Kategori Genel

Sulukule için suç duyurusu

” haberinin görselleri de kanıt olarak sunuldu. Şöyle denildi: “06.05.2010 tarihinde Fatih Belediye Başkanlığı ve Toplu Konut İdaresi tarafından gerçekleştirilen “Temel Atma Töreni” sırasında gerek bölgede bulunanlar gerekse de basın mensupları tarafından kültürel mirasımızın önemli bir parçası olan İstanbul İli, Fatih ilçesi 2484 ada, 2489 ada, 2490 ada, 2492 ada, 2493 ada, 2492 ada, 2495 ada, 2497 ada, 2498 ada, 2499 ada, 2525 ada, 2524 adada bulunan arkelojik değeri bulunan materyallerin zarar gördüğüne tanık olmuşlar ve bu durum ekte sunulan fotoğraflarla belgelenmiştir.” Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, kameraların açık olmadığı bir anda, devam eden arkeolojik kazıyı “zulüm” olarak nitelemiş ve kazının yapıldığı alanda arkeolojik buluntuya ulaşılma ihtimalinin “sıfır” olduğunu söylemişti. HaberVs, Mustafa Demir’in alandan ayrılmasından sonra, inşaat demirleriyle gizlenmeye çalışılan buluntuları belgelemiş ve eserlerin, 18. yüzyılın ortasına tarihlenen Osmanlı su ishale hattı olduğunu öğrenmişti.

Söz konusu göbek olunca…

İstanbul halkı, Kabataş-Zeytinburnu tramvayını hınca hınç doldurdu. Halkı daha rahat ve daha çabuk Sultanahmet meydanına götürmek için Büyükşehir Belediyesi tramvayların sayısını da arttırdı, ancak bu bile yeterli olmadı. Ahırkapı’ya gitmeye çalışanlar tramvayları doldurdukları gibi sahil trafiğinin de kilitlenmesine sebep oldu. İnsanlar Sultanahmet Meydanı’nda toplanarak, Ahırkapı’ya doğru toplu gruplar halinde roman müzikleri ve şarkılarıyla yürüdüler. Çingenesinden, İngilizine, bebeğinden, gencine, yaşlısına kadar herkes festival alanındaydı. Kalabalık yolları ve tramvayı olduğu gibi festival alanını da kilitlemişti, alanda hareket etmek, bir yerden bir yere gitmek oldukça zordu. Kamerasını ve fotoğraf makinesini alan herkes unutulmaz görüntüler çekti. Yabancı turistlerin festivale ilgisi de had safhadaydı. Festivale katılan herkes gibi, onlar da hazırlanan yerlere dileklerini bağlamayı ihmal etmediler.Herkes roman kılığına büründü Elinde tefi, saçında çiçeği, ayağında eteği, ağzında sakızı, dudağında kırmızı ruju, yanağında kalemle boyanmış beni, tam takım giyinmişti genç kızlar. Davulcu, zurnacı çaldı genç kızlar roman havası ile eğlendi. Yemeniler yok sattı. Festival alanında onlarca davulcu, zurnacı, klarnetçi vardı. Her gruba yetecek kadar. En çok roman dansı oynayan da erkekler oldu. Herkes birlikte eğlendi. Her kesimden insan görmek mümkündü. Yerlerde oturmuş farklı farklı genç gruplar, aralarında elinde tefi, darbukasıyla dolaşan insanlar, yürüdükçe değişen müik sesleri. Ahırkapı’ya herkes Hıdrellez için gelmişti, ama herkes kendi havasında, kendi tarzında eğleniyordu. Böyle bir insan mozaiginin beraber olup eğlenmesi belki de bu şenliğin en güzel kısmıydı. Göbek atmak, halay çekmek, oynamak işin içine girdi mi sınıf ayrımı diye bir şey kalmıyor çünkü… Dilekler dilendi Ahırkapı Parkı, rengarenk dilek ağaçları, hatıra fotoğrafları çektireceğiniz panolar, dileğiniz ne kadar süre içerisinde olacağını gösteren tahta panolarla dolup taştı. Pek çok üniversitenin hazırladığı değişik fal oyunları, sizi Monalisa’nın kucağına konulmuş bebek, Marilyn Monroe, çingene ve hatta Picasso’nun bir tablosunun karesi yapacak şekilde yapılmış değişik maketlerin önünde fotoğraf çektirme kuyrukları oluştu. İlginç bir sahne de panoda yer alan iki kadın çingenenin kafasındaki boşluğa fotoğraf çektirmek için suratını […]

Parliament passes AKP’s Constitutional amendments but not without a hitch

News, Etc. Turkish National Assembly passed the constitutional amendments package in the early hours of Friday with 336 votes after a three-week tumultuous marathon debate that witnessed deputies coming to fisticuffs with each other and sent it to President Abdullah Gul for ratification to be submitted to a national referendum later this year. According to the Turkish Constitution, amendments to the basic law that is passed by the legislative assembly with a three fifths majority should be submitted to a plebiscite while two thirds majority is sufficient for such constitutional legislation to go into force automatically. The constitutional amendments drafted by the ruling Justice and Development Party (AKP) did suffer a setback earlier in the week when some 8 to 10 defectors from the ruling party rejected Article 8 that was supposed to give the final say in party closure trials at the Constitutional Court to the Parliament. The article received only 227 votes, 3 short of the necessary 330 resulting in dropping the measure from the package. AKP deputies who rejected Article 8 sent shock waves through the ranks of the ruling party but Prime Minister Tayyip Erdogan seemingly controlling his usual wrath said, “The deputies used their right to express their free will.” However, he blamed the pro-Kurdish Peace and Democracy (BDP) for not participating in the vote. The predecessor of BDP, Democratic Society Party (DTP) was shut down by the Constitutional Court last year on charges of violating the unity and integrity of the nation. AKP deputies including the former Industry Minister Kursad Tuzmen attacked Faruk Koca, another AKP deputy close to Erdogan who was seen in the lobby drawing up a list of possible defectors. CHP taking the package to the Constitutional Court Immediately after the Parliament passed the amendments, the main opposition Republican Peoples Party […]

