Kategori Spor

“Hamamönü doğumlu biri olarak Hacettepe adı bile adrenalin yaptı bende”

Volkan Ağır Gençlerbirliği Oftaşspor yılların eskitemediği futbol adamı İlhan Cavcav’ın uzun süreli bir projesi. Gençlerbirliği’nin başkanı Cavcav’ın kulüp ve futbol takımı yönetme becerisi, Kamerun’dan futbolcu alıp Real Madrid’e satmasından anlaşılabilir. Altyapı tesislerini de avrupa standartlarına çıkartan Cavcav’ın daha fazla genç yetenek yetiştirmek için yedi sene öncesinden başladığı bir proje’nin son aşaması Gençlerbirliği Oftaşspor. Yedi yıl önce 3. ligde mücadele eden Asaşspor kulübün kapısına kilit vurulma aşamasına gelince İlhan Cavcav tarafından o zamanın parasıyla 75 milyar liraya satın alındı. Cavcav, kulübün isminin önüne Gençlerbirliği markasını ekledi. Bu takım 2006/2007 sezonunda Birinci Lig’e (o zamanki adıyla Türk Telekom Birinci Ligi) çıkınca, Asaşspor ismi bu kez de Oftaşspor olarak değişti. Oftaşspor, Gençlerbirliği kulübünün bünyesine girdiğinden beri bir pilot takım olarak görüldü. “Alkaralar”da şans bulamayan gençler, bu takımda forma şansı buldu. Ve takım, Birinci Lig’e çıkmasının bir sezon ardından, Turkcell Süper Lig’e çıkma başarısını gösterdi. Böylece –birisi onursal olmak üzere- İlhan Cavcav’ın başkanı olduğu iki ayrı Gençlerbirliği, Türkiye’nin en üst düzey futbol liginde bir araya geldi. Elbette bu, alışılageldik bir durum değildi. Tartışmaları da beraberinde getirdi. Cavcav’ın lokomotif kulübü Gençlerbirliği’ne “kıyak geçebilir”di Oftaşspor. Ancak tam tersi oldu. İki takım dört defa karşılaştı. Oftaşspor hiç mağlubiyet almadı ve sezonu Gençlerbirliği’nin üzerinde bitirdi. Gençlere şans tanımak üzere “projelendirilen” takım fazlasıyla başarılı olmuştu, ki defansın vazgeçilmez isimlerinden Giray Kaçar hem milli takıma seçildi, hem de Trabzonspor’a transfer oldu. Dört Ankara takımının arasında da en iyi futbolu oynayan Oftaşspor oldu. Ancak bir eksikleri vardı. Zaman zaman bedavaya izleme fırsatı verilen takımın maçları dolmuyordu. Türk futbolunun gediklisi olmuş Cavcav bu sorunu halletmek için de bence mantıklı ama eleştiriye açık bir hamle yaptı. Ankara’nın en eski semti Hacettepe’nin spor klübü, semtin gençleri tarafından kurulup üst üste başarılarla Ankara 1. Ligi’ne çıkmıştı. Artık yerinde yeller esen bu ligde de başarılı oldu ve Türkiye Birinci Ligi’ne çıkmaya hak kazandı. Ancak burada aynı […]

Eto’o Özbekistan’da, Fenerbahçe’ye göz kırpıyor.

Samuel Eto’nun 11 yıllık İspanya kariyeri, Barcelona’nın onu satış listesine koymasıyla sona ermiş görünüyor. Dünyanın hala en pahalı futbolcuları arasında yer alan Kamerunlunun peşinde 10’a yakın kulüp var. Bu kulüplerin arasında Fenerbahçe ve bugün itibariyle de Beşiktaş’ın ismi geçiyor. “Çalışan kazanır” felsefesiyle hareket ettiğini söyleyen Samuel Eto’o, 1981’de Kamerun’da doğdu. Topla olağanüstü hızlı hareket edebilen Eto’o, 17 yaşındayken Real Madrid tarafından keşfedildi. Ancak Madrid kulübü onu sadece keşfetmekle yetindi; “kıymetli” formasını iki maç dışında siyahi futbolcuya hiç giydirmedi (Ki Eto’o, bu iki maçta da gol attı). Eto’o, Real’deki “mecburi hizmet”ini 1997 ve 1998’de CD Leganes’e, 1999’da Espanol’de kiralık oynayarak geçirdi. Kamerunluyu 2000 yılında kiralayan Real Mallorca, bonservis hakkını Real Madrid’te saklı kalmak kaydıyla futbolcuyu transfer etti. 2000 Olimpiyatları’nda Kamerun Milli Takımı ile şampiyonluk yaşaması Real’i, oyuncudan vazgeçme kararından döndürmedi. Kiralık dönemi de dahil olmak üzere Mallorca’da 177 maç oynayan Eto’o, 2000-2004 arasındaki bu dönemde 66 gol attı. Ve kulübün, gelmiş geçmiş en başarılı golcüsü oldu. “Çirkin futbolcu forma sattırmaz” 2003/2004 sezonu başlarken Real Madrid başkan Başkanı Florentino Perez’in “Ronaldinho çirkin, forması satmaz” diyerek David Beckham ile anlaşmasının, Eto’o’nun da benzer bir düşünceyle kulüpten gönderilmiş olabileceğini düşündürüyor. Bu görüş, spor kamuoyunda da kabul görüyor. Görünen o ki Kamerunlu futbolcu İspanya’da, henüz ilk yıllardan itibaren derisinin renginden dolayı kötü muamele gördü. 2004’te kariyerinin en önemli imzasını, Real Madrid’in ezeli rakibi Barcelona’ya geçerek attı. Ronaldo’yu da kadrosuna katan Real, Eto’o’nun “vazgeçilebilir” olduğunu söylüyordu. Real ve Mallorca, Eto’o’nun bonservisi için Barcelona’dan 24 milyon avro kazandı. Eto’o,2004 ve 2008 arasında Katalan ekibinde 108 resmi maçta forma giydi ve 77 gol attı. Barcelona, Eto’o’lu kadrosuyla bu dönemde iki La Liga şampiyonluğu, iki İspanya Süper Kupası ve bir Şampiyonlar Ligi Kupası kazandı. Kamerun Milli Takımı’nın da yıldızı olan Eto’o, çıktığı 70 karşılaşmada 33 gol attı ve 2008 Afrika Uluslar Kupasından sonra tüm Afrika tarihinin en çok gol […]

