Kategori Genel

A nation that loves to hate

Asli Tunc The presenter on a popular Turkish TV was trying to hide her feelings while reporting the crash of the Turkish Airlines plane in Amsterdam a couple of weeks ago. Allegedly the Dutch emergency crew intentionally had not come to the rescue of the pilots and wounded passengers and kept them waiting for 45 minutes in the middle of the muddy fields near Schiphol Airport. How could they do such a thing? It must have been because we were Turks, wasn’t it? “Turks have no friends but themselves” is a popular saying that most of us believe in. But lately this general belief among the Turkish society became more and more visible in news reporting. The “us vs. them” dichotomy started to lead us to a rather concerning ethnocentric view of the world. We feel more isolated on the global arena, being paranoid at times blaiming the non-Turks for every single bad incident. This feeling might be explained both with the rising nationalist sentiment and also with frustration because Turks believe they have been treated unfairly in the EU accession process. As a bottom line, Turks do not feel sympathy to any nation. In fact this was double-checked and revealed in a BBC World Service-GlobeScan Poll last month. This global poll is taken in 21 countries annually to learn the public views of each country’s of others. The results indicated that Turkey was the only country where the public views were predominantly negative. According to the results, Turkish public opinion showed great distrust in the US, Canada, all the EU countries, India, Russia, Brasil, Japan, South Africa, and you name it. Well, did it come as a surprise to you? Probably not. Ethnocentrism is defined as the tendency to look at the world primarily from the perspective of one’s […]

Do you hanker for pork? Here’s the address

Good quality pork chops, bacon, sausages and other pork products are probably the most sought after delicatessen by the expats living in Istanbul. These are the products that are hard to come by in a Moslem country where consumption of pork is proscribed by religious rules. But still, there is a small and spotlessly clean shop not far from Istanbul Bilgi University’s Dolapdere campus where the customers are offered a wide variety of charcuterie products. Lazaros Kozmaoglu, 63, is the last pork butcher of Istanbul. He comes from a very old Greek family that has its roots in the central Anatolian town of Karaman. He says his family moved to Istanbul 200 years ago. “Actually I started this profession by accident. In 1967 I was a partner of a salami factory. The boss left the country after his business failed. I took it over,” explains Kozmaoglu. He opened the shop in Dolapdere in 1977 and for more than 30 years he has probably been the only pork product supplier in the city. “We are the only institution that has a license to sell pork,” he observes smilingly. “Some others sell pork without a proper license.” Kozmaoglu buys his pork from the pig farms in Mersin and Antalya and processes it himself. “When I started the business there were some 70 pig farms in Istanbul only and at least five or six shops selling pork. Now the amount has decreased. In the old days I had almost 45 different products in the shop. Now I only offer six, seven varieties,” he explains. Kozmaoglu also complains about the quality of mass produced processed meat like salami sold at supermarkets and other shops. “If you compare the price of meat with the prices put on these products you will get an idea of […]

Erkeklik krizde mi?

Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın düzenlediği “Toplumsal Cinsiyet” konulu söyleşi programının ilk oturumu, Bülent Somay, Doç. Dr. Aslı Tunç ve Doç Dr. Ferhat Kentel’in katılımıyla gerçekleştirildi. Söyleşide mikrofonu alan ilk isim Doç. Dr. Ferhat Kentel’di. Kentel, toplumsal cinsiyetten bahsederken, modern toplumun yeniden inşa ettiği o ikili düşünme mantığına ilişkin somutlaşmak gerektiğini savundu. Kadın ve erkek olarak doğduktan sonra, cinsiyetin küresel olarak şekillendiğini ve bunun adının en sonunda “toplumsal cinsiyet” adını aldığını düşünen Kentel, modernleşmenin artık çok daha farklı bir boyut aldığına değindi. “Modernlik en çok modernleri ezer” diye konuşan sosyolog, modernliğin aslında bir tür sınav vermek olduğunu anlattı:“Kadınlık ve erkeklik algılarımızda birbirleriyle karışıyor. Bunlar birbirleri arasında bir erozyona uğruyor. Yani aslında hayat, erkeklik durumunu kadınsıl bir duruma dönüştürüyor. Erkekler bütün hayatları boyunca bu dilin taşıyıcıları ve erkekler kadınsılaşmakla karşı karşıya kalabilirler.” Konuşmasının sonunda “kadınca yaklaşım” ifadesini tırnak içinde kullanarak vurgu yapan Ferhat Kentel, erkek dilinden olmayan bir tarih yazmanın mümkün olduğunu ve bunun ayrıca şart olduğunu belirtti. Oturumdaki ikinci konuşmacı ise Doç. Dr. Aslı Tunç oldu. Tunç, konuyu medya açısından ele alarak temsiliyetin neden önemli olduğuna ve insanların toplumsal rollerin sorunlu yansımasından neden şikayetçi olduğuna değindi. “Algılarımızı yoğunlaştırmakta ve geliştirmekte olan medyanın haber dili de erkek” diyen Aslı Tunç, karar mekanizmalarının erkek egemen bir dile sahip olduğunu söyledi. “Eş anne, fedakâr kadın tiplemesi de medyanın kadını temsil ettiği diğer durumlardır. Gazetelerde arka sayfalarda yer alan kadın fotoğrafları ve üçüncü sayfalarda magazin nesnesi olarak sunulan kadınlar… Bütün bunların hepsi kadını, haberle ilgisi olmasa da cinsel bir nesne olarak gösteriyor.” Medyada son zamanlarda sıklıkla yer alan kadın kuşaklarından da bahseden Tunç, bu programların kadına ses verdiği fikrine inanmadığını belirtti. “Medya var olan rolleri tekrar üretiyor ve bize sunuyor. Bu çok muhafazakâr bir duruş. Dolayısıyla, toplumu hep geriye çekmek, herkesin diline inmek ve herkesi kucaklamak zorunda. Bu da bildiğiniz gibi çok kötü bir durum” diye […]

Bilim ve Teknik’te ‘salla başı al maaşı’

