Kategori Genel

Şiddete karşı “mor müzayede”

linklerinden ayrıntılı bilgiye ulaşmak mümkün. Her gün 5 kadın öldürülüyorTüm dünyada yaşam hakkı üzerinde önemli bir tehdit unsuru olan kadına yönelik şiddet konusunda Türkiye’nin sabıka dosyası da hayli kabarık. İstatistiklere göre Türkiye’de her gün 5 kadın koca, eski koca ya da sevgilisi tarafından öldürülüyor. Suçlular ise genel olarak “haksız tahrik” gerekçesi ile mahkemelerde birçok kez ceza indirimi alıyor. Şiddetin kaynağında toplumda kadınlara uygulanan ayrımcılığın yattığını vurgulayan Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığı Engellenmesi Sözleşmesi, Türkiye gibi imza atan tüm devletlere ayrımcılığın önlenmesi ile ilgili sorumluluk yüklüyor. Son yıllarda şiddetin ve ayrımcılığın önlenmesi amacıyla yapılan birçok yasal düzenleme yapılsa da uygulamada ciddi sorunlar bulunuyor ve kadına yönelik şiddetle ilgili rakamlarda iyileşme sözkonusu değil. Öte yandan yasaya göre nüfusu 50 bin olan tüm belediyelerin şiddetten uzaklaşmak isteyen kadın ve çocuklar için sığınak açması gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirenlerin sayısı sadece 19. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı ise 40 kadar sığınak bulunan Türkiye’de bin 500’ün üzerinde sığınağa ihtiyaç bulunuyor. Mevcut sığınaklarda kadınların güçlendirilmesine yönelik yetersiz çalışmalar nedeniyle şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalan kadınların oranı ise yüzde 85’in üzerinde. Şiddet gören kadının adresiMor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, kurulduğu 1990 yılından bu yana şiddet gören kadın ve çocuklara aralıksız olarak hukuki, sosyal ve psikolojik destek verdi. Şiddet mağduru kadın ve çocukların tanıklıkları aracılığıyla elde edilen bilgileri yetkililer başta olmak üzere geniş bir kesimle düzenli olarak paylaşan Mor Çatı, yasaların kadından yana değişmesi, uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi konusunda önemli çalışmalar yürüttü. Mor Çatı’ya ait uluslararası standartlarda faaliyet yürüten üç sığınakta kalan kadın ve çocukların şiddetten uzak yeni bir yaşam kurma oranı ise yüzde 80.

Multilingual documentaries where words don’t matter

Katti Djisuk Schroeter Last week 45 young filmmakers from all over Europe came to Istanbul, their freshly shot documentary material with them, ready for editing and eventually screening. What made their project called “Istanbul Express” extraordinary was scores of languages spoken in their films shot in 18 different countries which they crossed on board trains. The participants met in three European cities: Tallinn, San Sebastian and Turin. Divided into groups of three filmmakers (director, cinematographer and sound engineer), they made 15 short documentaries within three weeks on their trains to Istanbul and also during the last week in Istanbul. They stopped in a total of 24 cities, in 18 different countries for shooting. Six days before showing their work the film teams arrived in Istanbul; less than one week left for editing the multilingual material they shot. On Friday, October the 15th, they showed to an audience, equally multilingual and multicultural, the results of their three-week journey. In the French Institute they screened the 15 short documentaries. The young participants were from Portugal, Spain, the UK, Scotland, Belgium, France, the Netherlands, Switzerland, Germany, Finland, Sweden, Denmark, Romania, Poland, Hungary, Estonia, Croatia, Bulgaria and Turkey. The documentary making was supervised by tutors, producers and coordinators who counseled the participants while shooting and editing. Diverse film making approaches Having the theme of multilingualism in common, the films, each about 15 minutes, had very different approaches: Some had a lot of talking heads in them, for example a documentary film about the inventor of the language ‘Slovio’ – an international language put together by elements of all Slavic languages as a counter reaction to the dominance of English. Some others were just observational, the camera only watching their protagonists without asking questions or intervening in an interviewing way. For example, a film about […]

Siviller “merhabarev” dedi

Geçen yılın sonlarında Türk dış politikasında son dönemin en temel kırılmalarından biri yaşanmıştı; Ermenistan’la normalleşme süreci. İki ülke milli takımları arasında 2008 yılında oynanan iki maçla başlayan futbol diplomasisiyle Cumhurbaşkanları biraraya gelmiş ve süreç meyvelerini vermeye başlamıştı. Ertesi yıl İsviçre’nin arabuluculuğuyla sürdürülen Türkiye-Ermenistan görüşmelerinde bir noktaya kadar gelinmiş ve protokoller imzalanmıştı. Protokole göre Türkiye’nin Karabağ sorunu nedeniyle yıllardır kapalı olan sınır kapısı açılacak ve hatta karşılıklı diplomatik temsilcilikler faaliyete geçecekti. Çeşitli komisyonlar kurulmasını da içeren protokoller paraf edilse de arkası gelmedi. Ermenistan’la normalleşme süreci, beklentilerin aksine askıya alındı. Siyasilerin anlaşmazlıklarının çözümünü beklemenin vakit kaybı olduğunu düşünen ve iki halkın yakınlaşmasının toplumlar arası yürütülecek diyalog kanallarıyla mümkün olduğunu düşünenler, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da biraraya geldi. Ermenistan’daki Kafkas Enstitüsü ile Heinrich Böll Stiftung Derneği Güney Kafkas ve Türkiye ofislerinin Erivan’da ortaklaşa düzenlediği, Ermenistan ve Türkiye’den sivil toplum örgütleri temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Ani Diyalog Toplantıları 14-17 ekim tarihleri arasında yapıldı. Programın açılış konuşmalarında iki ülke ilişkilerinin temelde sivil halkın bir araya gelerek ortaya koyabileceği projelerle gelişebileceği özellikle Türkiye’nin bu konuda hızlı bir ilerleme gösterdiği vurgulandı. Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (ACNIS) Kordinatörü Richard Giragosian siyasi müzakere ve ilişkilerin kamuoyuna yönelik bir popülerlik aracı olduğunu belirttiği konuşmasında sorunların çözümünün geçmişin esiri olmamakla gerçekleşeceğini ve diyalogun sorunların çözümünde tek yol olduğunu söyledi. Kafkasya Enstitüsü Başkanı Alexandar İskandaryan da fiziki olarak kapalı olan sınırların ortak niyetlerin önüne geçemeyeceğini belirtti. Tüm konuşmacıların bir diğer ortak vurgusu ise kapalı sınırların bir an önce açılması gerektiğiydi. Siyasetçilerin sadece siyaset yaptığını ve iki ülke ilişkileri konusunda samimi davranmadığını düşünerek yola çıkan iki ülkeden farklı sivil toplum temsilcileri siyasetçilerin tıkadığı diyalog kanallarının nasıl açılabileceğini tartıştı bu toplantılarda medya ve gazetecilik, kültür ve miras, eğitim ve araştırma, insan hakları ve demokrasi ile çevre başlıkları altında farklı çalışma alanlarında bulunanların bir araya geldiği katılımcılar barış dilinin hakim kılınarak Türk-Ermeni ilişkilerinin nasıl kurulacağını tartıştı. […]

