Kategori Genel

Tarihi değiştiren maymun

Yunan ordularının Anadolu’da yenilmesinin ardından gerçekleştirdiği darbeyle Yunanistan’da yönetimi ele alan cunta, aralarında dört eski başbakan ile bir başkomutan bulunan altı kişiyi idam etmişti. Şimdi bu dava yeniden açılıyor. İstiklâl Savaşı’nın 9 Eylül 1922’de sona ermesinden sonra aynı yılın Ekim ayında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanır. Ama İstanbul’un resmi kurtuluş günü olan 6 Ekim 1923’e kadar yaşanan olaylar pek bilinmez. Yunanistan’da “Küçük Asya yenilgisi”nin yol açtığı gelişmeler Türkiye’nin resmî tarihinde de yer almaz. Oysa, bu gelişmeleri Türkiye’nin yakın tarihinin bir bölümü oarak ele almak gerekiyor… 11 Ekim 1922’de Sakız Adası’ndaki iki Yunan albay Nikolaos Plastiras ve Stilyanos Gonatas darbe yaptıklarını ilan edip, Kral Konstantin’in tahttan çekilmesini ve yenilginin sorumlularının cezalandırılmasını isterler. Darbecilerin kurdurduğu özel Divan-ı Harp, “Altılar davası” olarak tarihe geçen yargılamadan sonra, üçü başbakan, ikisi bakan ve biri de Anadolu’da Yunan ordularının başkomutanı olmak üzere altı kişiyi idam cezasına çarptırır ve 15 Kasım 1922’de cezalar infaz edilir. Kurşuna dizilen başbakanlardan Petros Protopapadakis’in torunu 2 Ocak 2008’de Yunanistan Yüksek Mahkemesi Arios Pagos’a başvurarak yeni kanıtların ele geçtiğini ve büyükbabasının bir vatan haini olmadığını, dolayısıyla 1922’deki davanın yeniden açılması gerektiğini dile getirdi. Talep, önce ceza dairesinde ele alındı ve beş yargıçtan üçü davanın kabulu, ikisi de reddi yönünde oy kullandı. Ceza Dairesi savcısı dosyayı genel kurula havale etti ve kurul, Ocak ayında 88 yıllık davanın yeniden görülmesine karar verdi. “Ulusal Bölünme” ve “Büyük Felaket” “Altılar Davası” adıyla anılan bu hukuk olayının ayrıntılarına girmeden önce, bu davayla sonuçlanan ve “ulusal bölünme” diye anılan Yunanistan’daki tarihsel koşullara bir göz atmakta yarar var. “Ulusal Bölünme”nin başlangıcı, Duvel-i Muazzama yani, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın 1897 Türk-Yunan savaşından sonra Girit’i Osmanlı egemenliğinde, ama “özerk” bir devlet olarak yeniden yapılandırmalarına kadar uzanır. Adaya vali olarak Prens George atanır. Adanın önde gelen politikacılarından birisi de Elefterios Venizelos’tur. Venizelos ile prens ilkin ada halkını, daha sonra da tüm Yunanistan’ı […]

Hayat karartan Toz

“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

A possible rapprochement between the government and opposition?

News,Etc.It came as a respite in the years- long bickering between the ruling Justice and Development Party (AKP) and the opposition Republican Peoples Party (CHP) when Prime Minister Tayyip Erdogan unexpectedly found negotiable a proposal by Deniz Baykal that if the package of Constitutional amendments is broken up into two, the opposition would vote to accept 27 of the 30 amendments in the legislative assembly making a referendum unnecessary.For the remaining three amendments that the opposition objects to, Baykal said a referendum could be held.CHP objects to three of the 30 amendments that are related with the composition of the Constitutional Court, the Supreme Board of Judges and Prosecutors (HSYK) and the party closures. According to the opposition, authorizing the President to elect members to the Constitutional Court, changing the composition of HSYK to which the parliament and the president are given mandates to select members would destruct the independence of the judiciary and politicize it. CHP also objects to the amendment that authorizes the legislative assembly to have the final say about opening cases at the Constitutional Court to close political parties on grounds of violating the Constitution.Baykal addressing President Abdullah Gul made what he described as “a historical proposal” that his party would vote “yes” to 27 of the 30 amendments if Gul openly commits himself to submit only the three controversial changes to referendum. With CHP’s 97 votes in addition to AKP’s 337 members 27 amendments would easily get the necessary two thirds majority and change the Constitution without resorting to a national referendum.To Baykal’s proposal, the response came from Erdogan while he was flying to the United States this week to attend the Nuclear Security Summit in Washington.“Personally I am not against it. I will consult with my friends and authorized committees and give a reply,” […]

Karakulak hâlâ aramızda!