İlk tepki öğrenciden

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yine bir ilk yaşandı. Öğrenciler, üniversitenin ahşap atölyesinde görevli Kadir Karabulak, Bülent Karaçeper ve Rıza Karaçeper’in işten çıkartılması üzerine öğlen saatlerinde Santral yerleşkesinde eylem gerçekleştirdi. Bilgi Üniversitesi çalışanları, geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki vakıf üniversitelerinde bir ilke imza atarak sendikal örgütlenme yolunda önemli adımlar atmıştı. Eylemi gerçekleştiren öğrenciler bugün yaşanan işten çıkarmaların, üç çalışanın da sendikaya üye olması nedeniyle yapıldığını dile getiriyordu. Bu nedenle rektörlük binası önünde oturarak Rektör Halil Güven’le görüşmek istediler. Öğrenci Dekanı Şerafettin Düztepe, öğrencilerin belirleyeceği iki temsilcinin rektörle görüşebileceği bilgisini verdi. Yaklaşık 40 kadar öğrenci rektörlüğe toplu halde girme isteğinde ısrarcı olduğu için görüşme gerçekleşmedi. Üniversite yönetimi, konuyla ilgili bir açıklama bulunmadı. HaberVsmuhabirleri, konu hakkında bilgi alabilmek üzere üniversite yönetimine sözlü başvurdu. Ancak Rektör Halil Güven’in toplantıda olduğu cevabını alan muhabirlerin de, birinci ağızdan bilgi edinme şansı olmadı. Öğrencilerle görüşen bazı görevliler ahşap atölyesindeki işten çıkarmanın sendikalaşmayla değil, bu bölümün kâr etmemesine bağlı olduğunu söylese de, öğrenciler bu olayı üniversite yönetiminin sendikalaşmaya engel olma çabası olarak yorumluyor. Sendikalı sayısının çoğunluğa ulaşmaması için üniversite yönetiminin sendikalı işçi sayısını azaltmaya çalıştığını savunan öğrenciler, çıkarılan çalışanlar hepsinin sendikaya üye olduğunu belirtiyor. İki defa denediler Eyleme, kantinde düdük, ıslık ve içlerine taş koyduları pet şişeleri sallayarak başlayan eylemciler, rektörlük binasının önünde “Sendika artık engellenemez”, “Şirket değil üniversite” gibi sloganlar attılar ve rektörlüğün önüne bozuk para fırlattılar. Rektörün dışarı çıkmaması üzerine, “Öğrenciler, burada rektör nerede?” diye slogan atarak tekrar kantine döndüler ve sloganlar, düdükler eşliğinde halay çektiler. Eylemcilerden biri, “Atılan işçilerin hakkını korumak için buradayız. Şirket mantığını engellemeye çalışıyoruz” derken bir başka eylemci, atılan üç kişinin kişisel nedenlerle değil, sendikal örgütlenme nedeniyle işten çıkartılmasının dikkat çekici olduğunu vurguladı. Santralistanbul yerleşkesinde eğitim binalarını dolaşan öğrenciler E-1 binasının içine girerek eylemlerini sürdürürken binada ders yapan öğrenciler de sınıflardan çıkarak eylemcilere destek verdi. Daha sonra E-2 binasında aynı eylemi tekrarlayan eylemciler E-3 binasının […]

Taksim’de de oluyormuş

Bugün Türkiye’de 32 yıl sonra bir ilk yaşandı ve işçiler 1978’den beri 1 mayıs etkinliklerine kapalı Taksim Meydanı’nda resmi kutlama yaptı. Son birkaç yıldır Taksim’de ısrar eden DİSK e KESK’in talepleri bu yıl hükümet tarafından kabul edilince yüzbinlerce kişi meydanı doldurdu. Aralarında DİSK Sosyal-İş Sendikası’nda örgütlenen İstanbul Bilgi Üniversitesi çalışanlarının da bulunduğu DİSK üyeleri ile KESK üyesi memurlar sabah saatlerinde Şişli Meydanı’nda toplanarak Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Hak-İş üyeleri Gümüşsuyu, Türk-İş üyeleri ise Tarlabaşı Bulvarı’ndan Taksim Meydanı’na geldi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 1977’de hayatını kaybeden 36 kişi, yakınları ve sendika başkanları tarafından Kazancı Yokuşu’nda karanfillerle anıldı. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, gazsız ve copsuz; barış, özgürlük ve mutluluk içinde 1 Mayıs kutladıklarını, bunu da işçi sınıfının başardığını söyledi. Geçen yıl meydana ulaşan küçük bir grup tarafından söylenen 1 Mayıs Marşı bu yıl Taksim’de yüzbinler tarafından söylendi. Çeşitli sanatçılardan oluşan 1 Mayıs Korosu’na Timur Selçuk da, piyanosu ve sesiyle eşlik etti. Koro, marşı Türkçe ve Kürtçe seslendirdi. Daha sonra kürsüye gelerek konuşma yapmak isteyen Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, meydanı dolduran kalabalık tarafından yuh sesleri ve ıslıklarla engellendi. Kumlu’nun konuşmakta ısrar etmesi üzerine, işten çıkartılan İstanbul Belediyesi İtfaiyesi, İSKİ ve TEKEL işçilerinden oluşan bir grup barikati aşarak Kumlu’ya saldırdı ve kürsüde arbede çıktı. Türk-İş Başkanı alandan çıkarıldı ve sahnenin hemen arkasındaki Atatürk Kültür Merkezi’ne götürüldü. Çıkan arbedede kürsüden düşen Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Kaçar’ın kolu kırıldı. Kürsüdeki işçilerin eylemi ise 40 dakika kadar devam etti. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ve KESK Başkanı Sami Evren’in konuşmalarının ardından 250 binden fazla kişinin katıldığı miting saat 16:00 civarında sona erdi. Haber: Niso Esim, Güventürk Görgülü, Hikmet Karahasan, Ertan Önsel