Rafael Nadal

Anıl Kiper Pek çok insanın (ve elbette sponsoru Nike’ın) andığı ismiyle Rafa’nın futbola sırt çevirip tenise devam edeceğini sanırım kimse tahmin dahi edemezdi o yıllarda. Amcası, Barcelonalı futbolcu Miguel Ángel Nadal’a özenip hırsla sarıldığı futboldan uzaklaşıp büyük amcası ve koçu Toni Nadal’ın ısrarı ve çabaları sonunda başladı tenise. 12 yaş altı turnuvada kazandığı İspanya şampiyonluğu, amcasının telkinleri dahi Nadal’ı bir türlü futboldan koparamadı. İspanya’nın çeşitli kulüplerinde futbol oynarken, haftada iki defa da amcası Toni’nin gözetiminde tenis antrenmanlarına devam etti. Rafa’nın seçimlerine pek karışmayan baba, üçüncü kardeş Sebastian Nadal, oğlunun 12 yaşına bastığı ilk günlerde ağırlığını koydu. Ve oğlunun tenisi seçmesi için çaba gösterdi. İspanya Tenis Federasyonu’nun teklifi üzerine yaşadığı Mallorca’dan Barcelona’ya taşındı Rafael Nadal. Cüssesi, tenis için oldukça avantajlıydı (Boyu 1,85 metre). İlk yıllarda tenis oynarken sadece sağ elini kullanıyordu Rafa. Toni Nadal, onun sol elini de kullanmasını istedi ve bu yönde çalıştırdı. Nadal’ın her iki elini de kullanabilmesine ve bu sayede çift el ile çok sert ve etkili “backhand” vurabilmesine olanak sağladı. 12 yaşında yaptığı seçim Nadal’ı pişman etmedi, 16 yaşına geldiğinde dünyanın en iyi elli oyuncusu arasına girişmişti bile. Maç öncesi ve esnasındaki, belki de uğur olarak gördüğü, bir takım alışkanlıklarını sanırım profesyonelliğe adım atmadığı o yıllarda edindi. Her servis öncesi topu beş kez sektirmesi, sadece kısa çorap giymesi, kafa bandını maçtan bir saat önce takıp ancak kort çıkışından sonra çıkarması, içtiği suların hep aynı yerde ve aynı hizada olması hep o yılların ürünü olsa gerek. 2001 yılında profesyonelliğe adım attı. 2003 yılında oynadığı Monte Carlo Master Series Turnuvası ile adını duyurdu. Çok iyi başladığı bu turnuvada sona, finale kadar gelemese de o dönemin formda oyuncularını yenmeyi başardı Bir yıl sonra “Grand Slam” tabir edilen, tenis dünyasının en büyük dört turnuvasından biri olan Roland Garros da (Fransız Açık) dahil olmak üzere dokuz kupa kaldırdı. 2005 yılında, ezeli rakibi […]

Nihat Kahveci: “Yorumculara kulak asmayın”

Yıldızlardan herhangi birinin üzerinde çok önceden yazıyor muydu bilinmez: “Nihat Kahveci adındaki çocuk günlerden bir gün başarılı bir futbolcu olacak. Top ayağına değdiği anda, milyonlarca insanın kalbindeki şapka beş kere uçup üç kere konacak.” İşçi bir babanın altı çocuğundan ortancası olarak İstanbul Esenler’de henüz top değil ama hayat-memat meseleleri peşinde koşarken o da bilmiyormuş. Beşiktaş’ta oynayacağını (1997), İspanya’nın Real Sociedad takımına 5 milyon Euro’ya transfer edileceğini (2001), Milli Takım’la dünya üçüncülüğü yaşayacağını (2002), İspanya’da yılın futbolcusu seçileceğini (2004), Villarreal CF ile La Liga ikinciliği yaşayacağını (2008) ve takımın en çok gol atan futbolcusu olacağını vesaire. Zaten futbola da 16 yaşında başlamış. Şans mı? Kader mi? Çok çalışmak mı? Zapturapt bir hayat mı? Fırsatları iyi görebilmek mi? Ona göre, hepsini al ve koy bir sepete. Çünkü yetenek bile tek başına beş para etmiyor bu devirde. Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde “Hey Amigo!….”, şeklinde başlıyor cümlelerine. Gerisi tıkır tıkır geliyor. Sanki 1978 Giresun doğumlu değil de, 42 yıllık İspanyol gibi. Aksansız. Bukalemun gibi araziye uyum sağlamış. Amigo’nun kim olduğu duruma göre değişiyor. Paella servisi yapan garson, “Sen bir numarasın” diye omzuna vuran manav, bankta öpüşmelerine ara verip “İki değil de lütfen üç gol at” diye ricada bulunan sevgililer… Hepsiyle tek tek durup konuşuyor. O maçta topun neden öyle değil de böyle gittiğini anlatmaya gocunmuyor. Güneşi aynı güneş. Denizi aynı deniz. İşte bildiğin Akdeniz. Burada top oynamaya da, yaşamaya da bayılıyor. Mümkünse jübilesini de İspanya’da yapmak istiyor. “Tabii kader belli olmaz ama” Türkiye’ye dönmeye hiç mi hiç niyeti yok. Castellon’u Çeşme’nin sezon dışı boş hallerine benzetiyor. Artık İstanbul’un kendisine olmasa da trafiğine, kalabalığına ve kaotik ortamına tatillerde bile zor dayanıyor. Yeni doğan kızı Selin’i burada büyütmek istiyor. Katlana katlana arka cebe sığan şemsiye gibi. Derli toplu kompakt bir hayat. Evi Castellon’da, 2006’dan beri oynadığı Villarreal takımına adını veren kasabayla arası, arabayla 15 […]

“Ayağım kopsa bile oynamak istiyorum”