Ermenistan 2011 seçimine kadar bekleyecek

) kapaktan yer verdiği yazısıyla gıyabında tanışmıştım. “Beni daha iyi anlamanız için size dürüstçe ve samimiyetle kişisel öykümü anlatacağım” diye başladığı yazısında Giragosian, “Ben bir Ermeni milliyetçisiydim, bir dönem Türkler’e yönelik korku ve nefret ortamında aktif ve saldırgan bir diaspora Ermenisi olarak yetiştim. Ayrıca Ermeni siyasetindeki en milliyetçi grubun faal bir üyesiydim. Taşnak Partisi’nin (Türkiye ile yakınlaşmaya mesafeli duran radikal milliyetçi parti) bir mensubu olarak hayatım boyunca ‘Ermenistan ulusunu savunma ve ona hizmet etme’ yemini etmiştim. Bu kutsal ve doğal yemindeki vaadin ardında bulunabilecek anlamı sorgulamadan bu yemini çok ciddiye aldım” diyordu.Giragosian yazısının devamında, “Fakat yaşadıklarım, Türkiye’ye karşı militan bir eylemciden normalleşme sürecini destekleyen, ılımlı bir insana dönüştürdü beni” diyerek yaşadığı dönüşümü, belirttiği gibi samimiyetle anlatıyordu. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için çaba gösteren en aktif kişilerden biri olan Giragosian’la, Ermeni bir vatansever olarak yaşamayı seçtiği ve bir kaç yıl önce göç ettiği Erivan’da bu kez yüzyüze tanıştık. Ermenistan’daki Kafkas Enstitüsü ile Heinrich Böll Stiftung Derneği Güney Kafkas ve Türkiye ofislerinin Erivan’da ortaklaşa düzenlediği, Ermenistan ve Türkiye’den sivil toplum örgütleri temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen Ani Diyalog toplantılarında. Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (ACNIS) Kordinatörü Richard Giragosian, şu sıralar askıya alınan Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve yürütülen müzakerelere ilişkin sorularımızı yanıtladı. Newsweek Türkiye dergisinde yayımlanan ve kendi hikayenizi anlattığınız yazınızda Taşnak Partisi yöneticisi Türk düşmanı bir Ermeni milliyetçisinden,Türkiye ve Ermenistan ile toplumları arasındaki yakınlaşmanın ılımlı politika yürütmekten ve diyalog kurmaktan geçtiğini savunan bir siyasetçiye dönüştüğünüzü yazmıştınız. Bize bu konuda biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Bu dönüşümü yaşayan tek kişi ben değilim. Aynı zamanda Türkiye ve Ermenistan da kendi içlerinde bir şekilde değişim ve dönüşümden geçen iki ülke. Şu anda bu röportaj için aynı masada oturuyor olmamız bile önemli bir dönüşümün göstergesi çünkü bir kaç yıl önce böyle bir şeyi hayal bile edemezdik. Tabi ki bu süreçte ben değiştim olgunlaştım ama aynı zamanda ülkemiz de, toplumumuz da […]

Fanfare of running from Asia to Europe

Julia Hagmair “I signed up for the run because I love running. After the first few steps on the bridge I was fascinated by the view and forgot about running. I started walking and just enjoyed the great impression of going from Asia to Europe.” These were the first words a German girl said after crossing the finish line at the 32nd Euroasian Marathon in Istanbul. People still can share impressions as the German contestant. But the pattering of over 100,000 feet created dangerous vibrations that caused the Bosporus Bridge to swing and sway dangerously. Monday’s official statement confirmed that the bridge’s lighting posts that were seen swaying left to right during the marathon was not a sign of danger or any damage to the suspension bridge. Binali Yıldırım, Transportation Minister tried to explain the swinging as a natural behaviour of bridges, “Suspension bridges swing. There was no danger alert from the monitoring devices. Suspension bridges do swing,” he said. For the 32nd time Istanbul with its well known Bosporus Bridge enabled once again thousands of people from all over the world to run from Asia to Europe. Winner of the marathon was Kenya’s Vincent Kiplagat who broke the record of Istanbul Marathon history with 2 hours 10 minutes and 39 seconds. He was followed up by two Ethiopians. Ashu Kasım (2:27:25) finished as fastest female runner. Streets closed to motor traffic On Sunday, 17th of October from 7 a.m. to 2.30 p.m. parts of the main roads through Istanbul had been closed to motor traffic for the 32nd Eurasia Marathon, a 15 km Run for the athletes and Fun Run for the public. Instead of car crowded streets professional athletes and handicapped runners, girls and boys, young and old from Turkey and abroad took over the streets. The main […]

687 lira herşeyi unutturdu mu?

