Kategori Genel

Kendi toprağında yabancı olmak

Nostaljik bir öğe ve orta sınıf bir köken arayıcılığının baş ağrıtmayan, renkli ve bol hatıratlı figürü olarak karşımızda duran mübâdele, içi boşaltılmış kültürel bir biblo olarak bizlere sunuluyor. Peki, bizler mübadeleye ilişkin neler biliyorduk? Gelenler ve gidenler mübâdelenin sebeplerini biliyorlar mıydı? Mübâdele, iki halk arasındaki husumete son vermek amacıyla mı yapılmıştı? Mübadil yemeklerine ve kültürüne, anne ve babalardan kalma hatıralara, solmuş fotoğraflara, sayıları belli belirsiz kahramanlık öykülerine, komşu köylerdeki gezilere, birkaç aşk acısına sıkışan bir mübadil anlatısıyla donatılmış dağarcığımızın yeni bilgilere kavuşması için, mübadelenin üzerinden 70 yıl geçmesini bekleyecektik… Güncel siyaseti analiz eden kitaplar “Yeniden Kurulan Yaşamlar”, “Ege’yi Geçerken” ve “Diplomasi ve Göç” gibi ‘mübâdele çalışmalarının ardından, yine İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıkan İki Kere Yabancı da bu uzun bekleyişin yarattığı toz bulutunu dağıtmayı amaçlıyor. Mübâdelenin gerçek ve dillendirilen sebeplerini karşılaştırmayı ve buradan elde edeceği sonuçlarla günümüzün siyasal durumunu daha iyi tahlil edebilmeyi amaçlayan bu kitaplar Türkiye’deki “mübâdele çalışmaları” için önemli birer kaynak olmaya aday. Anlaşılabilir sebeplerden dolayı her iki devletin de mübâdeleden beklentileri farklı olduğu için mübâdele araştırmalarının en önemli ayağının Clark’ın adı geçen araştırmaları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mübadele hayali öykülerle beslendi Mübadeleden beklentilerini karşılamak için her iki devlet de efsanelerin, kahramanlık öykülerinin, olmamış katliamların, bahsi edilmemiş hırsızlık ve talan öykülerinin oluşturulmasında ve yaygınlaştırılmasında muazzam bir çaba gösterdi. Bu çabaları Bruce Clark İki Kere Yabancı’da şöyle açıklıyor:“Okullarda, konferans salonlarında ve ordu barakalarında her iki ülkenin gençlerine zorunlu mübadele, mutlu sonla biten bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılıyor. Türkiye resmi tarihinde yabancı çıkarlara hizmet ederek kendisini lekelemiş Ortodoks Hıristiyan azınlığın bu topraklardan çıkması, ülkenin kurtuluşu ve modernleşme sürecinde zorunlu bir duraktır. Ortodoks Yunan devleti için ise Türkiye’nin dindaşlarını yurt dışı etmesi sonucu bu insanların anavatan Yunanistan’ın bağrına basılması mutlu sonla biten trajik ama asil bir hikâyedir.” Mübadale ulus-devlet yaratmanın aracı Bruce Clark, Türkiye ve Yunanistan’ın ulusal […]

Kurdish speech at the Parliament triggers debate

February 21 is the International Mother Tongue Day, said Ahmet Turk, the leader of the Democratic Society Party (DTP) addressing his party’s parliamentary group meeting at the Turkish National Assembly. “Everybody should be able to use his mother tongue freely,” he went on in Turkish. DTP leader then switched on to Kurdish and TRT 3, the official channel that broadcasts from the Turkish Parliament live switched off Turk’s image and voice from the air. Actually Turk, whose party is in a neck-to-neck race in the Kurdish provinces of Turkey with Prime Minister Tayyip Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) was making a clever countermove against Erdogan’s recent policies to woo the Kurds. In his election rallies in Diyarbakir and other southeastern Turkish provinces Erdogan has been using the opening of TRT 6, an official television channel broadcasting in Kurdish, saluting the crowds using few Kurdish words like “I wish all the good for you,” etc. Actually, on the day TRT 6 began its Kurdish broadcasts, Erdogan appeared on the screen with a speech that he finished off in Kurdish. Recently, Erdogan announced that his government was in touch with the widow of popular Kurdish singer Ahmet Kaya who died in Paris in exile in 2000, to bring his remains back to Turkey. “If the prime minister is talking in Kurdish why can’t I?” asked Turk. Pointing out that several mayors and even some parliament members were penalized because they spoke in Kurdish, Turk said, “Does that mean that the Kurdish language is free to use for the government members but it is prohibited for the Kurds?” After stopping Turk’s speech in Kurdish, a TRT announcer appeared on the screen saying that using any other language than Turkish under the roof of the parliament is prohibited. “There is no legal sanction […]