Gökhan Tan A Milli Futbol Takımı’nın, Almanya ile oynanacak yarı final karşılaşması öncesinde, kulübede oturacak futbolcusu bile kalmadığını yazmıştık iki gün önce. Haberin alt başlığında şu ifade yer alıyordu: “…bu kez sadece son dakikalarda değil, maç öncesinde de mucize gerekiyor. ‘Ayağı kopsa da oynayacak’ futbolcuların sahaya çıkabilmesi gibi.” Yarı finale mucizevi şekilde ulaşan milli takımın gerçekten de bu kez maç öncesinde de bir mucizeye ihtiyacı var. Bu mucize, bir mucizeye daha imza atabilecek sakat futbolcuların sahaya çıkabilecek ve takıma katkı sağlayabilecek düzeye gelebilmesi. Almanya maçında Türk Milli Takımı’nın kulübesinde, sağlık sorunu bulunmayan sadece üç futbolcu var. Bunların biri, takımın üçüncü kalecesi Tolga Zengin. Tolga, espirilere konu olduğu üzere orta saha ya da forvette oynayamayacağına göre, kale dışındaki mevkiler için sadece iki değişiklik şansımız var. Sakatlıklar “kağıt üstünde” Ancak elbette bu durum sadece kağıt üzerinde böyle. Turnuva boyunca sakatlanan (hatta turnuva da sakat gelen) ve bir daha sahaya çıkamayan futbolcuları kulübede ve hatta sahada göreceğiz. Fatih Terim, Türk futbolunun tarihinde ilk kez yakaladığı final oynama şansını kaybetmemesi için her türlü olasılığı düşünecek, sadece kendi değil futbolcular adına da risk alacaktır. Durumu belirsiz sakat oyuncular, Emre Belezoğlu ve Tümer Metin ihtiyaç durumunda oynayacaktır. Klişe deyimle, “Ayağı kopsa da oynayan” futbolcuları sahaya sürecektir. Servet Çetin’in dün, Vatan gazetesinden Tayfun Bayındır’a söyledikleri bu konuda ilk sinyali verdi. Şunları söylemiş Servet: “ Takımda bu kadar eksik varken Çarşamba akşamı ayağım kopsa da oynamak istiyorum. Ne yapıp edip sahaya çıkmayı düşlüyorum. Ama hocam ve doktorlar izin vermiyorlar. Futbol hayatımı tehlikeye atabiliceğimi söylüyorlar.” Vatan’daki haberde, önceki gün bir toplantı yapan doktorlar ve teknik heyetin, Servet’in oynama olasılığının çok az olduğunu belirtiliyor. İnsan hayatına verilen önem Haberde yer alan bir başka ayrıntı da dikkat çekici. Buna göre Türk Tabipler Birliği, Milli Takım doktorlarını arayarak Servet’i oynatmadıkları için teşekkür etmiş. “İnsan hayatına verdiğiniz önemden dolayı kutluyoruz” demiş. Tabipler Birliği, […]

Rusya Hollanda’yı eledi ama…

Gökhan Tan Futbolun en önemli turnuvaları Dünya ve Avrupa şampiyonaları her seferinde, ferken favorilerin elenmesine sahne olur. Dün gece bu maçlardan birine daha tanık olduk. Grup maçlarında, “ölüm grubu”nun tüm takımlarını (Romanya, İtalya ve Fransa) farklı mağlup eden ve bu nedenle turnuvanın en büyük favorisi olarak gösterilen Hollanda, çeyrek finale güçlükle çıkan Rusya tarafından kupa dışına itildi. “Turnuva takımı” Rusya’nın çeyrek finale çıkması ve Hollanda’yı elemesi tam da bu türde bir turnuvada görmeye alışık olduğumuz bir durum. Avrupa Şampiyonası’ndaki ilk maçında, birkaç saat sonra yarı finale çıkmak için İtalya ile karşılacak olan İspanya’dan üç fark yedi. İkinci maçında, 2004’teki kupanın sahibi Yunanistan’ı tek golle geçti. Yükselişi, son grup maçında da devam etti ve baştan sona üstün götürdüğü İşveç karşılaşmasını 2-0 önde bitirdi. Kupa tarihine baktığımızda ise Hollanda gibi, turnuvalara farklı galibiyetlerle başlayan “erken favorileri”n değil, Rusya gibi ivmesini sonradan kazanan takımların daha başarılı olduğunu görüyoruz. Zaten Hollanda karşısında Rusya’nın en büyük avantajı da buydu. Katıldığı hemen her turnuvada, gurup maçlarında futbolu ve parlak sonuçlarıyla göze batan İspanya, bu ilk gruptaki “erken favori”lerin demirbaş bir örneği. İkinci gurubun demirbaşı ise Almanya elbette. Euro 2008’de Türkiye’nin, “arkadan gelme” kupasını Almanya’nın elinden aldığı söylenebilir. “Futbol, Almanya’nın kazandığı bir oyundur” Ancak yarı final öncesinde Türkiye’nin durumu, Hollanda karşındaki Rusya’dan büyük bir farklılık gösteriyor. Burada İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden Gary Lineker’in “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir oyundur” sözünü hatırlayalım. Lineker elbette bu lafı, Almanya’nın turnuva performansını göz önüne alarak söylemişti. Futbolu biraz olsun takip eden her insan, Almanya’nın sürünerek geldiği tüm büyük turnuvalarda final ya da yarı final oynadığını bilir. İşte bu yüzden de Almanya için her zaman “turnuva takımı” benzetmesi yapılır. Almanya, hemen her turnuvada aynı performansı gösteriyor. Oysa Türkiye, oynadığı dört maçı, toplamda sadece 9 dakika önde götürerek yarı finale çıktı. Yani, Ekşi […]

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]

Euro 2008’den fanatik manzaralar…

Medyakronik Futbol deyince hep sahada oraya buraya koşuşturup duran yirmi küsur adam gelir. Ama aslında bu yirmi küsur adamın orada koşuşturmasına neden olan elbette onları izleyen onbinlerce kişidir çoğu zaman. İşte “taraftar” denilen bu insanlar sevgiyi, hırsı, gururu, keyfi, eğlenceyi ve tabii ki parayı yeşil sahalara taşır. Çünkü dedikleri gibi “futbol asla sadece futbol değildir” ve bu nedenle taraftarlar çoğu kez yeşil sahadaki yirmi küsur adamdan daha önemlidir. Biz de Euro2008’in en hızlı günlerinde Avrupa’nın ortasına akan taraftarların çekip, internetteki paylaşım sitelerine yüklediği yüzlerce fotoğrafı taradık, seçtik, Medyakronik okuyucuları için küçük bir “fanatik manzaralar” albümü hazırladık.

