam tarihinde ve eski İslam kaynaklarında var. Türkiye’de bir romanın dava konusu olması ihtimali beni şaşırttı. Türkiye’de bu konuda çok yol alındığını zannediyordum. Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı kitabım 159. maddeden yargılanmıştı. İlk Kadın adlı romanım da 426. maddeden yargılanmıştı. Ama bütün bu davalardan aklandım. Aradan 28 yıl geçti. Kitaplarım çeşitli yabancı […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi “Yaşam için Tercih Günleri” başladı

İnan Parlakinanparlak@gmail.com İstanbul Bilgi Üniversitesi “2008 Yaşam için Tercih Günleri” 14 Temmuz’da santralistanbul’da başladı. İletişim ve danışmanlık biriminin organize ettiği Tercih Günleri’nde, üniversite adayları Bilgi Üniversitesi’ni daha yakından tanırken tercihleri hakkında danışmanlık alabiliyor ve düzenlenen seminerlere katılabiliyorlar. “Yaşam için Tercih Günleri” boyunca santralistanbul’a gelen üniversite adayları ve velileri okumak istedikleri bölümler hakkında bilgi alırken tercihleriyle ilgili her türlü sorunun cevabını da alabiliyorlar. Pazartesi, Çarşamba, Cuma ve Pazar günleri ÖSS uzmanı Sait Gürsoy’un katıldığı “Yaşam İçin Tercih Günleri Seminerleri” düzenleniyor. Ayrıca Tercih Günleri’nde, her gün sabah 11:00’den başlayarak akşama kadar düzenlenen seminerlerde puan türlerine göre fakülteler anlatılıyor ve bölümlerin içerikleri, gelecekteki durumları hakkında bizzat akademik kadro tarafından bilgi veriliyor. Tercih Günleri kapsamında 21-23-25-27-29-31 Temmuz ve 1 Ağustos tarihlerinde, adaylara tercihlerinde yardımcı olmak üzere uzman rehberler tarafından bireysel tercih danışmanlığı hizmeti verilecek. santralistanbulKampüsü’ne gelen üniversite adayları Bilgi Üniversitesi’ni ve üniversitenin hem akademik hem de sosyal olanaklarını daha yakından tanıma fırsatı buluyor. Tanıtımlar 4 Ağustos tarihine kadar devam edecek. Eski Silahtarağa Elektrik Santralı üzerine kurulu santralistanbulKampusü’ne Taksim AKM önünden her gün 10:00-19:00 arası yarım saatte bir karşılıklı servis kalkıyor.

Raportör raporunu verdi

Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın Anayasa Mahkemesi’ne bugün sunduğu AKP hakkındaki kapatma davasına ilişkin görüşlerine yer verdiği raporunda, “bir siyasi partiyi kapatmanın bir kişiyi idama mahkum etmekle aynı anlama geldiğini, siyasi partilerin Anayasaya uygunluğunu denetlerken bireylerin temel hak ve özgürlüklerine gösterilmesi gereken özenin siyasi partilere de gösterilmesi gerektiğini” belirttiği öğrenildi. Akşam saatlerinde Anayasa Mahkemesi üyelerine dağıtılan raporda Osman Can, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi partilerin kapatılması ile ilgili verdiği kararlara da atıfta bulundu. Röportör Can, demokratik ve hukuk sistemine dayalı ülkelerde bireylerin kullandığı oylarla seçilen kişilerin ancak yine bireylerin oyları ile iktidardan düşmelerinin öngörüldüğüne de dikkat çekti. Raporun Anayasa Mahkemesi’ne teslim edilmesi nedeniyle bir açıklama yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, raporun bağlayıcı olmadığını belirterek Mahkeme’nin rahat bırakılmasını istedi.

Ne olacak bu Darbe Günlükleri’nin hali?