Soyu tükenmekte olan memeliler listesinde yer alan, kedigiller familyasının üyesi karakulak(Caracal caracal)Biyolog Batur Avgan tarafından bir kez daha görüntülendi. Karakulak Türkiye’de ilk kez 2002 yılında yine Avgan tarafından görüntülenmişti. İsviçre Bern Üniversitesi Ekoloji Bölümü’nde “Karakulakların Habitat Seçimi, Beslenme Ekolojileri ve İnsanla Olası Çatışmaları’ üzerine yüksek lisans tezi üzerine çalışan biyolog, bu türü 8 yıl sonra Antalya Düzlerçamı’nda görüntülemeyi başardı. Biyolog Avgan, yaklaşık 17 yıldır Türkiye’de bu türün izini sürüyor. Karakulakların varlığını fotokapan (fotoğraf makinesi tuzağı) yöntemiyle belgeleyen Avgan’ın yeni hedefi, Kaş’taki Kıbrıs Deresi kanyonunda karakulak ve vaşak araştırması yapmak. Avgan iki canlının bir arada belgelenmesi durumunda Kıbrıs Deresi’nin bu konuda dünyada en önemli nokta olacağını düşünüyor. Çobanlardan avcılara, bölgeye hakim birçok kişiyle görüşerek arazi hakkında veri toplayan Avgan, yaz aylarında bölgeye gelerek çalışma yapmak istediğini söyledi. İşinin zor olduğunu belirten deneyimli biyolog “Ancak bölgede karakulak vevaşak postunun bulunması da önemli bir kanıt sayılır” diyor. Sekiz yıl önce Atlasdergisi muhabiri Ali Murat Atay’la birlikte Antalya Güllük Dağı Milli Parkı’nda kurdukları fotokapanla ilk kez karakulak görüntülemeyi başaran Avgan, bu yıl 13 Şubat ve 14 Mart tarihlerinde bu canlıyı tekrar görüntüledi.2005’te Elmalı Çığlıkara’daki dokuz göller bölgesinde vaşak görüntülendiğini, Akseki’den de bu yönde haberler geldiğini ancak elde edilen görüntüleri henüz görmediğini söyleyen Avgan, vaşakla karakulakın birbirine karıştırıldığını belirtiyor. Anadolu’da on binlerce yıldır varolan Karakulak, insan baskısı nedeniyle günümüzde yalnızca Ege ve Akdeniz bölgelerinde blunuyor. Aynı yaşam alanını paylaşan karakulak ve vaşaklar çoğu kez birbiriyle karıştırılıyor. Keklik, çobanaldatan ve üveyik gibi yer kuşlarının yanı sıra tavşan ve tarla faresi gibi kemirgenlerle beslenen iki tür, aynı alanda aynı canlılarla beslendikleri için birbiriyle mücadele ediyor. Avgan’ın çalışması, Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme ekiplerinin desteğiyle gerçekleşiyor. Karakulak görüntülemek için ormanda kurduğu fotokapanların zaman zaman çalındığını belirten Avgan, “Tavşan ve dağ keçisi gibi canlıların kaçak avlanması karakulak habitatını zayıflatıyor. Özellikle Afrika’da yırtıcı memelilerin […]

Engelli kariyer

Galatasaray Rotaract Kulübü‘nünün öncülüğünde, 2 Nisan 2010’da gerçekleştirilen Engelliler Kariyer Günü, işverenle engellileri biraraya getirdi. Beşiktaş Belediyesi, Türkiye Omurilik Felçliler Derneği ve yenibiriş.com’un desteklediği etkinliğe 85 engelli ve 22 firma katıldı.Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde HaberVsmikrofonuna konuşan Galatasaray Rotaract Kulübü Başkanı Fatih Taşkın, amaçlarının kariyer günü gibi organizasyonları çoğaltmak ve engellileri kariyer konusunda bilinçlendirmek olduğunun altını çiziyor. Engelliler ise, gerçek engelin insanların zihinlerinde olduğunu ve kendilerine şans tanındığı takdirde her işi başarabileceklerini belirterek, kendilerine olanak verilmesini istiyorlar. Kariyer Günü, işverenle doğrudan görüşme imkanı bulan engellilerin büyük bölümü için iş olanağı yaratmış görünüyor. Beşiktaş Belediyesi’nden gelen ilk bilgilere göre 15 engelli iş sahibi oldu. Ancak görüşmeler sürüyor ve sayı artıyor.

