Kategori Genel

Akreditasyon gerekli ama objektifse

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in savcılık sorgusunda söylediklerini haberleştirmesinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın, Radikal gazetesinin akreditasyonuna sınırlama getirdiği haberleri hep tartışılagelen uygulamayı yeniden gündeme getirdi. Akreditasyon uygulaması nedeniyle sıklıkla eleştirilen kurumların başında gelen Genelkurmay Başkanlığı’nın sınırlaması en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Giderek bir cezalandırma aracına dönüşen akreditasyon uygulamasıyla ilgili basın meslek örgütleri temsilcileri ile gazeteciler sorularımızı yanıtladı. İsmet Berkan (Radikal Gazetesi Yayın Yönetmeni):Akreditasyon uygulamasının kişiler için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak savunma, basbakanlık, emniyet ve diplamasi muhabirleriyle sınırlı tutulması gerekir. Parlamentonun akreditasyon uygulamasında, muhabirler için Parlamento Muhabirleri Derneği’ne üye olmak gerekiyor. Bu derneğe üyelik için de belli bir süre sarı basın kartı taşımış olmak gerekiyor. Yani kıdeme bakılıyor. Başbakanlık, dışişleri ve savunma muhabirleri için de güvenlik soruşturması yapılıyor ki bence bu da doğrudur. Zünkü bu arkadaşlar gizli belgelerin olduğu yerlerde dolaşıyorlar. Öte yandan bu uygulama dünyanın bir çok ülkesinde de var. Bunun ötasinde akreditasyonu sürdürme şartları için objektif kriterler geçerli. Spesifik olarak bir gazeteci için yalan haber yazmama, yazılan haberden doğan cevap hakkına uymak gibi mesleğin özüyle ilgili objektif kriterler olmasında fayda var. Ama dost kurum ya da daha az dost olan kurumlar gibi ayrıma gidilerek akreditasyon uygulaması yapılması kimi basın kurulaşlarında çalıyan gazeteci arkadaşlarımızın ve kurumunun habere ulaşmasını, okuyucusunun da o haberden mahrum kalmasını beraberinde getiriri ki bu da sansürdür. Kurumsal değil bireysel akreditasyon olmalıdır diyorum. Alper Görmüş (Taraf gazetesi yazarı):Akreditasyon neredeyse bütün dünyada uygulanıyor. Bu biraz çalışmanın düzenlenmesiyle ilgili. Aslında biçimsel olarak düzgün bir şekilde yürütülürse, prensipleri doğru konulursa faydalı olabilecek bir uygulama. İşin düzenini, disiplinini sağlıyor. Yani düşünün bir çok kurumdan söz ediyoruz. Her birinin temsilcisi var bu bir kargaşaya yol açabilir. Dolayısıyla en azından işlevsel olduğu da anlaşılıyor. Ama şu noktadan sonra düzgün yürütülmediği taktirde problemler […]

Bir cezalandırma aracı olarak akreditasyon

Genelkurmay’ın basın kurulaşlarına uyguladığı akreditasyon sınırlandırması sıklıkla eliştirilen konuların başında geliyor. Kimi zaman, antidemokratik olduğu gerekçesiyle tartışmalara neden olan Genelkurmay Başkanlığı’nın basın yayın organları, yazarları ve çalışanlarına yönelik “akreditasyon uygulaması”nın nereden çıktığı ve nasıl uygulandığı kapatılan Nokta dergisinin, 8 Mart tarihli 19. sayısında yayımlanan medya andıcı haberinde de anlatılmıştı. Basın yayın organları, çalışanları ve yazarlarının nasıl bir takip altında olduğunu gözler önüne seren andıç belgesinde medya gruplarının sermaye yapılarından, politik tutumlarına ve yazar kadrolarındaki değişikliklere dek bilgilerin yanısıra olumlu ve olumsuz haber ve yorum istatistikleri ile TSK için rahatsızlık veren haber ve yorumların da çetelesine yer verilmişti. Yazarların, “TSK yanlısı olanlar ve olmayanlar” diye ayrıma tabi tutulduğu andıçta, TSK karşıtı grupta yer aldıkları düşünülen yazarlara kişisel akreditasyon uygulaması yapılması isteniyordu. Akreditasyon tartışılamaz Dinci ve solcu olarak nitelenen gazete ve TV kanallarına hiç yer verilmeyen, Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın onayıyla Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilen, “Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi” konulu andıçta akreditasyon uygulamasının nasıl gerçekleştiği ve devamının faydaları da anlatılıyordu. “Gizli” ibareli Kasım 2006 tarihli 3 sayfalık andıçta akreditasyon uygulamasının 1997 yılında başladığı belirtilerek, basın yayın organlarının, “TSK’nin vazgeçilmez ilke ve prensipleri ışığında” değerlendirmeye tabi tutulduğu vurgulanıyordu. Andıçın “İnceleme” başlıklı bölümünde, Türkiye’deki basın kuruluşlarının ve kimi meslek örgütlerinin akreditasyon uygulamasını kimi zaman tartışmaya açtığı belirtilerek, “Akreditasyon sürecinin sıradan bir formalite, akreditasyon makamının da basit bir onay makamı şeklinde algılanmasına yol açabilmektedir” endişesi dile getiriliyordu. Akredite edilmeyenler bölücü ve yıkıcı! ‘Güvenilirlik düzeyi düşük’ basın-yayın kuruluşlarının TSK bünyesinde gerçekleştirilen faaliyetlere katılımının kısıtlandığı anlatılan bölümde, “Bölücü ve yıkıcı akımlara destek veren basın kuruluşları mensuplarının provokasyon ve kamuoyunu kasıtlı olarak yanlış bilgilendirme girişimlerinden korunması ile bunların askeri bölge, birlik ve tesislere girerek istihbarat elde etmeleri ve bunu bölücü-yıkıcı unsurlara iletmeleri ve askeri birlik, tesis, malzeme ve personele zarar vermelerinin […]

