Kategori Spor

Hakem silah çekti

Romanya amatör liginde Popesti Stefan ve Unirea Dragalina arasında 28 Mart 2009’da oynanan maçta orta hakemin verdiği tartışmalı gol kararı ev sahibi takımın taraftarlarını çileden çıkardı. Sahanın giren taraftarlar orta ve yan hakemin üzerine yürüyünce, maçın yan hakemi taraftarlardan korunmak için belinde taşıdığı silahı çıkardı. Ateş açmayıp sadece sinirli taraftarları uzaklaştırmak için silahını bir tehdit unsuru olarak kullanan hakem cep telefonuyla görüntülendi. Kayıtta hakemin tabancasına mermi sürdüğü de belgelendi. Güvenlik görevlilerinin hakemi gözaltına alması sonucu maç tatil edildi.

Şampiyon olamayan dünya birincisi: İspanya

İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde 100. yaşını kutlayan İspanya Futbol Federasyonu önderliğindeki İspanya Ulusal Takımı, 2008 yazında İsviçre ve Avusturya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası finalinde kupayı kazanarak tarihinde ilk kez FIFA dünya sıralamasında ilk sıraya yükseldi. Dünya Kupası kazanmadan bu sıralamada birinciliğe yükselen tek takım İspanya’nın futbol tarihi hayal kırıklıkları ile dolu. İlk resmi maçını 1920 yılında Belçika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda Danimarka’yla oynayıp 1-0 kazanan ‘kırmızılar’, oyunları gümüş madalya ile tamamladı. Uruguay’da 1930’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’na katılmayan ‘boğalar’, dört sene sonra İtalya’daki Dünya Kupası’nda çeyrek finalde ev sahibine boyun eğdi. Sonraki uluslarası turnuvalarda 1950’ye kadar, İspanya İç Savaşı ve II. Dünya Savaşı nedeniyle boy göstermeyen İspanyollar, 1950’de Brezilya’daki Dünya Kupası’nı dördüncü sırada bitirdi.Fakat 1962’ye dek düzenlenen hiç bir turnuvaya katılamayarak, başarılarını devam ettiremedi. İspanya, 1954 Dünya Kupası elemelerinde Türkiye’ye elendi. İlk büyük başarısını 1964’te ev sahibi olduğu Avrupa Kupası’nı kazanarak elde eden İspanya, 1984 yılında Fransa’da yapılan Avrupa Şampiyonası’nda ikinciliği elde edene dek, üç Avrupa, iki de Dünya Kupası’na katılamadı. 1966, 1978 ve 1982’deki dünya kupalarına da grup maçları sonrası veda ettiler. Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Kupası’nda ise Eric Gerets’li Belçika’ya çeyrek finalde penaltılar sonucu elendi. Türkiye’nin tek galibiyeti1954 ve 2009 yılları arasında dokuz kez karşılaştığımız İspanya’yı sadece bir kez mağlup edebildik. Dört maçı kaybettik, dört maç da beraberlikle sonuçlandı. Ulusal futbol takımımız İspanya’ya karşı tek galibiyetini, 1954’te İsviçre’de düzenlenecek Dünya Kupası elemelerinde aldı. Takımımız, Mart 1954’te İspanya’da oynanan ilk maçtan 4-1 yenik ayrıldı. Maçın İstanbul’da oynanan rövanşında Türkiye 1-0’lık sonuçla durumu eşitledi. O yıllarda averaj uygulaması yapılmadığından üçüncü karşılaşma tarafsız sahada (Roma) oynandı ve 2-2 sona erdi. Kupaya katılacak takım, top toplayıcı “Franco”nun attığı yazı-tura ile ekibimiz, İspanya’yı eleyip kupaya katılma hakkı elde etti. İspanya’ya karşı bugüne kadar kaydettiğimiz dört golü de, 1954’te oynanan o maçlarda attık. İspanya’daki yenildiğimiz ilk maçta Türkiye’nin golü Beşiktaşlı Recep Adanır’dan geldi. İstanbul ve Roma’da […]

Galatasaray ne kaybetti?