Türkiye’nin en eski ve en çok satan süreli yayınları arasında yer TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yaşanan Darwin ve Evrim Teorisi sansürünün arkasında, son bir yılda kurumun ve derginin yapısında yaşanan değişim yatıyor. Uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenen Raşit Gürdilek’in Nisan 2008’de görevden alınmasının ardından bu görevi üstlenen Dr. Çiğdem Atakuman’ın TÜBİTAK yönetiminin dergiye müdahale etmesine göz yumduğu ve dergi çalışanlarının dergiye katkıda bulunmasına engel olarak uzaklaşmasına neden olduğu iddia ediliyor. HaberVs’nin ulaştığı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yazıişleri eski çalışanları bu iddiaları doğruluyor. Bu isimler Raşit Gürdilek’in görevden alındığı Nisan 2008’den itibaren dergiyi hazırlayan ekibe iş yaptırılmadığını, içeride üretilen yazıların hiçbir neden gösterilmeden yayına konmadığını ve hemen tüm içeriğin dergi dışındaki isimler tarafından üretildiğini dile getiriyor. Bu durumu TÜBİTAK yönetimine ve Bilim ve Teknik dergisi Yayın Kurulu’nda da yer alan Prof. Dr. Ömer Cebeci’ye sözlü ve yazılı olarak ilettiklerini ifade eden eski çalışanlar, girişimlerine hiçbir zaman cevap alamadıklarını söylüyor. “İş yapma, seyret” Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman derginin kadrolu yazarlarına, yazı yazmaları yerine dışarıdan gelen yazıları değerlendirme görevi verdi. Bu durum sadece yazarlar için değil, derginin hemen tüm çalışanları için geçerliydi. Örneğin derginin redaktörü (düzeltmen) kendi işini yapmak yerine, yayında kullanılmayacak yabancı dilde metinlerin çevirisiyle görevlendirildi ve redaksiyon işi dışarıya yaptırıldı. Her ay ortasında yapılan Yayın Kurulu ve yazıişleri çalışanlarının katıldığı toplantılar iptal edildi. Bu toplantılar bir sonraki sayısının içeriği, bilimselliği ve kapak konusunun belirlenmesi için yapılıyordu. Ancak son bir yıl içerisinde ya hiç yapılmadı, ya da göstermelik şekilde gerçekleşti, Çünkü içeriğe dair dergi çalışanlarının görüşü alınmıyordu. Maruz kaldıkları muamelenin bir “yıldırma ve temizleme” operasyonu olduğunu düşünen dergi çalışanları istifa ettiler. Gülgün Akbaba, Gökhan Tok, Elif Yılmaz, Zeynep Tozar ve Serpil Yıldız son bir yılda dergiden ayrılan isimler arasında. Krizin nedeni düzensizlik Mart 2009 sayısındaki Darwin kapağının sansüre uğraması bir sürpriz olarak değerlendirmekle birlikte son dönemde yaşanan başıbozukluğa […]

Evrim Teorisi ve Türkiye

Türkiye, modern biyolojinin temelini oluşturan Evrim Teorisi’ni kabul etmekte en çok direnç gösteren ülkelerden biri. Öyle ki, ABD’de bir grup bilim insanının 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 27’si bu teoriye inanıyor. Bu oran, araştırmaya dahil edilen 34 ülke içinde en düşük olmasıyla dikkat çekiyor. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in Bilim ve Teknik dergisinde kapak krizine yol açan ve bundan tam 150 yıl önce ortaya atılan Evrim Teorisi, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ve doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini kabul ediyor. Buna göre insan goril ya da şempanze gibi türlerle benzerlik gösteriyor. Teori, semavi dinlerin temelinde yer alan “yaratılış” fikrine ters düştüğü gerekçesiyle özellikle dindar kesimlerden tepki görüyor. Bilim dünyası tarafından kabul gören ve bir başka teoriyle çürütülemeyen Evrim Teorisi’ne karşı son yıllarda, dini çevrelerde de büyük bir yumuşama gözlemleniyor. Örneğin Darwin ve çalışmalarının geleneksel muhaliflerinden İngiliz Kilisesi, geçtiğimiz yıl “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkilerde hatalı olduğumuz ve bu nedenle başkalarının seni yanlış anlamasına sebep olduğumuz için özür dileriz” açıklamasıyla ölümünden 125 yıl sonra bilim adamından af diliyordu. Geçen hafta benzer bir tepki veren Papa 2. Paul “Evrim bir hipotezden çok daha fazlasıdır” diyordu. En az inanan ülke ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı 2005’te, Evrim Teorisi hakkındaki bir saha çalışmasında 34 ülkede yaşayan erişkinlere “Bildiğimiz haliyle, insanoğlu daha önceki hayvan türlerinden gelişti” cümlesini onaylayıp onaylamadıkları sordu. Alınan cevaplar 1985-2005 yıllarındaki kamu oylamalarından elde edilen verilerle bir araya getirildi. Çalışmanın sonucunda Türkiye, evrimi yüzde 27’lik oranla en az kabul eden ülkeydi. Türkiye’yi ABD takip ederken, İzlanda, Danimarka, Fransa ve Japonya’da yaşayanların yüzde 80’i evrimin kesinlikle doğru olduğunu kabul ediyordu. “Öğrencinin seviyesini aşan” teori Diğer taraftan, Türk eğitim sistemi de Evrim Teorisi’ni neredeyse yok sayıyor. Teori, ilköğretimte sadece 8. sınıfta fen bilgisi kitabında yüzeysel olarak anlatılıyor. […]