İzmir’in Bornova ilçesinde bir kedinin ezilerek öldürülmesi olayının peşini birakmayan hayvan hakları örgütleri olayın yargıya intikal etmesi ve failin hapis cezasıyla yargılanması için girişimlerini sürdürüyor. Hayvanları Koruma Kanunu kabahatler kanunu kapsamında olduğu için hayvanlara eziyet edenlerin mahkemelerde yargılanmadığını belirten Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Şenpolat, hayvanları koruması gereken yasanın tek yaptırımının idari para cezası olduğunu, yani fail bulunsa bile ona İl Çevre Müdürlüğü tarafından idari para cezası kesilip, paranın devlet kasasına irad (gelir) kaydedileceğine dikkat çekiyor. Şenpolat, hayvanlara yapılan işkence sonucunda devletin para kazandığını, ve bu cezanın herhangi bir yaptırımı olmadığını vurguluyor.Ahmet Kemal Şenpolat, geçtiğimiz hafta U.G.‘nin işlediği suçla ilgili yapılanları ve yapılması gerekenleri şöyle özetliyor :“Federasyonumuz İzmir İl Hayvanları Koruma Kurulu başta olmak üzere il çevre müdürlüğüne failin cezalandırılması, mevcut köpeğinin elinden alınması, cezasının artırılması için hemen başvuru yaptı. İzmirdeki Haytap Federasyon temsilcisi arkadaşlarımız basın açıklaması yaparak savcılığa suç duyurusunda bulundu, Emniyet yetkililerinden randevu alarak failin yakalanması ve ifadesinin alınması işlemlerini hızlandırdı. Buna rağmen yasal mevzuat gereği U.G. serbest bırakıldı. Ayrıca HAYTAP olarak failin bu kadar caydırıcı olmayan bir ceza ile kurtulmasını öngörebilmemize rağmen, yine de bir şekilde olayın yargıya intikal etmesi için girişimlerimiz tekrar başladı. Önümüzdeki süreçte tüm gelişmelerden sizleri de haberdar edeceğiz. Bu aşamada bizleri takip eden herkesin TBMM Çevre Komisyonuna 5199 sayılı yasanın değiştirilmesi yönünde mektup yazmasını tavsiye ederiz. Çünkü önümüzdeki dönem hayvanların yaşam hakkına saygı duymayan siyasilere oy vermeyin kampanyamızı daha da hızlandıracağız.” Hatırlanacağı gibi İzmir’in Bornova ilçesinde yaşayan U.G., 7 Ekim 2010 gecesi 4 arkadaşı ve pitbull cinsi köpeği ile beraber gece saatlerinde bir büfe sahibinin baktığı kediyi, tekme atarak ve kafasını ezerek öldürmüştü. Büfe güvenlik kamerası kayıtlarından kimliği tespit edilip ifadesi alındıktan sonra 687 lira para cezası karşılığı serbest bırakılmıştı. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nın 14’üncü maddesine göre, “Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç […]

Wig sellers not worried about relaxed headscarf ban

Iva Hromkova A recent decree by the Board of High Education (YOK) relaxed the ban on headscarf wearing women students to attend classes at the universities. While the ban was still in force, students were circumventing it by wearing wigs to enter classes in order to obey what they termed as the prerequisite of their Islamic faith and continue their studies at the same time. To find out how the YOK decree would affect the wig sellers we visited several shops lining the main street running from Taksim to Sishane and interviewed headscarf wearing students on the campus. Murat Ozdemir, 29, owner of a store with a large selection of wigs near Taksim was confident that the YOK decree would not have a notable effect on his sales. “Most women come to buy wigs at the beginning of the school year. I don’t think some law would change this habit anytime soon,” he said. The wig business is really not as big as one would expect, he pointed out. Selling special wigs called “tesettur peruk”, according to Ozdemir, is just a small part of the artificial hair business. Headscarf wearing women students confirmed Ozdemir’s comments. “If we are not allowed to wear our hijab (headscarf) at a particular school, we just choose another one. We don’t want to wear wigs,” said a student at Bilgi campus. “We have never worn a wig and we even don’t know anybody who does,” she added. The headscarf ban still remains in government offices for employees. Economic crisis is more effective Another wig seller, Kasim Celik, 34, declared that the economic crisis is more effective in his sales than the relaxation of the headscarf ban for university students. “If the headscarves are allowed, women will not need wigs anymore. But they may decide to […]

Rights are not granted you have to fight for them

Celine Orman & Reeta Metsänen “Rights are not granted but won by a dedicated struggle waged by the people.” This was the tenor of the 7th Gathering of Freedom of Expression that took place at Bilgi University’s Dolapdere Campus, 8-10th of October. The guest of honor was the famous American linguist and activist Noam Chomsky. Prof. Richard Falk of Princeton and Hilal Elver, professor of international law from Stanford University, Prof. Turgut Tarhanli, the Dean of Bilgi’s School of Law, journalists and writers from several countries participated at the discussion, talking about the present situation in their respective countries and sharing their opinions on global issues of freedom of expression and alternatives for the future.Some of the speakers were themselves victims or witnesses of freedom of expression violations, others representatives from Human rights organizations such as PEN and Amnesty International whom all expressed their views and experiences in order to visualize a global overview, in an effort to see clarify the source of all the problems, and what could be done to solve them. Falk: “Neo-liberal media gives more space to neo-fascist statements.” Prof. Falk was critical of the neo-liberal media saying that it allocates more space to neo-fascist statements. “It’s leaning far to the right according to controversial voices,” he said. He also pointed out that although the internet provides for a pluralistic discourse, it has also become an interface of commercial exploitation. Hrant Dink, the Turkish-Armenian journalist, killed in January 2007 because of challenging the political system in Turkey, was taken as an example of the brutal consequences of expressing critical opinions against the mainstream. Fethiye Çetin, the lawyer of Hrant Dink, explained in her speech that the lack of empathy and understanding was the main reason for his murder. People intimidated by fear and the negligence if […]

‘Türkiye’de direniş geleneği hâlâ yaşıyor’

Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması’nın onur konuğu Amerikalı dilbilimci Prof. Noam Chomsky geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde verdiği konferansta düşünce özgürlüğü konusunda Türkiye’yi cesaretlendirdi. Chomsky Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de çok ciddi insan hakları suçları olduğunu belirtirken bir yandan da bir direniş geleneğinin hla yaşadığını söyledi. Chomsky, “Türkiye’de çok ağır cezalar almayı göze alarak bu ihlallere direniyorlar, oysa batıda bunu göremezsiniz.” şeklinde konuştu. Düşünce Özgürlüğü için İstanbul Buluşması, farklı ülkelerden gelen katılımcıların, düşünce özgürlüğünün küresel sorunlarını tartışmak ve çözümler üretmek için bir araya geldikleri bir toplantı dizisi. Buluşma, ilk olarak 1997 yılında 11 ülkeden, 19 yazar ve 2 gözlemciden oluşan bir grubun, Türkiye’deki bin 80 aydının ifade özgürlüğü için başlattığı sivil itaatsizlik eylemine destek olmak için, İstanbul’a gelmesiyle başlamıştı. Konuklar; İstanbul’daki yazarlar, hukukçular ve akademisyenlerle toplantılar yapmış, cezaevlerindeki düşünce suçlularını ziyaret etmiş ve gözlemci olarak duruşmalara katılmışlardı. Bu yıl 7.si gerçekleşen organizasyon da 8 Ekim’de “Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” ve “Ergenekon’da Kim Kimdir?” kitaplarının yazarı Ertuğrul Mavioğlu ve Habervesiare editörü Ahmet Şık’ın davasının izlenmesiyle başladı. “Soruşturmanın gizliliğini ihlal” iddiasıyla iki gazetecinin hapsi istenen dava 21 Ocak 2011’e ertelendi. hapisleri isteniyor. Organizasyonun 9-10 Ekim tarihlerinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde gerçekleşen kısmında ise, Ukrayna, Gürcistan, ABD, Rusya ve Azerbaycan’ın da içinde bulunduğu birçok ülkeden katılan konuklar, yaşadıkları yerlerden örnekler vererek düşünce özgürlüğü için bir tartışma platformu oluşturdular. İlk Bölüm Hrant Dink’in Buluşmanın ilk bölümü; Türkiye’nin düşünce özgürlüğü ihlali bakımından, yakın tarihteki en acı örneklerinden Hrant Dink’e ayrılmıştı. “Düşünce Suçu(!?)’na Karşı Girişim”den Şanar Yurdatapan, Dink’i “Hala bize yardım ediyor.” şeklinde anarken, gazeteci Kemal Göktaş medyanın cinayetteki rolünden söz etti. Göktaş konuşmasında, Hrant Dink’in, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeniliği ile yaptığı haberin Hürriyet’te manşetten verilşinin ardından, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Dink’i hedef gösteren bir açıklama yaptığını anımsattı. Göktaş medyanın, olaydan sonraki tutumunu değerlendirirken, Yeni Çağ, Batı Trakya […]

Sahi sonbahara ne oldu?

Son günlerde bir çok kişiden benzer cümleleri duyuyorum: “Ya bir ara bir sonbahar vardı. Ne oldu ona?” Bu söylemin nedeni elbette kışın aniden bastırması. Tam da bu söylenenlerin, kışın aniden bastırıp sonbaharı ortadan kaldırmasının üstüne “cuk diye oturan” bir eylem gerçekleşti 10/10/10 günü. Tarihin tesadüflüğünü 01/01/2001’den beri senelik rutin “çılgınlık” haberine çeviren televizyon kanallarının aksine, 10/10/10 günü tam tersi bir çılgınlık vardı İstanbul’un orta yerinde. Televizyonlar haberleriyle insanları dolaylı bir tüketime davet ederken, biz 350 eylemcileri fazla tüketimin neden olduğu küresel ısınmayı durdurabilmek için Taksim’de toplandık. Güneş eylemcilerin yanındaKüresel ısınmanın neden olduğu sıcaklık dengesi bozuk bir pazar günü yaşanıyordu. Sabah oldukça soğuk olan gün, eylem saati yaklaştıkça ısınmıştı. Bir kaç dakika gecikmeli olarak katıldığım eylemci topluluk sloganlarını sıralamaya başlamıştı bile: “Güneş, rüzgar bize yeter” diye haykırdıkça babacan bir tavırla “Ben sizin enerji ihtiyacınızı karşılayabilirim” der gibi kendini gösteriyordu güneş.Dün dünya çapında 188 ülkede 7 binden fazla noktada gerçekleştirilen 350 eylemlerinin İstanbul ayağında başı çeken Küresel Eylem Grubu iyi hazırlanmıştı. Grubun ve eylem sürecinin elektronik posta grubundan pasif bir takipçisi olarak, haftalık toplantılarda yapılan atölyelerin çıktılarını eylem alanında görmek bunu anlamaya yetiyordu. Kapitalizm çevreye düşmanEylemin hemen başında bir basın açıklaması yapıldı. Bildiride, küresel ısınmanın büyük sorumluları olarak kapitalist sisteme ve bunu yöneten büyük patronlarla birlikte devlet liderlerinin çevre ve insan sağlığı hakkındaki duyarsızlığı vurgulandı. Son 10 yılda her sene sıcaklık rekorlarının kırıldığı söylenirken, bunun sonuçlarının ağır bilançosu da gözler önüne serildi. Basın duyurusunda yer alan bilgilerde sıcak hava dalgasının Japonya’da 54 bin insanı hastane koridorlarına sürüklediğinden, Moskova’da aşırı sıcaklar nedeniyle orman yangınlarının çıktığından bahsedildi. İklim dengesizliğinin oluşturduğu aşırı yağışların sonucu yaşanan Pakistan’daki sel felaketinin afet olmaktan çıkıp cinayet olduğuna parmak basıldı. “Allahın işine karışılmaz”Ben bu söylenenleri daha iyi duyabilmek için megafonla konuşma yapan kişiye doğru giderken beni durduduran 40-50 yaşlarında bir amcayla aramızda şöyle bir diyalog geçti:“Oğlum bu ne partisidir?”“Amca, bu […]