Avrupa kupalarındaki son temsilcimiz Galatasaray, Hamburg’a dramatik bir şekilde yenildi ve UEFA Kupası’na beklenenden erken veda etti. Hedef büyüktü. İstanbul’da, ezeli rakibin stadında oynanacak final maçında UEFA kupasını ikinci kez kazanmak Galatasaray Spor Kulübü’nün 104 yıllık tarihindeki en önemli başarı olacaktı. Sarı-kırmızılı takım bu hedefini gerçekleştirebilseydi hem Avrupa, hem de Türk futbolunda ses getirecek bir başarıya imza atacaktı. Sezonun son çeyreğinde teknik direktörlük koltuğuna oturan Bülent Korkmaz, 2000 yılında kupayı kaldıran takımın kaptanıydı. Eğer teknik direktör olarak bu kupayı kaldırabilmiş olsaydı, Hollandalı Huub Stevens’le birlikte bu kupayı hem futbolcu hem de teknik direktörken kaldıran ikinci kişi, Galatasaray çatısı altında ise hem futbolcu hem de teknik direktör olarak kaldıran ilk kişi olacaktı. Kupa kazanıldığı 2000 yılında kadroda bulunan Hasan Şaş, bu yıl da UEFA Kupası’nı kaldırarak, bu kupayı iki kez kazanma başarısını gösteren ilk Galatasaraylı futbolcu olacaktı. G.Saray, turu geçemeyerek, belki de kupayı kazanamayarak yaşanan küresel ekonomik krizde önemli bir gelir kapısını kapamak zorunda kaldı. Bilindiği gibi UEFA Kupası’nda mücadele eden takımlar, Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden takımlara göre kasasını daha az doldurabiliyor. Fakat Meira’nın maliyeti ve satışı arasındaki 1 milyon avroluk farkı bile kar olarak gören G.Saray, UEFA Kupası’na uzanabilseydi bunun çok daha fazlasını kazanacaktı. Atlanan her tur ve kupa karşılığında UEFA tarafından verilecek ödül, reklamlar, televizyon yayını, bilet ve kulüp ürünlerinin satışından sağlanacak gelir ile Galatasaray’ın 20 milyon avroya yakın bir kazanç elde etmesi olasıydı.Gelgelelim Galatasaray dokuz yıl önce kazandığı UEFA Kupası’nı da nakde çevirememişti. İç çekişmeler nedeniyle kulüp, tek bir lisanslı forma bile satamamıştı. Şimdi benzer bir basiretsizlik göstererek, Servet’in sakatlanmasıyla en zayıf mevki haline gelen defansın en önemli oyuncusunu, en kritik maç öncesinde elinden çıkardı. Galatasaray finalde UEFA kupasını kaldırmış olsaydı, UEFA Kupası tarihinde 1998’den bu yana oynanan tekli finallerde ezeli rakibinin sahasında bu kupayı kazanan ilk takım olacaktı. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın arasındaki maçların dünya derbileri arasında önemli […]

Fabian Ernst: Şampiyonluk getirir mi?