Su savaşları İstanbul’da

Küresel ısınma nedeniyle azalan su kaynaklarının ve dağıtımının özelleştirilmesini savunan ticari kuruluşlarla küreselleşme karşıtları bu kez de İstanbul’da karşı karşıya geliyor. Dünya Su Forumu’nun beşincisi 16- 22 Mart tarihleri arasında Haliç’in iki yakasında Feshane’de ve Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılacak. Dünyada suyun özelleşmesini savunan Dünya Su Forumu’na karşı çeşitli sivil toplum kuruluşları ve Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) suyun kamu malı olarak kalmasını savunan organizasyonlar gerçekleştirecekler. Bu amaçla çalışan Alternatif Su Forumu 20- 22 Mart tarihlerinde Silahtarağa Santralistanbul’da, Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu da 15- 22 Mart tarihleri arasında İstanbul’un farklı semtlerinde yapılacak. Değişik ülkelerden hükümetler ve su konusunda çalışan uluslararası şirketlerin desteklediği Dünya Su Forumu, suyun verimli kullanımı için özelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Buna karşılık küreselleşme karşıtı organizasyonlar Meksika, Bolivya gibi ülkelerde su özelleştirmesiyle fiyatların arttığını, çiftçilerin ve geniş halk kitlelerinin suya ulaşmakta büyük sorunlar yaşadığını belirterek özelleştirme taleplerine karşı çıkıyor. Yavaş yavaş özelleştirme Alternatif Su Forumu üyesi, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi Koordinatörü Diren Özkan’a göre alternatif forumlar Türkiye’de ses getirebilir. 5. Dünya Su Forumu’ndan önce de Türkiye’de su satışlarının olduğunu, bunun da fazla kamuoyuyla paylaşılmadığını belirten Özkan, resmi forumda da kamuoyuyla paylaşılmadan satışların gerçekleştirileceğini ve bunun alternatif forumda dile getirilmesinin kamuoyu yaratılmasına etken olacağını savunuyor. Susuzluğun her an ortaya çıkabileceğinin altını çizen Özkan, uluslararası şirketlerin gelip Türkiye’de baraj yapmalarının da özelleştirmenin bir sonucu olduğunu, fakat bunun ekonomik kalkınma gibi sunulduğunu belirterek, yavaş yavaş belli etmeden suları özelleştirildiğine dikkat çekiyor. Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği bölümünden Prof Dr. Beyza Üstün ise ticarileştirmenin kesin hayata geçeceği ve bunun görmezden gelinemeyeceği görüşünde. Forumun misyonunun suyun piyasa üzerinden değerlendirilmesi olduğunun altını çizen Üstün, ”Çünkü forum bunu kendi bildirgesi olarak görüyor. Kendi bildirgesine ve onları destekleyen kuruluşlara baktığınızda misyonlarının ne olduğunu anlıyorsunuz. Türkiye buna gebe.” diyor. Büyük Ortadoğu’nun su deposu… Kendi su kaynakları olan Türkiye’nin diğer ülkelerle kıyaslandığında […]

Doların tırmanmasında ‘varlık barışı katakullisi’nin de payı var!

Son günlerin en dikkat çeken göstergesi doların tırmanışı. 1.80 TL bandına tırmanan doların bu yükselişinin ardından sorulan iki soru var? Daha ne kadar sürer ve neden yükseliyor? Doların tırmanışına etki eden birçok etkenden söz edilebilir. Bunların bir kısmı iç, bir kısmı dış dinamikle ilgili. Başta ABD’den olmak üzere dış dünyadan gelen haberler hep kötümser. Dolayısıyla, yerli paraya güveni olmayanlar dolara sığınıyorlar. Bunun yanında dış yükümlülükler, borçlanmalar hep dolarla yapılmış. Açık pozisyonları kapamak için dolara talep var. Avrupa Birliği’nin Doğulu 10 üyesi, tam S.O.S. veriyor ve AB’nin “neşede tasada birlik” sözüne güven dibe vurmuş durumda. Doğulu ortaklar yardım istedikçe Batılılar, IMF kapısını gösterdiler ortaklarına. Bu da ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış durumda.IMF ve Dünya Bankası her birkaç ayda bir öngörü yenileyip hızla 2009 için tüm dünyada negatif büyüme öngörüsüne geçtiler. Bunlar, 2010 için verilen canlanma umutlarını bir başka yıla ertelemekle eşit anlama geliyor. İçeride ise, açıklanan her gösterge, Türkiye’nin 2008 son çeyrek büyüme verisinin çok düşük çıkacağını, daha önemlisi 2009’da, tıpkı 2001’deki gibi dramatik bir küçülme yaşanacağının sinyallerini veriyor. Son açıklanan yüzde 21’lik sanayi üretim düşüşü, haftaya açıklanacak yeni işsizlik verileri ve ay sonunda yayınlanacak 2008 son çeyrek büyüme verileri, dibe gidişi iyice teyid edecek. Bunlar, dolara yönelişi hızlandırırken, sanayi üretimindeki düşüşler, ihracat geliri ve döviz girişlerinin azalacağını da gösteriyor. Bütün bunlara karşılık, özel sektörün dış borç ödeme yükümlülükleri biliniyor ve bunlara IMF üstünden bir çözüm üretilmesi beklentisi, Hükümetin 29 Mart kilitlenmesi ile henüz gündeme girmiş bulunmuyor. IMF ile anlaşma yapılsa bile girmesi beklenen dış kaynağın bu sorunun çözümünde kullanılıp kullanılmayacağı belli değil. Bu da açık pozisyonu bulunanları tedirgin ediyor ve dolara talebi diri tutuyor. Katakulli… Gelelim hiç hesapta olmayan bir başka etkene. O da bir katakulli, ya da alicengiz oyunu ile ilgili. Hükümetin, geçtiğimiz Ekim’de icat ettiği “varlık barışı” icraatı, umulmadık bir yararlanma biçimi ortaya çıkardı.Yurt dışındaki kara dolarları çekmeyi […]

Campaigning turns coarse as March 29 local elections near

“You got to power, but you failed to be a proper man,” snapped Deniz Baykal, the leader of the opposition Republican People’s Party (CHP) criticizing the language used by Prime Minister Recep Tayyip Erdogan during his election campaigning. “This maganda style does not suit a prime minister,” he added. The definition of the slang word, maganda, is given in Turkish dictionaries as “an ill-mannered, vulgar and uncouth man.” Erdogan retorted by opening a libel case against Baykal demanding 50,000 TL ($28,000) in damages. But the argument did not stop there. Baykal addressing his party group defended himself. “Let’s see the epithets the prime minister hurled at us so far. He used words like ‘scum,’ ‘politically immoral,’ ‘dishonest’ towards us? What is more appropriate than saying that this style does not fit a prime minister? Until now, the prime minister opened four libel cases against me. Every single one of them was rejected by the courts. We never went to court against him. If he wants to have respect he must learn how to show respect to others,” Baykal said. Local elections in Turkey scheduled for March 29, have already provided enough material to keep the courts busy, mostly coming from Erdogan’s lawyers. Baykal was not the only politician to become the object of litigation by Erdogan. In a flurry of libel cases, Devlet Bahceli, the leader of the rightwing Nationalist Action Party (MHP) and a number of journalists also took their share of court cases for “insulting” the prime minister. One petition by Erdogan’s lawyers alleged that Bahceli “violated the personality rights” of Erdogan in a written campaign statement by saying, “Prime Minister Erdogan has appeared before the Turkish nation with a low level and cheap strategy based on lies, slander, abuse and deception. By taking up the weapon of […]

Darfur’da ‘Atlı Şeytanlar’ın sonu gelecek mi?