Alper Görmüşagormus@kronikmedya.com Darbe Günlükleri’nin Ergenekon iddianamesinde yer almaması, soruşturmaya yaklaşımı ne olursa olsun bütün kesimlerde ortak bir “hayret” duygusuna yol açtı. “Hayret” duygusu bu kadar güçlü olmayabilirdi; meğer ki eski Genelkurmay Başkanı ile 1 Temmuz’da gözaltına alınan iki emekli orgeneralden biri olan Hurşit Tolon’un, iddianamenin hemen öncesine denk gelen, Günlükler’in sahihliğine şahadet anlamındaki sözleri olmasaydı…Bildiğiniz gibi, eski genelkurmay başkanı Hilmi Özkök, Milliyet’ten Fikret Bila’ya verdiği söyleşide aynen şöyle demişti (Milliyet, 9 Temmuz): “Anılarda geçtiği öne sürülerek gündeme getirilen bu olaylarla ilgili olarak, ne vardır, ne yoktur derim. Başka bir ifadeyle ne teyit ederim, ne tekzip ederim. Benim söyleyebileceğim budur.”Gene aynı günlerde, Hürriyet gazetesi de Hurşit Tolon’un, mahkeme sorgusunda “Günlükleri neden tekzip etmediniz?” sorusuna, “Çünkü benimle ilgili bölümleri doğruydu ve kişilik haklarım zedelenmemişti” cevabını verdiğini yazdı. İddianamede neden yok? Bu yeni ve güçlü tanıklıklara rağmen, Darbe Günlükleri’nin iddianamede neden yer almadığı sorusuna gelebiliriz şimdi.Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bu sonuca bakıp da sevinenlerin erken ve “yanlış” bir sevinç içine girdiklerini söylemeliyim. Darbe Günlükleri ile ilgili olarak kamuoyunda öylesine güçlü bir kanaat oluştu ki, bundan böyle bu kanaatin hükümsüzleştirilmesi ancak inandırıcı bir yargı sürecinin sonunda Günlükler’in “sahte” olduğunun ispatıyla mümkün olabilir. Yani, daha yargıda gidilecek çok yol var.Tahminlerimi sıralamaya başlayayım: Hukuk tartışması: Nerede yargılanmalılar? Darbe Günlükleri’nde adı geçen orgenerallerin hangi hukuki mevzuata tâbi oldukları konusunda bir tartışma var, Günlükler’e Ergenekon iddianamesinde yer verilmemiş olmasının bir nedeni bu olabilir.Şöyle ki: Bazı hukukçular, bugün emekli de olsalar, askerlerle ilgili suç isnatlarının askeri yargı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Yani bu hukukçulara göre, Darbe Günlükleri yargı konusu olacaksa, bu, askeri savcılar ve askeri hâkimlerin ele alacağı bir yargı olacaktır, olmalıdır.İkinci görüş ise şöyle: Asker kişilerin askeri mahkemelerde yargılanması için Askeri Ceza Kanunu’nda yer alan bir suç işlemeleri gerekir. Oysa Askeri Ceza Kanunu’nda “darbe girişiminde bulunmak” gibi bir suç tanımı yoktur, öyleyse bu kişiler sivil mahkemelerde yargılanmalıdırlar. […]