Yıldırım Demirören’in başkanlığı süresince Beşiktaş yönetiminin futbol takımıyla ilgili hemen her tasarrufu tartışma konusu oldu. Başkanın “Kulübün kapısından içeri adımını dahi atamaz” dediği Mustafa Denizli, aynı başkan tarafından sezon ortasında takımın başına getirildi. Denizli ise “sezon ortasında takım devralmama” prensibini “Beşiktaş’a çocukluk rüyamı gerçekleştirmek için geldim” diyerek bir kenara bıraktı. Mustafa Denizli, şampiyonluk için mutlaka bir defansif ortasaha oyuncusu istiyordu. Denizli’nin listesinde yer alan Fabian Ernst’in Beşiktaş’a gelme ihtimali oldukça düşüktü. Çünkü Schalke 04 Kulübü’nün Başkanı Josef Schnusenberg sezon başında yaptığı açıklamada Kevin Kuranyi ve Fabian Ernst’i takımın vazgeçilmez oyuncuları görüyordu. Fakat transferin son gününde Beşiktaş yönetimi Alman 1. Ligi’nin (Bundesliga) en önemli takımlarında istikrarlı sezonlar geçiren Ernst’i 4,5 milyon avro karşılığında takıma kazandırdı. Pek çok Beşiktaşlı’ya göre takımda aynı pozisyonda oynayan futbolculardan farkı olmayan Ernst için ödenen bu miktar Demirören müsrifliği idi. Alman oyuncu geldiğinden bu yana oynadığı dokuz karşılaşmadaki performansıyla Demirören’i – her bozuk saat günde iki kere doğru saati gösterir misali – haklı çıkardı. Sokaktan tribünlere kadar hemen her Beşiktaşlı, Ernst’in, 100. yıldaki (2002/03 sezonu) şampiyon kadronun kilit isimlerinden Federico Guinti’den sonra, takıma en çok katkıyı yapan ve en iyi defansif orta saha oyuncusu olduğunu düşünüyor. (Ernst’in bu kadar kısa sürede, çok farklı kesimlerden futbolseverlere aynı şeyi düşündürmesi, yıllardır özlenen bir futbolcuyla bir tutulması, futbolu izleyenlerle yönetenlerin yeşil sahaya ne kadar farklı pencerelerden baktığının bir göstergesi.) Her maçta Ernst Fabian Ernst futbola, doğduğu kentin takımı Hannover 96’nın alt yapısında başladı. Yeteneğiyle dikkat çekiyordu. A takımında oynayana dek 18 yaş altı takımlarında iyi bir jenerasyon yakalayan Hannover 96’nın önemli bir parçası haline gelmişti. Ernst’in genç takımlardaki arkadaşı Andre Basan, Ernst’in o dönemde de fizik gücünü ön planda tutan bir oyun tarzını benimsediğini söylüyor. “Yaşıtlarına göre daha yapılı olduğu için teknik direktörler onu her zaman defansta oynatırdı” diyor Basan. Defansif gücü, 1979 doğumlu Ersnt’in bugün de en büyük özelliği. […]

Sinan Güler; genlerinde basketbol var

Sinan Güler Efes Pilsen’in gözde basketbolcularından biri. Takım arkadaşları ve yakın çevresi ona kısaca “Si” diyor. 25 yaşında ve kendini “doğma büyüme basketbolcu” olarak tanıtıyor. Haklı da. Uzun yıllar Eczacıbaşı ve ulusal takım forması giyen, hatta çoğu kez son 25 yılın en iyi oyun kurucusu diye nitelenen Necati Güler’in oğlu. Ağabeyi milli basketbolcu Muratcan (29) halen Beko Basketbol Ligi’nin güçlü takımlarından Beşiktaş Cola Turca’nın önemli oyuncularından. Annesi Nilgün Konur ise evlenince basketbolu bırakmış. Ailesinin basketbolcu olması dışında, onun bu spora yönelmesinde en büyük faktör, bir dönem İstanbul’da, basketbolun en fazla izlendiği yer olan Spor ve Sergi Sarayı’nda büyümüş olması. Güler, “Spor ve Sergi Sarayı, insanların aileleriyle günde dört – beş maç birden izleyebildikleri bir ortamdı ve ben de orada koşturan veledin tekiydim” diyor. Yedi yaşından beri basketbol oynayan Güler, lise ikinci sınıfa kadar sınıfın ve neredeyse okulun en kısa öğrencilerinden biriymiş. Uzun bir süre “boyum uzamayacak mı, uzamazsa n’aparım” diye düşünmüş, ama sonunda korktuğu başına gelmemiş. İlk olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) altyapı basketbol takımında oynamaya başlayan Güler, lise bitene kadar da Beşiktaş’ın altyapısında oynamış. Mezun olur olmaz da Beşiktaş’ın A takımında yerini almış. Üniversite eğitimine İstanbul Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde başlasa da, sene sonunda üç dersten bütünlemeye kalan Sinan Güler, o dönemi “Beşiktaş’ta da işler yolunda gitmeyince, karşıma çıkan ilk fırsatta Amerika Birleşik Devletleri’ne kapağı attım” diye anlatıyor. ABD’nin Utah eyaletine bağlı Salt Lake şehrinde bir okulla anlaşarak iki sene boyunca hem işletme yöneticiliği okuyan hem de basketbol oynayan Güler, daha sonra da Montana eyaletinde bir okulla anlaşarak aynı bölümde okul ve spor hayatını sürdürmüş. “Sporla eğitimin beraber yürütebildiği en iyi yer Amerika” diyen Sinan, eğitim, basketbol olgunluğu ve fiziksel açıdan ABD’ye giderek en doğru kararı verdiğini söylüyor. Hedefte NBA var ABD’deki hayatı Sinan Güler’in yalnız kişisel gelişiminde değil, fiziksel gelişiminde de önemli rol oynuyor. Amerika’ya gittiğinde hayli […]