Biraz Eylem Biraz Eğlence

Küresel ısınma ve iklim değişikliğine dikkat çekmek için dün 188 ülkede gerçekleştirilen 7 binden fazla eylemden biri de İstanbul Taksim’deydi. Çeşitli siyasi parti, grup ve sivil toplum kuruluşua üye kişilerden oluşan Küresel Eylem Grubu ve 350 hareketi tarafından düzenlenen 10/10/10 eylemine yaklaşık 3 bin kişi katıldı. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin farkında olup buna karşı direnen “350 gönüllüleri”nin Galatasaray Lisesi önünden başlayıp Taksim Gezi Parkı’na uzanan “eylemce”lerinin destekçileri arasında Düşünce ve İfade Özgürlüğü sempozyumu için İstanbul’da bulunan dilbilimci Noam Chomsky ve hukuk profesöre Richard Falk da vardı. “Güneş, rüzgar bize yeter!”10/10/10, milenyumun 10. yılı, 10. ayın 10. günü. Belirlenmesi, dünya çapında organize edilmesi, ‘başlangıç’ için uygun, sonrasında hatırlanması kolay bir gün. 10 Ekim 2010 doğa ve insanın barışı için bir dönüm noktası. “Küresel Çalışma Partisi” adı verilen bu dönüm noktası; 350 insanlarının eğlenerek seslerini duyurdukları için bir “eylemce”. Hatta öyle bir eylemce ki; belki de Taksim meydanında pazar günü yapılan eylemlerin hem en eğlencelisi hem de en olaysız geçeniydi. Dedikleri gibi, müzikli, bisikletli, organik yemekli, danslı ve harekete geçmeye kararlı bir eylemceydi. Polislerin hali hazırda beklemelerine rağmen, müdahale gerektirici hiçbir olayın yaşanmaması; doğa ve insanın barışına karşı durulamayacağını gösterdi. Eylemce, saat 15.00’te Galatasaray Lisesi’nin önünde başladı. Buradan yürümeye başlayan kalabalık, sloganlar atarak sloganlara uygun bir şekilde kimi zaman oturarak ve sessiz bir şekilde bekleyip, kimi zaman da ayakta, bağırarak, şarkılar söyleyerek hatta dans ederek devam ettiler. Greenpeace üyelerinin yüzlerini denizlere boşaltılan petrolü temsilen siyaha boyadığı eyleme katılanlar Uzunköprü Bandosu eşliğinde dans etti. Davullu, zurnalı gerçekleştirilen eylemce, yoldan geçen insanları dahi bu partiye çağırır nitelikteydi. Rengarenk barış bayrağı ve yeşil bir dünya şeklinde yapılmış dev bir topla gerçekleşen yürüyüşte taşınan pankat ve dövizler ile atılan sloganlar aslında tüm amacı belirtir nitelikteydi: “İklimi değil, sistemi değiştir!”, “350 hemen şimdi”, “Güneş istiyoruz, hayır düzene hayır; rüzgar istiyoruz hayır düzene hayır!”, “Kimsenin askeri olmayacağız, […]

Clinton İstanbul’da moral verdi

Bilgi Üniversitesinin de üyesi olduğu Laureate International üniversiteler zincirinin Onursal Başkanı, ABD başkanlarından Bill Clinton Santral yerleşkesinde kurulan büyük çadırda davetliler ve öğrencilerden oluşan bir 500 kişilik bir topluluğa konferans verdi. Türkiye’nin Batı’ya Müslüman dünyası ile yeni bir anlayış için kapı açtığını söyledi. “Türkiye 21.yüzyılın oluşumuna katkı verecek kilit ülkelerdendir,” ABD’nin eski başkanı Bill Clinton’ın Bilgi Üniversitesinde verdiği konferansta söylediği moral verici sözlerden birisi. Bir başkası ise bugün Türkiye’ye sırtını dönen Avrupalıların, Türkiye bu büyüme hızını sürdürdüğü takdirde, bir gün yoksullaşarak Türkiye’ye gelecekleri. Clinton’ın konuşmasını Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış, Laureate CEO’su Douglas Becker, Şişli ve Eyüp belediye başkanları ile diğer davetliler izlediler. Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Halil Güven’in açış konuşmasından sonra Becker kürsüye gelerek Clinton’ın başkanlık döneminden sonra kurduğu sivil toplum kuruluşları ile dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttüğü insani yardım programlarını özetledi. Egemen Bağış ise yaptığı İngilizce konuşma ile Clinton’ın 1999 yılında deprem felaketinden sonra Türkiye’yi ziyaretine ve TBMM’de yaptığı konuşmaya değinerek, “Türkiye o zamandan bu yana çok büyük yol kat etti. Türkiye artık daha demokratik ve daha zengin bir ülke,” dedi. “Türkiye’de eksen kayması yok” Clinton Türkiye’nin Doğu’ya kaydığı konusunda yapılan yorumlara katılmadığını, 21.yüzyılda Türkiye’nin yeni ittifakların kurucusu olacağını belirterek, “Bağımsız olarak yeni köprüler kurmak yolundasınız. Ben de olsaydım aynı şeyi yapardım,” şeklinde konuştu. Türkiye’de dine saygılı olunduğunu ama dinin ülkeyi felç etmediğini ileri süren Clinton, ülkenin demokrasiye inancı ve İslamiyet’e bağlılığı ile Müslüman dünyasına örnek olacağını söyledi. Başkanlığı sırasında, altı yıl Avrupa Birliği’ni Türkiye’nin tam üyeliğini hızlandırmak için ikna etmeye çalıştığını vurgulayan Clinton, “Çeşitli fikir ayrılıkları ve endişeler olduğunu biliyordum. Ama bu endişelerin ve Kıbrıs gibi çözüme kavuşturulamayan sorunların Türkiye’nin tam üyeliğinin sağlayacağı avantajlar karşısında önemini yitireceklerini anlatmaya çalıştım,” diye konuştu. İletişim sorunları Bütün dünyada iletişim teknolojilerinin son derece gelişmiş olmasına karşın bilgilerin ancak parça parça edinilebildiğine dikkat çeken Clinton, “Bu da gerçekte neler […]