Arda Turan

Hıncal Uluç, Arda’yı Portekiz maçının ilk 11’ine almayan Fatih Terim’i eleştirirken şöyle demişti: “Elinde Arda gibi birisi varsa, önce onu alırsın. Yanına da 10 kişi koyarsın…” Rıdvan Dilmen de Çek Cumhuriyeti maçından sonra “Arda ve arkadaşları” dedi ısrarla. Bence de doğru bu eleştiriler, fakat bir yandan da, onun sahip olduğu “futbol neşesi”nin “büyük futbolcu” vurgusunun gölgesinde kalmasından korkuyorum. Alper Görmüş İsviçre maçı ile Çek Cumhuriyeti maçının arasında bir tarihteydi, tam olarak hatırlamıyorum, Volkan Demirel ve Arda Turan bir basın toplantısında gazetecilerin sorularını cevaplıyorlardı. Artık ezberlediğimiz klişelerin ardı ardına tekrarlandığı bu türden basın toplantılarına karnım toktu, fakat Arda’yı görünce böyle durumlardaki klasik tepkimi göstermedim; oturdum, izlemeye başladım. Volkan bölümü tam beklediğim gibi geçti. Sıra Arda’ya geldiğinde, daha suratındaki mimikleri, yüzündeki gülümsemeyi görünce anladım farklı bir şeylere şahit olacağımı… Yok, öyle çok radikal, çok farklı şeyler söylemedi, fakat başka bir elektrik yayılıyordu halinden, tavrından. Neşeliydi, rahattı, espri yapıyordu. Belli ki birkaç gün sonraki maçı bir “milli onur” sınavı gibi yaşamıyordu. Belli ki öyle bir maçta oynayacak olmasının sevincini, neşesini yaşıyordu. Çek Cumhuriyeti maçından hemen sonra takımın kaptanı Nihat Kahveci’yle yapılan ayaküstü söyleşiyi hatırlıyor musunuz? Devre arasında soyunma odasının halini anlatırken “Birbirimizle şöyle konuştuk” dedi, “yenilirsek de iyi oynayarak yenilelim.” İnanın, ben bu sözlere inanmakta bugün dahi zorluk çekiyorum. Aklıma Arda gibiler, Nihat gibiler geldiğinde ikna olabiliyorum, “Doğrudur, öyle konuşmuş olabilirler” diyebiliyorum kendi kendime. Portekiz kâbusunun ardından bu sayfalarda şöyle yazmıştım:“Milli Takımımızın Portekiz’le oynadığı maçtan hemen önce, soyunma odalarının dışında gerçekleştirilen televizyon çekimlerini siz de izlemişsinizdir. Birbirlerine başarı dilerken, ‘gaz verirken’ suratlarında öyle bir şey vardı ki, ben ürktüm. ‘Çıkalım, şunlara günlerini gösterelim’ gibi bir şey ama tam da öyle değil. Biraz ‘ya yenilirsek biz ne yaparaz’ hali, biraz üzerlerindeki ağır yükün altında ezilmişlik duygusu… Belki başka şeyler de, ama, onlar her neyse, bizimkilerin üzerinde yarattığı şey, belli ki son derece negatif bir […]

Ya kaybetseydik?

Volkan Ağır Fatih Terim basını toplantıya, azarlamak için davet etmiş gibi görünüyordu. Geriden gelip, biraz da şansla, iki maç kazanmış olan tek takım olmanın gururuyla, “Mucizeler zaman alır” manşetini attı önce. Ardından da sanki bunu gerçekten bilinçli yapıyormuş gibi, “İşinizi biraz zora sokuyoruz, yazılarınızı son 15 dakika yırtmak zorunda kalıyorsunuz ” diyerek zaman zaman kendisini dinleyenlere “latifelerde” bulundu. Tavırları mesafeli, ama çoğu zaman soğuk ve sertti. Masaya yumruğunu vurarak koşuştu zaman zaman. Acaba kaybetseydik böyle bir toplantı düzenleyecek miydi? Kazanırken bile bu tavrı sergileyen futbol adamı, turnuvaya veda toplantısında basına nasıl davranacaktı? Aynı saatlerde, benzer bir toplantıda mikrofonların arkasına geçen Çek Teknik Direktör Karel Brückner’in, gülümser bir ifadeyle sarf ettiği sözlerine kulak verelim: “Futbol çok güzel bir oyun ama insafsız. Acı veren yenilgiler ve harika zaferler birbirine aittir. Futbol bu iki şey olmadan yaşayamaz. Bu karmaşık durum, sadece bu oyuna özgü bir durum ve bu durumdan fazlasıyla mutluluk duyuyorum, çünkü insanların bu oyuna duygularını katabilmesinin tek yolu bu.” Karel Brückner bu toplantıda, milli takımdaki görevini bıraktığını duyurdu. Basın mensupları teknik adamı, alkışlarla uğurladı. Bu alışılmadık uğurlamayı fazlasıyla hak ediyordu. Ümit milli seviyesinden başlayarak, tam 10 yıldır ulusal takımın başındaydı. “Çek ekolü”nü ayağa kaldırdı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nın en iyi oynayan takımını yarattı ve kupanın şampiyonuna yenilerek elendi. Euro 2008 elemelerine, Almanya’nın bulunduğu grubun yenilgisiz birincisiydi ve bu takımı iki maçta da yenmeyi başardı.Gelgelelim Fatih Terim “Kaybetseydik darağaçları kurulur, oyuncularımızla birlikte orada asılabilirdik” diyordu. Büyük ihtimalle tüm basın da buna hazırlanıyordu gerçekten. Ama kazandıktan sonra da eleştirilmek, gerekirse “darağacına asılabilmek”, o koltuğun ve futbolun bir gereği değil mi? İki basın toplantısı bize iki teknik diretörün değil, iki anlayışın farkını öğretiyor. Kaybeden, futbolun güzel bir oyun olduğunu, kayıplar ve zaferlerin birbirine ait olup bu ikisi olmadan futboldan bahsedilemeyeceğini ve kaybetmenin de kazanmak kadar değerli olduğunu söylüyor. Kazanan, “Mucizeler zaman alır” diyor. Takımı 2-0 […]