Türkiye ziyaretinden son anda vazgeç(iril)en Sudan devlet başkanı El Beşir hakkındaki tutuklama emri, Darfur’da yıllardır yaşanan büyük acıları dünyaya bir kez daha hatırlatıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Sudan Devlet ve Genelkurmay Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur’da savaş suçu işlemesinden dolayı geçtiğimiz mart ayında tutuklama emri çıkartmıştı. 2005 yılından beri Lahey’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan El Beşir, bugüne kadar savaş suçundan yargılanan görevdeki ilk devlet başkanı. “Darfur’daki saldırıları bilerek yönetmek, cinayet, tecavüz, işkence, zorla göç ettirme ve yağmalama” suçlarından sorumlu tutulan El Beşir, çıkarılan tutuklama emrini “Üzerine yazılan mürekkep kadar değersiz” olarak nitelendirdi. Sudan’da doğup orduya katılan El Beşir, 1973 Mısır-İsrail savaşında Mısır ordusunda görev aldı. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri’nde askeri ateşelik yapan El Beşir, Sudan’a dönmesiyle generalliğe yükseldi. 1989’da Sudan devlet başkanı Sadık El Mehdi’nin devrilmesiyle sonuçlanan darbede yer alan El Beşir, 1993’te Devrimci Hareket Konseyi’nin feshedilmesiyle devlet başkanlığına getirildi. El Beşir’in sorumlusu sayıldığı Darfur krizi 2003’ten bu yana 300 bin insanın ölmesine, milyonlarcasının da yerinden edilmesine neden oldu. Ateşkes denemeleri yapılsa da çatışmalar hala devam ediyor. Sudan’ın Darfur Eyaleti’nde yüz binlerce insan, köktendinci hükümetin desteklediği “Cincavit” adı verilen Arap milisleri tarafından sistematik olarak katlediliyor. Haritadan öte hikayesiyle Darfur Darfur, haritaya baksanız Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ın batı kesiminde bir eyalet yalnızca. Oysa altı yıldır süregelen iç savaş başka tanımlar yüklemiş bölgeye: İktidar tarafından desteklenen, planlı bir katliam, yerle bir edilen evler, o evlerde katledilen veya oraları terk etmek zorunda bırakılan milyonlarca insan, ırzına geçilen kadınlar ve içlerinde korku, dimağlarında gizli felaket öyküleriyle hayatta kalanlar… Haritaya buradan bakınca, o sıradan eyalet, tarihin en büyük soykırımlarından birinin yaşandığı, açlık ve hastalıkların kol gezdiği bir dramın ev sahibi oluveriyor bir anda. 2003’te başlayan katliam için önce 2004’te birkaç ülke bir araya gelerek, evlerinden edilen mültecilere yardım amacıyla kampanyalar düzenledi. Bu arada dünyanın çeşitli yerlerinden önemli insanlar bölgeyi ziyaret […]

Kriz, evdeki şiddeti artırıyor

Ekonomik kriz, patronlar, küçük hissedarlar, CEO’lar, genel müdürler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar derken her gün daha fazla kişiyi etkisi altına alıyor. Ancak krizden nasıl etkilendiği hiç tartışılmayan bir kesim var ki, onlar çözümü yine kendi aralarında tartışarak bulmaya çalışıyorlar. Kadınlar, 8 Mart yaklaşırken seslerini duyurmak ve krizde yaşanan sorunları paylaşmak için Kadıköy Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde ‘8 Mart: Ekmek ve Gül İçin’ etkinliği kapsamında düzenlenen ‘Kadınlar Krizi Konuşuyor’ forumunda fikirlerini paylaştılar.Krizde en çok ezilenler kadınlar Forumda konuşan çevirmen-yazar Hülya Civelek, kriz bahanesiyle en çok ezilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu ve işverenlerin krizi silah olarak kullandığını belirtti. “Patronlar krizi bahane ederek daha fazla sömürüyor ve ezilmemize neden oluyorlar. Bunu çok rahatlıkla kullanabiliyor sizi çalıştıranlar. Eve geliyorsunuz evde eşinize yansıyor; siz çocuğunuza yansıtıyorsunuz, o okuyorsa okul ona yansıtıyor. Okullarda borçtan dolayı doğal gaz yanmıyor; velilerden para istiyorlar bu yüzden. Çocuğun muhatabı anne, okulun sıkıştırdığı muhatap aldığı anne, ama kadının cebinde para yok. O baskının yanında, çocuğun soğukta okuyor olmasının baskısı da kadının omuzlarına biniyor. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir durum bu. Çocuğun sürekli ihtiyaçları var ve ilk temas ettiği kişi anne oluyor. Kadınlar artık çocuklarını okula götürürken, hocalarla, müdürle yüz yüze gelmemek için okula girmeden çocukları dış kapıdan bırakıyorlar” dedi.Kriz mağdurları Kadınların, krizin etkisini yaşayan toplumsal kesimin ana omurgasını oluşturduğunu belirten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi genel sekreteri Özge Ozan, bu dönemlerde en çok işten çıkarılanların kadınlar olduğunu ekledi. “Otomotiv ve tekstil sektörünün kalbi Bursa, kriz yüzünden ekonomik olarak çökmüş durumda. Her gün 10 binlerce kişi işsiz kalıyor. Tekstil, kadınların en yoğun çalıştığı sektörlerden biri. Kadınların işsizlik oranında çok büyük artış var. Kadınlar öncelikle işten çıkarılanlar oluyorlar. Çünkü erkek eve ekmek götürür; kadını hemen gözden çıkarıyorlar” dedi.Kadınların çalışabilmesi için gerekli olan temel koşulların kriz bahanesiyle ortadan kaldırıldığını ifade eden Ozan, ücretlerin aşağıya çekildiğini; yemek ücretleri, emzirme ücreti gibi hakların kesildiğini ve maaşların geç […]

“AKM Ayasofya değil”

2010 İstanbul AKB Ajansı YK Başkanı Nuri Çolakoğlu’nun "AKM’nin yenilenmesi için önlerinde 10 ay gibi kısa bir süre olduğu" açıklaması üzerinden beş ay geçti; yenileme başlamadı. Yenileme projesini Ekim 2008'de teslim eden Mimar Murat Tabanlıoğlu ile AKM yenileme projesini ve gelişmeleri konuştuk.