TBMM’de dil sansürü

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Eşbaşkanı Ahmet Türk, bugün Meclis’teki parti grup toplantısında 21 Şubat Anadili Günü nedeniyle, Türkçe giriş yaptığı konuşmasına Kürtçe devam etti. Canlı yayın yapan TRT 3’teki Meclis TV, konuşmanın Kürtçe bölümündeki ilk birkaç cümlenin ardından yayını kesti; ekrana çıkan spiker, “Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu gereğince Meclis kürsüsünde ve toplantılarında Türkçeden başka dilde konuşma yapılamayacağı hükmü doğrultusunda yayınımızı kesmek zorunda kaldık, seyircilerimizden özür diliyoruz” dedi. Ancak Anayasa’da spikerin söylediği doğrultuda bir madde yok. Meclis İç Tüzüğü’nde de konuşmaların hangi dilde yapılacağına dair belirleyici bir madde bulunmuyor. Sen misin Kürtçe konuşmak isteyen? Konuşmasına Türkçe olarak başlayan Türk, 21 Şubat’ın anadili günü olduğunu ve dil haklarının kısıtlandığını ifade etti. Türk “Anadili zenginliğinin korunması, yaşatılması çağın gereğidir. Dil masumdur, güzeldir, bütün diller kardeştir” dedi. Kürtçe’nin yasal düzenlemelerle güvence altına alınması gerektiğini belirten Türk, TRT Şeş’te Kürtçe yayın yapıldığını ancak bunun yasal güvencesinin olmadığını söyledi. Ahmet Türk konuşmasında, “Bizim Türkiye’de resmi dilin Türkçe olmasına herhangi bir itirazımız olamaz, ancak yerel yönetim gibi, eğitim alanı gibi, basın yayın alanı gibi, ya da yerel meclisler gibi alanlarda Kürtçe üzerindeki bütün yasakların kalkması ve Anayasal güvenceye bağlanması talebimizin de son derece gerçekçi bir insani talep olduğunun anlaşılmasını istiyoruz” dedi. Türkçe konuş çok konuş! Türk daha sonra, DTP milletvekillerinin, belediye başkanlarının Kürtçe konuştukları için cezalandırıldığını ancak Başbakan Kürtçe konuştuğu için kendisinde Kürtçe konuşmaya hak gördüğünü belirterek, “Bütün dillerin güzelliği ve kardeşliği inancından hareketle, konuşmamın bundan sonraki bölümünü Kürtçe yapmaya çalışacağım” dedi. Meclisteki DTP grubunda bulunanlanca ayak alkışlanan Ahmet Türk, Kütçe konuşmaya geçtikten sonra TRT’nin meclis televizyonu da yayını kesti. Ahmet Türk daha önce meclis kürsüsünde ya da grup toplantısında Kürtçe konuşmamıştı. DTP grubundan bazı milletvekilleri Meclis kürsüsünde Kürtçe kelimeler kullanıyorlardı ve bunlar da meclis tutanaklarına “bilinmeyen dil” olarak kaydediliyordu. Sansürcü TBMM Başkanı Toptan’mış TBMM Başkanı Köksal Toptan daha sonra yazılı bir açıklama yaparak, DTP Eşbaşkanı […]

Türkiye’de 18 dil yok oluyor

2008 yılını “Uluslararası Diller Yılı” ilan eden Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 19 Şubat’ta yayınladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası” (Atlas of the World’s Languages in Danger) mevcut 6700 dilin 2400’ünün yok olma tehdidi altında olduğunu belirtiyor. Bu atlasa göre Türkiye’de 18 dil kaybolma tehlikesi yaşıyor. UNESCO, 21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle yayınladığı duyuruda bu yılın, sadece dil çeşitliliğinin kutlanması için değil, yeryüzündeki tüm dillerin ve özellikle de kaybolmaya yüz tutanların tanıtılması ve korunması için bir şans olduğunu vurguluyor. Kurum bu amaçla ve 33 dil bilimcinin katkısıyla oluşturulan atlasta dünya dillerini, karşı karşı olduğu tehlike seviyelerine göre beş gruba ayırıyor. Ermenice “açıkça tehlikede” Bu sınıflandırmaya göre kaybolma tehlikesini en az hisseden diller “güvensiz” (unsafe) olarak nitelendiriliyor. Bir dilin bu kategoride yer alması “çocuklar tarafından da konuşulmasına rağmen bazı alanlarda kısıtlanması” anlamına geliyor. UNESCO’nun çalışmasında Abhazca, Adığece, Çerkesçe (Kabartayca) ve Zazaca Türkiye’de “güvensiz” olarak nitelendirilen diller. “Açıkça tehlikede” (definitely endangered) seviyesinde değerlendirilen ikinci grupta Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Ermenice (Batı) yer alıyor. Bu dillerin kaybolma tehlikesine gerekçe olarak “çocuklar tarafından anadili olarak öğrenilmemesi” gösteriliyor. “Ciddi anlamda tehlikede” (severely endangered) kategorisi genelde toplumun en yaşlı nesli tarafından konuşulan, orta nesil tarafından anlaşılabilen ancak kullanılmayan ve çocuklara öğretilmeyen dilleri içeriyor. Gagauzca, Ladino ve Turoyo bu kategoride değerlendiriliyor. “Son derece tehlikede” (critically endangered) kategorisine Türkiye’den giren tek dil Hertevin. Bu dilin sadece en yaşlılar tarafından, nadiren kullanıldığı kabul ediliyor. “Kaybolmuş” (extinct) diller Kapadokya Yunancası ve Ubıhça, adı üzerinde, dünyada tek bir kişi tarafından bile konuşulmuyor. ZazacaÖzellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Zazaca, Irak ve İran’da da yoğun kullanılıyor. UNESCO atlasında Türkiye’de yaklaşık 2 milyon kişi tarafından konuşulduğu belirtilen buna rağmen “güvensiz” kategorisinde değerlendiriliyor. Yazım kuralları Frankfurt Üniversitesi Zaza Dili Enstitüsü tarafından belirlenen Zazaca, Hint Avrupa dil ailesine üye ve üç farklı lehçeye sahip. Kuzey Zazaca Erzincan, […]