Kurgusal duruşma, gerçek ödül

Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin, Ankara Üniversitesi ve Ankara Barosu‘nun ceza hukuku alanında düzenlediği Mahmut Esat Bozkurt Kurgusal Duruşma Yarışması‘nı kazandığını geçtiğimiz hafta öğrenmiştik. Gülşah Güven, DilanIşık, Ali Sina Yurtseverve Gökhan Özvardar‘dan oluşan Bilgi ekibi, bu yıl ikincisi düzenlenen yarışmada, kendi üniversitelerinin hukuk bölümlerini temsil eden 12 takımı geride bıraktı. Üçüncü sınıf öğrencilerinden oluşan bu ekip, 28 Mart’ta gerçekleşen final duruşmasında, hâkim ve savcı stajyerlerinden oluşan takıma karşı başarı sağladı. Bilgi takımının “teknik direktörü”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Onur Kemal Kerman, HaberVs‘nin bu kurgusal yarışmaya dair sorularını cevapladı. Kurgusal duruşma nedir?Farazi dava ya da duruşma yarışması ceza hukuku alanında yapılıyor. Öncelikle bir olay yayınlanıyor. Ankara Üniversitesi’ndeki hocalar bir olay hazırlıyorlar. Ondan sonra o olayı yayınlıyorlar ve belli tarihler veriyorlar dilekçeleri hazırlamak için. Önce işin bir yazılı aşaması var. Yazılı aşamasında şöyle oluyor: Normal ceza mahkemesinde olduğu üzere her takım verilen olaya ilişkin yazılı bir iddianame hazırlıyor. Suçları tespit ediyor ya da muhakeme sürecine ilişkin herhangi bir aksaklık varsa onu tespit ediyor. Onlara ilişkin bir iddianame hazırlıyor. Bir de savunma dilekçesi hazırlıyor. Yani adeta ceza mahkemesindeki iki taraf gibi iki dilekçeyi de hazırlıyor. Daha sonra hazırladıkları dilekçeleri belirlenen tarihe kadar gönderiyorlar.Peki, öğrenciler dilekçeleri gönderdikten sonra ne oluyor?Daha sonrasında gönderilen dilekçeler değerlendiriliyor. Yani yazılı aşamada da bir eleme söz konusu. Katılan 12 takımdan sekizi katılmaya uygun bulundu. Yazılı aşamadan geçen takımlar sözlüye kalmaya hak kazanıyorlar. Tabii biz yarışmaya katılacağımız açıklanmadan önce çocukları sözlü aşamaya hazırlamak için sunum hazırlıkları yapıyorduk. Dört tane öğrencimiz vardı. Katılan öğrenciler üçüncü sınıf öğrencileri dolayısıyla aslında şöyle bir şey de var; Ceza Özel Hükümler dersi vardır bizde üçüncü sınıfın ikinci döneminde verilir. Bu öğrenciler o dersin hepsini görmemişler, dördüncü sınıfta verilen Ceza Muhakemesi Hukuku dersini ise hiç almamışlar. Fakat kendileri hazırlandılar. Yarışmanın da ertelenmesi ile yaklaşık sekiz ay boyunca hazırlandılar. Yaz tatili dâhil olmak üzere evlerine gitmeyip […]

İskele cenneti Kınalıada

İstanbul Kınalıada’da inşaat izni alınmadan yapılan motor iskelesi, ada halkının karşı mücadelesine ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun durdurma kararına rağmen tamamlanma aşamasına geldi. Halk ve esnaf, yasal gereklilikler yerine getirilmeden inşa edilen bu iskeleye, yanlış yer seçildiği ve ada sahilini çirkinleştirdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Adalar Belediyesi dün yaptığı yazılı açıklamada, iskelenin yapıldığı alanın mülkiyetini elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), inşaattan da sorumlu olduğunu iddia etti. İBB ise iznin, 2 Kasım 2009’da Adalar Belediyesi tarafından verildiği görüşünde. Kınalıada’ya yeni bir iskele yapılması geçtiğimiz kış, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’nin (İDO), Adalar’a yapılan vapur seferlerini azaltmasıyla gündeme geldi. İDO, ekonomik olmadığı gerekçesiyle, İstanbul’un Adalar’a en yakın iskelesi Bostancı’dan yapılan seferleri kaldırarak ulaşımı motorlar vasıtasıyla sağlamaya başladı. Acil deniz, acil iskele! Vapur seferlerlerinin iptal edilmesinden sonra, Bostancı ve Adalar arasındaki ulaşım Mavi Marmara Motorlu Taşıt Kooperatifi’nin tekneleri tarafından yürütülmeye başlandı. Mavi Marmara, geçtiğimiz kış Büyükada, Heybeliada ve Burgazada’da kendi motorları için birer iskele inşa etti. Son olarak, Mart ayı başında Kınalıada iskelesinin yapımına başladı. Ancak sahil şeridi diğer üç adaya kıyasla çok daha dar ve bu daracık sahilde hali hazırda üç iskeleye sahip olan Kınalıada’da, inşaat tepkiyle karşılandı. (Diğer üç iskele: Vapur iskelesi, deniz otobüslerinin kullandığı İDO iskelesi ve balıkçılık kooperatifinin kullandığı yük iskelesi.)Muhtar Şahin: “Gücümüz yetmedi” İskele inşaatını durdurmak için yasal her türlü mücadeleyi yaptıklarını belirten Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin, resmi kurumların ilgisizliğinden şikayetçi: “Son olarak 250 imzalı dilekçe verdik. Üç iskelenin bulunduğu bir yerde, bir dördüncüsünün yapılması istemedik. Ama gücümüz yetmedi. Kaldı ki diğer üç iskelenin de hâlâ ruhsatı yok.” Adalar Belediyesi’ne göre Mavi Marmara bu iskeleleri, İstanbul Valiliği’nin Kasım 2002 tarihli genelgesine dayanarak inşa ediyor. “Kent içi ulaşım hizmetlerinde denizin payının acilen artırılması” hakkındaki bu genelge, “mevcut deniz coğrafyasından, bu alanda hizmet veren ve vermek isteyen girişimcilerin daha fazla ve etkin şekilde yararlanmasını sağlamak üzere” bir dizi uygulamayı […]