Körler okulunda sağırlar diyalogu

Nazlı Hazal Tetik Milli Eğitim Bakanlığı’nın görme engelli okullarını kapatmaya niyetli olduğu haberi geçtiğimiz günlerde ortalığı hayli karıştırdı. Türkiye Körler Federasyonu ilköğretim çağında bu okulların gerekli olduğunda ısrar ederken, kendisi de görme engelli olan AKP Milletvekili Lokman Ayva, kapatma uygulamasının doğru olduğunu savunuyor. Ayva’nın bu savunmasına karşılık Milli Eğitim Bakanlığı kapatma uygulamasını kesinlikle yalanlıyor. Bakanlığa göre yalnızca tek bir görme engelliler okulu kapatılıyor, buna karşılık başkalarını açılması düşünülüyor. Yani bu konuda kafalar biraz karışık… Tartışma, Milli Eğitim Bakanlığı Niğde Cemil Meriç Görme Engelliler İlköğretim Okulunu kapatma kararıyla alevlendi. Türkiye’de halen var olan 15 görme engelli okulu arasından ilk açılanlardan biri olma özelliğine sahip olan okula, son 2 yıldır öğrenci alımı yapılmıyor ve 34 olan öğrenci mevcudu şu an 11’e düşmüş durumda. Okula her sene yapılan 8-10 başvuru bakanlık emri yüzünden reddedilmek durumunda kalınmış. Görme engelli öğrenciler yakın mesafedeki Kayseri Kocasinan Görme Engelliler İlköğretim Okulu’na yönlendiriliyor. Ancak veliler de öğrenciler de bu durumdan şikayetçi; veliler küçük yaştaki çocuklarını yatılı olarak uzak mesafedeki başka okullara göndermek istemiyor. 4 sene önce kapatılması planlanan okul, haberin büyük gazetelerde yer almasından sonra beklemeye alınmış ve karar şu anda uygulamaya geçiriliyor. Yerel halkın tepkisi ve Niğde’deki yerel basının çalışmaları ise yetersiz kalmış görünüyor. Federasyon tepkili, bakanlık yalanlıyor Türkiye Körler Federasyonu Genel Sekreteri Burhanettin Fani, Niğde’deki okulun kapatılmasının sadece başlangıç olduğunu, aldıkları duyumlara göre sırada Çanakkale Gelibolu ve Konya Selçuklu Görme Engelliler İlköğretim okullarının bulunduğunu söylüyor. “Bu, bugünün işi değil” diyen Fani, uygulamanın Hüseyin Çelik Milli Eğitim Bakanı olduğundan beri gerçekleştirilmeye çalışıldığını da belirtiyor. MEB’in amacının AB standartları çerçevesinde okur-yazar oranını artırmak amacıyla “kaynaştırılmış eğitim modeli”ne geçmek olduğunu, ancak bunun “içi boş diplomalılar” yaratmaktan öteye geçemeyeceğini söyleyen Fani, yöntemin baştan aşağı yanlış olduğu görüşünde. “Bu çocuklar görme engelli. Okuma yazma bilmeden, dört işlem yapamadan, herhangi bir edebi eseri çözümleyemeden mezun olacaklar. Göz göre göre cehaletin içine itiliyorlar. […]

Krizin ibresi Eylül’ü gösteriyor

Mustafa Sönmez ABD’de başlayan ve tüm ülkelere belirli derecelerde yansıyan finansal krizin üstünden tam bir yıl geçti. Krizin boyutları ve yaygınlığı, bitti bitecek, v yapıp çıkacak, belki de U yapıp çıkar diyen iyimser öngörüleri yerle bir etti. Şimdilik 400 milyar dolarlık bir zararı sineye çeken ABD ve Avrupa’daki finans kuruluşlarının toplam zararının gerçekte nereyi bulacağı belli değil. Krizin Türkiye üzerindeki etkilerini, AKP iktidarı, kapatma davası ile ilişkilendirerek rakiplerine fatura etme peşinde. Bakan Mehmet Şimşek, faturayı 100 milyar dolar olarak hesapladı ve kapatmaya bağladı ama pek inandıramadıysa da, anlaşıldı ki, Ergenekon ile birlikte, AKP , ya da devamı partinin ilk seçimde vatandaşa dönük söylemini şöyle bir şey oluşturacak; “Biz ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatma davasıyla her şeyi berbat ettiler!.. Biz Ergenekon ile temiz eller operasyonu başlattık, demokratikleştiriyorduk, geldiler bozdular !..” Borsalarda ayı piyasası Bir yılını dolduran ABD kaynaklı finans krizinin, birçok para ve maliye politikasına, tüketiciye verilen 150 milyar dolarlık kaynak enjeksiyonuna rağmen geçiştirilemediği ve dibi henüz görmediği, en iyimser yorumcular tarafından bile nihayet teslim ediliyor. Krizin finansal bir kriz olarak kalmayacağı, reel sektöre yansıyacağı, hem tek tek ülkelerde hem de dünyanın tümünde dengeleri değiştireceğini söyleyenler haklı çıkmaya başladılar. Global krizin reel sektör üzerindeki etkileri daha yeni hissediliyor. Krizin ilk döneminde göreceli olarak az etkilenen dünya hisse senedi borsalarında dikkat çekici düşüşler yaşanmaya başlandı. Ani çöküşü, çeşitli manevralarla geciktirilen hisse senedi borsalarında zirveye göre yüzde 20 düşüşle tanımlanan “ayı piyasası”na girilmiş oldu. Şimdi ayı piyasasının ne kadar süreceği ve ne kadar derinleşeceği konusunda tahminler yapılıyor. Her büyük krizde olduğu gibi, krizin toplumsal sisteme etkisini azaltıp, yeniden üretim şartlarına geri dönüşü sağlamada görev devlete düşüyor. Şimdi her ülkede devlete “kurtarma” görevleri veriliyor. İlk örneği İngiltere, bir büyük bankasını kamu kontrolüne alarak yapmıştı zaten. Şimdi, ABD’de konut sektörünün iki temel direğini oluşturan ve 12 trilyon dolarlık mortgage finansmanı piyasasının yaklaşık yarısını kontrol eden […]