Tanrı savaşlarında slogan yarışması

. Bunun yanı sıra dinlerin gereksizliğini savunduğu “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabını Türkiye’de yayınlayan yayınevi sahibine “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla dava açıldı ancak mahkeme, “Kitap yasaklamanın düşünce özgürlüğünü özünden sınırlayacağı” gerekçesiyle iddiayı reddetti. Tanrı var, Tanrı yok İngiltere’de yaşanan otobüs krizine bir tepki de İspanya’dan geldi. Madrid’de Papaz Rubiales öncülüğünde başlatılan kampanya için gerekli 2 bin avro ise inanlardan toplanan bağışlarla sağlandı. “Tanrı kesinlikle var, inanın ve hayatı yaşayın” sloganıyla verilen reklamlara karşılık bu defa da İspanya Ateistler ve Özgür Düşünenler Birliği’nden (UAL) cevap geldi. Katalan dilinde aynı Londra’daki gibi “Tanrı muhtemelen yok, siz dertlenmeyi bırakıp hayatın tadını çıkarmaya bakın” ilanı veren grup Madrid sokaklarını da otobüsler üzerinde Tanrı savaşlarına çevirdi. The Guardian’dan slogan yarışması İngiltere ve İspanya “Tanrı var mı yok mu?” diye tartışırken en yaratıcı fikirlerden biri İngiliz The Guardian gazetesinden geldi. Gazetenin internet sitesinde açtığı “En iyi otobüs sloganı yarışması” adlı bölüm tüm dünyadan The Guardian okurlarına kendi otobüs sloganlarını bulma fırsatı yaratıyor. Kampanyanın tanıtım yazısında “İnananlar ve inanmayanlar kendi savunduklarını sloganlarıyla duyurdular. Ama her iki tarafın da sloganından tatmin olmayanların çoğunlukta olduğunu gördük. İşte şimdi sıra sizde. Kendi inandıklarınız doğrultusunda otobüs sloganlarınızı bize gönderebilirsiniz” diyen gazete kampanyalarının Ateist otobüs kampanyası ya da İngiltere Humanist Derneği ile hiçbir bağlantısının olmadığını da vurguladı. İşte en yaratıcı otobüs sloganlarından örnekler: * Gandalf muhtemelen gerçek çünkü o da herkesin okuduğu uzun eski bir kitapta geçiyor. * Hristiyanların Tanrısı otobüs gibidir. Yıllarca birisinin gelmesini beklersiniz sonra üçü birden gelir. * Bilim sizi aya uçurur. Din sizi Amerikan gökdelenlerine uçurur. * Ölüm sadece hayatın eksikliğidir o yüzden endişelenmeyin. * Şu an otobüsün sağ tarafındaki sloganı okuyorsun. * Muhtemelen iş yok. Şimdi endişelenmeyi bırak ve güzel bir uyku çek. * Tam şu an otobüsü kaçırıyorsun, kahretsin! * Dinin dünyayı yönettiği, Tanrı’nın sözünün kanun sayıldığı günler vardı. Bugün o günlere karanlık çağ diyoruz. […]

“Run Lola, Forrest, Itır, Run”

When I started training for marathons and raising money for NGOs about five years ago I got interesting reactions from many of my friends: “Please don’t run, you’ll hurt yourself?”, “If you have problems, you can talk to me”, “Will you go to the next Olympics?”, “Sure I’ll contribute to your campaign, but you don’t need to run 42km”. I knew that both amateur running and fund-raising were new concepts in Turkey and thatForrest Gump, Run Lola Run, Pink Floyd’s “Run like Hell” were the first things that came to their mind when I said “I’m training for a marathon”. In their minds, the people who ran were either professional athletes or were running away from something — in both literal and metaphorical senses. And here I was trying to explain to them that I was running for a cause. It was not easy at the start, but I kept running and sending fundraising e-mails to everyone I knew. Things started getting easy during last winter when I joined forces with five of my running friends and founded Adim Adim (Step by Step), Turkey’s first charity running group. One of them, Renay Onur, had already been running and raising money for Spinal Cord Paralytics Society of Turkey (TOFD). Before we invited amateur runners to train with us and raise money we conducted focus groups and interviews with potential volunteers and consulted with Erdal Yıldırım, general manager of the Vehbi Koç Foundation, on the culture of charitable giving in Turkey and trainer Ertan Hatipoğlu on preparing running programs for beginner, intermediate and advanced runners as well as walkers. The first target race was the 2008 Öger Antalya Marathon and project to be supported was TOFD’s electric wheel chair campaign. In less than four months, with support and advice from several professionals, […]

Oral: Putting the world to rights with his pen

“I found as I grew up that there were things I did not like which were beyond my power to put right. I developed a dislike for governments. The only solution for me, I decided, was to draw”. So began the career of Tan Oral, one of Turkey’s most consistently popular cartoonists who this week received the Istanbul Journalists’ Association Award for his word. Although cartoonists in Turkey have faced restrictions, their work, by its nature is harder than writing for the authorities to pin down. “After the military coup on March 12 1971, two of my cartoons which appeared in a magazine “friends of the people” were indicted because they presented oppression. Those who conducted the investigation delivered the report saying because there was no writing it was impossible to establish a meaning and no legal proceedings were opened,” said Oral. After the subsequent coup in September 1980, Oral and his friends were conscious of the political atmosphere and were discreet in what they drew. “But I tried not to be disinterested or insensitive to the unpleasant things that were happening and not to compromise my own political views. I continued to draw with the idea that I was contributing to the democracy we hoped would return,” said Oral. “Humor is used for a reason. It has to be critical and must aim to change the world. Laughter comes from the pleasure of this undertaking. In the West comedy of the kind found in comics is just intended to make people laugh. Such publications are sold all around the world. There comics like this in Turkey, too. But cartoon magazines are published for defined reasons. Once such a magazine achieves its aim, it either changes its style, stops publication or is destroyed by the powers it wants to change. […]