“Hayal-et” binalar yakında İstanbul’da!

Ayasofya’nın doğusunda 19. yüzyılda dev cüsseli bir Darülfünun yani üniversite binası olduğunu bilen var mı? Peki Taksim’deki Topçu Kışlası’nın nerede durduğunu ve nasıl bir yapı olduğunu?.. Ya Ayasofya ile yaşıt Polyeuktos Kilisesi günümüze kadar ulaşsaydı neler olurdu? Levent’te 1950’lerden 80’lere kadar gelen Squibb fabrikasının neden yıkıldığını hatırlayan var mı? Ya Yeşilköy’de Rusların diktiği Aya Stefanos anıtı bugüne kadar gelseydi? Anıt bugüne gelemediği gibi anıtın yıkımını belgeleyen “ilk Türk filmi” de bizlere ulaşamadı. Bu yapılar bugün birer hayalet olarak kentimizde dolaşıyor. Ama onların hayalet olması bizim onları hayal etmemize engel değil elbette. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından düzenlenen Çarşamba Buluşmaları’nın bu haftaki konusu, “İstanbul’da Tarihi Yıkım / Hayal-et Yapılar” oldu. Toplantıda, günümüzde artık var olmayan, farklı dönemlerden ve yıkım sebeplerinden seçilmiş 12 yapı ele alındı. İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turgut Saner danışmanlığında, mimarlar Cem Kozar ve Işıl Ünal’ın çalışmalarıyla gerekleştirilen proje, kentlilerde yıkıma karşı bir duyarlılık oluşturmayı hedefliyor.“Seçilen 12 yapı günümüze kadar gelseydi kent nasıl etkilenirdi?” sorusundan yola çıktıklarını söyleyen Cem Kozar, “Kentlerde yıkım her zaman gerçekleşen ve kaçınılmaz bir şey, ama yıkılanı unutmak kente yapılan en büyük ihanettir” diyor. “Hayal-et Yapılar” projesinde, M.S. 430’da II. Thedosius tarafından yapılan Antiochos (Adalet) Sarayı, 6. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan Pollyeuktos Kilisesi, günümüzde parçalarına hâlâ rastlanan Galata Surları, Fatih’te 1956’da yol yapımı nedeniyle yıkılan Çandarlı Hamamı, Sarayburnun’da alt yapısı hâlâ bulunan İncirli Köşk, yine yol genişletme çabalarından dolayı yıkılan Direklerarası, hiçbir kalıntısı bulunmayan Sadabad Sarayı, 1930’larda Taksim Gezi Parkı için yıkılan Taksim Kışlası, II. Mahmud zamanında yapılan Eski Çırağan Sarayı, 1934’te yanan Darülfünun, Yeşilköy’de bulunan Ayastefanos Anıtı ve 1980 sonrasında yıkılan Squibb İlaç Fabrikası bulunuyor. 12 yapının da kendine özgü bir hikâyesi olduğunu anlatan Kozar, bazılarının günümüzde otopark ve umumi tuvalet olarak kullanıldığını, hatta 1934’te yanan Darülfunun’un tuğlalarının gazete ilanıyla satışa sunulduğunu, yapılardan sadece Eski Çırağan Sarayı’nın yeniden yapılmak […]