Yağmurlar ancak bu yazı kurtarıyor

Türkiye’de kar yağar yollar kapanır, yağmur yağar ev ve iş yerlerini su basar, yaz öyle kurak geçer ki susuzluktan büyük şehirde yaşayanlar banyo yapamayacak hale gelir, göller kurur… Kısacası, memleketin hava durumu her zaman şikâyet edilmeye müsaittir. Fakat son zamanlarda özellikle büyük şehirlerde yağışlardan daha az şikâyet edilir oldu. Malum, 2008 yazını susuz geçiren şehirler için bu kış, gerçek bir nimet. Öyle ki, İstanbul son birkaç ay içerisinde yoğun yağış aldı ve Ocak 2009 verilerine göre, barajların doluluk oranı yüzde 40 seviyelerine ulaştı. Kış mevsiminin daha bitmediği ülkemizde yağışların devam edeceğini göz önünde bulundurursak barajlardaki su seviyesinin daha da artması söz konusu. Zira geçen sene İstanbul’daki barajların ortalama doluluk oranı yüzde 26,33 düzeyindeydi. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necdet Alpaslan, İstanbul’daki barajlarda su seviyesinin geçen yıla oranla yüzde 14 artış göstermesinin bile, İstanbulluları bu yaz döneminde rahat ettirebileceğini söylüyor. Fakat bu yağışlar İstanbulluları uzun süre rahat ettiremeyecek. Keza, Alpaslan’a göre, kısa sürede yağan yağmurlar sadece kentin acil ihtiyacını karşılar düzeyde. Su sıkıntısının kalıcı olarak ortadan kalkması içinse kentin üst üste 5 – 6 yıl bol yağış alması gerekiyor. Kısacası, İstanbullular 2009 yazında da su açısından tam anlamıyla rahata eremeyecek. Suyun çoğu tarıma gidiyor Yağışların az olması ve nüfusun her geçen gün artması susuzluğun başlıca nedenlerinden. Su, ziraat alanları ve sanayide de yoğun şekilde tüketiliyor. Alpaslan, dünyadaki suyun yüzde 10’unun kentlerde, yüzde 70’inin ise tarım alanlarında kullanıldığını, az gelişmiş veya Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu oranın yüzde 82’ye ulaştığını söylüyor. “Tarımda salma sulama yerine damlama sulamaya geçilmeli” diyen Alpaslan, ancak bu şekilde küresel anlamda bir tasarruf sağlanabileceğini belirtiyor. “Kente nasıl olsa yüzde 10 civarında su geliyor, tasarrufa ne gerek var” dememek gerekiyor. Çünkü Alpaslan, içme suyu arıtma tesisleri, iletim hatları, dağıtım şebekeleri ve depolar sayesinde kentteki suyun kullanılabilir hâle geldiğini, bunun için ciddi paralar […]

AKP oyalıyor, fatura kabarıyor

Tüm çevre-bağımlı ülkeler gibi, küresel krizin dalgalarının sert darbelerini , finanstan çok, reel sektörün, sanayinin yumuşak karnından yiyen Türkiye kapitalizmi, her ay biraz daha dibe iniyor.Her ay açıklanan sanayi üretim endeksleri, dibe inişin en önemli göstergesi sayılır.. Önceki yılın aynı ayına göre 2008 Kasım ayındaki yüzde 13.3’lük düşüşten sonra sanayi üretimi Aralık’ta yüzde 11.9 geriledi. Özellikle imalat sanayindeki üretim düşüşü yüzde 13.2 ile oldukça yüksek düzeyde gerçekleşti. Ev elektroniğinde Aralık düşüşü yüzde 57’yi, otomotivde yüzde 52’yi bulmuş durumda. Bu kadar gerilemede hem iç talebin gerilemesi, hane halkının güvensizlikle harcamalarını kısması, hem de başta AB olmak üzere, dış pazarlarda ihracata talebin azalması en önemli etken. Sanayi üretimindeki gerileme göstergesinin yanında, işgücü-işsizlik verileri, ihracatta gerileme, iç talepte daralma, batık kredi oranlarında artış, kapanan firma sayısı, karşılıksız çek miktarları, protestolu senet miktarları faturanın hızla kabardığını açıkça ortaya koyuyor. AKP iktidarının, bütün karanlıkta ıslık çalma ve Ergenekon, Davos, Gazze vb. temalarla gündem değiştirme çabalarına, oyalamalarına rağmen gerçeklik değişmiyor, krizdeki fatura iyice kabarıyor. IMF kapısında… Göstergeler, IMF’nin ayaklarını yere değdirmiş durumda. 5 Şubat 2009’da açıklanan IMF raporu, 2008 için Türkiye ekonomisindeki büyümenin yüzde 1 olacağını, 2009 için ise yüzde 1,5 küçüleceğini öngörüyor. Bu tahmine göre, Türkiye, “yükselen ekonomiler” içinde G. Kore’nin yüzde 4’lük küçülmesinin ardından ekonomisi en çok küçülecek ülke olarak ortaya çıkıyor. Her olumsuz ekonomik göstergenin açıklanması ile paçası tutuşanların, “IMF anlaşması neden gecikiyor!!!” diye feryat etmesi, bu kez de yaşanacak. Sırtında 190 milyar dolara yakın dış borç yükü taşıyan büyük sermaye, yine örgütü TÜSİAD ve kontrolündeki medya aracılığıyla IMF anlaşmasını, yerel seçim konjonktürü sonrasına sarkıtmaya çalışan AKP’ye veryansın edecek. Hem, bu IMF anlaşmasını canhıraş biçimde, bir sihirli değnek hikmeti atfederek bekleyenler, hem de eninde sonunda bu anlaşmaya boyun eğecek AKP iktidarı, sonuçta, dünyada, kendini bu duruma düşürmüş ender ülkelerden biri olarak büyük bir başarısızlığın ve ayıbın ağırlığını da boyunlarında taşıyorlar. Çünkü, Türkiye kategorisindeki […]

Yalnız ve güzel çarşımız

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, halk arasında bilinen ismiyle İMÇ Blokları, İstanbul’un kimilerine göre en değerli arazilerinden birinde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Eski İstanbulluların alışveriş için uğrak merkezlerinden biri olmasına rağmen, bugünlerde eski hareketliliğini yitiren İMÇ, bir süredir bir tarafını Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nın diğer tarafını ise İMÇ esnafı ve mimarların oluşturduğu bir tartışmanın konusu haline geldi. İMÇ’yi yıkıp yerine Osmanlı tarzı konut projesi yapmak isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve Kültür Bakanlığı’nın kararına karşı çıkan İMÇ mülk sahipleri, şimdilik yürütmeyi durdurma kararı almayı başardı. Hazırlanan bilirkişi raporuna dayanarak alınan durdurma kararı sonrası dava sonucu bekleniyor. Bu arada Büyükşehir Belediyesi’nin konut projesinden vazgeçtiği, ancak Kültür Bakanlığı ile birlikte arazi üzerinde başka projeler gerçekleştirme niyetinde olduğu, bunun için de yerel seçim sonrasının beklendiği belirtiliyor. İlk modern alışveriş merkezi İMÇ, 19 Şubat 1960’da düzenlenen ulusal yarışmada jürinin seçtiği; bugünün ünlü mimarlarının bir eseri. Aynı zamanda Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sadi Diren, Eren Eyüboğlu gibi pek çok sanatçının yapıtlarını da içinde barındırıyor. Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler’in mimarlığını yaptığı Çarşı, altı bloktan oluşuyor ve döşemelik-perdelik kumaştan, sanayi dikiş makinelerine, tesettür giyimden, müzik piyasasına kadar birçok sektörü bir araya getiriyor. Site İnşaat Mimarlık Bürosu’nun bir eseri olan bu yapı, bugün görmeye aşina olunan büyük alışveriş merkezlerinin en erken örneklerinden biri. İlginç bir tasarım tarihine sahip olan İMÇ projesi, 1954 yılında Sultanhamam’a yerleşmiş manifaturacıların, o dönemde İstanbul’un ticari hayatının zenginleşmesi, şehrin büyümesi ve konumlandırıldıkları yere artık sığmamalarıyla gündeme geliyor. Sultanhamamlı manifaturacılar, kendilerine yer aramaya başlıyor; limanın önemli bir avantaj sağlayabileceğini düşündüklerinden önce Haydarpaşa üzerinde duruyorlar. Fakat daha sonra belediye onlara şu an bulundukları, Atatürk Bulvarı’nın Unkapanı–Saraçhanebaşı arasındaki doğu kıyısında bulunan arsayı öneriyor. 1954’te belediyenin önerisiyle harekete geçiliyor, ama Bozdoğan Kemeri, Şehzadebaşı Camii, Süleymaniye Külliyesi, Vefa Kilise Camii, Şebsafa Kadın Camii, Hacı Kadın Camii ve Hamamı, Atlama Taşı ve Yavuz Sinan Camii, Kâtip Çelebi ve Hızır Bey […]

5 liraya karın doyar mı?