Alluring Aphrodisias is a minefield of ancient Roman treasures

News,etc Some say that Aphrodisias, in inland Aegean Anatolia is the most enchanting site in Turkey and they may be right. Ephesus is too large and well organized to be as appealing and Troy, as charming and mythical a picture as it conjures up, has not been sufficiently unearthed. Aphrodisias falls between the two. It covers a surface area of 500 hectares within the fortification walls and contains one of Anatolia’s most awe inspiring stadiums -250 meters long and 140 meters wide with a 20,000 spectators capacity. With excavations still incomplete the site offers plenty of ruins for amateur archaeologists to reconstruct in their minds. Aphrodisias is not easy to reach, which is one reason why it has not attracted much attention from archaeologists or tourists until recently. On a plateau of 600 meters altitude, the site is 100 kilometers from the inland Aegean town of Aydin and 106 kilometers from Denizli, where Pamukkale is situated. Aphrodisias’ resurrection is an interesting story in itself; the village of Geyre named after the antique region of Caria was constructed within Aphrodisias fortification walls in the 18th century. By that time, the ancient site had long being covered by soil and forgotten, having suffered several earthquakes and raids. The inhabitants of Geyre grew crops on the ancient site built their houses with the pillars and stones that once supported Aphrodias temples and washed their clothes in conveniently shaped sarcophagi. In 1957, the villagers started digging an irrigation ditch and stumbled over more and more obstacles-things like sculptures and friezes- as they advanced. Finally, they decided to show the objects they had recovered to local museum curators. In 1959, the Turkish government moved the entire village off the site to a new location 1,5 kilometers away. It happened that the village, nestled upon a […]

Sad ironies of our lives

Media Major Who would have thought that Doğan Media Group (DMG) which was an easy target for criticism because of their poor standards of journalism, lack of professional ethics, close links with the political establishment and their anti-union attitude for years would turn into a defender of press freedom? Well, we, as Turkish citizens can conveniently adjust ourselves to all shifting roles, changing perceptions and positions in this country. So it should not be that much difficult for us to turn the group into a democracy advocate and a victim of freedom of expression. This must be nothing else but just another sad irony of our lives. Everything started with a colossal tax fine last week. DMG was penalized to pay 826.3 million Turkish Liras ($ 490 million) with an alleged overdue payment in connection with sales of its assets to a German media group, Axel Springer to avoid taxation. In fact we should have seen it was coming. It was common knowledge that accountants and tax officers were auditing the financial records of the group for the last 10 months. They were literally camping in the fancy highrise buildings of Hürriyet and Milliyet newspapers. The government officers were obviously assigned to dig in and find out any kind of financial wrongdoing. After the Prime Minister’s call for boycotting the DMG newspapers and his escalated verbal attacks on the group, there came an effective tool to mute the voice of opposition, tax fine. Actually this is not a new method in Turkey. Adnan Menderes, the former Prime Minister of Democratic Party in the 19’/50s, was known as the master of using state apparatus to silence the media. At the time he had sent his tax officers to the opponent newspapers and imposed unprecedented amounts of tax. DMG, with its 25 […]

Armenians in Turkey react to documentary

At least don’t force our children to watch that DVD, pleaded the Armenian citizens of Turkey in a letter with nearly 500 signatories to Prime Minister Tayyip Erdogan. They were complaining about a six-part documentary called, “Sari Gelin – Behind the scenes story of the Armenian question” that was sent to primary schools by the National Education Ministry to be shown to the students. “Sari Gelin” is, of course a folk tale shared for centuries by Armenians, Turks and other indigenous people of Anatolia. The folk song, Sari Gelin (Mountain Girl or Blond Girl) or Sari Gyalin in Armenian echoed in Istanbul streets when tens of thousands of people accompanied the coffin of Hrant Dink, the Armenian journalist slain under still obscure conditions, to his final resting place two years ago. Although the murderer of Dink, an 18-year-old lumpen kid from the Black Sea area, was captured, collusion of Turkey’s security authorities in the killing is being publicly debated today. Producers of the documentary probably gave this title to their work to create the impression that it was an attempt to erase animosities between Armenians and Turks. But the effect was the opposite. “Considering the way how the documentary in question deals with the issue, it is certain that it will fan the feelings of hatred and hostility through expressions of violence and discrimination rather than providing knowledge in historical subjects and thus increase the already existing animosities against the Armenians in the society,” the letter said. Since June 2008, the DVDs of the documentary were being distributed to the schools by the Education Ministry, including the Armenian minority schools. In January, the ministry asked the school administrations to report by February 27 how the documentary was received by the students. In the same circular letter the ministry revealed that […]

No museum entrance fee discount for exchange students

Pinar Keles Turkey sometimes appears as a country of contradictions that the students coming from four corners of the world to Turkish universities find hard to grasp.A recent example was brought to light by Istanbul Bilgi University’s History Department and Erasmus Club. Last year Bilgi’s History Department together with the Erasmus Students Club organized a tour of museums and historical sites in Istanbul for the exchange students to have a taste of the rich history of this land. Turkish students were also participating in the expedition. But when the group arrived at the entrance of the first museum, they were faced with a rule that discriminated foreign students from their Turkish friends. Turkish students were allowed to enter showing their student passes issued for museums for 10 TL that gave them access to all museums and historical sites. But foreign students, according to the rule put into practice by the Ministry of Culture and Tourism last year, were to pay 20 TL for each single visit. The rector’s office wrote to the Istanbul office of the ministry to find a remedy for this situation which obviously was neither in the interest of Turkey’s efforts to promote her historical riches nor a hospitable attitude towards foreign students who have chosen Turkey under the student exchange program. The reply was negative. It said, according to Article 5 of the rules! only Turkish citizens are entitled to purchase museum cards. It is understood that the Culture and Tourism Ministry does not observe one of the main universal rules of student exchange under international agreements. According to this rule “Exchange students who continue their studies in countries that are party to this convention are entitled to enjoy all the advantages granted to the students of that country.” Since students coming to Turkey under the […]

Can you have a bellyful for 5 TL?