Gelecek yaz da keneyle geçecek

Nazlı Hazal Tetik Bu zamana kadar pek ilgi çekici olmayan ancak özellikle 2002 senesinden sonra Tokat’tan başlayarak İç Anadolu’da keneler aracılığıyla hakimiyet kuran Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) her geçen gün can almaya devam ediyor.Yalnızca bu sene 500’den fazla kişi bu virüs sebebiyle hastalandı ve şu ana kadar da 40’ın üzerinde kişi hayatını kaybetti. Her sene artış gösteren bir grafikle yoluna devam eden bu virüsü tanıyıp durdurabilmek, ona karşı önlem alabilmek ve günlük hayatta pratik yöntemlerle başedebilmenin yollarını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Ayşen Gargılı ile konuştuk. Sekiz asırdır bilinen bir hastalık KKKA 12.13. yüzyıllardan beri o zamanlar “siyah böceklerle taşınan kanamalı bir hastalık” şeklinde bilinen kenelerle hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvanlarda taşınan, hayvana bir zarar vermezken insana bulaştığında ölüme kadar götürebilen viral bir enfeksiyon. Modern tıp çağında ise hastalık, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında Kırım’da çiftçilere yardım eden Rus askerlerinde görülüp teşhis konulduktan sonra “Kırım Ateşi” adını aldı,1956’da benzer bulgulara Kongo’da rastlanınca önce “Kongo Ateşi” denilen hastalığa daha sonra aynı virüsten kaynaklandığı anlaşılınca bugünkü ismi olan “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi” adı verildi. Fark edilmesi zor Hastalığın belirtilerinin çok karakteristik olmayışı- gribal enfeksiyon benzeri; ateşlenme,mide bulantısı gibi belirtiler teşhis koymayı güçleştiriyor ve hastaların çoğu ancak ikinci aşama olan deri altı kanamaları başladıktan sonra anormal bir durum olduğunu fark edip sağlık kuruluşlarına yöneliyorlar. Hastalığın öldürücü olma sebeplerinden biri de bu aslında. Ölüm oranı ise yayılma alanı gösterdiği ülkenin sağlık koşulları ve virüsü taşıyan kenenin cinsine varan birtakım sebeplerle değişim gösteriyor. Türkiye de bu oran yaklaşık yüzde 5 düzeyindeyken Afrika ülkelerinde ya da Irak gibi savaşın içinde olan ülkelerde yüzde 50’lilerin üzerine çıkabiliyor. Nerede bulunuyor Keneyle mücadelede Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul gören etkin tek bir ilaç var: Ribavirin… Bunun dışında koruyuculuğu yüzde 40’a varan spreyler de önlem amaçlı olarak kullanılabiliyor ancak […]

Darbe soruşturulacak. Soruştur!