Balçık skorla sıvanmaz

Mustafa Alp Dağıstanlı demiş. “Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum” gibi laflar da etmiş; o şişik ego balonu yüzünden mazur görüyorum. Durum, tam da onun dediği gibi, ama tersinden: Skor olarak önde tamamladığı için o da, başka birçok insan da Türk milli takımının iyi bir yerde olduğunu sanıyor. Halbuki, Çek maçı pekâlâ büyük bir hezimetle bitebilirdi. 2-0 ikiye katlanıp 4-0 olabilirdi biraz şansla: Direkten dönen bir top ve Koller’in karşı karşıya kaçırdığı gol. Türk takımı o kadar büyük bir acziyet içindeydi ki, Lig TV’de maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen, Çeklerin ilk golünden sonra ufuktaki felaketi görmenin ama bir şey yapılamayacak olmasının verdiği trajik çöküntü içinde “Şimdi kontratak yapabilecek Milan Baroş gibi futbolcularını oyuna alacaklar ve bizi yıkacaklar” diyordu. Ama işte Türkiye’nin çaresizliği Çekleri rehavetin bataklığına çekti ve yutuverdi. Çünkü, Çeklerin tecrübeli teknik direktörü Karel Brückner, Rıdvan Dilmen’in korktuğu şeyi, en acemi teknik direktörlerin bile düşünebileceği hamleyi yapmadı. Yapmadı, çünkü Türkiye ikinci yarının başında da bir varlık gösteremiyordu. Evet, sonra bir baskı kurdu, fakat bu şuursuzca bir baskıydı, etkili olmaktan uzaktı, sonuç yaratabilecek nitelikte değildi. Brückner bunu gördü ve muhtemelen bu yüzden Milan Baros’u “fuzuli” yormak istemedi. “Nasıl olsa alacağız bu maçı” diye düşündü. Sabri’nin oyuna alınması ve Hamit’in ortasahaya çekilmesi onun için bir uyarı olabilirdi, daha doğrusu, olmalıydı. Ama orada da Türk takımının ne yapacağını bilmemesinin yarattığı bir şaşırtmaca oldu. Çünkü Hamit, Türkiye ilk golü atana kadar neredeyse, Sabri’yle yapışık denebilecek kadar yan yana oynadı. Kim nerede oynuyor belli değildi. Hamit işte bu durumda Sabri’ye o el-kol işaretlerini yaptı: ‘Git, biraz ileride dur.’ Ve işte, Hamit ortasahadan ilk hamlesini yaptığında da Türkiye ilk golünü buldu. Brückner için bu da bir uyarı olmadı, anlaşılmaz şekilde.Ama Türkiye, kurtulmak için sadece Çeklerin düştüğü rehavet bataklığının yetmeyeceği kadar büyük bir çaresizlik içinde olduğundan bir şey daha gerekiyordu: futbolun en önemli oyuncularından biri olan şans. O […]

Fatih Terim: “Bulmuşşunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz”

Medyakronik Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim, dün sürpriz bir basın toplatısı düzenledi. Terim’in söyleyecekleri, programda olmayan bir toplantıyla basının karşısına çıktığı için merak konusuydu. Teknik adam sözlerine “Mutlu, gururlu ve Türk milletinin kutlama mesajlarıyla dolu bir geceyi geride bıraktıklarını” ifade ederek başladı. Ama çok geçmeden sözü, toplantının “ana konusu” olan basına getirdi. “Liyakatı sizden değil milleten aldık” Milliyet gazetesinde yer alan habere göre Fatih terim şunları söyledi: “Kendi işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Sizlerin işini de zorlaştırıyoruz. 70. dakikadan sonra yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. Bu sıkıntı için özür diliyoruz. Gecenin en karanlık olduğu an, sabaha en yakın olduğu andır. Oyuncularım bunu akıllarından hiç çıkarmıyorlar. Buraya gelirken ‘oynadığı futbolla keyif veren ve alan, kaybetse de kazansa da manşetlere çıkacak bir takım’ dedik. Verdiğimiz sözü tuttuğumuz için de mutluyum. İsviçre maçını 1-0’dan, son maçı da 2-0’dan çevirdik. Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum. Skor olarak geri düşünce eleştiri oluyor. Hatta saldıranlar da var. Hakaret edenler de var. Ben soyunma odasından futbolcularımı ’Allah utandırmasın’ diye uğurluyorum. Tüm enerji ve konsantrasyonumuzu en iyi şekilde kullanacağız. Bizimle üzülüp, bizimle seviniyor Türk halkı. Kaybetsek muhtemel darağaçları kurulabilirdi. Oyuncularımla ben orada asılabilirdik. İdam sehpalarını da aşıp geliyoruz. Bulmuşsunuz rahat ülkeyi yazıyorsunuz, İstanbul’a gelince isim vererek konuşacağız, biz liyakatı sizden değil milleten aldık. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama bazılarınız değişmiyor. Maçtan bir gün önce prim konusunu açıyorsunuz. Ağzına para lafını alan yokken. Yalan yazılıyor, yalanı da bana soruyorsunuz. Böyle bir ülkeyi buldunuz, rahatsınız. Mahkemeye veriyoruz sekiz ayda bitmiyor. Burada rahatsınız bunu tepmeyin.” Gerilimden beslenme Fatih Terim’in Çek Cumhuriyeti karşılaşmasından önce düzenlediği basın toplantısına katılan Milliyet yazarı Hasan Cemal ise şunları kaleme almıştı: “Fatih Hoca’nın yüz çizgileri de sıkıntılıydı, akşamki basın toplantısında. Söylemi, mimik ve jestleri, sağolsun, etrafına yine dalga dalga negatif enerji yayıyordu.Ve gazeteci milletinin genç habercileri, Hoca’ya sorularını genellikle çekine çekine yöneltiyorlardı, bir […]