Yahya Ozgur Tavlan In the hustle and bustle of daily life in Istanbul, students, office workers and many other inhabitants find themselves in search of inexpensive but healthy food as they run from one place to the other doing their daily chores. Eating outside is almost always either hurts your wallet or it is not good for your health. Fast food joints that are abundantly lining Istanbul streets are not recommendable judging from the profusion of warnings coming at us from healthy living literature. But if you know your way in this city, you can safely subdue your hunger for even as little as 5 TL. We tried several tuck shops to give you an idea and serve as a guide for those who feel peckish as they go about their daily tasks on the Istanbul streets. Umut Büfe (Kucuk Bayram Sokak. No.8 Beyoglu) Mustafa Teker, the owner, says they have recently opened and their clientele consists of people working in the neighborhood. “Our objective is to attract as many customers as possible. We are buying the foodstuff at discount prices and we cook ourselves, so we don’t have personnel expenses. This makes us offer lower prices than other restaurants in the area,” says Teker. At Umut Bufe a morning breakfast consisting of, white cheese, kasseri, butter, honey, olives, egg and Turkish pastry costs 3 to 4 TL. While you can have lunch or dinner for 4 to 5 T.L. Damak Tadi Meat Restaurant (Beyoglu) Zeki Kadri Zenginal who operates Damak Tadi restaurant says he belongs to a group of relatives running five restaurants in Beyoglu. “We all buy our stuff collectively. This gives us cost advantages,” he says. “I am working 16 hours a day. They are asking me why your prices are so low. We buy a kilo […]

MEB onaylı “Türk-İslam sentezine giriş” kitapları

Tartışmalara neden olan Sarı Gelin isimli belgeselin ilköğretim okullarında izletilmesi zorunluluğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) dağıtımın durdurulduğunu açıklamasıyla şimdilik rafa kalktı. Bakanlık açıklamasında belgeselin öğrencilere izlettirilmesi mecburiyeti olmadığı ve tarih öğretmenleri için yardımcı eğitim materyali olarak yararlanılması için gönderildiği de belirtildi. Sarı Gelin’in kopardığı fırtına şimdilik dinmiş görünse de müfredatta yer alan ve çokça ırkçı, ayrımcı ve farklı olana saygıdan uzak ifadelerin bulunduğu ilköğretim ve lise kitapları yerli yerinde duruyor. Konuyla ilgili 2002 yılından bu yana “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” adı altında bir çalışma yürüten Türk Tarih Vakfı’nın 2007-2008 arasındaki 18 aylık dönemi kapsayan ikinci çalışması da kitap olarak önümüzdeki günlerde yayımlanacak. “Ders Kitaplarında İnsan Hakları II: Tarama sonuçları” başlıklı çalışma, ders kitaplarında ayrımcılıktan ırkçılığa kadar insan haklarına aykırı bilgilerin yanlışlığını ve düzeltilmesi gerektiğini kitaplardan örneklerle anlatıyor. 13 yazarın makalelerinden oluşan kitabın yanısıra, proje kapsamında gerçekleştirilen konuyla ilgili anketler ve sempozyumlar da düzenleniyor.“Tarih kitapları yalan bir aksi yansıtan sihirli aynalar” Türk Tarih Vakfı’nın üstlendiği Ders Kitapları’nda İnsan Hakları Projesi kapsamında yapılan çalışmada ne yazık ki, Tarih kitaplarında kullanılan üslubun, takınılan tutumun yanlışlıklarını açıkça görebiliyoruz. Bu çalışmada yer alan Mutlu Öztürk’ün makalesinde de belirttiği gibi, insan haklarının öznesi insan olduğu halde, tarih kitaplarında “çocuk, genç, kadın, erkek” gibi özneler, yerini “Türk hükümdarı, Türk erkeği, Türk ordusu” gibi öznelere bırakıyor. Türk milletinden, Türk ordusundan övgüyle bahsederken, bizden farklı olanlara herhangi bir ilgi uyandırmayan kitaplar okuyoruz. Taraflı, milliyetçi, ayrılıkçı bir anlayışla hazırlanan kitapların, ileride objektif bir dünya görüşüne sahip bireyler yetiştiremeyeceği ortada. Öztürk’ün söylediği üzere; bu tür tarih kitapları aslında yalan bir aksi yansıtan “sihirli aynalar”. Sorun ancak; “Ayna, ayna söyle bana en güzel kim?” sorusuna, “Elbette sen” yanıtını almayı beklemediğimiz zaman çözülecek gibi gözüküyor. Kitapta öne çıkan makalelerden Tanıl Bora’nın “Ders kitaplarında Milliyetçilik: Siz Bu Ülke İçin Neler Yapmayı Düşünüyorsunuz?” ve Mutlu Öztürk’ün “Tarih Ders Kitapları ve İnsan Haklarına Dair: Bazı […]