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları…

Sivil toplum kuruluşları (STK), suyun ticarîleştirlmesinin önünü açtığını iddia ettikleri 5. Dünya Su Forumu öncesinde, uluslararası bir vicdan mahkemesi kurarak suya erişimdeki güçlüklerin artmasına katkıda bulunan ülkeleri ve siyasetçileri gıyaplarında yargılayacak. 10 – 14 Mart tarihleri arasında Tophane’deki eski tütün deposu binasında yapılacak 3’ü Türkiye’den 7 kişilik bir jürinin bulunacağı mahkemede Türkiye, Brezilya ve Meksika ülkelerinin su politikaları ele alınacak. Brezilya ve Meksika’dan iki davanın ele alınacağı mahkemede Yusufeli, Munzur ve Ilısu baraj projeleriyle ilgili Türkiye’den Başbakan Tayyip Erdoğan ve Enerji Bakanı Güler ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de aralarında bulunduğu 17 zanlı hakkında verilecek karar 14 Martta açıklanacak. Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği ile Latin Amerika Su Mahkemesi örgütünün ortaklaşa düzenlediği su mahkemesinde ayrıca bugüne kadar çözüm getirilemeyen su sorununa ve dolayısıyla ortaya çıkan su çatışmalarına ilişkin öneriler de sunulacak. Su ticari metaya döndü Bugüne kadar Amerika, Meksika, Hollanda ve Brezilya’da yapılan Uluslararası Su Mahkemesi’nde, ülkelerin su projeleri üzerinde çalışıp yargılama gerçekleştiriliyor. Türkiye’de yapılacak mahkemenin düzenleyicilerinden Heinrich Böll Stiftung Derneği de bugün (4 Mart 2009) bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan derneğin Türkiye sorumlusu Ulrike Dufner, suyun ticari bir metaya döndüğünü belirterek bu süreçte kurulan baraj ve diğer tesislerin hem doğaya hem de halka ciddi zararlar verdiğini mahkemede de yaşanan bu sorunlara çözümler üretmeyi amaçladıkların söyledi. Gelecekte 3 milyar insan susuz Amacın yargılamaktan çok mevcut sorunları alternatif bir bakışla ele alarak insan hakkı odaklı çözümler üretmek olduğuna değinen Dufner, mahkemede Türkiye’den Çoruh nehri üzerindeki Yusufeli barajı, Munzur çayı ve Ilısu barajı olmak üzere üç, Mexico City’den ve Brezilya’dan bir olmak üzere beş davanın görüleceğini söyledi. Mahkemeye davalı olarak çağırılanlar arasında Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Çevre BakanıVeysel Eroğlu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e faks ve elektronik postayla çağrıda bulunulduğunu belirten Dufner, “Ancak henüz hiç birinden geri dönüş almadık. Biz mahkemede tüm tarafları dinlemek istiyoruz. Hükümetler ve yetkililer su […]

Obama ve Erdoğan’ın ortak yönü

Tuğba Kalafatoğlu Amerika’daki birçok politikacıyla çalışmış, Obama ve Clinton’un siyasi danışmanları arasında yer almış başarılı bir Türk kadını. Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Kendi ismini taşıyan şirketinin yönetim kurulu başkanlığının yanısıra American Communication Association (ACA-Amerikan İletişim Derneği) başkanlığını da yürütüyor. Politik iletişim konusunda uluslararası deneyime sahip Kalafatoğlu ile ABD ve Türkiye’deki siyasi dengeleri konuştuk. Politikaya girişiniz nasıl oldu?Bir gün siyasal bilgiler dersi aldığım hocama gönüllü çalışmak istediğimi söyledim. Üniversite birinci sınıftayken gönüllü olarak Demokrat Parti’de haftanın 3 günü çalışmaya başladım. 1994 yılında Robert Kerrey* seçimleri kaybedecek gibi görünüyordu.. Nebraska Cumhuriyetçilere oy veren bir bölgeydi ve Cumhuriyetçiler önde gidiyordu. Özellikle, Güney Omaha’da Meksikalılar yaşıyordu ve Demokrat partiyi iyi tanımıyorlardı. Kampanya yöneticisinin yanına bir gün gittim ve “seçimlerde kampanya yazılarını İspanyolca yazsak, Güney Omaha’da seçim çalışması yapsak” dedim. Çünkü bu bölgede yaşayanların çoğunluğu ingilizce bilmiyordu. Robert Kerrey, seçim çalışmaları için Washington D.C.’den geldi ve yaptığımız toplantıya girdi ve bana söylediklerimi herkesle paylaşmamı istedi. “Sen bana nerede ne zaman bulunmam gerektiğini söyle ben orada olacağım” dedi. İspanyolcası çok iyi olan kız arkadaşımla birlikte Omaha’daki mahalleleri dolaştık. Arkadaşıma, kampanya yazılarını ben İngilizce yazacağım, sen de İspanyolca’ya çevireceksin dedim. Robert Kerrey’nin oy oranı yüzde 11 iken yüzde 80’lere çıktı ve seçimleri kazandı. Televizyonda özellikle benim ismimi vererek teşekkür etti ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Bana öğrenci çalışması vizesi çıkardılar ve haftada 20 saat Demokrat Parti’de çalışmaya başladım. Kerrey daha sonra benim ismimi Bill Clinton’a verdi. 1996 yılında Clinton’ın ekibiyle çalışmaya başladım. Kısacası bir kapıyı çalmakla hayatım değişti. Türkiye’deki politik anlayışı nasıl buluyorsunuz?Türkiye’deki politikacıları ben “eski okul” ve “yeni okul” sistemiyle çalışan politikacılar olarak ikiye ayırıyorum. Türkiye’de genelde “eski okul” sistemiyle çalışan politikacılar var. “Yeni okul” sistemiyle giden politikacılar zaten başarılı oluyor. “Eski okul” seçmenlerle birebir görüşmüyor, başa geçtikten sonra “beni kimse yerimden edemez” diye düşünüyorlar. Oysa “yeni okul” sistemiyle giden politikacılar, kazandım, […]