Medyakronikinfo@medyakronik.com Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait günlüklerde anlatılan ve kapatılan Nokta Dergisi’nin haberleştirdiği “Darbe Günlükleri”ne ilişkin Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturma başlattı. Askeri Savcılık, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılardan Zekeriya Öz’den, soruşturma kapsamında halen tutuklu bulunan zanlılardan emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’a ait bilgi ve belgeleri istedi. Askeri savcılık nihayet harekete geçti Ergenekon soruşturmasının başlamasının üzerinden 13 ay sonra konuyla ilgili ilk iddianamenin bittiğinin basına duyurulduğu gün, Genelkurmay Askeri Savcılığı da, darbe girişimlerine ilişkin soruşturma başlattığı ortaya çıktı. Genelkurmay Askeri Başsavcısı, Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz’ü telefonla arayarak Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’la ilgili bilgi ve belgeleri istedi. Örnek’e ait olduğu kanıtlanan günlüklerde, Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz günü yapılan operasyonlarda gözaltına alınarak tutuklanan emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon hakkında, görevde bulundukları süre içinde “Sarıkız” ve “Ayışığı” adlı 2 ayrı üç darbe planı hazırladıkları öne sürülüyordu. Son yapılan operasyonlarda gözaltına alınmalarından sonra paşaların ev ve işyeri olarak kullandıkları yerlerde yapılan aramalarda “Eldiven” adlı bir darbe planı daha ortaya çıkmıştı. Askeri savcılığın başlattığı soruşturma kapsamında bu darbe planları ile aynı konuyla ilgili ele geçirilen tüm bilgi ve belgeler talep edildi. Talep üzerine istenilen belge ve bilgilerin kopyaları da askeri savcılığa gönderildi. Sivil mahkeme soruşturamıyor İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in bugün (14 Temmuz), yaptığı basın toplantıda, mahkemeye sunulan Ergenekon iddianamesinde emekli orgeneraller ile “Darbe Günlüğü”nün bulunmadığını, bu konudaki soruşturma tamamlanınca ek iddianame düzenleneceğini açıklamıştı. Sürdürülen soruşturma çerçevesinde görevde bulundukları süre içinde üç ayrı darbe planı hazırladıkları ileri sürülen paşalar hakkında Askeri Ceza Kanunu uyarınca sivil savcılar işlem yapamıyor. Askeri personelin görevde bulundukları süre içinde işledikleri suçlarla ilgili olarak işlem yapma yetkisi askeri savcılığa ait. Askeri savcılığın soruşturma başlatması ile Nokta dergisinin kapanmasına neden olan darbe planları da askeri savcılık tarafından araştırılmaya başlanmış oldu. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Özden Örnek’in kaleme aldığı […]

Modern Devletin Doğası ve Müdafaası

Rifa’at Ali Abou-El-Haj, Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu Çev: Oktay Özel, Canay Şahin, Ankara: İmge Kitabevi, 2000. Osmanlı İmparatorluğu tarihi çalışmaları genellikle iki izlek üzerinde cereyan edegelmiştir. Osmanlı’yı dönemindeki birçok devlet gibi çevresiyle ve içerisiyle dinamik bir yapı olarak etrafıyla benzer özellikler gösteren ve yakın tarihsel süreçler yaşayan bir devlet olarak ele alan dünya tarihselci bir çizginin karşısında, onu Türk-İslam kültürünün sui generis bir sentezi, tamamen kendine has ve genellikle zaman içinde pek de farklılık göstermeyen statik bir toplumsal ve sosyo-ekonomik hilkat garibesi yahut zat-ı şahane olarak gören bir çizgi vardır. Osmanlı’yı bir dünya-tarihsel fenomen olarak çevresiyle dinamik bir etkileşim içerisindeki modern bir devlet namzeti olarak ele alan yaklaşımıyla Abou-El-Haj, Batı tarihçiliğinin Osmanlı tarihine oryantalistik bakışının da esaslı bir eleştirisini yapıyor bu kısa ama yoğun çalışmasında. Özellikle Osmanlı’nın görece ihmal edilen ve duraklama, gerileme paradigmalarıyla düşünülen 16. ve 18. yüzyıllarına yoğunlaşan bu çalışma, Osmanlı’yı dönemin erken modern devletlerinden biri olarak ve Avrupa (ve dolayısıyla Dünya) tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiren yaklaşımıyla Osmanlı Tarihi çalışmalarında yeni bir yönelimin okunması elzem örneklerinden biridir. Bünyamin Bezci, Carl Schmitt’in Politik Felsefesi: Modern Devletin Müdafaası İstanbul: Paradigma Yayıncılık, 2006. Ünlü hukuk felsefecisi ve Nazilerin başhukukçusu Carl Schmitt, özellikle 11 Eylül sonrasında ABD’nin neo-con politik yöneliminin teorik öncüllerini temsil ettiği gerekçesiyle sosyal bilim camiasında dikkate değer bir figür haline geldi. Öte yandan modern devletin muhtevasını keskin bir gözlem, yetkin ve derinlikli bir analizle gözler önüne seren Carl Schmitt sol siyaset açısından da ilgi çeken bir isim oldu. Modern devletin nomos’u olan iktidar, egemenlik, otorite, düzen ve yasa gibi mefhumların seküler gibi görünen doğalarının aslında gırtlağına kadar teolojik öncüllere batmış olduğunu ironik bir biçimde gösteren Schmitt, bir diğer yanıyla insanlığın asri zamanlarda bir arpa boyu yol alamadığını da bütün açıklığıyla ortaya koymuş oluyor. Bünyamin Bezci’nin bu kitabı, esas olarak Türkiye’deki Tek Parti […]