Medyanın ırkçılıkla imtihanı

Habervesaire Sosyal Değişim Derneği’nin; Açık Toplum Vakfı, Global Dialogue ve Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun desteğiyle yaptığı “Ulusal Basında Nefret Suçları – 10 Yıl, 10 Örnek” başlıklı araştırması rapor olarak sunuldu. Sosyal Değişim Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve Proje Eş Koordinatörü Cengiz Algan Türkiye’de yayımlanan 39 gazete içinden, tiraj ve temsil nitelikleri dikkate alınarak 20’sinin seçildiğini belirterek, 2008 sonundan başlayarak internet arşivlerinin olanak verdiği ölçüde 10 yıl geriye doğru gazetelerin taranarak çalışmanın gerçekleştirildiğini söyledi. Araştırma için seçilen gazeteler ise Akşam, Birgün, Cumhuriyet, Fotomaç, Gündem, Hürriyet, Milli Gazete, Milliyet, Ortadoğu, Posta, Radikal, Sabah, Star, Taraf, Türkiye, Vakit, Vatan, Yeni Şafak, Yeniçağ, Zaman oldu. Etnik köken, siyasi eğilim, cinsiyet… 2009 yılı Mayıs-Aralık döneminde 10 kişilik bir ekip ve Danışma Kurulu’nun seçimiyle yapılan arıştırmada, haberlerde etnik kökene, ulusal özelliklere, cinsel kimliklere, cinsel yönelime, din ve inanca, siyasal eğilimlere, mülkiyete, bedensel engelliliğe, eğitim durumuna ve toplumsal statüye yönelik ayrımcı söylemler tarandı. Araştırmada taranan haberlerin yüzde 23.76’sı etnik kökene, yüzde 18.80’i siyasal eğilime, yüzde 16.19’u cinsel kimliğe, yüzde 15.80’i din ve inanca, yüzde 11.93’ü toplumsal statüye, yüzde 6.88’i cinsel yönelime, yüzde 2.81’i ulusal kimliğe, yüzde 2.23’ü bedensel engelliliğe, yüzde 1.55’i mülkiyete yönelik “nefret suçu – söylemi” kapsamında değerlendirildi. Projede, cinsel yönelimlere yönelik nefret söyleminin hemen her gazetede yer aldığı, milli günler ve bayramlarda milliyetçi söylemin yaygınlaştığı tespit edildi. 6 ay süren tarama sonunda 30 bin haberi kapsayan bir liste oluşturuldu. Nefret suçu haberlerinin “en”leri Proje ekibi, listedeki haber sayısını ilk aşamada 5 bin civarına, ikinci aşamada 200’e indirdi. 200 haberlik liste öğretim üyesi, gazeteci ve sanatçılardan oluşan 12 kişilik Danışma Kurulu’na sunuldu. Gazeteciler Aydın Engin, Bağış Erten, Işın Eliçin, Sefa Kaplan ile tarihçi Ayşe Hür; akademisyenler Turgut Tarhanlı, Baskın Oran, Yasemin İnceoğlu, Cengiz Aktar ve Kerem Rızvanoğlu ile sanatçılar Kerem Kabadayı ve Zeynep Tanbay’dan oluşan Danışma Kurulu, hazırlanan listeden “etnik köken”, “cinsel yönelim”, “ulusal kimlik”, “toplumsal statü”, […]

Köprünün altında kalacak Garipçe

İstanbul’da üçüncü köprü tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Hangi gerekçe ve hangi somut fayda için yapılacağı tamamen belirsiz olan üçüncü köprü ve Kuzey Marmara otoyolunun geçiş güzergahı için seçilen nokta Avrupa yakasında Sarıyer’deki Garipçe köyü, Asya yakasında ise Poyrazköy oldu. Avrupa yakasında kalan son ormanlık arazilerin de yok edilmesi anlamına gelecek olan otoyol ve köprü aynı zamanda İstanbul’da kalan gerçek anlamdaki son balıkçı köylerinden biri olan Garipçe’yi de büyük ölçüde değiştirecek. HaberVs muhabiri Dila Özsoy, İstanbul’da kalan son huzurlu mekanlardan biri olan Garipçe Köyü’ne gitti, Garipçe’nin benzersiz ortamını, insanlarını, doğasını ve tarihini yazdı. Ormanlık yolda ilerlerken başka bir şehre gelmiş hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Koç Üniversitesi’nin önünden geçip, yeşillikler içindeki yolu takip ederken sık döşenmiş tabelalar sizi köye getiriyor nihayetinde. İstanbul Boğazı’nın neredeyse en uç noktasında yer alan Garipçe Köyü girişinde eski bir tekne karşılıyor sizi. Daha ilk andan itibaren denizle iç içe yaşayan bir köye girdiğinizi anlatıyor size. Köy meydanına geldiğinizde sol tarafta köy kahvesini, sağ tarafınızda lokantaları görüyorsunuz. Az ilerde küçük bir köy bakkalı var. Çeşmeden su dolduran köy halkı sıraya girmiş bekliyor. Çocuklar balıkhanede, yakaladıkları balıkları ayıklıyorlar. Hala İstanbul’da olduğunuza inanmak güçleşiyor burada.Köyde yalnızca dört restoran var gündüzleri kahvaltı, akşamları balık satıyorlar. İçki satışı yok. Çünkü köy sakinleri içkili lokantaların buradaki huzuru kaçıracağını, sessizliği bozacağını düşünüyor. Her şeyin günlük tüketildiğini söylüyor dört seneden beri lokanta işletmeciliği yapan, Aydın Balık’ın sahibi Recep Serter. Doğal yaşamı bütünüyle koruyan Garipçe Köyü’nün İstanbul gibi çabuk gelişip değişen bir metropolde ayakta kalması şaşırtıyor insanı. Gelen ziyaretçilerin meraktan geldiğini söylüyor Balıkçılıkla uğraşan Abdülkadir Oğuz, bir yandan balık ağı tamir ederken, köyün adının nereden geldiğini anlatıyor:“Garip görmüşler burayı, küçük bir köy ya ondan Garipçe demişler…” Garipçe’de yaşayanların hepsi köyün yerlisi. Ancak bir kişi var ki yerlisi olmasa da buranın büyüsüne kapılıp ev almış. Ünlü sanatçı Erdal Özyağcılar, çekimlerden fırsat buldukça gelip kalıyor köydeki evine. Hafta […]