Hızlı kent yaşamı ve ağır iş koşulları İstanbul’da birçoğumuzu haftanın en az bir kaç günü, kimimizi de haftanın her günü dışarıda yemek yemeğe zorluyor. Oysa dışarıda karın doyurmak hem pahalı, hem de çok sağlıklı değil. Her gün fast food’la beslenenlerin hali ortada. O zaman imdadımıza hem cüzdanımızı hem de bünyemizi yormayacak, İstanbulluların geleneksel karın doyurma mekanları esnaf lokantaları yetişiyor. Bir tabak mantıyı 1 liraya yiyebileceğiniz, neredeyse evde yemek yapma maliyetine karnınızı doyurabileceğiniz mekanlar bunlar. Devamlı müşterileriyle sıcak bir atmosfer yaratan, öğretmeninden sanatçısına, öğrencisinden doktoruna herkesin kriz ortamında yeniden keşfettiği esnaf lokantaları giderek daha fazla ilgi görüyor. Tuzlusuyla tatlısıyla 4 çeşit yemeği 5 liraya yiyebileceğiniz, Taksim civarında temizliği ve yemek çeşitliliğiyle diğer lokantalara alternatif oluşturabilecek esnaf lokantalarını sizin için gezdik, denedik, müdavimlerle konuştuk. Umut Büfe (Küçük Bayram Sok. No.8 Beyoğlu) Mustafa Teker, Lokantacı; Yeni açtığımız için henüz pek fazla bir kazancımız yok. Sürümden kazanmayı düşünüyoruz. Malzemeyi ucuza satın aldığımız ve yemekleri kendimiz yaptığımız için diğer restoranlardan fiyat olarak daha ucuza satış yapabiliyoruz. Müşterilerimiz genellikle yakınlarda çalışan kişilerden oluşuyor. Fiyatlar; Kahvaltılar 3-4 TL arasında değişiyor; kahvaltı tabağında Beyaz peynir, kaşar peynir, karper, tereyağı, bal, zeytin, yumurta, sigara böreği ve 1 adet kıymalı börek bulunuyor. Akşam yemekleri ise ortalama 4-5 TL arasında değişiyor. Damak Tadı Et Lokantası (Beyoğlu) Zeki Kadri Zenginal, Lokantacı 17 senedir lokantacılık mesleğiyle uğraşıyorum. Önceleri Büfe işletmekteydim daha sonra lokantacılık sektörüne girdim. Lokantamızın hedefi uygun fiyatlarda halka hizmet verebilmek. Ürünlerimizi alırken ince eleyip sık dokuyoruz. Akraba olarak Beyoğlu’nda 5 lokantayız. Bu 5 lokanta ortaklaşa yapıyoruz alışverimizi ve bu sayede daha ucuza mal ediyoruz. Malum devir hesap devri. Günde ortalama 16 saat işimin başındayım, insanlar fiyatlar neden bu kadar düşük diye soruyorlar. Pirincin kilosu 2 lira yaklaşık bir kilo pirinçten 10-12 porsiyon pilav çıkıyor. Dolayısıyla 1 liraya pilavın porsiyonunu satıyoruz, bu fiyatı da normal buluyoruz. Bizim için önemli olan biz evimize […]

Hepimiz biraz Truman değil miyiz?

Etrafımızda ne kadar çok kamera var, farkettiniz mi? Yol kenarında, trafik ışıklarında, otoyol gişelerinde, cep telefonunda, fotoğraf makinesinde, bilgisayarda, girdiğimiz çoğu banka ve işyerlerinde karşılaştığımız kameralar neredeyse hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Karşılaştığımız her birine el sallamaya kalksak elimizin yorulacağı günümüzde, kameralı hayata yenileri de eklenmeye devam ediyor. Ve geçen her gün, Truman’ın neler hissettiğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. EDS’li, MOBESE’li hayat Dünya tarafından adeta “Orwell’in ütopyasını gerçeğe çevirelim” kampanyası yürütülüyormuş hissi veren kameralı hayat, beraberinde psikolojik sorunlu bireyler, ve o bireylerin oluşturduğu paranoyak toplumlar yaratma yolunda. Sıradan bir gününüzü düşünün: Sabah işlerinizi halletmek için evden çıkıyorsunuz. Arabanıza binip yola koyuluyorsunuz. Aman emniyet şeridine dikkat! EDS var. Kırmızı ışık yanıyor, duruyorsunuz. Zaten orada da EDS var. Ardından bir bankaya giriyorsunuz. Güvenlik kameraları sizi karşılıyor. Bu arada yolda yürürken etrafınızın MOBESE kameralarıyla çevrili olduğunu da unutmayın. Alışveriş yapmak için markete giriyorsunuz. Orada da güvenlik, kameralarla sağlanıyor. Derken size doğru yöneltilmiş bir cep telefonu görüyorsunuz. Acaba beni mi çekiyor? kuşkusunu duyduktan sonra evinize yöneliyorsunuz. EDS’li MOBESE’li yolunuzu geçtikten sonra yaptıklarınızın neredeyse tamamı kayda alınmış olarak evinize dönüyorsunuz. Reklam panolarından müşteri profili Ama size bir kamera müjdemiz daha var. Artık reklam panolarının içine de kamera yerleştiriliyor. Yeni başlatılan sistemle, reklam panolarına bakan kişi, yüz tanıma teknolojisi sayesinde takip edilerek, potansiyel müşteri profili bilgisi olarak reklamverene sunuluyor. Panonun içindeki ana yazılım, kameradan gelen bilgileri toplayarak reklamlara bakan kişilerin cinsiyetinden ten rengine kadar, hangi panoya kaç saniye baktığından hangi reklama ilgi gösterdiğine kadar her tür bilgiyi sunuyor. Ne kadar hoş değil mi? Yolda yürürken kim bilir kaç kere daha kayda alınacağız, kaç kişinin eline geçecek görüntülerimiz ve ten rengimiz? “Big Brother is watching you” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Veliler okulda çocuklarını gözetliyor Kameralı hayatın özellikle çocukları ilgilendiren bir örneği ise geçtiğimiz güne kadar anaokullarında yaşanıyordu. Sınıflara yerleştirilen kameralarla veliler, çocuklarını tüm gün takip edebiliyordu. […]

Tarım Bakanlığı: “Köpekbalığını bulamadık”