Üç boyutun her boyutu

Avatar’ın dünya genelinde 2,4 milyar dolarlık bilet gelirinden sonra üç boyutlu filmler Hollywood için yeni bir çıkış noktası olmaya başladı. En son Clash of the Titans (Titanların Savaşı) filmi de pastadan lokma kapmak için gösterim tarihini ileri atma pahasına 3-D’ye çevirildi. Ancak şimdilik Amerika’da bile bu durumu karşılayacak sinema altyapısı yok. Amerika ve Kanada’da mart ayı sonunda sayısı 4 bine yaklaşması beklenen üç boyutlu sinema salonları, bu yıl gösterime giren ve girecek olan, aralarında DreamWorks’den Shrek Forever After, Disney’den Alis Harikalar Diyarında ve Toy Story-3‘ün de olduğu 19 adet üç boyutlu filmin hakkını verebilecek kapasiteye sahip değil. Her büyük sinemada en fazla 2 veya 3 adet üç boyutlu salon bulunduğu için sinema sahipleri aynı anda vizyona giren üç boyutlu filmler arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Büyük şirketler de eskiden olduğu gibi yine normal versiyonları da üç boyutlularla birlikte vizyona sokmak zorunda kalacak. Üç boyutlu salonlarının maliyeti yüzlerce sinamadan oluşan zincirler hesaba katıldığında hiç de azımsanacak gibi değil. Bir sinema perdesini üç boyutlu sisteme çevirmek yaklaşık 70 bin dolara mal oluyor. Ancak buna rağmen Amerika’nın ünlü sinema zinciri Regal Entertainment’ın başkanı Amy Miler, seneye bu maliyetin tartışma konusu dahi olmayacağını ve değişimin hızla gerçekleştirileceğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere bakılırsa Türk sineması da üçüncü boyuttan geri kalmaya pek niyetli değil. 2011 sonunda vizyona girmesi planlanan “Çadır” adlı ilk üç boyutlu Türk filminin çekimlerine başlandığı belirtiliyor. Çanakkale Savaşı’nı konu eden filmin 10 milyon dolara mal olması planlanıyor. 3 boyutlu görüntü nasıl oluşuyor İnsan gözü saniyede 24 kareyi akıcı olarak algılıyor. Üç boyut duygusunu yaratabilmek için çok yüksek hızda saniyede gözün görebileceğinden fazla kare geçiyor. Filmler çekilirken çift kamera kullanılıyor biri sağ göz için diğeri sol göz için görüntü kaydediyor. Takılan gözlükler sol göze farklı kareyi sağ göze farklı kareyi gösteriyor bu sayede gözlerimiz iki ayrı açıdan görüntüleri yakaladığında derinlik kazanıyor. Diğer yandan […]