Suçu kanıtlanana gün yüzü yok

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon soruşturmasının iddianamesi tamamlanan ilk bölümünde sanık olarak yer alanlar silahlı terör örgütü kurmaktan darbe girişiminde bulunmaya dek bir çok konuda suçlandı. 48’i tutuklu 86 sanıktan kimisi terör örgütü yöneticisi sıfatıyla iddianamede yer alanlar yöneltilen suçlamaların tümünden, diğerleri ise üzerilerine atılı suçlamalardan yargılanacak. 2 bin 455 sayfalık iddianamede sanıklar için istenen ceza ise “ağırlaştırılmış müebbet hapis” oldu. Sanıklar bunun yanı sıra işledikleri iddia edilen on ayrı suçtan da 27 yıldan 61 yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle de yargılanacak. Şimdilik 86 kişi hakkında düzenlenen iddianamede sanıklara, “silahlı terör örgütü kurmak, hükümeti devirmek, hükümeti görev yapamaz hale getirmek, terör örgütü kurmak ve yönetmek, silahlı terör örgütüne üye olmak, silahlı terör örgütüne yardım etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne karşı halkı isyana tahrik, patlayıcı madde bulundurmak atmak ve bu suçlara azmettirmek, Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet Gazetesi’ne patlayıcı madde atmak suçlarına azmettirmek, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek, askeri itaatsizliğe teşvik, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamaları yöneltildi. Sanıklar hakkında iddia edilen suçlar ile bu suçların Türk Ceza Kanunu’ndaki karşılıkları madde madde şöyle: Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen madde 309/1:Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan suçunu düzenleyen madde 313/1:Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’ne karşı silâhlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenleyen madde 220/1:Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli […]

Burjuva rasyonalizminin milli mümessili Yusuf Akçura

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Cumhuriyetin kuruluşu ve bu temelli bir milli devletin teşekkülünü anlamak bakımından oldukça önemli bir süreci ifade ediyor. İmparatorluğun bütünlüğünü korumaya dönük birtakım politikalar önerilirken bunlardan en öne çıkanı ve Fransız Devrimi’nin de etkisiyle dönemin ana akımı olan belli bir etnisite temelli milli devlet görüşü Cumhuriyete giden yolun en önemli sacayağını teşkil ediyor. Bu türden bir milli devletin Türklük temelli teşekkülünü ilk defa derli toplu bir biçimde dillendiren ve Pantürkizm’i esasen “ilerici bir toplumsal ve kültürel program” (s. 3) olarak oldukça rasyonel pragmatik bir siyasal projeye tahvil eden Yusuf Akçura, bu bakımdan dikkate değer bir siyasal figür olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı-Türk tarihine bu özgün bakış Akçura’yı Osmanlı için siyasal bir seçenek önerme noktasında da farklı kılıyor ve onun 1904’de kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde o güne kadar pek dikkate alınmayan bir seçeneği oldukça vukuflu bir siyasal program olarak sunmasını beraberinde getiriyordu. Bu makalede Akçura imparatorluğun önündeki üç siyasal seçeneğin (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) getiri götürülerini yan yana koyarak karşılaştırmalı bir biçimde inceleyerek Türkçülüğün en makul seçenek olduğu kanısına varıyordu. Hamasi bir dille yazılmamış olan bu metin meseleye adeta bir teknokrat edasıyla oldukça soğukkanlı yaklaşıyor, ultra pragmatist bir tavırla bundan başka çare olmadığını dile getiriyor ve imparatorluğun hali hazırdaki etnik yapısının da bunu “siyasal ve tarihsel bir zorunluluk” olarak dayattığını vurguluyordu. Türk Ocakları’nın kuruluşunda da önemli rol oynayan Akçura, buranın teşkilatlanmasına ve Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında da bir fikir üretim merkezi olarak iş görmesine önemli katkılar sağlar. Ayrıca Milli Mücadele’de subay olarak görev aldıktan sonra Cumhuriyetin kurulmasıyla kendini yeni rejimin inşasına adar. Akçura, muasır medeniyet seviyesinde bir memleket için bütün feodal ve arkaik unsurlardan arınmanın gereğine inanan bir burjuva rasyonalisti olarak, 1920’lerde CHF’nin sol kanadında toprak reformunu ve ilerici çalışma yasalarını destekleyen bir konum alır. 1932’de yeni rejimin memlekete kendisi gibi yeni bir tarih yazmak için oluşturduğu Türk […]