Da Vinci’s Bridge to rise over Golden Horn

Hilal Özdemir “I your faithful servant, understand that it has been your intention to erect a bridge from Galata to Stambul…” With these words Leonardo Da Vinci described in a letter to Sultan Bayezid II in 1502 how he would build the greatest single span bridge of the ancient world. Although some sources say that the letter found in the Topkapi Palace archives in 1952 was not in Da Vinci’s handwriting, a leather bound notebook belonging to him at Institute De France in Paris contains two different drawings, one of which is a bird’s-eye view, are explained in detail in Leonardo’s own hand: The bridge, which stretches from Pera to Constantinople, is 40 braccia (1 meter = 1.64 braccia) wide, 70 braccia high above the water, and 600 braccia long, in other words, 400 braccia over the water and 200 over land, and thus has its own abutments. When converted to modern measurements we see that Da Vinci’s description fits the Golden Horn which has an average width of 244 meters and 400 braccia over water is exactly 244 meters. The entire length would have been 600 braccia that corresponds to 365 meters. In the letter Da Vinci tells the Sultan that galleons with full sails would be able to pass under the bridge. Because, he says, the bridge will be standing 70 braccia above the water. That is 45 meters which would allow passage to the biggest vessels of the time. Probably because Sultan Bayezid II was not convinced that the project was feasible, the idea was dropped; until it was taken up by Norwegian artist Vebjorn Sand in 2000. Vebjorn built a replica of Da Vinci’s Golden Horn Bridge, but one fourth in size, as an overpass over the motorway connecting Oslo to the nearby town of Aas. […]

1955 riots against minorities on the big screen

The Turkish public, at least a part of it, had to wait for 50 years to learn what really happened during the pogrom against the Christian inhabitants of Istanbul in September 1955. In 2005 Dilek Guven’s very detailed doctorate thesis on the Septembriana presented at the Bochum University in Germany was published in Turkish. Same year, photographs and documents compiled by the martial law judge retired Admiral Fahri Coker (Tsoker) who served at the court that tried the suspects was also printed and distributed. Tomris Giritlioglu’s film “The Autumn Pain” comes four years later as a cinematographic account of a love affair between a Greek girl from Istanbul and a Turkish boy who comes from a staunchly rightwing and chauvinist but at the same time rich family with a backdrop of Septemvriana. The scenario is based on a novel by Yilmaz Karakoyunlu, a former parliamentarian who has also written an earlier novel about the Wealth Tax levied on Turkey’s non-moslems in 1942. That novel was also put on film by Giritlioglu with the title “Mrs. Salkim’s Diamonds.” As “Mrs. Salkim’s Diamonds” then, “The Autumn Pain” is also hailed now by most of the commentators as an artistic attempt to recognize the injustices done to Turkey’s non-moslem minorities. “The Autumn Pain” completes Giritlioglu’s trilogy which started with “The Other Side of the Water” that again told us a love story between a Greek girl and a Turkish boy as the tragic events of exchange of populations in 1922 between Turkey and Greece unraveled. Ali Acikoz (Atcikoz), one of the commentators on “The Autumn Pain,” points out to the most likely pitfalls in film scenarios structured as a love story at times of social or political turmoil. “Since our generation has witnessed all these events, I did not find any difficulty in […]

3 million candidates for 500,000 public slots

About 3 million candidates will enter the race at the local elections scheduled for March 29 in Turkey for the post of mayor in 2,123 municipalities, village headsman (muhtar) in some 36,000 villages and membership in the municipal and local councils. Out of the 3 million candidates some 500,000 will win the race. Local elections in many countries do not usually come with the fanfare that general elections exhibit; but not so in Turkey. Since fall last year political parties launched their campaigns full steam and the bickering between them is expected to get increasingly loud as March 29 approaches. Candidates from 20 political parties as well as independents will be running for the much coveted seats. But the real race will be run between the governing Justice and Development Party (AKP) of Prime Minister Tayyip Erdogan, main oppostion Republican Peoples Party (CHP) of Deniz Baykal, Nationalist Action Party (MHP) of Devlet Bahceli, Democratic Left Party (DSP) of Zeki Sezer and Democratic Society Party (DTP) which polls the votes of Turkey’s Kurdish citizens, especially in the southeastern provinces. In the previous local elections in 2004 AKP mayors won in 12 major Turkish cities including, Ankara, Istanbul and Adana. In other 46 cities out of 81, AKP candidates came on top as mayors. On March 29, the race seems to be close in cities like Izmir, presently run by a CHP mayor, Diyarbakir which went to DTP and Kocaeli, also under a CHP administration. Long before the election campaign was launched Tayyip Erdogan is known to give instructions to his party organization that he “wants” Izmir and Diyarbakir to be won over this time. CHP has introduced Kemal Kilicdaroglu as a candidate for Istanbul mayor. Kilicdaroglu, currently a parliament member, won popularity in recent months by revealing corruption cases against the […]