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, avı ve satışı yasak olmasına rağmen Çanakkale’de yakalanan “güneşlenen köpekbalığı”yla (Cetorhinus maximus) ilgili “herhangi bir ihbar ya da şikâyet” olmadığını, balığın bulunamaması nedeniyle türünün tespit edilemediğini ve bu nedenle balıkçılar hakkında yasal işlem yapılamadığını” söylüyor. Bakanlığın bu cevabı, bugün yayınladığımız “Köpekbalığına ne oldu?” başlıklı haberimiz üzerine Sualtı Dergisi haber grubuna Mehmet Erhan Öztürk tarafından gönderildi. Öztürk, bilgi edinme hakkını kullanarak 1 ve 2 Ocak 2009 tarihlerinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na başvurmuş ve “Küçükkuyu beldesi açıklarında yakalanan avlanması yasak köpekbalığı türü ile ilgili” bilgi talebinde bulunmuştu. Bakanlığın cevabı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, 22 Ocak 2009 tarihli yazısında Öztürk’e şu cevabı verdi: “Bakanlığımızın merkez ve mahalli teşkilatına, olaya anında müdahale edilmesi açısından herhangi bir ihbar ya da şikâyet ulaşmamıştır. Konu medyadan ve Bakanlığımızın bilgi edinme birimine sonradan yapılan ihbarlardan öğrenilmiş, bunu müteakip Çanakkale İl Müdürlüğü’müze konunun araştırılması ve mevzuatla öngörülen işlemlerin yapılması gerekli talimat verilmiştir. “Yapılan araştırma sonucunda balığın 1 Ocak 2009 tarihinde balık ağlarına kendiliğinden takılıp öldüğü, iki balıkçı teknesi tarafından karaya çekildiğine dair bilgi edinilmiştir. “Basın tarafından çekilen fotoğraflarda söz konusu balığın Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2/1 Numaralı Tebliğ’in ‘Avlanması yasak türler’ başlıklı 16. maddesi ile avcılığı tamamen yasaklanan güneşlenen köpekbalığı (Cetorhinus maximus) türüyle benzer özellik gösterdiği, ancak İl Müdürlüğümüzce yapılan araştırma esnasında balığın bulunamamış olması nedeniyle bilimsel olarak tür tespiti yapılamadığından, aykırılığa konu olan balık ve bunu karaya çıkaran balıkçılar hakkında yasal işlem yapılması mümkün olamamıştır. “Yakalanan balığın gerek yurt içi gerek yurt dışına satışı konusunda İl Müdürlüğümüze ya da Bakanlığımıza yapılan herhangi bir başvuru ya da verilmiş izin bulunmamaktadır.” Fotoğraf var, kanıt yok! Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Erhan Öztürk’e gönderildiği cevapta özetle “o balığın, avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair kanıt yok” diyor. Oysa bakanlığa, “o balığın” avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair uyarılar geldiğini biliyoruz. Örneğin, HaberVesaire’nin […]

Köpekbalığına ne oldu?

Yılın ilk günü dünyanın en büyük ve nadir balıklarından biri Edremit Körfezi’nde balıkçıların ağına takıldı. Haberler, 8 metre boyunda ve iki ton ağırlığındaki bu dev canlının bir balina köpekbalığı olduğunu ve yurt dışına ihraç edileceğini bildiriyordu. Oysa yakalanan tür Türkçe’de “büyük camgöz” ya da “güneşlenen köpekbalığı” isimlendirilen “basking shark”tı (Cetorhinus maximus). Türkiye’nin taraf olduğu Barcelona ve Bern sözleşmelerine göre koruma altındaydı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2/1 No’lu Su Ürünleri Tebliği’ne göre de her ne şekilde olursa olsun avlanması yasaktı. Üstelik -kendi içinde tutarlı olmamakla birlikte- ajans haberleri, balığın Yunanistan’a ya da Rusya’ya ihraç edileceğini iddia ediyordu. Köpekbalığının gerçek türünü, avının ve ihracının yasak olduğunu ortaya koyan haberimizi 2 Ocak akşamı yayınladık. Haberin HaberVesaire’de yayınladığı saatlerde hemen tüm ana haber bültenlerinde hâlâ “balina köpekbalığının yurt dışına ihraç edileceği”ne dair haberler veriliyordu. Doğru haber ulusal medyada sadece Atlas dergisinin internet sitesinde ve Milliyet‘in 4 Ocak tarihli nüshasında yayınlandı. Devlet tatildeydiKüçükkuyu Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Mustafa Tosun, köpekbalığının üç boyunca Edremit Körfezi’nde dolandığını ve en sonunda balıkçıların ağlarına takıldığını söylüyor. (Ağa takıldığı söylenen sekiz metrelik balığın karaya getirilmek için, birden fazla tekneyle dört beş saat uğraşılmış olması ayrıca merak konusu.) “Kazara” yakalanan bu dev balık ne yapılmalıydı? Ne yapıldı? Bırakın hayatlarında ilk kez bu dev canlıyla karşılaşan balıkçıları, su ürünlerinin avının ve satışının denetimini sağlamakla sorumlu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilileri bile köpekbalığının ne olduğu hakkında bilgi sahibi değil. Üstelik olayın gerçekleştiği 1 Ocak resmi tatil olduğu için, resmi yetkililerin hiçbiri Küçükkuyu’da meraklı kalabalık ve gazeteciler önünde karaya alınan bu balığı görememiş, müdahale edememişti. Bakanlıktan aldığım bilgiye göre –belki de bu nedenlerle -balıkçılar için cezai bir işlem uygulanmadı, uyarıyla yetinildi. Balıkçılar cezalandırılmadı. Peki balık gerçekten de söylendiği gibi yurt dışına mı gönderildi? Konuştuğum Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü yetkilileri, koruma altındaki bir tür olduğu için büyük camgözün ticaretine hiçbir şekilde izin verilmediğini dile […]

Chomsky önce Balkan medyasına baksın!

Yunanistan’ın kırmızı çizgilerinin de bizden aşağı kalır yanı yoktur aslında. Bunlardan biri de Yunanistan’ın neden 1990’lı yıllarda Slobodan Miloseviç’in rejimi destekleyen tek NATO (ve daha sonra AB) ülkesi olduğunu sormak olsa gerek mesela. Yugoslavya’nın bölünmesiyle sonuçlanacak olan Balkanlar’da yaşanan kanlı savaş sırasında Yunanistan nasıl olup da Sırbistan’a koşulsuz destek verebilmişti? Miloseviç ve Radovan Karadziç’in işlediğini dünya alemin bildiği insanlık suçlarına Yunanistan nasıl olup da ortak olabilmişti? Takis Michas’in Unholy Alliance: Greece and Milosevic’s Serbia in the Nineties (Günah İttifakı: Doksanlarda Yunanistan ve Miloseviç’in Sırbistan’ı) adlı kitabı Yunanistan’ın ana akım medyası, yerleşik düzen savunucuları ve tabii milliyetçi politikacıları için kolay yenilir yutulur cinsten değil. Michas, araştırmasında Yunanistan’ın etnosentrik yapısındaki büyük payın Ordodoks Kilisesine düştüğünü savunurken, Yunan toplumundaki irrasyonel tavırlarda azınlıkları tanımama ve Amerikan karşıtlığının izlerini sürer. Anlayacağınız dünya çapında saygın bir gazeteci ancak kendi topraklarında epeyce tartışmalı bir isimdir Takis Michas. 31 Ocak Cumartesi günü Eleftherotypia’nın bu ünlü gazetecisi, Berlin merkezli Avrupa İstikrar İnsiyatifi (ESI) adlı bir STK’nın Açık Toplum Enstitüsü’nden finansal destek alarak çektiği filmlerden biri üzerine tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeydi. Yunanistan üzerine yapılan 50 dakikalık Aleksander’ın Gölgesi adlı belgeselden sonra Takis Michas ve 13 yıldır Türkiye’de yaşayan ve konuk üniversitede gazetecilik dersleri veren Yunanlı meslektaşı Ariana Ferentinou kürsüye geldi. Güllük gülistanlık bir Yunanistan portresi çizen belgeselin ardından iki gazeteci de ayakları yere basan yorumlarla Türk-Yunan ilişkilerinde medyanın rolünü sorguladı. Önce söz alan Ferentinou, iki ülke arasındaki dengelerin her zamanki gibi pamuk ipliğine bağlı olduğunu, gazetecilerin bu dengeyi tiraj ve reyting kaygısıyla sık sık bozduğunu söyledi. “Eğer on yıl geçtikten sonra hâlâ bu noktadaysak biz gazeteciler görevimizi yapmamışız demektir” diyerek okları medyaya çevirdi. Gazeteci olarak karamsar ancak eğitmen olarak iyimser olduğunu vurguladı. Bunlar konuşulurken daha bir gün önce Yorgo Hristodulu adlı bir muhabir elinde Yunan bayrağı Kardak Kayalıkları olduğunu iddia ettiği bir yerde poz veriyor ve bu asparagas haber […]