2010’un ilk itirafı

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı yönetiminin başarısız olduğuna dair ajans içerisinden ilk eleştiri, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili’den geldi. AKB Ajansı Yürütme Kurulu başkan vekilliğini de yürüten Bilgili “Devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları olarak birlikte yönetimi başarmamız gerektiğini hep söyleriz. Ama 2010’da bunu gereği gibi başaramadık. Küçük sarsıntılar olsaydı doğal karşılardım. Ama bu yaşadıklarımız normal değil. Açık yüreklilikle ifade edeyim” itirafında bulundu. Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili önceki akşam, Kültür Yönetimi programının davetlisi olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “İstanbul’un kültür ve sanat açısından konumu”nu değerlendirdi. Bilgili özetle, “İstanbul’un, kültür ve sanat açısından küresel ölçekte merkez olmasını sağlayacak bir politikanın bulunmadığı”nı söyledi. “Kent siyaseti” olarak isimlendirdiği yol haritasının çizilmediği sürece İstanbul’un “izlenen değil, izleyen” konumda kalacağını düşünüyordu. Kent, dünyada bugün bulunduğu konumu ise bilinçli bir politika sonucunda değil, kendi geneksel ve tarihsel dinamikleriyle kazanmıştı. İstanbul’un kültür ve sanat alanındaki politikasızlığından yakınan kültür ve turizm müdürüne, Ankara’nın, kentin kültür hayatıyla ilgili icraatlarıyla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bunlardan ilki, başlangıcından beri yönetiminde bulunduğu 2010 Ajansı’yla ilgiliydi. Üst üste istifa eden yürütme kurulu üyeleri, “bürokrasinin sivillere çalışma olanağı tanımadığı”ndan yakınmıştı. Bu görüşe göre Ankara zaten İstanbul için bir politika belirlemiş ve sivil toplumun bu politikaya katkıda bulunmasına izin vermemişti.“Siviller de sabırsız” Müdür Bilgili, bu soruya giriş paragrafında değindiğim cevabı verdi. Akademisyen olduğunu vurguladı ve kimi resmi toplantılarda çalışma arkadaşlarının “Akademisyen yönün ağır bastı, devleti kötülemeye başladın” uyarısında bulunduğunu dile getirdi. “Ama 2010 örneğinde sivil kanadın sabırsız davrandığını da dikkate almalıyız” dedi: “Sadece devlete yüklenmemek lazım. Ben de Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi olarak 2010’da devleti temsil ediyorum. Ankara’nın da hataları oldu. Ama bu işi toplu şekilde analiz edip, pozitif yararlar çıkarmanın doğru olduğuna inanıyorum. Keşke böyle olmasaydı, sonuç bu.”“İyi bir algı yaratılabilseydi, 2010 modeli devam edebilirdi” Salonda bulunan bir koruma kurulu üyesi Bilgili’ye, 2010 sona erdiğinde […]

Metin Şentürk’ün vakfı

Metin Şentürk, sanatçılığı kadar sosyal ilişkileri ve mizah gücüyle de zaman zaman gündeme gelen bir isim. Geçtiğimiz günlerde Şentürk’ün Dünya Engelliler Vakfı’nı kurduğu haberi gazetelerde çıkınca pek çok kişinin yüzünde bir gülümseme belirmesi pek boşuna değil. “Hayatın seninle dalga geçmesine izin vermeden sen onunla dalga geç” diyerek özetlediği mutluluk formülünün dalga dalga yayılmasının bir sonucu olsa gerek bu gülümseme… Bu aralar TRT-1’de kendi hazırladığı “Eğlence Pazarı” adlı programı her pazar canlı olarak Doğa Rutkay ile beraber sunan Metin Şentürk, bir yandan da Dünya Engelliler Vakfı’na (DEV) başkanlık yapıyor. Dünyadaki ve Türkiye’deki engelli insanların eğitim, kültür, sosyal, sağlık ve sportif yönden gelişmesi ile tüm halkın yardımlaşma ve dayanışmaya özendirilmesi gibi maddeler vakfın kuruluş amaçlarında yer alıyor. Şentürk, Türkiye’de engellilere bakış açısının zaman içinde değiştiğini, önceden düşünüp de yapamadığı projeleri artık hayata geçirmeye başladığını söylüyor. Vakfın oluşum aşamasında çeşitli fizibiliteler, araştırmalar yaptıklarından, bütün bunların sonucunda da bu vakfı kurmaya ve Dünya Engelliler Birliği’ni Türkiye’de oluşturmaya karar verdiklerini anlatıyor.Dünya Engelliler Vakfı diğer vakıflardan farklı “Dünya Engelliler Vakfı’nın diğer projelerden veya diğer vakıf ve derneklerden ayrılan noktası bir düşünce ve proje kuruluşu olmasıdır” diyor Şentürk. Diğer vakıflar gibi organizasyonlar yapmak, para toplamak, para dağıtmak ya da çeşitli medikal yardımlarda bulunmak gibi çalışmalar içinde bulunmayı düşünmediklerini söylüyor. Sanatçıya göre bunları yapan yeterince kurum var. DEV’in daha ziyade Dünya engelliler tatil köyünü burada kurmak, geriatri merkezleri, omurilik şifahane ve rehabilitasyon merkezleri kurmak gibi hedefleri var. “En önemlisi Dünya Engelliler Birliğini bu vakıf bünyesinde burada kurmak istiyoruz” diyor ve ekliyor “Başlıca önemsediğimiz şey engelsiz sokaklar, mahalleler ve şehirlerin projelerini üretip bir orkestra şefi gibi bunun organizasyonunu sağlamak. Hem kendi ülkemizde hem de gelişmekte olan ülkelere bir bilgi bankası kurarak bunları sağlamak istiyoruz.” “Vakfımızı değil, vakfımızın projelerini Cumhurbaşkanlığı himayesine vereceğiz” Dünya Engelliler Vakfı Metin Şentürk, Necdet Öztürk, Fulya Şentürk ve Mustafa İlrak tarafından kurulan DEV’de Şentürk başkan ve […]