13 santim Türk büyükleri

Mesleğini seven, mümkün olduğunca dünyadaki meslektaşlarını takip eden, genç ve cesaretli bir girişimci Mahmut Kahraman. İstanbul Eminönü Mercan yokuşundaki hediyelik eşya dükkânından sık sık “dışarıya” bakıp, oyuncak piyasasının Uzakdoğu’ya teslim olduğu bugünlerde yeni ve özgün bir şeyler üretmeye çalışıyor. Kamuoyunun tanıdığı bir isim değil; tanınmayı da istemiyor zaten. Ama en az yarım milyon kişi, cismini olmasa da, ismini taşıyan markayla ürettiği “kahramanlar”ı biliyor, takip ediyor. Bu yarım milyon, altı yıl önce ticari başarıdan ziyade kişisel merakı nedeniyle piyasaya sürdüğü, Türk büyüklerine ait bibloların geçtiğimiz aylarda ulaştığı alıcı sayısı. Tek tek ya da set halinde sunulan bu biblolar hediyelik mağazalarında ve özellikle turistlerin sıkça ziyaret ettiği mekanlarda kolaylıkla bulunabiliyor. Ve yer aldığı vitrinlerde, ithal benzerleri arasında dikkat çekiyor. Kahraman markalı biblolar Osmanlı padişahlarından, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarına, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Osmanlı ordusu mensuplarına geniş bir dağılım gösteriyor. 13 santimetre boyundaki bu canlandırmalar, çoğu kez sahiplerinin en bilindik, en akılda kalan görünümlerini yansıtıyor. 10 padişahın yer aldığı Osmanlı Sultanları serisinde örneğin, karakteristik burnuyla II. Abdülhamit, kırmızı kaftanı ve topuzuyla Yavuz Selim ya da yuvarlak formlu sakalıyla II. Mahmut kolaylıkla tanınıyor. Kızılderilinin Türk olanı Mercan Yokuşu’nun tarih meraklısı oyuncakçısı Kahraman, Türk devlet adamları ve askerlerine ait biblolar üretme düşüncesini Avrupa ve Asya takip ettiği oyuncak fuarlarında geliştirmiş. “Kızılderililerin, Fransız lejyonerlerinin, İngiliz Kraliyet askerlerinin bibloları büyük ilgi duyduğum yeniçerileri aklıma getirdi. Batılar bu tür üretimlerle sadece ticari bir başarı elde etmiyor aynı zamanda kendi tarihlerine de sahip çıkıyordu” diyor. Mehmet Karaman’ın, parlak “tarihi ve Osmanlı’nın tesadüfî olmayan askeri başarısının anahtarı olarak gördüğü yeniçerilere sahip çıkma” düşüncesi hayata o kadar da kolay geçmez. Her şeyden önce sahibi olduğu aile şirketinin sermayesini bu “hayal” uğruna gözden çıkarmak istemez. Öğrencilerin tasarımlar yapacağı bir şirket kurarak hem istihdam sağlamayı hem de ucuza, kaliteli ürünler elde etmeyi planlar. Ancak iletişime geçtiği kişiler birkaç görüşmenin ardından konuyu ortadan kaybolur. Kahraman çıkışı, […]

Genelkurmay filmi Sarı Gelin tüm okullarda gösterimde

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından bütün ilköğretim okullarında ‘Sarı Gelin-Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli’nin izletildiği ortaya çıktıktan sonra Belgeselin MEB emriyle 25 Haziran 2008’den bu yana, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı tüm okullarda izletildiği ortaya çıkmıştı. MEB geçen ay gönderdiği yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar gönderilmesini istedi. Yazıda, bu belgeselin Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı belirtiliyordu. Yapımcı Genelkurmay, izleyiciler çocuk Genelkurmay desteğiyle hazırlanan ve 25 Haziran 2008 tarihinden itibaren Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Kültür Müdürlükleri aracılığıyla, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı bütün ilköğretim okullarına dağıtılan “Sarı Gelin: Ermeni Sorunun İç yüzü” adlı belgesel yeniden bir krize neden oldu. Belgeselin, dağıtılan ilköğretim okullarında öğrencilere izlettirilmesi mecburi tutulmasından sonra bu kez de yine MEB tarafından okullara geçen ay gönderilen bir yazıdaysa belgeselin izletilmesiyle ilgili sonuç raporlarının 27 Şubat’a mesai bitimine kadar bakanlığın ilgili birimine gönderilmesi istendi. Yazıda, Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlandığı da belirtilen, Ermeni soykırımı iddialarına karşı Türk tezini savunan ‘Sarıgelin’ belgeselinde Ermeni çetelerin 1915 öncesinde Türk köylerini basarak insanları öldürdüğü, köyler yaktığı, işkence yaptığı iddiaları anlatılıyordu. Ermeni aydınlardan başbakana mektup Bir çok kesimden tepki alan uygulamayla ilgili çok sayıda Ermeni yurttaş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazarak, bu belgeselin zaten var olan Ermeni düşmanlığını artıracağı, çocuklarda ayrımcılık ve şiddet söylemlerini körükleyeceği ve nefret duyguları geliştireceği için okullarda izletilmesinin engellenmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca Türk okulunda eğitim gören bir Ermeni’nin, bu belgesel sonucunda psikolojisinin olumsuz etkileneceği, Ermeni okullarında eğitim gören öğrencilerin ise suçluluk ve dışlanmışlık hissedeceği üzerinde durulan mektupta, bu tür belgesellerin çocuklara izlemek zorunda bırakılmasının, hem insan hem de çocuk haklarına aykırı olduğu vurgulanarak, “Bu durum, Ermeni çocukların kendilerini dışlanmış hissetmelerine sebep olacaktır. Belgesel en azından Ermeni okullarında izletilmesin” talebinde de bulunuldu. “Eğitime katkı amaçlı” bir proje! Belgesele farlı kesimlerden gösterilen tepkiler gün geçtikçe artarken, Milli Eitim Bakanlığı’nın olaya son derece olumlu yaklaşması ise dikkat […]