Bir zamanlar domuz gribi…

Domuz gribi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek büyüyen bir korkuya neden olmuştu. Küresel salgın uyarıları ve ardı ardına yaşanan ölümlerin ardından hastalığın tedavisi için aşı üretildiği açıklandı. Hükümeti olası bir salgına karşı gereken tedbiri alarak milyonlarca doz aşı sipariş etse de, bilim insanlarının farklı görüşleri ve ilacın olası riskleri nedeniyle dünyada olduğu gibi Türkiye’de de neredeyse hiç kimse aşılanmadı. Hatta hükümetler aldıkları aşıları satacak ülkelerin peşine bile düştü. 500’den az kişinin ölümünün domuz gribi nedeniyle olduğu açıklanan Türkiye’de korkmadan herkesin aşılanması gerektiği kampanyaları yapılsa da buna itibar eden pek çıkmadı. Dünya Sağlık Örgütü’nün direktifleri doğrultusunda tüm dünyada gerçekleşen aşı kampanyaları ve milyarlarca dolara varan aşı ve ilaç stoklarına rağmen “Yanlış yapıyorsunuz” diyen doktorlar tepkiyle karşılandı. Soğukların artacağı kış aylarında salgının ve dolayısıyla ölümlerin artacağı söylendi. Dünya Sağlık Örgütü, salgının başında 70 milyon ölüm olabileceğini öngörürken resmi açıklamalara göre domuz gribinden dünyada gerçekleşen toplam ölüm sayısı 15 binin altında kaldı. Düzmece hastalık iddiası Derken Avrupa Konseyi Sağlık Birimi Başkanı Wolfgang Wodarg’ın domuz gribi hastalığının bu işten milyarlarca dolar kar eden ilaç firmalarının bilinçli olarak abarttığı düzmece bir salgın olduğu iddiası geldi. Dünya kamuoyunu aylardır endişelendiren H1N1 virüsünün yol açtığı domuz gribine ilişkin yürütülen kampanyaların yüzyılın en büyük sağlık skandallarından biri olduğunu ileri süren Wodarg hastalığın abartılarak devletlerin büyük zarara uğratılmasında ilaç firmalarının rolünün araştırılması için soruşturma açılmasını da önerdi. Aynı zamanda doktor olan Wodarg’ın iddiasına göre 5 yıl önce başlayan kuş gribi salgınında kamuoyuna ekilen korku tohumlarıyla oluşturulan panik atmosferi hükümetlerin gribe karşı Tamiflu ilacı stoklamaya ve milyonlarca dozluk aşı kontratları yapmaya itti, böylece ilaç şirketleri büyük karlar elde etti. Wogard’ın iddialarına göre büyük ilaç firmaları, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) ve diğer etkili sağlık kuruluşlarının içine kendi adamlarını yerleştirdi. Bilim insanlarını ve resmi görevlileri etki altına alan şirketler kamuoyunu alarma geçirip ilaç ve aşılarının satılmasını sağladılar. WHO, salgın tanımını genişleterek […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

An English philosopher at football stand

Stephen Mumford is the head of Humanities School at Nottingham University, U.K. He is a philosophy teacher with a PhD. From Leeds University entitled “Dispositions and Reductionism.” His teachings and research are focused on the philosophy of science and metaphysics. Five books he wrote on these subjects earned him the title of “youngest philosophy professor” in the U.K. But this introduction should not mislead the reader. He is by no means a long-haired, bearded, spectacled, and pensive philosopher. This is maybe due to his interest in football that goes back to his childhood years. Mumford was at Bilgi University these past days delivering a discourse entitled, “Should sports people be role models.” We had a chat with Stephen Mumford about his interest in football and how his interest in this game started. “In my view it’s the greatest game that was ever invented. Certainly from the spectators’ view. The spectator wants excitement, emotion; I think football has all the right ingredients. There are intense moments of excitement when a goal is scored. And often that goal can come from nowhere. Whereas as you look at a sports like rugby, the ball has to be carried over a line, so you see a player running and you know that he’s going to score. Whereas in football a goal can be shot from 30 yards outside within a space of seconds, a goal can come from nowhere. So I think that it has this intense feeling of excitement and also the number of scores is low and that also adds to it. Because, when your team scores the first goal in a game, for all you know that could be the winning goal. This is why I think it is superior to something like basketball, for instance. Where there is a score […]