Üniversite-sanayi işbirliği artık medyada

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü yüksek Lisans Programı (M&İS) medya alanında “üniversite-sanayi işbirliği”ni hayata geçirerek kendi alanında bir ilke imza attı. Türkiye’de bir başka örneği olmayan Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans Programı, öğrencilere akademik altyapının yanında sektörle buluşma imkânı da sağlıyor. M&İS, program ortakları Doğan TV Holding, Doğuş Yayın Grubu, Ipsos KMG, TESEV, Atlantis Yapım ve İndeks İletişim-İçerik Danışmanlık yöneticileri ile öğrencileri 27 Eylül Pazartesi günü Santral Kampüsü’nde program ortaklığı imza töreni için biraraya geldi. M&İS Program Direktörü, Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu, medya ve akademiyi bir araya getirmek için uzun süredir hazırlandıklarını, deyim yerindeyse “üniversite duvarlarını içeriden yıkmak için” çalıştıklarını söyledi. Nalçaoğlu, “Ortaklık fikri kesinlikle tek yönlü bir akış anlamına gelmiyor. Ortaklarımızı, programa öğrenci kabulünden öğrenci projelerini değerlendirmeye, kuramsal ve uygulamalı derslere katkı vermeye kadar her alanda içeriye davet ediyoruz. Biz akademisyenler de elimizden geldiği kadar dışarıya çıkmaya hazırız” diyerek tüm program ortaklarına teşekkür etti. Program ortaklarından Doğan TV Holding adına bir konuşma yapan İnsan Kaynakları Grup Başkanı Yasemin Merih de yüksek lisans programının sektörün ihtiyaçlarını karşılayacak donanıma sahip insan kaynağının ortaya çıkması için önemli olduğunu vurguladı Program ortakları Doğuş Yayın Grubu ve Doğan TV Holding, isteyen öğrencilerin eğitimlerinin ikinci yılında kurumlarda mezuniyet projesi üretmelerine olanak sunuyor. İndeks İletişim-İçerik Danışmanlık ve Atlantis Yapım’la da ortak olan M&İS, araştırma yapmak ve tez yazmak isteyen öğrencilere, bir dönemlerini önde gelen araştırma şirketlerinden Ipsos KMG’de araştırma yaparak veya TESEV’de (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) çalışarak ya da İngiltere’de Liverpool Üniversitesi’nde ders alarak geçirme fırsatı da sağlıyor. Bu kapsamda program ortaklarına proje yapmak için giden öğrenciler, kurumun olanaklarından yararlanırken eğitimlerini sürdürecekler. Kurumdaki danışmanları ile Bilgi’deki danışmanlarının gözetiminde “multimedia projeleri” hazırlayan öğrenciler, öğretim yılı sonunda mezuniyet projelerini karma jüriye sunacaklar.

58 percent versus 42

Niyazi Dalyancı Justice and Development Party’s (AKP) 26-article constitutional amendment package received the “yes” vote from 58 percent of the voters on Sunday’s referendum while 42 percent said “no.” However, there are signs that referendum results would not be able to stop the bickering between rival sections of the Turkish society over the amendments. Geographically voters in the Aegean and Mediterranean provinces and Thrace rejected the AKP proposals while provinces in Central Turkey and the Black Sea area appeared to support them. Southeastern provinces dominated by Turkey’s Kurdish citizens presented a different picture with low participation rate that might have been the result of Kurdish Peace and Democracy Party’s (BDP) boycott call and a very high rate of “yes” votes that went up to 90 percent in some constituencies. Hakkari, Turkey’s southeasternmost province that borders both on Iraq and Iran registered the lowest participation with only 9 percent. In Diyarbakir those who went to the balloting stations were only 35 percent of the total number of voters. Prime Minister Recep Tayyip Erdogan who voted in Istanbul, went to his local party headquarters on the banks of the Golden Horn after watching the FIBA World Cup final between the U.S. and Turkish national basketball teams along with President Abdullah Gul, Foreign Minister Ahmet Davutoglu and Egemen Bagis, minister in charge of European Union affairs. Turks lost the game 61 – 84 winning the runner up position after the US in the world championship. As the final ceremony was taking place, a group of spectators protested Erdogan and his ministers shouting slogans in support of secular Turkey. But this unpleasant incident seemingly did not perturb the prime minister who arrived at the AKP headquarters in a jovial mood to deliver a speech both to his cheering supporters and reporters. Erdogan in a […]

Constitutional referendum campaign in full swing

Niyazi Dalyancı Accusations, counter accusations, heated debates and lots of hot air have taken Turkey under their grip as political leaders crisscross the country addressing the crowds urging them either to vote “yes” or “no” for the 26-article constitutional amendment package for which the balloting will take place on September 12. Yes sayers claim that the package will free the nation from the yoke of a bureaucratic regime that has placed itself above the elected representatives of the people, namely the National Assembly, clear the last vestiges of the September 12, 1980 military coup and establish new rights for the working people, women, children and pensioners, put the military under the firm control of the civilian government and bring civil rights up to the level of internationally accepted norms. Nay sayers argue that the package has been tailored to suit the needs of the Justice and Development Party (AKP) of Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, remove all the judicial controls over government practices opening the way towards a single-party, single leader autocratic regime in the country. They allege that once the package is accepted, the judiciary including the Constitutional Court and Supreme Board of Judges and Prosecutors (HSYK) will come under the full control of AKP, since President Abdullah Gul along with Erdogan and majority of the parliament will have the final say in majority of the appointments to these bodies. There are also those who campaign for boycotting the balloting spearheaded by the pro-Kurdish Peace and Democracy Party (BDP) that claims the amendments do not even mention the existence of the Kurdish people and ignore their demands. The main theme of Prime Minister Erdogan during his campaigning is that the package will settle accounts with the perpetrators of the 1980 coup. He accuses the nay sayers of siding with […]

‘Obama’ya inanmıştık ama yanıldık’