Bülent Korkmaz, Polat korkar mı?

) Şampiyonluk, teknik adamına güvenmeyen ve takıma müdahale eden yönetimin davranış biçimini temize çıkardı. Başarı, işine saygı talep eden Karl Heinz Feldkamp’ı haksız, teknik direktörlüğe soyunduğunu açıkça söylemeyi beceremeyen yönetimi haklı gösterdi. Velhasıl futbol kurumunu zedeleyen bu şampiyonluk Galatasaray yönetimini gerektiğinde “sahaya inme” konusunda daha da cesaretlendirmiş gözüküyor. Dereyi geçerken at değiştiren… Galatasaray’ın bu sezonki başarısızlığı –eğer gerçekten bir başarısızlık var ise- Michael Skibbe’ye mi ait? Skibbe sadece -Rıdvan Dilmen’i bile isyan ettiren- Kocaelispor maçı sonrasında değil, sezon başından beri aynı nedenlerle, aynı şekilde eleştiriliyor. Genel kanı, tek başına teknik direktörlük deneyimi 1,5 sezonu geçmeyen ve takım üzerinde otorite kuramayan Skibbe’nin, tarihinin en iyi kadrolarından birine sahip Galatasaray’ın ağırlığını taşıyamayacağıydı. Peki, hemen tüm spor kamuoyu bu görüşü paylaştığı bu görüşe inatla direnen kimdi? Bu işten, yani takım yönetmekten anladığını düşünen Galatasaray yönetimi. Sezon başında “Skibbe’nin arkasındayız” klişesini tekrarlayan yönetim, kamuoyundan talep ettiği saygıyı gösterme potansiyeline sahip olmadığını bu son günde de ispatlamış oluyor. Tıpkı geçtiğimiz sezon gibi. Özetle Adnan Polat yönetimi, son iki sezonda ikinci kez girdiği samimiyet sınavında da aynı notu aldı. Bordeaux maçı kaybedilirse? Galatasaray, üst üste iki sezondur son düzlükte at değiştiriyor. Ve şimdi, sezonun en önemli karşılaşması, UEFA Kupası’nda oynanacak Bordeaux maçı öncesinde, Bülent Korkmaz göreve getirildi. Korkmaz, 2009-2010 futbol sezonunun sonuna kadar anlaşma imzaladı. Umarız perşembe akşamı işler yolunda gider ve kulüp, teknik adamlık konusunda umut vaat eden bu sembol futbolcusundan uzun süre faydalanır. Ya Bordeaux karşılaşması kaybedilir ve takım UEFA Kupası’ndan elenirse? Yönetim bu kritik günde aldığı hayati kararın arkasında durabilecek mi? Muhtemel bir yenilginin sorumlusu olarak görülemeyecek Bülent Korkmaz’ın en az lig sonuna kadar takımın başında kalabileceğini tahmin etmek zor değil. Peki dünkü teknik direktörüne üç gün daha tahammül etmeyi istemeyen, sırf bu karşılaşmaiçin hamle yapan, “futboldan, futbol adamlarından daha iyi anlayan” yönetim başarısızlığının diyetini ödeyebilecek mi? Ödemeli ve Bordeaux karşılaşması kaybedilirse istifa […]

Mesut Özil neden Alman forması giyiyor?