Topu yuvarlaklaştıran adam

Gökhan Tan Kupaya renk kattığımız bir gerçek. Ama geride kalan 18 maç sonunda bu renk daha ziyade “ne yapacağı kestirilemeyen, gitti gidiyor denen maçı geri çevirebilen” özelliğiyle sınırlı. Türk Milli Takımı bu farkıyla şu anda büyük ihtimalle, turnuvanın en çok sivrilen (ve kupanın en büyük adayı olarak nitelenen) Hollanda’dan daha fazla konuşuluyor dünyada. Milli Takım, beklendiği gibi, kendine ait yolda ilerliyor. “Bu yol nedir” diye sorarsanız o zaten belli değil. Fatih Terim’in başında bulunduğu ekibin ismi, Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde de, aynı anda hem final, hem de grup maçlarında puan alamadan elenmekle birlikte anılıyordu. Bir takım hakkındaki tahminlerin bu kadar geniş bir yelpazede yer alması sanırım futbolu bilenlerin fazla olumlu ya da fazla olumlu düşünüyor olmasıyla açıklanamaz. “Olumlu” ya da “karamsar” cenahlardan birinde yığılma yaşanıyor olsa, yine de belli bir futbol anlayışından bahsedilebilir; bu durumda Milli Takım’ın bir “yol”a girdiği ve bu yolun belli kesimlerce sağlıklı bulunmadığı, aksayan yönlerinin olduğu düşünülebilir. Oysa mevcut tabloda Milli Takım’ın yolu, geride bıraktığımız maçlardan da görülebileceği üzere “finale çıkmak” ve “grupta puan alabilmek” arasında gezinip duruyor.Türk Milli Takımı’nın topu Milli Takım’ın performansı, futbolun doğasında yer alan “ihtimalleri” bile zorluyor. Spor Yazarı Bağış Erten’in benzetmesiyle “Top yuvarlak, ama Türk Milli Takımı’nın topu daha da yuvarlak.” Topu bu kadar yuvarlaklaştırmak elbette Fatih Terim’in şahsına münhasır anlayışının ürünü. Artık alışık olduğumuz üzere teknik adam, kendi gerçeğini, kendisi gibi düşünmeyen herkese kabul ettirmek için çabalamaktan bu turnuvada da vazgeçemiyor. Futbolcu tercihleri ve oynadıkları mevkilerle ilgili yapılan eleştirilerin hemen hepsi ortak noktalarda buluşuyor. Hemen her gazete ya da televizyonun Milli Takım kritiklerinde bu ortak eleştirileri görebilirsiniz. 7 Haziran’daki Portekiz maçında tutulan iki istatistik, beni “teknik adamın başarısı” konusunda bir sonuca götürüyor. Bu maçta Portekizli milliler, ilk yarıda topun yüzde 65’ine sahip oldular. Maç sonunda bu oran yüzde 53’e gerilemekle birlikte, oyunu istediği yönlendiren ve attığı iki gölün yanında üç […]

“Kabul edelim ki biz olmasak bu kupa çok sıkıcı olacak”

Spor Yazarı Mehmet Demirkol, Çek Cumhuriyeti karşılaşması için yazdığı yazıyı şöyle bitiriyor: “Şampiyonanın en acayip takımı olduğumuzu bir kez daha ispat ettiler. Avrupa’nın en acayip ülkesine de bu yakışır zaten. Başka hangi ülke bu kadar iniş çıkışı bir arada yaşar ki? Kabul edelim biz olmasak bu Avrupa’da bu kupa da çok sıkıcı olacak!”

“Atarsa benim oğlum atar” demişti Semih Şentürk’ün annesi!

Volkan Ağır Bir ölüm kalım maçı oynandı dün gece Basel St. Jakob Park Stadı’nda. Kazanan taraf şampiyonaya devam etme umudunu son maça taşıyacaktı. “Kendisini hatırlatmaya” gelen ve bunun için de sahaya gerçek kimliğini koyması gerektiğini hatırlayan milli takımımız kazanandı. Bu galibiyetle de bizi 2006 Dünya Kupası’nın dışına iten İsviçre’yi, kendi evindeki “parti”den kapı dışarı etmiş olduk. Avrupa Şampiyonası’na ilk kez katıldığımız 1996’dan beri sahip olduğumuz geleneği bozmamış ve ilk maçımızda Portekiz karşısından puansız ve golsüz ayrılmıştık. Bu mağlubiyetin endişe veren tarafı gol atıp ve puan toplayamamamız değil, futbolumuzu bile hatırlayamamızdı. Milli takım rakipten çok koşsa da bir türlü bir icraat geliştirememişti Portekiz karşısında. En güzel yorum Fenerbahçe’nin eski yıldızı Van Hooijdonk’tan geldi. “Evet Türk Milli Takımı çok koştu. Aurelio kimi tutacağını ararken, Tuncay’da geriye gelip top almak için çok koştu.” Artık istatistiklere nitelik olarak değil de nicelik olarak bakılmasının zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Açılış maçında Çeklere yenilen İsviçre ile oynanan maç, final havasına bürünmüştü bu nedenle. Neden kaybettik, nasıl kazandık? Portekiz maçını kaybettik çünkü hazırlık süreci boyunca “4-3-3 oynayacağız” diyen Fatih Terim, takımı 4-1-3-1-1 dizilişinde sahaya sürdü. Kanatları çok kullanan ve en önemli gücü kanat futbolcuları olan Portekiz’e sökmeyecek tek diziliş bu idi. Çünkü orta üçlünün sağındaki ve solundaki oyuncular defansa dönük “vefasız” oyunlarıyla bilinen isimlerdi. Bu, defanstaki kanat savunucularını zor durumda bıraktı. Tek forvet oynamaması gerektiği vurgulanan Nihat Kahveci ortada oynatıldı ve varlık gösteremedi. İsviçre maçını kazandık çünkü Fatih Terim, bu sefer doğru oyuncuları seçti. Doğru taktikle maça başlandı. Yağmurla birlikte saha şartları bozulana kadar da, sahadaki kadronun yanlış olduğunu gösteren bir durum yaşanmadı. Nihat, daha doğrusu Nihat’ın yine tek forvet oynatılması dışında. Terim bu yanlıştan da ikinci yarıda döndü. Mehmet Aurelio’nun yanına bir kesici oyuncu daha ekleyerek orta sahanın ortasını sağlama aldı. Arda ve Tuncay’ı kanatlara gönderdi. Semih’i oyuna alarak Nihat’ı. kaybolduğu santrfor bölgesinden Semih’in arkasına, serbest bölgeye […]

Sahi, neydi bizim futbolcuların yüzleri öyle?