Başkan Farsakoğlu’ndan Kınalıada cevapları

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran 19 Nisan sabahı Kıyı Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle, bir önceki hafta ise birçok gecekondu tapusuz olduğu için Adalar Belediyesitarafından yıkıldı. HaberVskamerasına konuşan tesis yetkilileri, evraklarına bakılmadan, tebligat gönderilmeden işyerlerinin yıkıldığını iddia etmişlerdi. Yıkım sonrasında Adalar Belediyesi Başkanı’nın orada olduğunu ama hiç kimsenin görüşemediğini söyleyen işletme sahipleri, kendi seçtikleri bir kişinin kendilerine başkanlık yapmadığından yakınmışlardı. 22 Nisan günü, öğlen saatlerinde Kınalıada’dan gelen yaklaşık 25 gecekondu sahibi, Büyükada’daki Belediye binasında Başkan’la görüşmek istedi. Bunun üzerine meclis salonunda bir bilgilendirme toplantısı düzenlendi. Kanunu açıkça ihlal eden gecekondu sahiplerinin çoğu hatasının farkındaydı, çünkü hiçbirinin ruhsatı yoktu. Kınalıada sakinleri, kendi deyimleriyle “70 yıldır burada yaşamalarına rağmen”, evlerinin neden şimdi yıkıldığına anlam veremiyordu. Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, herkese tebliğ gönderildiğini belirterek, gecekondu sahiplerine yıkım haberinin önceden verildiğini dile getiriyor. Buna rağmen yıkım esnasında gecekondularda yaşayan insanların evlerinin yıkılmadığını belirtiyor. Farsakoğlu, bazı yurttaşların üçer tane gecekondularının olduğuna, bunlardan birinde yaşayıp, ikisini kiraya verdiklerine dikkat çekerek böyle bir duruma müsade etmeyeceklerini vurguluyor. Farsakoğlu, gecekondudan başka barınacak yerleri olmayan insanların evlerinin yıkılmayacağını da özellikle belirtiyor. Mustafa Farsakoğlu, toplantıdan sonra HaberVs’nin, kaçak iskele, yıkılan tesisler ve gecekondular hakkındaki sorularını cevapladı. Başkan, adalardaki iskelelerin üzerinde sorumluluklarının olmadığını, tek yetkilinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi olduğunu belirtti. Farsakoğlu, Büyükşehir Belediyesi’nin 1 Nisan tarihli “Kaçak iskeleye Adalar Belediyesi izin verdi” açıklamasına da tepkili: “Biz sadece Kooperatif İskelesi’nin üzerine geçici tente yapılmasına izin verdik ama onlar iskele yapımına müsaade ettiğimizi söylüyorlar!” Kıyıda tesisleri yıkılan işletmecilerin evraklarının olmasına rağmen, ne yazılı ne de sözlü tebliğ yapılmadan işyerlerinin yıkıldığına yönelik iddialarına ise Başkan Farsakoğlu, bu ruhsatları önceki yetkililerin gayri resmi yollarla verdiğini ve bu belgeleri düzenleyenler hakkında da hukuk mücadelesi başlatıcaklarını belirtirtiyor. Farsakoğlu, tesis sahipleri ve Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin’in aksine, yazılı ve sözlü tebliğ yaptıklarını, hatta muhtara bile haber verdiklerini ifade ediyor. Farsakoğlu ayrıca bu yapıların gecekondu konumunda olması […]

Hepimiz 350

sitesinde “Daha önce Sakarya ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Ama Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan 350’yi aşkın kişi biraraya gelerek bu fotoğrafı oluşturdular…Sakarya’daki gençlerle çalışmalarımıza devam etmeyi dört gözle bekliyoruz…” mesajı yayınlanmıştı. Gelgelim Sakarya’daki katılımcılar sayıca Bilgi Üniversitesi’nden fazlaydı ve 350 için oturmaları yeterli gelmişti. Görünen o ki, 21 Nisan’da santral çimlerinde toplanan 25 kadar öğrencinin yatarak eylem yapmaktan başka şansı yoktu! Eylem saati geldiğinde ben de oradaydım. Ama görevim gereği, bu güzel bahar gününde çimlere sere serpe uzanmak gibi güçlükle yüzleşmek zorunda değildim! 350’ye, çayır çimene hakim bir eğitim binasının çatısından vaziyet ettim. Çünkü eylemin fotoğrafçısıydım ve o çayırda gerçek bir 350 görmek zorunda kişi de bendim. Çok şükür, uzaktan işaretleşerek bunu başardık. Eylemin “görünmez gücü” olmuştum! Aklıma, eylemden önce okuduğum bir makalede, Küresel Eylem Grubu (KEG) sözcüsü Nuran Yüce’nin, “Tüm gezegen felaketin eşiğinde. Ya iklim değişimini durduracağız ya da bildiğimiz yaşam sona erecek. Sadece insanlık için değil, tüm canlı yaşamının niteliği değişecek, canlı türleri yok olacak” sözleri geldi. İnsanlık kurtulacaksa çimlere otururuz, hatta gerekirse yatarız dahi! İklim değişikliğini böyle durdurabilmek çok daha güzel.

Street Music and Music Street

Cristina Rotaru If you’re walking the streets of the small area called Tünel in Istanbul’s Beyoglu you will find your senses overwhelmed by the strongest of smells and the most curious of sights, but, more importantly, by the number of music stores that fill the picture. It’s all about the music around the Galata Tower – and you are unlikely to leave the place without humming a tune, regardless of whether it’s “Light my Fire” or some traditional Turkish folk melody the name of which you can’t even pronounce. Be it Wednesday morning or Saturday evening, people here seem to always be out and about, working, smoking, yelling in the streets, drinking tea (cay), all of which are accompanied by some kind of sound. It is a musician’s dream, this picturesque image of Southeastern Europe, and by the looks of it, this once-upon-a-time shabby area is contributing to the district’s rejuvenation project. Life here follows its normal course, completely undisturbed by the outside world and it seems as if it was this way since the beginning of time. But this place has, as the environment suggests, a much more complex history than that.The Byzantines called it Pera, the “opposite shore,” and the Ottoman Turks used the ancient name Galata, for which two etymologies are posited: either the Italian “calata” meaning “streets of steps” or “galactos” meaning “milk”. The Venetian trading company to which it served as home, elicited serious suspicions from the Byzantines: they distrusted this area, so much so that in 1185 there was even a hostile outburst between the populations of Constantinople and that of Galata, which went on for well over 20 years. From that time on, the hatred on the “opposite shore” increased gradually and after over half a century of Latin occupation, Constantinople was restored […]