Meclis’te tek başına

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), uzun süredir yaşanan iç çatlak sonucu olağanüstü kongreye gitme kararı aldı. Bir önceki kongrede aday olmayacağını açıklamasına karşın son anda genel başkanlık koltuğuna oturan Ufuk Uras’ın bağımsız milletvekilliği adaylık süreci; ÖDP’nin kurucularından Oğuzhan Müftüoğlu’nun da içinde olduğu Devrimci Dayanışma’nın çoğunluğu elinde bulundurduğu Parti Meclisi’nin katılmama kararı aldığı “çatı partisi”nin toplantılarına Uras’ın katılması, Ergenekon süreci üzerinden yaşanan tartışmalar parti içindeki çekişmeleri de derinleştirmişti. İstanbul milletvekili, Genel Başkan Ufuk Uras’ın, adaylık sürecinde iyice ayyuka çıkan parti içi çekişmelerin, 2 Şubat Pazartesi günü yapılacak kongreyle ne kadar halledilebileceğini zaman gösterecek. Uras, meclise girdiği günden beri verdiği soru önergeleriyle tartışma yarattı. Seçmenlerinin bir kısmı onun mecliste yeterince aktif olmadığından şikayet ederek hayal kırıklıklarını dile getirirken, diğer bir kısmı onun meclisteki varlığıyla vekillerin ezberlerinin şaştığını iddia ediyor. ÖDP içinde, kongreyi ateşleyen gelişmeler henüz yaşanmamışken yaptığımız söyleşide Uras, TBMM’de bağımsız ve hatta tek başına olmak ve ÖDP’nin kabuk değiştirme girişimi hakkındaki sorularımızı yanıtladı. Meclise bağımsız aday olarak girmiş ve tek başına mücadele etmek durumunda kalan bir milletvekili olmanın zorlukları neler?Tek tabanca olmak kolay değil. Ama diğer yandan, grubunuz olmadığı, başınızda bir lider olmadığı için aslında avantajları da var. Bizim en büyük problemimiz meclis iç tüzüğünün gruplara endekslenmesi. Yani milletvekili esaslı değil, grup esaslı bir iç tüzük var. Belki iç tüzüğün demokratikleşmesiyle birlikte daha çok avantaja sahip olacağız. Bir diğer yandan, toplumsal muhalefet örgütlerinin sesi soluğu olalım diyoruz. Yasa değişikliği trafiğinin hızına yetişecek bilgi akışını sağlayamıyoruz henüz. Bu bizim de belki hatamız. Ama genel olarak toplumsal muhalefet örgütleri, politik deklarasyonlar üzerinden hareket ediyorlar. Hâlbuki bizim çok detaylandırılmış teknik bilgilere ihtiyacımız var. AKP hükümeti bir yasa taslağı getirdiğinde her bir maddeyle ilgili değişiklik önergeleri verebilecek durumda olmamız lazım. Halen onu sağlamaya çalışıyoruz. Seçmenlerinizin büyük bir kısmı sizi “tek başına dünyayı kurtaracak milletvekili” olarak tanımlıyor. Bu üzerinizde bir baskı yaratmıyor mu?Bizim 1. bölgede solun […]

Leonardo’ya çırak aranıyor

Kısa bir süre önce yapımı tamamlanan Da Vinci Köprüsü belgeseli, kültür ve sanat çevrelerinde “Da Vinci köprüsü yapılsın mı yapılmasın mı yapılırsa kim yapsın?” tartışmasını yeniden alevlendireceğe benziyor.Yapımcılığı ve metin yazarlığı Cengiz Özdemir tarafından gerçekleştirilen, Adem Özkul tarafından yönetilen belgesel, Leonardo da Vinci’nin Haliç için tasarladığı köprünün öyküsünü anlatıyor. Köprüye ilişkin en önemli belgelerden biri, Topkapı Müzesi’nde bulunan bir mektup. Mektup, Leonardo da Vinci tarafından Sultan 2. Bayezid’e hitaben yazılmış: “Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ya uzanan bir köprü yapmak istediğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınızı duydum… Ben kulunuz, nasıl yapılacağını biliyorum… Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile bir gemi altından geçebilecek… Allah sizi bu sözlere inandırsın ve bu kulunuzun her zaman hizmetinizde olduğunu bilin…” Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve bilimadamlarından biri olarak kabul edilen Da Vinci, Osmanlı Sultanı 2. Bayezid’e yazdığı mektupta, Haliç için tasarladığı köprüyü anlatıyor. 1502 yılında Topkapı Sarayı’na gelen bu mektup, yüzyıllarca arşivin bir köşesinde bekliyor ve Saray’a ulaştıktan tam 450 yıl sonra 1952 yılında Leonardo da Vinci tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Zamanının en büyük projesi Bu tarihi gerçeği ortaya çıkaran, Alman Türkolog Franz Babinger. Babinger’in, 1952 yılında yazdığı makale, “Leonardo da Vinci’den Sultan 2. Beyazıd’a Dört Proje Teklifi” başlığını taşıyor. Bu çalışma, mektubun Fransa Enstitüsü’nde bulunan Leonardo da Vinci’ye ait el yazması ile ilişkisini açıklıyor. Paris’teki el yazması eserde, Haliç için Leonardo da Vinci tarafından tasarlanan köprünün iki ayrı çizimi var. Biri kuş bakışı olan bu iki çizimde, köprü Leonardo da Vinci’nin el yazısı ile ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor: “Pera’dan Konstantinopolis’e uzanan köprü, 40 braccia genişliğinde, sudan 70 braccia yüksekliğinde, 600 braccia uzunluğunda, yani denizin 400, karanın 200 braccia üzerinde, böylece kendi mesnetlerine sahip.” Braccia, yerel bir ölçü birimi. 1 metre, 1,64 Floransa bracciası ediyor. Haliç’in yaklaşık genişliği 244 metre olduğuna göre, “400 braccia denizin üzerinde” ifadesi, tamı tamına doğru. Köprünün […]