Kadınlar vardır…

Kadınların siyasette ne kadar temsil edildiği, pozitif ayrımcılık, kota tartışmaları kadın örgütleri ve siyasi çevrelerde sürüp giderken yerel seçimler kapıya dayandı ve adaylar bir bir açıklanmaya başladı. Bağımsız kadın örgütleri ve feministlerin bir araya gelerek oluşturdukları Seçimler İçin Feminist Kollektif Platformu da kendi adayını açıkladı: Ülfet Taylı. Beyoğlu Belediyesi başkan adayı Taylı, Mor Çatı gönüllüsü olarak yıllardır kadın hareketinin içinde olan bir feminist aktivist. Özellikle kadınlar için Beyoğlu’nun sorunlarını irdeleyen ve bunlara feminist bir perspektiften çözüm yolları arayan Taylı’nın seçim vaatleri de alışılmışın dışında. O, ne bir ev bir araba anahtarı, ne de mazotu 1 TL yapmayı vaat ediyor. Daha gerçekçi, daha insani, daha kadınca vaatlerle oy toplama hedefinde. Kadınların, emekçilerin, engellilerin, eşcinsellerin, etnik ve dinsel kimliği yüzünden dışlananların, sosyal, siyasi ve iş yaşamına entegre olmalarını sağlayacak önerilerle geliyor karşımıza.Türkiye’de kadınların siyasi yaşama katılımı neden az? Siyasette aktif rol oynamalarını engelleyen unsurlar nedir?Cumhuriyetin kuruluş yıllarında parlamentoda o yıllar için oldukça iyi sayılabilecek bir oranda temsil edildiklerini görüyoruz kadınların. Feminist tarihçiler Osmanlı kadınlarının bu konuda ciddi mücadeleler verdiklerini de ortaya koydular. Ama bu dönemde egemenlerin onlar için çizdiği sınır, ülkenin “çağdaş medeniyetler” seviyesinde olduğunu ortaya koymaları, ülkenin vitrini olmaları. Kendileri için siyaset yapamıyorlar, nitekim bir kadınlar partisi kurmalarına izin verilmiyor. Günümüzde parlamentoda yakalayabildiğimiz oran yüzde 10, yerel politikada ise başkanlık düzeyinde nerdeyse binde 6. Hala siyaset erkeklerin alanı. Kadınları katmaya dönük mekanizmalar yok denecek kadar az. DTP kota uyguladı ve bunun olumlu sonuçları kısa sürede alındı. Parlamentoya girme ihtimali yüksek olan diğer partiler uygulamıyor kotayı. Ayrıca siyaset yapma tarzı da kadınların siyasetten uzak durmalarına yol açıyor. Çocuk bakmaları gereken saatlerde toplantılar yapılıyor, çocuklarını alıp bu toplantılara gitmeleri mümkün değil. Siyasi yaşam erkek egemen. Kadınların kendilerine alan açmaları hiç kolay değil. Bir kere kadınların deneyimleri değersiz sayılıyor. Söyledikleri, yaptıkları değersizleştiriliyor. Ne yazık ki, hala asıl yerleri ev, asıl görevleri de ev işi, […]

“Belgin Çelik olarak adaylığımı koydum”

Son günlerde gündemi en çok meşgul eden konu, hiç kuşkusuz 29 Martta yapılacak olan yerel seçimler. Seçim tarihi yaklaşırken, partilerin belirlediği belediye başkan adayları arasındaki rekabet de hızla artıyor. Yolsuzluk iddiaları, suçlamalar, sorulan hesaplar, seçim kampanyası adı altında yapılan bağışlar, yardımlar… Bunlara her gün bir yenisi eklenirken, sokakta da kafamızı çevirdiğimiz her yerde farklı adayların afişlerini görüyor, sloganlarını okuyoruz. Oturduğumuz mahallelerdeki muhtar adayları arasındaki yarış da, belediye başkan adaylarını aratmıyor. Her mahalleden birkaç muhtar adayının çıktığı bu seçim döneminde en dikkat çekici olanlaran biri kuşkusuz Beyoğlu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’ndeki yarış. Üç kişinin rekabetine konu olan mahalledeki adaylardan birisi adından sıkça söz ettiriyor: Belgin Çelik. Basının “transeksüel muhtar adayı” olarak dikkatini çektiği Çelik, cinsel kimliğine vurgu yapılmasından çok yapacağı işlerin anlatılmasını istiyor. Çünkü Çelik, Katip Çelebi Mahalesinin ilk kadın muhtar adayı. 53 yaşındaki Artvin doğumlu Çelik tam 30 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Transeksüel bir muhtar adayı olması insanların dikkatini çekse de o, “Ben belgin Çelik olarak adayım, bir transeksüel olarak değil” diyor ve yaptığı işlerden muhtarlık adaylığı serüvenine kadar olan hikayesini anlatıyor:Muhtar adayı olma fikri nasıl ortaya çıktı?Aslında hiç öyle bir düşüncem yoktu. Birgün, Amargi’ye gittim ve kadın arkadaşlarım “Belgin, neden muhtarlığa adaylığını koymuyorsun?” dediler. Aynı öneriyi Esmeray’a da götürmüşlerdi. Şoke olmuştum. Ayrıca bizim mahallenin çok iyi bir muhtarı vardı, cesaret edip onun karşısına çıkamazdım. Ancak o sonra vefat etti ve valilik onun yerine başkasını atadı. Bu yeni muhtarın 2007 yılında, kendi mahallesinin sınırları dışındaki bir sokakta yaşayan travesti ve transeksüellerin yaşadığı evleri bastığını duydum. Ayrıca Mor Çatı için “fuhuş yuvası” yakıştırması yapıyordu. Karşısına çıktım. Bana devlet tarafından atandığını, polise destek olabilmek için bunu yapabileceğini söyledi. Birinin bu muhtara dur demesi gerektiğini düşündüm ve adaylığımı koydum.Kadın ve transeksüel kimliğiniz dolayısıyla, yapacağınız çalışmalarda bu iki grup sizin için öncelik teşkil edecek mi?Eğer seçilirsem, “hiçbir ayrım gözetmeksizin” söz verdiğim tüm vaatleri yapmakla mükellefim. […]