İskele yerinde, Kınalıada yerle bir

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran, 19 Nisan sabahı kıyı kanununu ihlal ettiği gerekçesiyle yıkıldı. Belediye’nin yıkımları haber vermeden yaptığını iddia eden bu işletmeciler, uzun yıllardır hizmet veren tesislerinin ruhsatlı yapılar olduğunu savunuyor. Kınalıada’da Büyükşehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi’ni karşı karşıya getiren “kaçak iskele” sorunu henüz çözülmemişken, adalılar dün sabah güne iş makinelerinin sesiyle uyandı. Yıkımda kullanılan iş makineleri adaya Heybeliada çıkartma gemisiyle getirildi. Ayazma mevkiindeki Kamo’s Beach, Kumluk mevkiindeki Kumluk Beach ve Ülker Plajı ve merkezdeki Teos Restoran, ilçe belediye ekiplerinin nezaretinde yıkıldı. Yıkım öncesinde ve sonrasında belediye yetkilerinin ilgisizliğinden yakınan işletmeciler, tesislerinin her türlü belgeye sahip olduğunu iddia ediyordu. HaberVskamerasına tapu senedini, işletme izini gösteren Ülker Plajı tesislerinin sahibi Ayla Aldemir tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Başkan yıkımdan sonra buraya geldi. Kendisine elimdeki belgeleri göstermeye çalıştım. Görevliler, beni başkanımın yanına yanaştırmadı. Benim seçtiğim başkanın yanına neden gidemiyorum”. 30 yıllık tesisinin bir tebligat bile göndermeden yerle bir edildiğini söyleyen Kumluk Beach’ın sahibi Fatih Bozbıyık “Madem kaçaktı, neden bu kadar yıl beklendi, neden ruhsat verildi” derken, binaları boşaltma şansı bile bulamadıklarını ve toplam zararının 3 milyon TL olduğunu söylüyordu. Kınalıada’da kaçak olduğu gerekçesiyle yıkılanlar sadece turizm amaçlı işletmeler değil. 16 Nisan’da gerçekleşen ilk yıkımlarda, gecekondu niteliğinde olduğu var sayılan 10’dan fazla evin de yıkılmış olduğu göze çarpıyor. Seslerini duyacak bir muhatab bulamamaktan yakınan Muhtar Hüseyin Şahin, mağdurların biraraya gelerek bir heyet oluşturduğunu ve haklarını yargı yoluyla arayacakları bilgisini veriyor. Adalar Belediyesi Başkanlığı, iddialarla ilgili görüşmek isteyen HaberVs muhabirlerine, haberin yayına girdiği saate kadar cevap vermedi. Belediye, geçtiğimiz ay gündeme gelen “kaçak iskele” inşasıyla ilgili olarak Büyükşehir Belediyesi’yle karşı karşıya gelmiş, her iki taraf, iznin diğeri tarafından verildiğini savunmuştu. Büyükşehir Belediyesi 1 Nisan’da yayınladığı basın açıklamasında, tartışma konusu iskelenin 15 Mart’ta tespit edildiğini ve yasal işlemlerin 15 gün içinde yapılması için Adalar Belediyesi’ne tebliğde bulunduğunu belirtmişti. Büyükşehir Belediyesi’nin tebligatta […]

Danslı günler başladı

Üniversitelerarası Dans Festivali 16 Nisan Cuma akşamı Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde başladı. On yıldır faaliyetine devam eden İstanbul Bilgi Üniversitesi Dans Grubu da festival katılımcıları arasındaydı. Her yıl düzenli olarak festivale hazırlanan Bilgi Dans Grubu’nun kuruluş amacını “Dans severleri aynı çatı altında buluşturmak” olarak tanımlayan ekip çalıştırıcılarından Samet Alyu, 1984 doğumlu ve sekiz yıldır dans ediyor. Bilgi Üniversitesi psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi olan Alyu, bir yandan üniversiteyi ziyarete gelen lise öğrencilerine tanıtım toplantıları düzenlerken, bir yandan dans ekibini festivale hazırlıyor. Ekibin bir diğer çalıştırıcısı Zeynep Çiftçili, Bilgi Medya ve İletişim Sistemleri’nden mezun, 1984 doğumlu dans eğitmeni; “Üniversiteye başladığım yıl dans kulübü tanıtımlarını gördüm. Katılmaya karar verdim ve mezun olmama rağmen hâlâ kopamadım” diyor ekibe katılma hikâyesini anlatırken. Çiftçili ve Alyu burada tanışıyorlar. Dans etmenin büyüsünden olsa gerek etkileniyorlar birbirlerinden ve o gün bugündür beraberliklerini sürdürürken aynı zamanda eğitmenlik yapıyorlar. Bilgi ekibi on beş kişiden oluşuyor. Ancak hepsi her koreografide yer almıyor. Üstelik cuma akşamı gerçekleştirilen gösteriye katılan beş çiftin hepsi Bilgi öğrencisi de değil. Kimi arkadaş tavsiyesiyle gelmiş, kimi yüksek lisans yaparken dansa gönül vermiş. 5 aydır dans eden Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi Onur Yılmaz (21) “Arkadaşımın partneri gruptan ayrılmış. Bana katılıp katılamayacağımı sordu. Yani tesadüfen katıldım. Beni o heveslendirdi Bilgi dans ekibine katılmam için” diyor. Ekibin gözde isimlerinden Bilgi Uluslararası İlişkiler ikinci.sınıf öğrencisi Tanabay Tokgöz (20) ise, “Annem balerin, babam balet yani benim dansa tutkum doğuştan geliyor. Okulda da böyle bir kulüp olunca girmeden yapamazdım” sözleriyle anlatıyor hikâyesini. Kültür Üniversitesi elektronik bölümü mezunu Levent Ünsal (28) beş yıldır dans ediyor ve burada aldığı eğitimden memnun olduğunu söylüyor. 1991 doğumlusu da var 1975 doğumlusu da ama hepsi aralarında bir uyum yakalamışlar. Sahneye çıktıklarında harikalar yaratıyorlar. Görülmeye değer gösterilerini sergiliyorlar. Sanata destek vermek ve dansı tanıtmak amacıyla yapılan üniversitelerarası dans festivali, aralarında Haliç Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Kültür Üniversitesi gibi […]