Bir ampul kaç balıkla yanar?

Türkiye Su Meclisi, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle hazırladığı afişte hidroelektrik santrallerin (HES) neden olduğu doğa yıkımına dikkat çekti. “Bir ampul kaç balıkla yaşar” sorusuyla son yıllarda santral inşaatı, doğal su kaynaklarının kurutulması ve sulama faaliyetleri nedeniyle yok olan doğal alanları ve canlı türlerini hatırlattı. Su Meclisi, yaşamın temel koşulu suyu anayasal güvence altına almak amacıyla Ocak ayında kuruldu. 55 sivil toplum kuruluşu meclis için bir araya gelerek, suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayan bir politika oluşturulması ve suyla ilgili yanlış uygulamaların düzeltilmesini sağlama amacıyla yola çıktı. Dünya Su Günü için hazırlanan afişte ise özellikle son günlerde sayısı hızla artan ve daha da arttırılmaya çalışılan HES’lere dikkat çekildi. Dereler üzerinde kurulacak santrallerin sadece canlı türlerine zarar vermediği, bu bölgelerde yaşayan insanları da göçe zorladığı belirtildi. Afişte, ülkemizdeki su kaynaklarının neredeyse tamamına HES kurulması istendiği ancak bu yolla Türkiye’nin enerji ihtiyacının sadece yüzde 5’ini karşılanabileceği vurgulandı. Buna karşılık 2 bin derenin, balıkları ve tüm canlılarıyla santrallere feda edileceği ifade edildi.

An imam will sit on every medical ethics board

News,etc. The Ministry of Health had to revise its regulations about the functioning and composition of Board of Ethics in Clinical Research because the earlier one has been repealed by the Supreme Administrative Court upon a complaint by the Turkish Medical Association on grounds that it contravenes the existing laws. The ministry published new regulations last week in the Official Gazette; but this time it seems to lead to more controversy. These boards that usually function within the framework of medical schools but supervised by the ministry are supposed to oversee the ethical rules of medical research, new methods of therapy and new medicine will now include an imam or a graduate of Ilahiyat Fakultesi that corresponds to a Theology School in the Christendom. The earlier version of regulations also included a layman as a member of the board who was defined as “a university graduate who is not a member of professions related to health.” According to the ministry, the inclusion of the imam will represent “the people” on the board and the measure conforms to similar practices in the European Union. “The inclusion of an imam is not directly related to religion. The reason is, men of religion are more disposed to human sensitivities,” said a spokesman for the ministry. However, Islamic circles welcomed the measure saying that an imam on the board would prevent the usage of substances proscribed by Islam in drugs and new therapy methods. According to medical authorities introducing religious concepts into the ethics of medicine “would hamper scientific progress.” “There are expert deontologists on the Ethics Board who are in full knowledge of the moral, legal and scientific aspects of medical research, there is no need for religious counsel,” a spokesman for the Turkish Medical Association said. Since the Supreme Administrative Court repealed […]

Minister’s remarks on homosexuality stirs strong feelings

News,etc. “Are you not concerned that homophobic murders might increase in the society because of the comments made by your minister?” was among the written questions put to Prime Minister Tayyip Erdogan by the Istanbul deputy Mehmet Sevigen following the strong reaction to State Minister Selma Aliye Kavaf in charge of family and women’s affairs who declared at a newspaper interview that homosexuality is a disease that should be cured. Kavaf, one of the women cabinet members was interviewed by the Hurriyet newspaper’s Sunday supplement on various topics including her background as a teacher, her family life, her likes and dislikes. “I believe that homosexuality is a biological disorder, a disease that should be cured. I do not have a positive approach towards the issue of homosexual marriages. We don’t have any work underway regarding this topic at our ministry. Furthermore, we have not received any request to this effect,” said Kavaf during the interview. She also expressed her disapproval of television serials that show couples kissing each other. “When the journalists asked me what I think about couples kissing each other in the serial ‘Forbidden Love,’ I said such scenes are aired in the United States and Europe in coded format. Those who want to watch them buy them using a password. Those scenes may not be important in the morally degenerative sense for 40 or 50 year olds, but they might have different effects on 4 to 10 year olds,” Kavaf commented. The serial she likes most is the controversial “Valley of Wolves” where a group of underground gang supposedly protects Turkey’s national rights through a lot of violence and bloodshed. The serial had caused Israel to protest Turkey last year, when in one of the episodes Israeli agents kidnap Turkish kids and the chief character raids the […]