Alman Kickerspor portalında geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haber, tercihini Alman milli takımında oynamayı seçen Werder Bremen’li Türk futbolcu Mesut Özil’in hâlâ Türk ulusal takımına gitme şansının bulunduğunu bildiriyordu. FIFA yönetmeliği “oyuncu, bir ülkenin federasyonu adına resmi bir müsabakada oynarsa, bir başka ülkenin federasyonu adına sahaya çıkma hakkını tümüyle kaybeder” diyor. Kicker, Mesut Özil’in Almanya forması giydiği Norveç maçının resmi karşılaşma olmamasına ve FIFA kuralının bu nedenle futbolcu için geçerli sayılmadığına dikkat çekiyordu. Mesut, Kicker’in iddiası üzerine yine bu yayın organına açıklama yaptı: “Bunun benim için hiçbir önemi yok. Çünkü Almanya ulusal takımında oynama konusunda kararlıyım” dedi. Alman gazeteciler bu haberi büyük ihtimalle, Mesut’un kaybedilebileceği ihtimali üzerine yapmıştı ve kendilerince de haklıydılar. Yıllarca Alman ümit takımında top koşturan ve son dönemde Bundesliga’nın konuşulan isimleri arasına giren genç yıldızın Türkiye’ye gitmesini istemiyorlardı. Gazeteciler açıkça korkuyordu ve bunun içinde ellerindeki tek imkanı, haber yapma aracını kullanmışlardı. Vatan haini! Peki ya biz (Türkiye Futbol Federasyonu ya da ulusal takımın teknik patronları) Mesut’un milli takımımızda oynama ihtimalini ne kadar umursadık? Ve onun “Dünya kupasında Alman Milli Takımı’nda yer almak istiyorum. Bunun için çok çalışacağım. Benim arkadaşlarımın çoğu Alman. Türk takımında oynamayı hiç düşünmedim” gibi son derece doğal açıklamalarını nasıl karşıladık? Mesut Özil’i, ancak Bundesliga’da parladığı bu sezon fark eden, yukarıda bahsettiğim açıklamalarını “Mesut’tan şok sözler” başlığıyla veren Türk spor medyası kendisinden beklenmeyen bir duyarlılık göstererek “Mesut neden Türkiye forması giymek istemiyor” sorusunu sorsa daha yapıcı olmaz mıydı? Bkz Nuri Şahin Konu Almancı futbolcular ve milli forma tercihleri olunca akla gelen bir diğer isim Nuri Şahin. Ulusal genç takım formasını 40 kez giyen 1988 doğumlu futbolcu, henüz 17 yaşını doldurmadan Bundesliga’nın güçlü ekibi Borussia Dortmund’un ilk 11’inde yer bulmaya başlamış ve ligde bu başarıyı elde eden en genç oyuncu olmuştu. Şahin 2005’te Şili’de gerçekleşen U-17 (17 yaşaltı) Dünya Futbol Şampiyonası’nda da oynamış ve turnuvada bronz top […]