Ders kitapları Sarı Gelin’e rahmet okutuyor

Türkiye’de özellikle azınlıklara karşı milliyetçi söylemlere her gün yenisi ekleniyor. Özellikle son dönemde İsrail’in Gazze saldırısı boyunca ve ardından Erdoğan’ın Davos kriziyle antisemitizmin Türkiye’de sıklıkla konuşulmaya başlandığı bu günlerde azınlıklara karşı düşmanlığın körüklendiği yeni bir olay yaşandı. Ermeni soykırımı iddialarını reddederek Türk tezini savunan “Sarıgelin” adlı belgeselin Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından okullarda gösterilmesi ve ardından öğretmenler tarafından rapor hazırlanmasını öngören bir genelgesi gündem yarattı. Belgeselde Ermenilerin 1915 öncesinde Türk köylerini basması, Türklere işkence ve katliam yapması, Türk devlet ve halkına karşı yıkıcı ve bölücü davranışlarda bulundukları anlatılıyor. Ermeni soykırımı iddialarını tamamen reddeden belgesel Ermeni tehcirini de dönemin koşulları içerisinde Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak ülkeyi bölmeye çalışmasına bağlıyor. “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” MEB’in genelgesi bir çok kesimden eleştiriler almaya devam ederken Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında Ermeniler başta olmak üzere farklı olana yönelik, “ayrımcı ve düşmanca” ifadeler içeren metinler yerli yerinde duruyor. Türk Tarih Vakfı, 2002 yılından beri sürdürdüğü “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda okutulan ders kitaplarında insan haklarına aykırı olabilecek, ırkçılığı, ayrımcılığı konu alan ve bunlara özendiren bilgilerin kitaplardan kaldırılması konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Geçen Ocak ayında sonuçları açıklanan projenin, “Bulgular ve Tavsiyeler” bölümünde ders kitaplarında geçen, “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” cümlesi örnek alınarak, ülkemizde yaşayan gayrimüslim halklara yönelik ayrımcı ifadelerin ders kitaplarından temizlenmesi, farklı etnik ve dinsel toplulukların yokmuş ya da zararlıymış gibi gösterilmesine son verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Türk Tarih Vakfı tarafından önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Ders Kitaplarında İnsan Hakları 2.Tarama Sonuçları” başlıklı kitapta da ders kitaplarında militarizmden, din dersinin insan hakları merceğinde incelenişine kadar okullarda okutulan kitapların insan haklarıyla çelişen ve değişmesi gereken konular ele alınıyor. Lise tarih kitaplarından ırkçılık fışkırıyor “Sarıgelin” belgeselinin tarih ve dünya meseleleri ile ilgili yeni yeni bilinçlenmeye, olayları yeni yeni sorgulamaya başlayan çocukların beyinlerine ırkçılık tohumları serpeceği kuşkusuz. Ancak büyük tepkilere […]

Biri bizi kandırıyor

Ergenekon soruşturması; toprağın altından çıkan silahları, süregiden davası, uzayıp giden dalgaları, tutuklanan ya da gözaltına alınanlarıyla uzunca bir süredir hayatımızda. Ergenekon soruşturmasıyla ilgili her gün karşımıza çıkan “sürpriz” haberlere eklenen son halka ise olayın kahramanlarıyla, yarattığı çelişkilerle Türkiye’nin kafasını iyice karıştırdı. Ergenekon soruşturmasının son operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklanan Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in, içinde sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve mensuplarının adlarının geçtiği ifadeleri, yeniden basın ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasındaki akreditasyon sorununu gündeme getirdi. TSK’nin, haberde geçen kimi ifadelerin yalan olduğu iddiasıyla Radikal gazetesini Basın Konseyi (BK) ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne de (TGC) şikayet ettiği, aynı zamanda gazetenin akreditasyonunu da iptal ettiği duyuruldu. Ancak Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, akreditasyonlarının iptal edildiğine dair TSK’den kendilerine yönelik bir tebligatta bulunulmadığını, BK ve TGC’ye yapılan şikayetlerin ardından akreditasyonun iptal edilmesinin yaygın bir uygulama olması nedeniyle bu şekilde yorumlandığını söyledi. Şahin’in TSK’yı kapsayan ifadeleri Şahin’in hakime verdiği ifadelerin yazılı ya da görsel tüm basın organlarında yer almasından birkaç gün sonra, 11 – 12 Şubat tarihlerinde Radikal Gazetesi’nde savcılık sorgusu da haberleştirildi. Aslında hakime verilen ifadelerin ayrıntılandırılmasına dayanan İsmail Saymaz imzalı bu haberde, Şahin’in daha önce basına yansıyan mahkeme sorgusundaki ifadelerin geniş bir özeti de yer alıyordu. Haberde Şahin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde ve Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’ın talimatıyla 150-300 arası asker ve polisten oluşacak S-1 adlı birimi oluşturmak üzere çalıştığını iddia ediyordu. İfadesinde, Tuğgeneral Gürak’la düzenli bir iletişim halinde olduğunu ve Genelkurmay’da görüştüğünü anlatan Şahin, aldığı talimatlar gereğince bir takım listeler hazırladığını öne sürüyordu. TSK’den zehir zemberek açıklama Şahin’in tutuklanmasının ertesi günü yayımlanan benzer içerikteki haberlerden sonra herhangi bir tepki göstermeyen TSK 13 Şubat günü “yargının bağımsızlığına duyarlı”, “hukuk devletine bağlılığı sonsuz”, “tahriklere alet olmayan” gibi ibareler içeren zehir zemberek bir açıklama yayımladı. İfadelerde adı Kayseri Hava İndirme Komutanlığı’nda görevli olarak geçen […]