AKP puts constitutional amendments on the agenda

News, etc. Prime Minister Tayyip Erdogan closeted with his ministers and legal experts for four hours putting the final touches to constitutional amendments which he said will be negotiated with all the political parties in Turkey. According to AKP sources quoted by the Turkish newspapers the package of amendments will introduce 12 changes regarding the structure of judicial organs and citizens rights. One of the most important features of the package is related to the structure of the Constitutional Court which has been one of the main headaches of Erdogan since his party came to power in 2002. The number of judges at the Constitutional Court will be increased and part of them will be elected by the National Assembly, according to the amendments. Presently, Turkey’s Constitutional Court has 11 judges, all appointed by the President who selects one of the three candidates nominated by the nation’s top judiciary organs like the Supreme Court. The amendments will also grant ordinary citizens to file applications with the Constitutional Court, a right reserved until now to the main opposition party, lower courts or 110 parliament members jointly filing a petition. Closing down of political parties on grounds that their actions have violated the constitution will be adjusted to the norms of Declaration of Venice, according to the draft. The Constitutional Court will not be able to close down political parties unless it is proven that the party is responsible for acts of violence or terror. Another change concerns the structure of the Supreme Board of Judges and Prosecutors (HSYK) which became the centerpiece of controversy between the government and the opposition recently. Prime Minister Erdogan and his ministers have voiced several times their displeasure with the decisions of HSYK which functions as the supervising body of Turkey’s judiciary, dealing with appointments, promotions […]

Ölüm Allah’ın emri mi?

Teknoloji ve tıp alanındaki yenilikler sayesinde hayatımızda çok büyük değişiklikler gerçekleşiyor. Gelişen ilaçlar, solunum cihazları, yaşam üniteleri ve daha niceleri sayesinde ölüm, kimi zaman randevularını erteleyebiliyor. Yaşam süresi belki uzuyor ama yıpratıcı ve iyileşme umudu olmayan uzun bir hastalık süreci kimi zaman hayata karşı tahammülü kalmayan insanların ötanazi talebinde bulunmasına neden olabiliyor. Ancak bu tür hastaların ölüm istekleri çoğu ülke tarafından kabul edilmiyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Çağdaş Hukukçular Kulübü tarafından gerçekleştirilen “Ötanazi” başlıklı panelde biraraya gelen hukukçular, yaşam hakkından vazgeçmenin hukuka aykırı bir eylem olmadığını, fakat Türkiye ve daha birçok ülkede bu talebin reddedildiği belirtiyorlar. “Din, çoğu toplumda en büyük dayanak ve bu sebeple de yaşamın Tanrı tarafından sonlandırılması gerektiğine inanılıyor” diyen İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, yaşamın dokunulmazlığı ve kutsallığına karşı niteliğinin de çok önemli olduğunu söylüyor. Bireyin yaşamıyla ilgili karar verme hakkına sahip olduğunu vurgulayan İnceoğlu, sadece Hollanda ve Belçika vatandaşlarının ötanazi hakkı bulunduğunu belirtiyor. Tabii bu hakkı kötüye kullanmak isteyen hasta yakınları ve hekimler için de bir takım sınırlayıcı hükümler bulunuyor. Hastanın talebi, ümitsizce acı çekmesi gibi nedenlerin sonucunda hekimin de onayı alınarak ötanazi kararı verilebiliyor. Herhangi bir kuşku durumunda ise savcılığa bildiriliyor ve denetleme başlıyor. İnceoğlu, Türkiye’de ötanazi ile ilgili herhangi bir kararın alınmadığını ve maalesef özel yaşam dendiği zaman akla sadece “gizlilik” kelimesinin geldiğini vurguluyor. Zira özel hayata ait haklardan birini de ötanazi oluşturuyor. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Şefik Görkey, bir hastanın beyin ölümü gerçekleştiği zaman hekimin durumu sorgulamaya başladığını, çünkü hasta yapay olarak yaşasa bile artık bilincinin bulunmadığını anlatıyor. Hekimin temel kaygısının hastaları iyileştirmeye çalışmak olduğunu belirten Görkey, Türkiye’de hekimin bu desteği kesmek gibi bir hakkının da olmadığını söylüyor. Türkiye’de beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastanın yaşam destek ünitesinin sadece ailesi tarafından kesilebildiğini belirten İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ragıp Barış Erman ise bu […]

Neden blog yazıyoruz?