Galatasaray’ın tur şansı yüzde 78

Volkan Ağır Türkiye’yi Avrupa kupalarında hâlâ temsil eden tek takım Galatasaray. Sarı-kırmızılı ekibi UEFA Kupası’nda Fransa’nın Bourdeaux takımıyla 18 Şubat ve 26 Şubat’ta oynayacağı zorlu iki maç bekliyor. Hedef tabii ki 20 Mayıs 2009’da İstanbul’da oynanacak finale kalıp, kupayı kaldırmak. Bu nedenle kadrosu, geçmiş yıllara oranla geniş tutuldu; Avrupa liglerinin Baros, Lincoln gibi önemli golcüleri istihdam edildi. Ve bir yenilgi dışında iyi sonuçlar alarak kupada son 32’ye kaldı. Gelgelelim Galatasaray’ın bu tura yükselmek için mücadele ettiği B Grubu’nda ikinci olması ve bunun bir sonucu olarak Şampiyonlar Ligi’nden gelen bir takımla eşleşmesi, kupa şansının sona ermesi olarak da yorumlandı. Gerekçe, Şampiyonlar Ligi’nde yer almayı hak eden en kötü takımların bile UEFA gruplarında mücadele eden ekiplerden daha iyi olmasıydı. Oysa kupanın ilk turunun grup usulüne göre oynandığı 2004’ten bugüne alınan sonuçlar, durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Şampiyonların UEFA karnesi 2004 yılından bugüne dek UEFA’ya Şampiyonlar Ligi’nden gelip kupaya ulaşan olan tek takım CSKA Moskova. Kupanın 2006’daki sahibi Sevilla grubu 7 puanla birinci sırada tamamlamıştı. Aynı başarıyı 2007’de de tekrarlayan İspanyol ekip o yıl, grubunda yine 7 puanla ve ikinci sırada yer almıştı. 2008’in şampiyonu Zenit St. Petersburg ise grubundan tek puan farkla ve neredeyse mucize ile çıkmayı başarmıştı. AZ Alkmaar son maçında 2-3 yenilmeyip, 3-3 berabere kalsaydı Zenit ve AZ’nin puanları, averajları, attığı ve yediği gol sayıları eşit olacaktı. Zenit, rakibinin yediği bu tek golle gruptan çıkmış ve kupaya uzanmıştı. 2005, 2006 ve 2007 yıllarında Şampiyonlar Ligi’nden elenerek UEFA Kupası’nın son 32’sine giren sekiz ekipten sadece üç tanesi bir üst tura yükselip son 16’ya girmeyi başarabildi. Sadece 2008’de bu sayı beşe yükseldi. Ancak yine sonuç değişmedi ve kupa yine gruplardan gelen Zenit’in oldu. Kupalar yerli hocaların Bu yıl 38.’si oynanan UEFA Kupası’nı bugüne dek 24 takım kazandı. Kupaya üçer defa uzanan İtalya’nın Juventus ve İnter ekipleri yine İtalyan teknik direktörler çalıştırıyordu. […]

Fulya’nın gökdelen kompleksi

Açılışı yapılan BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi, kulüp tarihinin en önemli yatırımı olarak nitelendiriliyor. Proje, 2004’teki kongrede göreve gelen Yıldırım Demirören yönetiminin en büyük hedefi ve aynı zamanda en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi. İstanbul kent merkezindeki sayılı mesire yerlerinden Fulya’daki arazi, Başkan Hakkı Yeten (1910-1989) zamanında kiralandı. Yeten yönetimi bu arazide bir stadyum yapılmasını arzuluyordu. Devlet stadyuma izin vermedi. Yönetime muhalif üyeler Yeten’in, stadyum projesinden şahsi çıkarları nedeniyle vazgeçtiğini öne sürdü. Ancak kongre, Yeten’in icraatlarını ibra ederek ona onursal başkanlık unvanı verdi. Başkanlık koltuğunu 1973’te devralan Mehmet Üstünkaya, sona ermesi 10 yıl devam edecek altyapı tesislerinin inşasına başladı. Tapuyu Seba aldı Fulya’nın tapusu, 1984 yılında Süleyman Seba’nın kişisel gayretiyle Beşiktaş’a kazandırıldı. 55 bin metrekareye ulaşan bu alana iki çim, bir toprak saha kuruldu. Güreş Şubesi ve alt yapı yatakhanesi inşa edildi. Merkezi konumu ve geniş yüzölçümü nedeniyle iştah kabartan bu tesislerin dönüşümü, Seba’nın görevi bıraktığı 2000 yılından itibaren çeşitli projelerle sık sık gündeme geldi. Dönemin Beşiktaş Belediye Başkanı Yusuf Namoğlu 2001’de yaptığı açıklamada “Söz konusu projenin ‘gökdelenler’ şeklinde olması durumunda trafiğin tıkanabileceğine” dikkat çekiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 17 Ekim 2003’te Fulya’da tesislerinin bulunduğu yerin imar planını değiştirerek, basının o günkü yakıştırmasıyla “BJK’ye jest yaptı”. Alana, mevcut spor tesislerinin yanı sıra ticari yapılaşma izni de verildi. 2004’te Yıldırım Demirören yönetiminin göreve gelmesiyle proje hızlandı. Fulya Projesi kapsamındaki parsellerle ilgili 1/1000 ölçekli uygulama imar planı, 16 Nisan 2005’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylandı. Askıda kalma sürecini 15 Temmuz 2005’te tamamlayarak yürürlüğe girdi. İnşaat, tesislerin yıkımı için gereken ruhsatın alınmasıyla aynı ayın sonunda başladı. Kazı ve iksa (istinat duvarları) için gereken izin Kasım ayında Beşiktaş Belediyesi’nce verildi ve temel çalışmalarına başlandı. Ancak projenin kendisi Beşiktaş Belediyesi tarafından uzun süre onaylanmadı.Eski genel sekreter yönetime karşı Kulüp, avan projeyi belediyeye 11 Kasım 2005’te teslim etti. Projenin onay beklediği yaklaşık dört aylık dönem, bir […]