Son İnsan ve Khõra

Maurice Blanchot, Son İnsan Çev: İsmail Yerguz, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008. Foucault, Kelimeler ve Şeyler’de insanın yakın tarihli bir icat olduğunu bildirir. Maurice Blanchot’un kesintisiz konuşması ise, bütünlüklü bir “sen” karşısında aldığı suskunluk konumunu genişleterek, Son İnsan’da da sürüyor. Son İnsan, Blanchot’un Hegel’le ve Hegelci aufhebung’la hesaplaşması üzerine düşünen okur için son derece yol açıcı, uzun bir “Thomas” metni. “Niçin yalnız sana güveniyorum ben?” dediği ve konuşmasının da ötekisini oluşturan varlık karşısında, sürekli ona dönüşmemesinin nedenlerini araştıran “anlatıcı” (asla klasik anlatıcı konumuna yerleşmeyecek bir yazınsal kişidir bu), bir bakıma bağımsız bir varlık olarak kalabilmesini de Hegel’e bu Hegelci direniş sayesinde başarır. Kesintisiz bir konuşma, kesintisiz bir ölüm için: İnsanın sonu ve insanın sonunun sonu olan “yazı”, insanın ölümü ve insanın ölümünün ölümü olan “kitap” üzerine: Son İnsan, bir bakıma kendi konumlarının dökümünü yaparak onları aşmayı deneyimlemenin kitabı; bir bakıma ise “son”lanabilirliği ile ölümsüzlük hastalığına çare arayan son insanla, sondan bir sonraki insan arasına yerleşmiş “ara”nın kitabı. Kitabın son insana dair tüm söyledikleriyle başardığı şey de, aslında, son insana dair söylemin söylemeyi başaramayacağı şeyi göstermek ve buna ait mitolojiyi geçersizleştirmek olsa gerek. Ne de olsa, buradaki “başarısızlık”, tam da başarılması gereken bir şeydir. Jacques Derrida, Khõra Çev: Didem Eryar, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2008. Batı felsefesinin artık elde bir sayıp pek de üzerinde durmadığı oldukça temel mefhumları yapıçözüm yöntemiyle yerle bir eden, iç çelişkilerini açığa çıkaran Derrida, böylelikle kadim geleneklerin savunucularından hatırı sayılır düşman edinmiştir kendine. Dilin doğal olmayan, tarihsel ve uzlaşımsal karakterine yaptığı bıkmaz bilmez vurgusu, Derrida’yı Batı düşüncesindeki açmazları kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirmeye itmiştir. Buna karşın söz konusu konvansiyonel mefhumların yerine herhangi bir öneride bulunmayışı, Derrida’nın felsefesinin apolitik ve politik eyleme imkan vermeyen bir görecelikle malül olduğu ithamına yol açmıştır. Kabalcı Yayınevi’nin Çağdaş Fransız Felsefesi dizisinden aynı anda yayımladığı Derrida’nın, Melih Başaran’ın önsözde üçü de birbirinden bağımsız olarak okunabilse […]