Makarnasız spagettiyle ruh temizleme

İş stresinden mi bunaldınız? İlişkilerinizden tatmin olamıyor musunuz? Para sıkıntısı mı çekiyorsunuz? Hayatınız boş, yaptıklarınız anlamsız mı gelmeye başladı? Mutsuz ve huzursuz mu hissediyorsunuz? İhtiyaç duyulan her şeye ulaşmanın anahtarını sunan yöntemler silsilesiyle her yerde karşılaşmak mümkün artık. Çözümler, yeni bir diyet yöntemi ya da göğüs büyütücü krem pazarlanır gibi parlak paketlerle sunuluyor. Hayatınıza çeki düzen vermeyi, mucizevî sonuçlara ulaşmayı vaat ediyor. Rhonda Byrne’in yazdığı -216 sayfası altı sayfada özetlenebilecek- Secret’la başlayan “evrenin sırrını çözme furyası” gün geçtikçe palazlanıyor. Gerçekten yardıma ihtiyacı olanlar ise düşünce teknikleri, taşlar, seminerler, enerji çalışmaları ve kişisel gelişim kitapları arasında huzur bulmakla yeni bir pazarın kurbanı olmak arasında çaresizce savruluyor.Evren bana ne diyor? İçindeki boşluğu doldurmak, hayattan zevk almak ve huzur bulabilmek için çıktığı bu yolculukta yolunu kaybedenlerdenim. İlk olarak Nöro-Linguistik Programlama (NLP) çalışması yapan psikolog Derya Öztürk ile çalışarak başladım. Bu çalışmalar sırasında sevgi dışındaki her şeyi zihnimin yarattığını ve bunları sevgiye dönüştürmem gerektiğini öğrendim. Hem de bir hafta gibi kısa bir zamanda ve yalnızca bin 500 dolara! Kişisel gelişim seminerlerinin internet sayfalarına yorum yazan katılımcılar gibi “hayatım değişti, mucize gerçekleşti” diyebilmek isterdim ancak karakterimdeki sivri uçları törpülememe yardım etmesinin dışında neden olduğu herhangi bir mucize göremedim. Tasavvuftan alınan temel düşüncelerin sıkıştırılıp hap yapılmış hallerinin yutturulduğu “hızlandırılmış hayat değiştirme kurslarına” benzeyen seanslarda baş melek Mikael enerjisine de uyumlandım. Bu “uyum” eller ve ayaklar çapraz olmayacak şekilde yatarak evrenden melek Mikael’e niyet etmekle gerçekleşti. Sonra zihnimin yarattığı olumsuz düşünce kalıpları bulundu ve bunların temizlenmesi için çalışmalar yapıldı. Derya Öztürk’ün NLP olarak bahsettiği bu yöntem aslında tam olarak NLP olmasa da değişim dönüşüm çalışması sayılabilecek nitelikte.Patronun seni aşağılıyorsa.. Örneğin, patronunuz sürekli sizi aşağılıyor ya da güvendiğiniz biri size yalan söylüyor. Bu yönteme göre bu insanları siz özellikle seçiyor ve hayatınıza alıyorsunuz çünkü evren size başarısızlık ya da güvensizlik korkunuz olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu geçmişten gelen ya […]

Evliliğin binbir yolu

Dünya sürekli bir değişim halinde. Bu hızlı değişim halinden iletişim araçları da nasibini alıyor. Bu zamana kadar iletişim kurmak için birçok araç kullanıldı. Gazetelerin mürekkep kokulu sayfalarından çıktı insanın eş arama macerası. Ve bunun için mektup kullanıldı. Şimdi ise mektubun yerini birçok iletişim aracı aldı. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” der ünlü filozof Herakleitos. Bu sözü çürütürcesine insanın eş arama isteği ve yalnız olamama duygusu hiç değişmiyor. Televizyonların ve -nedense- izleyicilerin gözdelerinden biri de evlilik proğramları. “Evlilik yaz boşluk bırak Ayşe’ye ya da Ali’ye talibim” diye yazıp mesajı göndermek yeterli şansını denemek için. Hatta Ayşe ya da Ali olmazsa Fatma ya da Mehmet var. TV ekranlarından odalarımıza doluşan kadınlı erkekli eş arayanların içinde yaşını başını almış olanı da, genç olanı da, yerlisi de yabancısı da var. Ekrana çıkıp nasıl iyi bir insan olduklarından ya da ne kadar iyi birer eş olacaklarından bahsediyorlar. Kimse de, “Madem böylesin neden televizyonda arıyorsun kısmetini?” demiyor. İki gönül bir olunca, kim ne karışır? Ya da sevgi, aşk herkesin hakkı değil mi diye de sorabilirsiniz. Ama adaylara ev, araba ya da maaş soruları başı çekince düşünmemek elde değil. Aslında konumuz program eleştirisi yapmak değil. Şimdilerde TV ekranlarında dahi izleyebildiğimiz evlenme yollarının nereden nereye geldiğini anlatalım istedik. Eskilerde gazete ya da dergilerdeki ilanlarla başlayan süreç, bir takım girişimcilik örnekleriyle şirketlerin kurulmasına, internetin icadıyla da sanal ortama ve herkesin bildiği üzere televizyonlara taşındı.Gazete sayfalarından TV ekranlarına Eskiden mektuplaşma ile tanışmalar vardı. Gazeteye ilanlar verilir. Posta kutuları her gün kontrol edilirdi. Gazete eve girdiğinde bir hevesle ilgili sayfalar açılır. Hayali kurulan kişinin bu sefer bulunulacağı ümidiyle “arkadaş arayanlar” başlığı okunurdu. İstenilen özelliklere uygun kişi bulunursa hemen kâğıt kalem hazırlanırdı. Her şeyin zamana uygun olarak yapılmasından hareketle hemen görüşülmezdi karşı tarafla. Arkası kesilmeyen mektup trafiği tarafları zorlayan ama heyecanlarını ayakta tutmaya yarayan bir hal alırdı. Sayfalar duyguları karşı tarafa hissettirilebilmesi […]

IKEA 2009’da Türkiye’de!