Üniversite mezunu bir kaç arkadaş dört yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’nin Vermont Eyaleti’nde beş günlük bir yürüyüş gerçekleştirdi. Eyalet seçimine denk gelen yürüyüş sonunda eyalet başkanlarına, iklim değişikliğine karşı önlem almayı taahhüt ettikleri sözleşmeyi imzalattılar. Daha sonra, gezegenin dört bir yanına yayılacak olan atmosferdeki karbondioksit miktarına dikkat çekmeyi amaçlayan 350hareketini başlattılar. 2009’da Kopenhag İklim Zirvesi’nde bu isimle eylem gerçekleştirdiler. Bugün 180’den fazla ülkede biliniyorlar. Harekete ismini veren 350 sayısı, karbondioksit parçacıklarını ifade ediyor. Başını NASA’dan Dr James Hansen’ın çektiği bir grup bilim insanına göre insaoğlunun yeryüzünde güvenli yaşayabilmesi için, havadaki her 1 milyon parçacığın içinde bulunması gereken karbondioksit miktarının üst sınırı 350. Dört yılda dünya çapında tanınan, sivil toplum kampanyalarının Facebook“u, 350’nin yaratıcılarından 26 yaşındaki William Bates 20-21 Ağustos tarihlerinde İstanbul’daydı. Küresel Eylem Grubu aracılığıyla Taksim’de bir atölye gerçekleştiren Bates’in amacı çok açık ve netti. 10 Ekim 2010’da (10/10/10) geçen yıldan daha fazla ülkede daha fazla eylem gerçekleştirilmesini sağlayıp yıl sonunda yapılacak iklim zirvesinde bağlayıcı kararlar alınması yönünde hükümetlere baskı yapmak. Bates’la hareketin çıkışını ve amaçlarını konuştuk. Bize 350 kampanyasının başlangıcından bahseder misiniz? Her şey nasıl başladı?Lise öğrencisiyken iklim değişikliği farkına vardığım ve nasıl değiştirebileceğimi düşündüğüm bir konuydu. Ama bir çok insan gibi ne yapabileceğimi de tam olarak bilemiyordum. Üniversite’yi Vermont’ta okudum. Okuldaki en yakın arkadaşlarım da bu konunun farkındalardı. Derslerden birinde profesörümüz, insan hakları, işçi hakları, eşcinsel hakları konularında geçmişteki sivil hareketlerden bahsetti. Biz de benzer bir hareketi iklim değişikliği konusunda yapmaya karar verdik. Aynı hafta içinde kendimize bir arkadaş grubu kurduk. Her pazar toplanmaya karar verdik ve adımızı da “Pazar Gecesi Grubu” olarak belirledik. İki üç hafta sonra 50 ile 100 arası öğrenci bu toplantılarda yer almaya başladı. Ve bu grupla bir çok farkındalık kampanyası gerçekleştirdik. Ve üniversitemizin daha az karbon salınımı gerçekleştirmesini sağladık. Mezun olmamıza az bir zaman kala okul sonrası da iklim değişikliği hakkında neler yapabileceğimiz […]

Bir dağın yok oluşu

Türkiye’nin en önemli meyvecilik ve dağcılık merkezlerinden biri olan Isparta Eğirdir‘de madenci katliamı görenleri hayrete düşürüyor. Erenler olarak da bilinen Hudulca dağında verilen mermer ocağı ruhsatıyla dağı dümdüz eden özel şirketin falliyetleri bölge halkının tepkisini çekiyor. Elma başta olmak üzere meyve üretiminin yoğun olduğu Ağılköy, Akdoğan, Tepeli ve Çayköy köylerini doğrudan etkileyen mermercilik faaliyetinin durdurulmasını isteyen bölge köylüleri geleceklerinden endişeli. Mermer ocaklarından en çok etkilenen köylerden biri olan Akdoğan köyü Muhtarı Talip Yıldırım, mermer ocakları yüzünden bölge tarımı ve hayvancılığının bitme noktasına geldiğini dile getiriyor. Köylerinde açılan mermer ocağı hakında köylüye bilgi verilmediğini belirten Yıldırım, “Hudulca Dağı’nın neredeyse tamamı mermer ocaklarına tahsis edildi. Bu alanda ektiğimiz tarlaları artık ekemiyoruz. Meyve bahçelerimiz büyük zarar görüyor. Hayvancılık bitti. Mermer çıkartmak için çok sayıda ardıç ağacı yokedildi. Yollar tarla gibi kaldı” diye konuşuyor. Mermer ocağının yaban hayatına da zarar verdiğini anlatan Yıldırım, geçtiğimiz günlerde ORKÖY yetkililerinin yöre köylerini kalkındırmak adına bir toplantı yaptıklarını anımsatarak, “kalkınma böyle mi olacak” sorusunu yöneltti. Su kaynakları tehdit altında Mermer ocaklarının bölgeye verdiği zarar hakkında sorularımızı yanıtlayan Ağılköy’den Turan Sarıkaya ise bölgedeki dört köyün su kaynaklarının Hudulca dağından beslendiğine dikkat çekerek, “Köylerin yanısıra Pınar Pazarı ve Konne Bucağı mahallesinin su kaynakları da mermer ocaklarının tehdidi altında. Biz yöre köylüleri olarak yaşamımızı etkileyen bu ocakların kapatılmasını istiyoruz. Bunun için her türlü mücadeleye hazırız” diyor. Mermer ocaklarının geri dönülmez şekilde tahrip ettiği Erenler dağının yöre halkı için önemli bir inanç merkezi olduğunu belirten Sarıkaya, burada bulunan anıtsal nitelikteki ardıç ağaçlarının da yok edildiğini sözlerine ekliyor. Bölgedeki mermercilik faaliyetlerinin daha dikkatli yapılması gerektiğini belirten Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. İsmail Gökdayı, sözkonusu mermer ocaklarının çevreye olan etkileri üzerine bir çalışma yapılmadığını ancak ciddi anlamda görüntü kirliliğinin ortaya çıktığını söyledi. Mermercilik faaliyetinin büyük bir ranta dönüştüğünü vurgulayan Gökdayı, “Bir kamyon mermer 10 bin dolara […]