Alper Görmüş (…)Startta olsak belki anlayamayacağız.Kamera yakın çekimlerde yüzleri ekrana getiriyor.Bizimkisi asık yüzlerden kurulu bir takım arkadaş.Onlar ise, adeta eğleniyor.Futbolun da zevkini çıkarıyor.İyi bir pasın, iyi bir şutun, iyi bir verkaçın nasıl keyifli bir şey oyduğunu hissediyor, biliyor, yaşıyor.Bizde bu gülümsemeye, keyfe, neşeye en yatkın iki isim, Nihat ile Tuncay bile gergin.Yüzlerinden düşen bin parça. (…) Biz, nasıl olduysa, hep kazanmak, mutlaka kazanmak, çok kazanmak, hemen kazanmak isteyen bir kültür edindik.Lakin, tat alma, keyif alma, paylaşma, gülümseme, sabırla ve akıl ile vicdanla mücadele etmeye dair yarı yollarda kaldık.Henüz memleketin nasıl yönetileceğinde, bir seçimin nasıl yapılacağında, kimin ne yetkisi olduğunda, rejimin esasında nasıl bir şey sayılabileceğinde, toplumun esas önceliklerinde dahi anlaşamayan, mutabakat sağlayamayan, gündelik hayatta birbirine hoyrat, siyasi hayatta birbirine nefret bir ülke yarattık.Baştan başa… Demir ağlarla ördük… Kafamızı, ruhumuzu, heyecanlarımızı, umutlarımızı.Belki de…Ruhları öyle bir kafesin içinde sıkışmış çocuklar da, ancak bu kadar oynayabildi.Gazla, tuzla, aslanım koçumla, asarım keserimle ancak bu kadar olabildi.Futbol bu. Yarın, çıkar oynar, kazanırlar.Belki de, yine oynayamazlar.Hiç oynayamazlar.Keyifle çıldıramazlar.Ruh bu… Sıkarsan büzüşür de… Çağırırsın, gelmez!

Sadece “Kendimizi hatırlatmak” değil

Volkan Ağır Sadece saatler kaldı. Sekiz yıl aradan sonra Türk Milli Takımı, Avrupa şampiyonluğu için mücadele verecek. “Bu değil de, şu olsaydı” gibi yorumların artık bir anlamı yok. (Milli takım başarılı olamazsa elbette kadro tercihi de tartışılacak. Başarılı olursak, elbette, bu konu hatırlanmayacak.) Bu noktada, mevcut kadrodaki oyunculardan beklentilerimizi, tek tek değerlendirmek istiyorum. Kalede Rüştü Reçber ve Volkan Demirel’in tercih edilmesi, elbette bu ikilinin uluslararası maç tecrübesinin fazlalığına dayanıyor. Ancak yine her ikisinin ortak özelliği, umulmadık hatalar yapabilmesi. Bunların en aza inmesini ümit etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Rüştü, katıldığı ilk Dünya Kupası’nın bir çok yorumcuya göre en iyi kalecisi olmayı başarmış bir futbolcu. Volkan’ın Chelsea karşılaşmasındaki performansı da, kalede sorun yaşamayacağımız konusunda bizi umutlandıran bir başka neden. Trabzonspor’da iyi bir sezon geçiren Tolga Zengin’i büyük ihtimalle sahada göremeyeceğiz. Ancak bu isim de bizi olumsuz düşünmeye sevk etmiyor.Endişe veren hat: Defans Tartışmaya en müsait mevkiimiz defans. Sakatlığı ile korkutan ama 10 gün topa değmeden, sabırla tedavi olup geri dönen Servet Çetin, sadece azmiyle bile bu hatta en güvenilecek isim. Servet’e Çek Cumhuriyeti maçında çok iş düşecek. Forvet Jan Koller’i durdurabilecek bir oyuncu Servet. Kullandığımız korner atışlarında onun kafayla gol attığını görmek, eminim hiçbirimiz için sürpriz olmayacak. Servet’in yanında ise Emre Güngör’ün oynaması taraftarıyım. Çünkü özellikle defansın göbeğindeki iki oyuncunun uyumu, savunma hattı için en önemli gereklilik. Bülent Korkmaz ve Alpay Özalan ikilisi, bu uyumun önemini bize gösteren en iyi örnek. Emre Galatasaray’da Servet’le kısa sürede harika bir ikili oluşturup Kamerunlu Song’u bile kesti. Milli takımdaki yerini de, Fenerbahçe maçlarında sergilediği oyunla hak etti. Ama korkarım ki sahada Emre Güngör yerine, Gökhan Zan’ı göreceğiz. Sık sakatlanması nedeniyle “cam adam” lakabı takılan Zan, kulübü Beşiktaş’ta da endişeyle karşılanıyor. Nitekim Beşiktaş geçen onun mevkiine iki yabancı ve bir de Türk stoper transfer etti. Zan’ın, Uruguay maçında kaptırdığı topla kalemizde gole neden olması […]