Erdogan plans a U.S. type presidential system for 2011

News, Etc.Prime Minister Tayyip Erdogan shut the door on any compromise with the opposition saying that the ongoing process regarding the constitutional amendments will continue as planned. Earlier he had expressed no objection to a proposal by the opposition leader Deniz Baykal that the amendments package should be divided into two and the articles on which there is agreement in the assembly would pass without resorting to a national referendum. The rest of the amendments that Baykal, the leader of the Republican Peoples Party (CHP) claims would put the entire judiciary under the control of the government would be submitted to voters for final decision.“There is no possibility for a major change in the process unless an extraordinary situation arises. The process will continue,” said Erdogan at a television interview over the weekend.While scuttling any hopes of rapprochement with the opposition, Erdogan came up with another brand new topic on the agenda. He announced that Turkey should move on to a U.S. like presidential system of government by 2012.“We can introduce a totally new constitution to the people during the campaign for 2011 elections,” said Erdogan. He went on to complain about the judiciary obstructing moves by his government during the first years in office. “That’s why we are trying to bring about changes in the judiciary system,” he added.Erdogan said he would prefer a presidential system similar to the one in the U.S. “We must look at the system in the U.S. for administration to function more easily and obtain more effective results. In the U.S. the presidents make the proposals but without the decision of the Congress those proposals cannot be put into force. There the Congress is very powerful. But you see here we pass legislation with 411 majority in the parliament but that legislation is repealed […]

2010’dan dileğim Hasankeyf

Baraj projesinin gündeme geldiği 1997’den bugüne Hasankeyf’le yatıp kalkıyoruz. Gelgelim Dicle nehri üzerine yapılmak istenen bu anlamsız projeye karşı giderek yükselen sesler, açılan davalar, Hasankeyf’i dünya üzerinde daha bilinir kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Şimdilik. Çevre kuruluşları, geçen geride kalan 15 yıllık dönemde Ilısu Barajı’nın ilerlemesini iki kez durdurmayı başardı. Baraj için gerekli krediyi sağlayacak Alman, Avusturya ve İsviçre kuruluşları, devletin “kültürel varlıkların korunması için gereken önlemleri aldığına, yaşam alanlarını yitirecek halkın mağdur olmayacağına, barajdan etkilenecek doğayı koruduğuna” ikna olmadı. Bunun için belirlenmiş 153 maddelik şartnamenin karşılanmadığını gördü. Şaşırtıcı değildi. Çünkü yukarıda sayılan şeylerin yapılıp yapılmadığına dair denetleme görevi, inşaat yüklenen müteahhit firmaya (Nurol İnşaatve ortakları) verilmişti. Oysa Türkiye, 15 yıldır “eline yapışan” bu projeyi, kapı kapı dolaşmak yerine, kendi imkânlarıyla yapabilirdi. Neden yapmadı? Gazeteci Metin Münir’in aktardığı bilgilere göre Çevre ve Orman Bakanlığı, barajı ihale açmadan yaptırabilmek için dış krediye yönelmiş ve bunun için Danıştay’dan karar çıkarmıştı. Nitekim Bakan Veysel Eroğlu’nun özel gayretiyle iş, Avusturyalı bir şirkete ve yukarıda ismi geçen Türk müteahhide verilmişti. Temeli 5 Ağustos 2006’da atılan Ilusu Barajı’nın tarihi, bir projenin kaldıramayacağı kadar usulsüzlük, beceriksizlik ve “ben yaparsam olur” ile dolu. Hikâye uzun; ayrıntıları Metin Münir’in 19-22 Ağustos 2009’da Milliyetgazetesinde yer alan dört yazısından öğrenebilirsiniz. Ancak son günlerde kamuoyuna yansıyan ve bu yazının da konusu olan gelişmelerden anlaşılacağı gibi işin “ben yaparsam olur” kısmında bir takım değişiklikler var. Artık Türkiye, -inşaat şirketlerinin baskısına rağmen- dünyaya kabul ettiremediği projeyi, “kendi öz kaynaklarıyla” yapmaya çalışıyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, barajın ilerlemesi yönünde ilk güçlüğü açmış ve 1,2 milyar avroluk ilk krediyi sağlamış bulunuyor. İşte çevre ve sosyal sorumluluk projeleriyle ön plana çıkan, Türkiye’nin en büyük guruplarına bağlı Akbankve GarantiBankasıda bu nedenle eleştiriliyor. Çünkü Hazine, baraj yapımı için kaynak talebiyle gelen DSİ’ye krediyi, bu iki bankadan sağladı. İsmi çok anılmayan ama diğer ikisine kıyasla daha çok kaynak aktardığı söylenen […]