Nihayet bir iddianame oldu

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon operasyonuna ilişkin 13 aydır yürütülen soruşturmada iddianamenin tamamlandığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından yapılan basın toplantısıyla açıklandı. 2 bin 455 sayfalık iddianame, kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait “Darbe Günlükleri”nde dile getirilen girişimleri kapsamıyor. 48’i tutuklu 86 sanığı kapsayan iddianamede Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yönelik bombalı saldırılarda örgüt adına gerçekleştirilen eylemler olarak anılıyor.Sanıklara “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs”, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik”, “askeri itaatsizliğe teşvik”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” gibi suçlamalar yöneltildi. Başsavcı Engin, soruşturmaya ilişkin 1 Temmuz günü yapılan son operasyonlarda tutuklanan emekli orgenerallerin de aralarında bulunduğu zanlılar için ek iddianame düzenleneceğini açıkladı. 2 bin 455 sayfalık iddianame İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin bugün (14 Temmuz), soruşturmayı yürüten savcılar Zekeriya Öz, Mehmet Pekgüzel ve Nihat Taşkın tarafından hazırlanan Ergenekon iddianamesinin bitirilerek 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildiğini söyledi. Engin Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nin bahçesinde yaptığı basın açıklamasında, 441 klasör eki bulunan ve 2 bin 455 sayfadan oluşan iddianamenin tanzimi, yazılması ve süregiden operasyonlar gibi zorunlu sebeplerle davanın açılmasının bugüne kadar uzadığını söyledi. Ergenekon soruşturmasının 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir evde ele geçirilen patlayıcı maddelerin ele geçirilmesiyle başlatıldığını anımsatan Engin, olaya ilişkin operasyonlar sonucunda elde edilen belge ve deliller nedeniyle soruşturmanın genişleyerek sürdüğünü söyledi. Soruşturmanın tamamlanan bölümüne ilişkin, soruşturmayı yürüten 3 Cumhuriyet Savcısı tarafından iddianame düzenlendiğini belirten Başsavcı Engin, iddianamenin yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından incelenerek, onaylandıktan sonra diğer soruşturmalarda olduğu gibi UYAP sistemi üzerinden otomatik olarak bugün itibariyle İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tevzi edildiğini bildirdi. Paşalar için ek iddianame 1 Temmuz günü yapılan son operasyonlarda gözaltına alınan ya da tutuklanan zanlılarla ilgili soruşturmanın devam ettiğini belirten Engin, soruşturma sonunda sanık olacak kişilerle ilgili ek iddianame düzenleneceğini söyledi. Henüz bir bölümü […]

Nihat Kahveci: “Yorumculara kulak asmayın”

Yıldızlardan herhangi birinin üzerinde çok önceden yazıyor muydu bilinmez: “Nihat Kahveci adındaki çocuk günlerden bir gün başarılı bir futbolcu olacak. Top ayağına değdiği anda, milyonlarca insanın kalbindeki şapka beş kere uçup üç kere konacak.” İşçi bir babanın altı çocuğundan ortancası olarak İstanbul Esenler’de henüz top değil ama hayat-memat meseleleri peşinde koşarken o da bilmiyormuş. Beşiktaş’ta oynayacağını (1997), İspanya’nın Real Sociedad takımına 5 milyon Euro’ya transfer edileceğini (2001), Milli Takım’la dünya üçüncülüğü yaşayacağını (2002), İspanya’da yılın futbolcusu seçileceğini (2004), Villarreal CF ile La Liga ikinciliği yaşayacağını (2008) ve takımın en çok gol atan futbolcusu olacağını vesaire. Zaten futbola da 16 yaşında başlamış. Şans mı? Kader mi? Çok çalışmak mı? Zapturapt bir hayat mı? Fırsatları iyi görebilmek mi? Ona göre, hepsini al ve koy bir sepete. Çünkü yetenek bile tek başına beş para etmiyor bu devirde. Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde “Hey Amigo!….”, şeklinde başlıyor cümlelerine. Gerisi tıkır tıkır geliyor. Sanki 1978 Giresun doğumlu değil de, 42 yıllık İspanyol gibi. Aksansız. Bukalemun gibi araziye uyum sağlamış. Amigo’nun kim olduğu duruma göre değişiyor. Paella servisi yapan garson, “Sen bir numarasın” diye omzuna vuran manav, bankta öpüşmelerine ara verip “İki değil de lütfen üç gol at” diye ricada bulunan sevgililer… Hepsiyle tek tek durup konuşuyor. O maçta topun neden öyle değil de böyle gittiğini anlatmaya gocunmuyor. Güneşi aynı güneş. Denizi aynı deniz. İşte bildiğin Akdeniz. Burada top oynamaya da, yaşamaya da bayılıyor. Mümkünse jübilesini de İspanya’da yapmak istiyor. “Tabii kader belli olmaz ama” Türkiye’ye dönmeye hiç mi hiç niyeti yok. Castellon’u Çeşme’nin sezon dışı boş hallerine benzetiyor. Artık İstanbul’un kendisine olmasa da trafiğine, kalabalığına ve kaotik ortamına tatillerde bile zor dayanıyor. Yeni doğan kızı Selin’i burada büyütmek istiyor. Katlana katlana arka cebe sığan şemsiye gibi. Derli toplu kompakt bir hayat. Evi Castellon’da, 2006’dan beri oynadığı Villarreal takımına adını veren kasabayla arası, arabayla 15 […]