Bloglar, yani internet günlükleri hızla büyümeye devam ediyor. Aklımıza gelebilecek her konuda görüş ve bilgilerin yer aldığı milyonlarca bloga her gün binlerce yenisi ekleniyor. Blog yazarlığı günümüzde gazete-dergi yazarlığı gibi ayrı bir kategori haline gelmiş durumda ve bloglar neredeyse “bağımsız gazeteciliğin geleceği” olarak görülüyor. Dünyanın en büyük blog indeksleme ve arama motoru Technorati ’nin verilerine göre 2002-2009 arasında 66 ülkeden 1,2 milyonun üzerinde blog yazarı Technorati’ye üye olmuş. 81 ayrı dilde yazılan kayıtlı blog sayısı ise 133 milyonu aşıyor. Technorati, blogların oluşturduğu bu evrene “Blogosfer” adını veriyor. Blogosfere günde 900 bin yeni makale ekleniyor ve dünyada 346 milyon kişi blogları izliyor. Technorati’nin 2009’da gerçekleştirdiği araştırmaya göre blog yazarlarının yüzde 70’i bu işi kişisel tatmin için yaptığını söylüyor. Yazarlar buradaki başarılarını da günlük ziyaretçi sayısı, RSS abone sayısı, kendilerine verilen bağlantı sayısı veya yazılarına yapılan yorumların çokluğuna göre belirliyor. Blog yazarlarının değindiği konular ise kişisel düşünceler (yüzde 45), politika (yüzde 32) haberler (yüzde 30), bilgisayarlar (yüzde 28), iş yaşamı (yüzde 25) müzik, (yüzde 24) seyahat (yüzde 20), din ve ruhani konular (yüzde 19), bilim (yüzde 19), sinema (yüzde 19), çevre (yüzde 17), ekonomi (yüzde 16), sağlık (yüzde 16), televizyon (yüzde 16), ailevi olaylar (yüzde 14), sürdürülebilirlik (yüzde 10), spor (yüzde 10) ebeveynlik (yüzde 10), mali konular (yüzde 8), oyunlar (yüzde 8) ve ünlülerden (yüzde 7) oluşuyor. Üçte ikisi erkek olan blog yazarlarının yüzde 60’ı 18-44 yaş arasında ve yüzde 75’i de üniversite mezunu. Technorati araştırmasına katılan yazarlar “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna da ağırlıklı olarak “internet ortamında fikirlerimi söylemek için” (yüzde 71) diye yanıt veriyor. Yüzde 68’i deneyimlerini paylaşmak, yüzde 49’u ise benzer düşüncedeki insanlarla bağlantı kurmak için blog yazıyor. Diğer nedenler ise şöyle sıralanıyor:Aile ve arkadaşlarla sürekli bağlantıda kalmak (yüzde 24), işim için yeni müşterilen edinmek (yüzde 24), medya sahibi olmak (yüzde 22), özgeçmişimi zenginleştirmek (yüzde 19), gelir sağlamak veya gelirimi artırmak […]

Sarnıçta unutulan başkan

da, HaberVs’nin Fatih Belediyesi’nden edindiği bilgiyi doğruluyor. O zaman “Ek binanın altında tarihi bir sarnıç bulunuyor. Seçilirsem ilk işim belediye binasını yıkmak” diyen Er, “Belediyenin sonradan yapılan ek binası yıkılacak ve yeşil alan düzenlemesi gerçekleştirilecek” vaadinde bulunuyor. Eski başkan aynı söyleşide, sarnıç için rölöve, restitüsyon projeleri hazırlandığını, Koruma Kurulu’nun projeleri onayladığını hatta restorasyon projesinin ihalesinin de yapıldığını duyuruyor. Vatangazetesine verdiği röportajdan da anlaşılacağı gibi Eminönü Belediyesi’nin Fatih’e dahil edilmesinden sonra Nevzat Er, partisi AKP tarafından Fatih belediye başkanlığına aday gösterilmeyi beklemişti. Bu isteğini ve projelerini de basınla paylaşmış, ancak AKP tercihini, şimdiki başkan Mustafa Demir’den yana kullanmıştı. Belediyenin sitesindeki haberden anlaşıldığı kadarıyla Kadir Topbaş, bugün gerçekleşen törende de, yıkım ve restorasyon projelerini hazırladığını, kurula onaylattığını ve ihaleyi sonuçlandırdığını söyleyen Nevzat Er’in adını anmayı unuttu.