Siyasette kadının adı yine yok

Siyasi partiler 29 Mart yerel seçimlerinde yarışacak adaylarının listesini il ve ilçe seçim kurullarına teslim etti. Siyasi partilerin kadın adaylara yönelik kota ve benzeri vaatlerine karşın listelerde yer alan kadın aday sayısı yine yok denecek kadar az. Kadınların 10 ilde ve 54 ilçede erkek rakipleriyle yarışacakları bu seçimlerde de belediye başkanlıkları için 2 bin 941 koltuk sayısına karşılık AKP, CHP, MHP, DTP, DP’nin toplam kadın aday sayısı 171 oldu. Bütün bu adayların seçildiği durumda dahi ortaya çıkan yüzde 6’lık temsil olasılığı ise siyasette kadının adı yine yok dedirtiyor. Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) düzenlediği, “Siyasette kadın: Ne kadar katılıyor ve ne kadar temsil ediliyoruz?” sorularına cevap aradığı toplantıda da siyasette kadın temsiliyetini Türkiye’de yaklaşan yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ışığında değerlendirildi. Kadın varsa yolsuzluk yok Avrupa Parlementosu’ndan Liberal Parti’nin Danimarka temsilcisi Karin Riss Jorgensen ve Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar’ın da katıldığı toplantının açılış konuşmasını yapan KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç dünya nüfusunun yüzde ellisini kadınların oluşturmasına rağmen, politik liderler arasındaki temsilin hem Türkiye’de hem dünyada, bu oranın çok altında olduğunu söyledi. Yapılan araştırmalarda kadın temsilinin yüksek olduğu yönetimlerde yolsuzluk oranlarının azaldığın belirten Onanç, “Hem de Birleşmiş Milletler gelişmişlik endeksinin de vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmiş ülkeler, vatandaşlarına daha yüksek bir yaşam standardı sağlayabiliyorlar. Özellikle yerel seçim sürecinde, iktidar partisi AKP elindeki kaynakları daha çok seçim kazanma yönünde kullandı. Bu gücün kadınların biraz daha siyasete katılması yönünde kullanılmasının demokrasi adına önemli bir adım olacaktı” dedi. Kadın aday oranı yüzde 6 KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar 29 Mart seçimlerinde CHP’nin 46, DTP’nin 37, AKP’nin 18, MHP’nin 34, DP’nin ise 36 kadın belediye başkan adayı gösterdiğini; bu beş partinin adaylarının toplamının 171 ettiğini belirtti. Bu yıl için belediye başkanlıklarında 2 bin 941 koltuk olduğunu ve bu 2 bin 941’in içinde sadece 171 kadın aday gösterildiğini vurguladı. Her seçim döneminde […]

Küresel krizde medya ve yeniden filler savaşı

Büyük 2008 krizi öncesi yaşanan likidite bolluğunun tüm dünyada yarattığı ekonomik genişleme, birçok sektörde olduğu gibi, reklamcılık harcamalarına, dolayısıyla medya mecralarının genişleyip büyümesine de imkan tanımıştı. Zenithoptimedia’nın verilerine göre, 2006’da 440 milyar dolar dolayında olan dünya reklam harcamaları, büyümenin sürdüğü 2007’de 485 milyar dolara kadar çıkmıştı. İlk yarısı, özellikle Asya’da büyümeyle geçen 2008’de ise reklam harcama temposu düşmekle birlikte 491,5 milyar dolarda kaldı. Bu anlamda, 2006-2007 döneminde yüzde 7’ye yakın artan reklam harcamalarının krizin ABD’de baş gösterip diğer merkez ülkelere ve giderek gelişmekte olan ülkelere yayılmaya başladığı 2008’de ancak yüzde 1,3 arttığı gözlemlendi. Zenithoptimedia, 2009 için reklam yatırımlarının artmayacağını , hatta yüzde 0,2 daralacağını öngörüyor. Bu, 2009’da dünya ekonomisinde, daralma öngören IMF öngörüleri ile tutarlı bir öngörü.Tahminler, reklamda daralmanın en çok Kuzey Amerika’da yaşanacağını ve pazardaki payı yüzde 36’yı bulan Amerika’da 2009 daralmasının yüzde 6’ya yaklaşacağını ortaya koyuyor. Reklamlardaki payı dörtte biri bulan diğer Merkez ülkelerin toplandığı Batı Avrupa’da da 2009 daralması yüzde 1 olarak öngörülüyor. (Tablo-1) Dünyanın tamamında, ama özellikle reklam harcamalarının yüzde 70’inden fazlasının yapıldığı Merkez gelişmiş ülkelerde reklamda daralma, tüm medya bileşenlerine de krizi taşıdı. Yazılı medyadan, elektroniğe, matbaacılıktan reklam-pazar araştırma. halkla ilişkilere, çeşitli kültür endüstrilerine, hatta futbol endüstrisine kadar, reklam gelirleriyle yaşayan sektörlerde , gelir girişi azaldı. Bu gelirin azalmasıyla ve tüketicinin belli tasarruflara gitmesiyle beraber, tüm dünyada, geniş anlamda medya sektöründe de ciro kayıpları yaşanmaya ve sonuçta da personel azaltmalar, ücretten tasarruflar ve tensikatlar hızlanmaya başladı. Resesyondan Şubat 2009 sonuna kadar 3,6 milyon istihdam kaybına uğrayan ABD’de , medya alt sektöründe de 100 binden fazla tensikata gidildi bile. Aynı tablo Avrupa için de geçerli. Hem yazılı medyada hem de elektronikte Avrupa’da ciddi işgücü tasarrufları ve emek üstünden kriz azaltıcı uygulamalara gidilmekte. Kriz ve Türk medyası 2008 öncesi dünyasının likidite bolluğunun rüzgarı ile 2002 sonrası bir büyüme dalgasının üstünde sörf yapıp yıllık yüzde 7’lik büyümelerle lale […]

“Gerçi Rum İsekde Rumca bilmez”

UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) 19 Şubat’ta yayınladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası (Atlas of the World’s Languages in Danger) dünyanın çeşitli ülkelerinden toplam 33 dilbilimci ve editörün katkısıyla hazırlandı. Araştırmaya göre, Türkiye’de yok olduğu kabul edilen dillerden biri “Cappadocian Greek” yani Kapadokya Yunancası. 2005 yılında Yunanistan’da tekrar keşfedildiği savunulan bu dil hakkında henüz bir yayın yok. Öte yandan nüfus mübadelesinden önce Orta Anadolu’da Rumlar tarafından konuşulan, ancak Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’nin (Karamanlıca), Türkçe bilmeyen araştırmacılar tarafından sık sık Yunanca ile karıştırılması, “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen bu dilin Karamanlıca olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Keşif olarak sunulan bu dil gerçekten de Yunanca değil ise, bilgisizlikten doğan bin yanlış ya da siyasal bir çarpıtma söz konusu. Atlastaki notlar Atlas’ın Türkiye bölümündeki araştırmada imzası bulunan, Helsinki Üniversitesi Fin-Ugur Dilleri Kürsüsü Öğretim Üyesi Tapani Salminen “Kapadokya Yunancası”yla ilgili şu notları düşüyor: “Nüfus mübadelesi öncesinde Orta Anadolu’daki Kapadokya bölgesinde, özellikle Konya Sille’de, Kayseri civarı ve Faraşa’da konuşuluyordu. Mark Janse and Dimitris Papazachariou 2005 yılında Yunanistan’da bu dili konuşanları keşfedene kadar Yunanca’nın bir lehçesi olan Kapadokya Yunancası’nın yok olduğu sanılıyordu.” Üniversitenin sitesinde yer özgeçmişine göre Avrupa ve Kuzeybatı Asya’da tehlike altındaki diller, Salminen’in uzmanlık konuları arasında yer alıyor. 47 yaşındaki dilbilimci UNESCO’nun 1993’te yayınladığı Avrupa’da Tehlike Altındaki Diller Raporu’nda (UNESCO Red Book Report on Endangered Languages: Europe)da derleyici olarak görev aldı. Dil kâşifleri Yine üniversite sitesindeki yayın listesine göre Salminen’in doğrudan Türkiye ya da Türkçe ile ilgili bir yayını bulunmuyor. Atlasta “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen dilin Türkiye’de kaybolduğu ve Yunanistan’da ise “son derece tehlikede” olduğu bilgisi iki akademisyenin 2005’te yayınladığı makaleye dayanıyor. Bu isimler o tarihte Ghent Üniversitesi (Belçika) öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mark Janse ve Patras Üniversitesi’nden (Yunanistan) Dr. Dimitris Papazachariou. Janse ve Papazachariou, popüler ve bilimsel yayınlarda 1960’larda yok olduğu kabul edilen “Kapadokya Yunancası”nı yeniden keşfeden ikili olarak anılıyor. Mark Janse şu […]

“Kapadokya Yunancası bir uydurma”

19 Şubat’ta UNESCO tarafından yayınlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası” Türkiye’de 18 dilin kaybolmaya yüz tuttuğunu ya da kaybolduğunu belirtiyor. Lazca, Zazaca, Batı Ermenice, Süryanice, Pontus Yunancası gibi dillerin yanı sıra listede bir dil dikkat çekiyor: Kapadokya Yunancası (Cappadocian Greek). Kaybolmuş diller kategorisine giren lisanın Nevşehir, Konya, Kayseri civarında yaşamış Rumlar tarafından konuşulduğu ve yok olduğu belirtiliyor. Kapadokya bölgesi üzerine romanları ve araştırmalarıyla tanınan Yazar Gürsel Korat, böyle bir dilin var olmadığını, Rumlar tarafından konuşulan Karamanlıca olduğu görüşünde. * BU MUAZZAM İBADET[hâne]… [devle]TLU PADİŞAH SULTAN [Mahmud]…… ASRINDA KAYSERİ KÂHİNİ FAZIL[e]TLU PAYİSİOSUN KEHENETİNDE, ÇİLEPOĞLU (ÇELEBİOĞLU?) HACI MURAT KALFANIN RESMİ İLE, VE BU KÖYDE İKAMET EDEN CÜMLE MÜMİNLERİN GANİ İMDADİ İLE, MUKADES TESLİSİN İSMİNE BİNN SEKİZ YÜZ OTUZ BEŞ SENESİNDE MÜCEDDİDEN İHYA OLUNUP SEPREMBİRİOS’UN (eylül) SEKİZİNDE TAKDİSLENDİ. 1835MEZKÛR HACI KALFANIN HAYRATİDİR Korat’la UNESCO’nun bu çalışması ve Karamanlıca hakkında konuştuk. Kapadokya Yunancası doğru bir isimlendirme mi?11. ile 12. yüzyıllarda Kapadokya’da Yunanca vardır. Ancak o dönemde yaşayanlar zaten Roma’nın (Bizans) ve bıraktıkları eserlerde de Yunanca’ya rastlanır. Biz bunu Rumca (Roma dili, Romaikos) olarak adlandırırız. Ancak o dil zamanla birçok nedenle Türkçe’ye dönüşmüştür. UNESCO’nun Kapadokya Yunancası dediği dil “Rumların konuştuğu dil” anlamına gelen Karamanlıca’dır. Karamanlıca nedir?Karamanlıca, Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’dir. Kapadokya civarındaki Hıristyanlar tarafından konuşulmaktaydı. Ortaçağ’da yazı dinsel aidiyeti gösterir. 15. yüzyıldan beri var olan bu dil 19. ve 20. yüzyıllarda Türkiye’nin bu bölgede yaşayan halkı Yunanistan’a göndermesiyle fiilen sona erdirildi. Nüfus mübadelesinden sonra bir süre yazışmalarda kullanılsa da dili bilen kişilerin ölmesiyle tamamen ortadan kalktı. “Rum halkın anadili Yunanca değildi” Araştırmalarınızda Kapadokya bölgesinde yaşayan Rumların Yunanca bilmediklerine değiniyorsunuz. Konuyla ilgili Türk ve Yunan tezlerini karşılaştırır mısınız?Kayseri, Nevşehir, Tokat, Amasya, Niğde gibi illerde yaşayan Rum halkı Türkofon yani sadece Türkçe konuşan bir topluluk. 1839’dan sonra milliyetçi hareketlerin başlamasıyla beraber bölgedeki ruhban okullarında, kiliselerde Yunanca öğretilmeye başlandı. Ancak öğrenilen Yunanca basit, sıradan bir Yunanca’dır. Kapadokya Yunancası diye […]