Yaşadığınız ülkede yıllardır satışı yapılan ithal bir ürün aldınız. Ama ilk defa edindiğiniz bu ürünü nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz. Doğal olarak ürünle birlikte verilen kılavuz kitapçığına başvuruyorsunuz. Ancak kitapçıkta anlayabileceğiniz dilde açıklama bulunmuyor. Daha da vahimi bu kılavuzda ülkenizde konuşulmayan 20’ye yakın dilde açıklama yer alıyor. Bu durum, ürünü el yordamıyla çözmeye, kullanmaya çalışmak durumuyla karşı karşıya kalmanın ötesinde size ne düşündürür? Mağazayı ve ürünlerini beğenseniz de, o ürünü satın alan ve içinde kendi dilinde yazılmış bir açıklama bulan onlarca ülkenin vatandaşı kadar önemsenmediğinizi hissetmez misiniz? Dünya markanın Türkiye başarısı Tüketiciye düşük fiyatlı ve iyi tasarlanmış mobilya ve ev aksesuarı sunmayı amaçlayan İsveçli IKEA, kendi alanında dünyanın en büyük ve en başarılı markalarından. 40 ülkede faaliyet gösteriyor. Türkiye pazarına Mayıs 2005’te İstanbul Ümraniye’de açtığı mağaza ile girdi ve bu firmanın dünyadaki 213. mağazasıydı. Büyük ilgiyle karşılandı. Öyle ki mağazaya giden çevre yolunda büyük kuyruklar olmuş ve saatlerce beklemek zorunda kalan müşterilere su servisi yapılmıştı. Ümraniye’yi sırasıyla Bornova (İzmir), Bayrampaşa (İstanbul) ve Osmangazi (Bursa) mağazaları izledi. Basına yansıdığı kadarıyla firma bu yatırımların karşılığını fazlasıyla aldı. Öyle ki Genel Müdür Mikael Bartroff’un Ekim 2006’daki açıklamasına göre, sadece Ümraniye mağazasının restoranında satılan İsveç köftesinden yılda 5 milyon TL’lik ciro elde etti. Gelgelelim firmanın bu başarısı, Türkiye pazarına girişinin dördüncü yılında bile ürünlerin kullanım kılavuzuna Türkçe’nin kalıcı olarak girmesini sağlayamadı. Örneğin, uygun fiyatı ve işlevselliği nedeniyle en çok satılan ürünler arasında yer aldığını tahmin ettiğimiz Kvart marka duvar lambasının kullanım kılavuzunda Slovakça’dan Flamanca’ya 18 dilde açıklama yer alıyor. Aynı durum Mysa Vete marka yorganın kullanım kılavuzunda da geçerli. Örnekler çoğaltılabilir. “İsteyene kasada veriyoruz” IKEA Bayrampaşa Müşteri Hizmetleri Sorumlusu Feyza Kuşçu, kılavuzlarda Türkçe açıklama yer almamasının nedenini, toplu üretim yapan ve dünyada yüzlerce mağaza sahibi bir marka olmalarına bağlıyor. Kuşçu “Ancak kasa arkasındaki yazıcılar sayesinde isteyen müşteriye Türkçe açıklama veriyoruz” diyor. Ve 2009 yılı içerisinde kılavuzların […]

Yarıyıl tatili için çocuk atölyeleri

Yarıyıl tatili geldi çattı, minikler hem dinlenmek hem eğlenmek için heyecanla okulların kapanmasını bekliyor. 23 Ocak-9 Şubat tarihleri arasında birçok müze ve sanat merkezi çocuklara yönelik atölyeler düzenleyerek öğrencilere tatilde kendilerini geliştirme imkanı sağlıyor. Santral Atölye, İstanbul Oyuncak Müzesi, İş Sanat, Aksanat, İstanbul Modern ve Sakıp Sabancı Müzesi bu etkinlikleri düzenleyen kurumların başında geliyor. Çocukların el becerilerini geliştirmeleri, öğretici oyunlarla bilim dünyasını tanımaları, sanat hakkında bilgilenmeleri ve hayal güçlerini kullanarak kendilerini ifade etmelerini sağlamaya yönelik atölyeler, belli yaş gruplarına yönelik eğlenceli programlarıyla yoğun ilgi görüyor. Bazıları ücretli bazıları ücretsiz olan, ama kontenjanları hızla dolan atölyelere önceden kayıt yaptırılması zorunlu. Yarıyıl tatili boyunca gerçekleştirilecek çocuk atölyelerini sizin için derledik: Santral Atölye Çalışmalarını Santralistanbul bünyesinde sürdüren Santral Atölye, farklı yaş gruplarına yönelik hazırlanmış atölyeleriyle, seçeneklerin başında geliyor. Atölye programı “Müzede Dans”, “İstanbul’u Çiziyorum”, “Çılgın Kartonlar” ve “Solar Salıncak” gibi ilginç ve öğretici etkinliklerden oluşuyor. Müzede Dans: 24 Ocak 2009 Cumartesi günü Santralistanbul Enerji Müzesi’nde yapılacak olan atölye çalışmasında çocuklar bedenlerini tanıyarak farklı görme, algılama ve denge oyunları oynayacaklar. 5-8 yaş arası ve 9-12 yaş arası iki farklı grubun yer alacağı atölye çalışmasına koreograf ve dansçı Tuğçe Tuna eğitmenlik yapacak. Işığı Yakalamaya Çalışan Robot: Emre Uzun’un eğitmenliğini yaptığı atölye çalışmasında robotların çalışma sistemi ve hareket etme becerileri incelenecek ve bir robot yapılacak.7-12 yaş aralığındaki çocukların ışık, elektronik ve makina bağlantısını kavrayacağı çalışma 24 Ocak 2009 Cumartesi günü, saat 10:30-12:30 arası Enerji Müzesi’nde yapılacak. Geceyi Aydınlatıyorum – “Bir Lamba Sana Bir Lamba Bana”: Elde edilen gelirin çevre okullara bağışlanacağı atölye çalışmasında, fizik öğretmeni ve amatör dramacı Volkan Bal eşliğinde 10-11 yaş arası çocuklar elektriği ve elektrik devrelerini oyunlarla keşfediyor, öğrendikleriyle otomatik yanan gece lambaları üretiyorlar. Üstelik çalışma sonrasında, lambalarından birini kendilerine saklayıp geri kalanını satılmak üzere SantralDükkan’a bırakarak eserlerini paylaşma imkanına sahipler. “Bir Lamba Sana Bir Lamba Bana” etkinliği, 24 Ocak Pazartesi günü saat […]

Yarışmalar yeniden TV’lerin gözdesi oldu

HaberVS Tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz, Türkiye’deki televizyon kanallarında da etkisini göstermeye başladı. Firmaların reklam yatırımlarını azaltmaya gitmesi, kanalların da bazı tedbirler almasına neden oldu. Kanallar, bir yandan reytinglerini yüksek tutarak reklamverenin ilgisini çekmeye çalışırken, diğer yandan ise personel sayısını azaltma, büyük bütçeli yapımları yayından kaldırma gibi çeşitli yöntemlerle de maliyetlerini düşürmeye çalışıyorlar. Yılın ilk iki haftasında, sekiz genel içerikli yayın yapan TV kanalını mercek altına alan Medya Takip Merkezi’nin (MTM) verilerine göre reklam spotu sayısında, Aralık ayının ilk iki haftasına oranla yüzde 20,7 düşüş tespit edildi. Firmaların reklam harcamalarını günden güne azalttığı 1-14 Ocak tarihleri arasında, toplam 50 bin 673 spot yayınlandı. Aynı araştırmaya göre, yılın ilk iki haftasında reklam yatırımı en çok düşüş gösteren sektör, otomotiv oldu. Otomotiv sektörü reklamları, Aralık ayının ilk iki haftasına oranla yüzde 94 oranında geriledi. Reklam yatırımlarını en çok azaltan bir diğer sektör ise, yüzde 72’lik düşüşle, finans sektörüydü. En çok reklam veren sektörler arasında üst sıralarda yer alıp, kriz sürecinde reklam harcamaları dikkat çekici azalmalar gösteren diğer sektörler ise sırasıyla, mobilya (yüzde 63), yayıncılık (yüzde 48,8), dayanıklı tüketim malları (yüzde 33,8), GSM operatörleri (yüzde 31,6), gıda (yüzde 26) ve kişisel bakım (yüzde 24) sektörleri oldu. Diğer yandan, bazı sektörler de reklam harcamalarını önemli ölçüde artırdı. Ocak ayının ilk iki haftasında reklam sayısında en çok artış tespit edilen sektör, yüzde 97’yle bilgi teknolojileri oldu. Reklam sayısını artıran diğer sektörler ise sırasıyla tekstil, kozmetik, ev temizlik ürünleri ve ısıtma sektörleri oldu. Kriz en çok yerli dizileri vurdu Ekonomik kriz en büyük etkisini, yüksek bütçelerle hazırlanan yerli dizilerde hissettirdi. Kanallar, yüksek maliyetli yerli dizileri ya yayından kaldırdı ya da yapımcılarla anlaşıp fiyat indirimine gitti. Kanalların başvurduğu son çözümlerden biri ise dizilerin yeni bölümlerini iki haftada bir yayınlamak oldu. Hal böyle olunca da kanallar, dizilerin tekrar bölümleriyle dolup taştı. Reklamverenin bütçe kısıtlamasına gitmesi, TV kanallarının maliyet […]