Euro 2008

Ersan Bayram Avrupa Avrupa Futbol Şampiyonası, Euro 2008, 7 Haziran Cumartesi günü başlıyor. İlk kez 1960 yılında düzenlenen ve dört yılda bir gerçekleşen turnuvanın ev sahipliğini Avusturya ve İsviçre yapıyor. Turnuva, 29 Haziran’da gerçekleşecek final karşılaşması ile sona erecek. Ev sahibi Avusturya ve İsviçre’nin doğrudan katılma hakkı elde ettiği şampiyonada 16 takım, en büyük kupayı kaldırmak için mücadele edecek. Bu iki ülke dışındaki 14 takım, turnuva öncesinde yedi eleme grubunda ilk iki sırayı alan takımlardan oluşuyor. Ulusal takımlar, şampiyonada, dört grupta toplanıyor. A grubu: Türkiye, Çek Cumhuriyeti, İsviçre ve PortekizB grubu: Hırvatistan, Avusturya, Almanya ve PolonyaC grubu: İtalya, Hollanda, Romanya ve FransaD grubu: İsveç, Yunanistan, İspanya ve Rusya Grup maçlarında değerlendirme lig usulü yani puan toplama esasına göre yapılacak. Gruplarında ilk iki sırayı alan takımlar çeyrek finale yükselecek. Çeyrek final, yarı final ve final maçları ise eleme amacı taşıyan tek maç üzerinden oynanacak. Türk Milli takımı kadrosu Milli takım teknik heyetinin Euro 2008’de forma vereceği oyuncuların çoğu, uzun süre A takım formasını giymiş futbolculardan oluşuyor. Kale: Volkan Demirel (Fenerbahçe), Rüştü Reçber (Beşiktaş) ve Tolga Zengin (Trabzonspor) Defans: Sabri Sarıoğlu, Hakan Balta ve Servet Çetin (Galatasaray) Gökhan Zan (Beşiktaş), Uğur Boral (Fenerbahçe) ve Emre Aşık (Ankaraspor) Orta saha: Mehmet Aurelio ve Kazım Kazım (Fenerbahçe), Mehmet Topal, Ayhan Akman ve Arda Turan (Galatasaray), Emre Belezoğlu (Newcastle-İngiltere), Tümer Metin (Larissa-Yunanistan), Hamit Altıntop (Bayern Münih-Almanya), Tuncay Şanlı (Middlesbrough-İngiltere) Forvet: Gökdeniz Karadeniz (Trabzonspor), Nihat Kahveci (Villareal-İspanya), , Semih Şentürk (Fenerbahçe), Mevlüt Erdinç (Sochaux-Fransa) Milli takım aday kadrosunda bulunan ve takımda önemli görevler üstlenmesi beklenen Fenerbahçeli savunma oyuncusu Gökhan Gönül, sakatlığı nedeniyle 24 Mayıs’ta kafileden ayrılan ilk futbolcu olmuştu. İbrahim Kaş (Beşiktaş), Halil Altıntop (Shalke 04-Almanya) ve Yıldıray Baştürk (VfB Stuttgart-Almanya) kesin kadronun açıklandığı 28 Mayıs’ta kafileden ayrılan diğer sporcular oldu. Teknik direktör Fatih Terim, özellikle Yıldıray Baştürk kararıyla ilgili çok eleştirildi. Türkiye İşviçre’de Avusturya ve […]

“Hepimiz Çarşıyız”

Çarşı grubu yeşil sahayla, “futbolun asla sadece futbol olmadığı” gibi ilgilendi. İnönü Stadyumu’ndan Hasankeyf’e, Hrant Dink’e, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’na ve hatta Pluton gezegenine uzanan “koreografi”si rakip tribünleri de eğitti.

Çarşı feshedilir ama pes etmez!

Medyakronik Beşiktaş Çarşı Grubu’nun kendi kendini feshettiği haberi Beşiktaş taraftarları arasına bomba gibi düştü. Çarşı grubu üyelerinin pek çoğu bu kararı “kabul edilemez” bulurken, bunun “Beşiktaşlılık ruhu”nu yok edecek bir gelişme olduğunu düşünenler bile var. İşte “Çarşı kapanmaya da karşı” diyenlerden “Çarşı feshedilir ama pes etmez” diyenlere kadar taraftar görüşlerinden seçmeler…. Alen abimiz bu gün Çarşı’nın kendi kendini feshettigini acikladı… yani pes ettigini.. ama Çarşı pes etmez.. Çarşı affetmez… Çarşı engellenemez… Çarşı bir taraftar grubu değil bir duruş biçimidir.. Alen abime, lütfen iyi dinle bu lafımı ve lütfen yayınlayın: Çarşı feshedilemez, Çünkü Çarşı asla pes etmez.. Bir sürü etken sayabilirsiniz ama bunların hiç biri böyle bir tepkiye neden olamaz.. Tepkimizi her zaman olduğu gibi yine alışılmamış bir şekilde gösterebiliriz… Lutfen Beşiktaşımızın o muhteşem taraftarlarını ayırmayalım.. herkes ayrılır her şey bitebilir ama bjk ruhu sonsuzdur…Ali Sahan Alen abi, üç dört tane köpeğin lafıyla Çarşı bitemez. Yapmayın aba kıymayın Çarşımıza. O olmazsa Beşiktaşımız biter.Burak Yılmaz Sevgili Alen, inan bu duyduklarım ciğerime bir hançer gibi saplandı.Lanet olsun sizi bu karara iten gelişmeleri yaşatanlara.yazıklar olsun destek olmak varken köstek olanlara. Alen ,herşeyi anlatmışsın yazında.Ama ben bu kararınızı ve Çarşı’nın artık olmayacağını ,7 yaşındaki yavru kartalıma ,oğlum Can’a nasıl anlatacağım? Ne olur birde bunu söyle. Şerefsizlere , alçaklara KARŞI olmanın ,bir gün ayağına dolaşabileceğini sorduğunda ben ne diyeceğim oğluma? Hakkımız varsa helal olsun. Bizi sizsiz bırakmayın ne olur. Bu burukluğu yaşatmayın bize.Tolga Şaşmaz Abilerim büyüklerim alen abi yapmayın zaten çirkin oyunlara alet olan futbolun nadir güzelliklerinden olan Çarşı’yı futbolun keyfini hatırlatan Çarşı’yı kapatmayın Beşiktaş Çarşısız Çarşı Beşiktaşsız yapamaz. Çoğumuzun belki de sahip olmaktan övündüğü tek şey Çarşı’yı bizlerden almayın başkalarını cezalandırmak isterken suçsuz olanları yani bizleri cezalandırmayın gelin bu kararı bir daha düşünün futbolu Çarşısız bırakmayın dünya futbolunun Çarşıya daha çok ihtiyacı var saygılarımlaSerdar Gedikoğlu Ben bir Galatasaraylıyım ama rahmetli babam ve abim Beşiktaşlılardı sanırım […]