Milyar dolarlık alışveriş trendi

Son günlerde posta kutunuza birbiri ardına indirimli ürün fırsatlarıyla ilgili mesajlar geliyor mu? Şu SPA’da şu tarihe kadar yüzde şu kadar indirim veya falanca restoranda şu tarihe kadar giderseniz şu kadar yerine bu kadar ödersiniz gibi mesajlar almaya başladıysanız siz de elektronik ticarette “sosyal alışveriş”, ”talep birleştirme”, “toplu satın alma” veya “grup tüketimi” olarak adlandırılabilecek trende dahil oldunuz demektir. Konunun dünyadaki örnekleri ve Türkiye’de yakın zamanda faaliyete geçen bir kaç site, e-ticarette grup tüketimi (Group buying) konseptinin kısa süre içinde popülerleşeceğini gösteriyor. Türkiye’de konunun ilk örneklerini Beraberalsak, Grupanya ve Markapon gibi siteler oluşturuyor. Bloglarda, forumlarda, facebook gibi sosyal ortamlarda sistemin yarattığı heyecan dozu hayli yüksek. Zira son bir kaç yıl içinde ortaya çıkan Groupon, LivingSocial, BuyWithMe gibi yabancı örnekler oldukça iştah açıcı görünüyor. CNN’de sosyal ağlar ve teknoloji üzerine yazılar yazan ve Mashable adlı popüler blogun kurucusu Pete Cashmore, 15 Nisan’da yazdığı “Milyar dolarlık trend” başlıklı makalede grup tüketimi sitelerinin iş hacminin yakında bir kaç milyar dolara yükseleceğini ve GroupOn gibi sitelerin değerinin hızla artacağını söylüyor… Aslında grup alımı veya talep birleştirme fikri elbette yeni bir fikir değil. Üstelik internetteki uygulaması da yeni değil. Hepimizin bildiği gibi talep birleştirerek hacim oluşturma ve böylece pazarlık gücü elde etme fikri, online ortamın icadından çok önceye dayanıyor. Klasik dünyada “Tüketici kooperatifi” olarak tanımlanan şirket modeli, halen ülkemizin yasalarında mevcut ve kullanılan bir sistem. Çok temel olarak, tüketicinin tek başına sahip olmadığı ve olamayacağı pazarlık gücünü, birleşerek elde etme prensibine dayanıyor. Aynı malı talep eden pek çok tüketici bir araya geldiğinde, toptancıdan veya çoğu zaman üreticinin kendisinden çok daha büyük bir indirim alınıyor ve böylece aracı kârı tüketiciler arasında bölüşülüyor. Zaten bu tür sistemler genellikle yüksek hacim nedeniyle üreticinin kârının bir kısmından feragat etmesi veya aracı kârının ortadan kaldırılması prensibiyle çalışıyor. İlk örneği battı Gelelim işin internetteki uygulamasına. Türün siber dünyadaki ilk örneğini 1999 […]

Koyunlar küçülürken…

* Canlı türlerindeki evrimsel ve ekolojik değişimler aynı zaman diliminde gözlenebilir. Ancak değişen çevre şartlarında yaşayan yaban hayat popülasyonlarında bu iki süreç karmaşık bir şekilde birbiriyle etkileşir ve ayrıştırması zorlaşır. Biyodemografi alanında çalışan ekolog ve evrimsel biyolog Dr. Arpat Özgül bilim dergisi Science’ın 2 Temmuz 2009 tarihli sayısında iklim değişikliğinin evrimsel ve ekolojik etkileri üzerine ilginç bir makale yayımladı. Bu araştırma, İskoçya açıklarında bir adada yaşayan ve evcil koyunun yabani bir soyu olan Soay koyunlarının boylarındaki azalmanın nedenlerini inceliyor. Kış aylarının daha ılıman geçmesi ve adadaki koyun sayısının artması sonucu Soay koyunlarının boyu son 24 yıl içinde küçüldü. Atlas’tan Tülay Zihli, Dr. Özgül’e çalışmasının ayrıntılarını sordu. Hırta Adası’nda, yabani koyunlar üzerindeki çalışmanız nasıl başladı?Londra Imperial College’daki ekibimizle yaban hayat ekolojisi ve biyodemografi alanlarında çalışıyoruz. Biyolojinin bir kolu olan biyodemografi alanında, nüfus araştırmalarında kullanılan analitik yöntemlerin benzerlerini yaban hayat popülasyonlarına uyguluyoruz. Amacımız değişen çevre şartlarında yaban hayat popülasyonlarının nasıl etkilendiğini incelemek. Bu tür araştırmalar için uzun süreli demografik veri toplanması gerekli ve bu çok kolay olmuyor. İşte İskoç adasındaki bu koyunlar, üzerinde uzun süreli veri toplanmış ender türlerden. Biyologlar yıllardır toplanan bu verileri incelediğinde, koyunların boy ortalamasında ilginç bir azalma fark ediyor. Ancak bu azalmanın sebepleri bugüne kadar tam olarak bilinmiyordu. Küresel iklim değişikliği nasıl böyle bir etki yaratıyor?Aslında bu araştırmaya başlarken amacımız küresel ısınmayı çalışmak değildi. Sadece boy ortalamasında görülen azalmanın nedenlerini merak ediyorduk. Geliştirdiğimiz matematiksel yöntemlerle ortalamadaki azalmayı evrimsel ve ekolojik bileşenlerine ayırmayı başardık. İşte bu ayrıştırma sonucunda boy ortalamasındaki düşüşün iki temel nedenini bulduk: Zamanla kuzuların boyu üzerindeki evrimsel baskı azalıyor ve kuzuların ortalama büyüme hızı yavaşlıyor. Bu etkilerin altında yatan çevresel nedenlere baktığımızda ise, iklim değişiminin önemli bir rol oynadığını gördük. Daha ılımlı geçen kış aylarında hayat koşulları eskiye göre daha elverişli olduğundan, ufak bireylerin hayatta kalma şansı artıyor. Bunun sonucunda adadaki koyun sayısı artıyor. Koyun sayısı […]