50 liraya şeriat

Yeni banknotlar yılbaşında tedavüle girdi. Küçüklüğüne bakıp, “Monopoly parası gibi” ya da “oyuncak mı bu?” diye eleştirildi. Yeni paralardaki değişiklikler küçüklükleriyle sınırlı değildi. Ön yüzünde her zaman olduğu gibi Atatürk portresi bulunan paraların arka yüzlerinde ise ilk kez bilim ve edebiyat alanında isim yapmış kişilere yer verildi. Bu isimlerden birisi de 50 liralık banknotların arka yüzünde yer alan yazar Fatma Aliye’ydi. Böylece Türk parasında ilk kez bir kadının portresine yer verilmiş oluyordu. Gayya kuyusu internet… Osmanlı döneminin muhafazakâr feminist yazarı Fatma Aliye’nin paralarda yer alacağının duyurulmasının hemen ardından internette bir yazı dolaşmaya başladı. Hemen herkesin kendi imzasını atttığı ve bildik endişeler yer verilen yazıda, “Fatma Aliye’yi Atatürk’ün yerine yerleştiren nedenin onun romancılığı olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Asıl neden onun İslamcılığı ve Atatürk devrimlerine karşı olması” deniliyor. Fatma Aliye’nin, Atatürk’ün getirdiği yeniliklere karşı olduğu için ülkesine yabancılaştığı ve uzaklaştığı anlatılan yazıda yazarın Atatürk düşmanlığı da, “Saltanatın kaldırılmasını, alfabenin değiştirilmesini ve padişahın düşürülmesini, Fatma Aliye Hanım asla kabul edememiş, Mustafa Kemal’e hep karşı olmuş” diye anlatılıyor. “Şeriat geliyor” çığlıkları Bu metin çeşitli paylaşım sitelerinde ve bloglarda da yer buldu. Aliye popüler sosyal ağ Facebook’ta, “Atatürk düşmanı kadını paramızda istemiyoruz” isimli bir grubun açılmasına neden oldu. Kısa zamanda 17 binden fazla kişinin üye olduğu grupta Fatma Aliye, “Şeriatçı cumhurbaşkanının olduğu ülkede banknota resmi basılan Atatürk düşmanı” diye tarif ediliyor. Facebook’ta kurulan grupta da kullanılan ve Fatma Aliye’nin fotoğrafının 50 TL’lik banknotta yer almasından duyulan “bildik endişelerin” dile getirildiği yazı yine bildik cümlerle sona eriyor: “Hem Atatürk’ü paraların, hiç olmazsa, bir yüzünden çıkardılar. Hem de onun yerine antilaik, İslamcı bir kadını koydular. Evet ya sonra ne olacak arkadaşlar. Yavaş yavaş kurmayı hayal ettikleri şeriat kanunlarının işlediği bir islam devleti kurma adına şimdi sıra neye gelecek? Yükseltin sesinizi, mahalle baskısına boyun eğmeyin!” Facebook’un kimi hassas üyeleri, bu durumu protesto edip 50 TL’lik banknotları kullanmamayı bile teklif […]

Davraz ve Hazro meselesi!

Mehmet Kara İki haberi aşağı yukarı peş peşe duyduk. 1) Isparta’da, bir kayak merkezinin de yer aldığı Davraz dağına Türkçe isim aranıyormuş. Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi de buyurmuş: Davraz adı Toros kelimesinden geliyor. Halkın dilinde yuvarlana yuvarlana bu hale gelmiş olabilir. Vali demiş ki; “Kelimenin Türkçe karşılığı yok. Kayaklı Dağ gibi bir ad koyabiliriz.” 2) Hazro ilçesinin adının telefonda konuşulurken çoğunlukla “Hanzo” olarak anlaşıldığı gerekçesiyle kaymakam bey ilçe adının değiştirilmesi için düğmeye basmış. İlçede anket bile yapılmış da büyük oranda “hayır” çıkmış… Şimdi ne denir bunlara? Doğru, “memlekette hanzo çok” diyebilirsiniz. Ama “ileri görüşlü” bazı bürokratlarımız da işi gücü bırakmış, bence sonunun nereye varacağına, uzun vadede ne tür etkilerinin olacağına hiç dikkat etmeden eften püften (Isparta Burdur taraflarında söylendiği şekliyle “gavız gapçık” işlerle uğraşıyor… Ben bir dil ve kültür uzmanı değilim. Ama mesleği itibariyle dili kullanan birisi olarak şu kadarını düşünebiliyorum:Dil ortak kültürün en temel belirleyicisidir, harcıdır. Kuşaklar arasındaki bağı bu belirleyici unsur ile ile müzikle, şiirle, romanla, tarih kitaplarıyla kurabilirsiniz. Atalarımızın Davraz ya da Hazro dediğine bizler başka şey söylemeye başlarsak bu bağı koparmış olmaz mıyız? Tarih kitaplarımız yazıyor. Türk-Rus harbi sonrası imzalanan Ayastafanos Anlaşması, Rus birliklerinin Midye-Enez Hattı’nın gerisine kadar çekilmesini öngörür. Bugün nasıl olduysa Enez hala Enez ve çoğumuz biliyoruz ya da yerini bilmesek de adını en azından duymuşuzdur. Ama insaf edin, Ayastafanos’un şimdiki adının Yeşilköy (İstanbul’da, şu meşhur havalimanının bulunduğu semt) kaç kişi hatırlıyor? Ya da Midye’yi bilen var mı aranızda? Şimdiki adı Kıyıköy… Aynı yazılı metinden dedemle aynı şeyi anlamam tabii ki mümkün değil. Ama bu farklı algılama aynı yaş ve aynı kültürdeki insanlar için de geçerlidir. Ancak coğrafi yer isimleri dedeme neyi anlatıyorsa, bana da aynısını anlatabilir, anlatabilmeli…Hazro kaymakamı ile Isparta valisi benim sesimi duyar mı bilemem. Ama yazık bu ülkeye ve ülkenin insanlarına be kardeşim! Geçmişimizle bağımızı kopartmayın. Kaymakam, vali […]