Süleyman Seba

Beşiktaş’ı, gayrimenkul açısından dünyanın sayılı kulüpleri arasına sokacağı dile getirilen BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi’nin açılışı bugün yapılıyor. Başkan Yıldırım Demirören’in “Beşiktaşımız’ın yarınlarını garanti altına alacak” sözleriyle tanımladığı kompleks, kulübün onursal başkanı Süleyman Seba’nın ismini taşıyor. Beşiktaş’ta 17 yıl (1984-2000) kesintisiz başkanlık yapan Seba, kulüp tarihinde bu görevi en uzun süre yapan isim. Seba, görevden ayrıldığı 2000 yılı kongresinde kulüp üyelerinin oybirliği ile Hakkı Yeten’den sonra BJK’nin ikinci onursal başkanı seçilmişti. Süleyman Seba’dan sonra başkanlık görevini sırasıyla Serdar Bilgili ve bugünkü başkan Yıldırım Demirören devraldı. Ancak, mütevazı yaşantısı ve prensipleriyle tanınan Seba’nın ayrılışı spor camiasında Beşiktaş için “bir devrin sona erişi” olarak nitelendirildi. Özellikle futbol şubesinin transfer politikasında yaşanan radikal değişiklikler ve Seba döneminde özenle korunan kulüp üyesi sayısının hızla artışı eleştirilere yol açtı. Son günlerde sağlık sorunları yaşayan Seba, tıpkı aktif yöneticiliğinde olduğu gibi 2000 sonrasında da mütevazı yaşantısına devam etti ve kameralardan uzak durdu. Habervesairemuhabirleri, Beşiktaş camiasının önemli sporcuları, spor gazetecileri ve yöneticileri ve Süleyman Seba’nın yakın çevresindeki isimlerle bir araya geldi ve kulübün onursal başkanı hakkında kısa bir belgesel hazırladı.Kubilay Keçeli – Can Aydın

Şifo’nun nefesi yetecek mi?

Sezon açılışını, Hikmet Karaman’ın görevine daha ilk maçına çıkamadan son vererek yapan Antalyaspor, ardından takımın başına getirdiği Joseph Jarabinsky ile de çok geçmeden yollarını ayırdı. Çek hoca, öne geçtiği Trabzonspor, G.Antep, İstabul B.Ş.B. ve Hacettepe maçlarından puan alamayarak kendi ipini çekmiş oldu. Teknik kulübe bu kez Malatya ve Sarıyer’deki başarısız tecrübelerinden sonra Ulusal Takım kariyerine kendi isteğiyle son veren Mehmet Özdilek’e emanet edildi. Özdilek’in Antalya kariyeri tartışmaya açık başlasa da, iki puanla ligin dibinde aldığı takımı 16 hafta sonunda 13 puanla 16. sıraya yükseltti. Süper Lig’e ara verilen şu günlerde Antalyaspor, Fortis Türkiye Kupası grubunda son maçında G.Antep’i yenip son sekize kaldı. Devamının gelip gelmeyeceği bilinmez. Ama Antalyaspor’un iki buçuk ayda geldiği nokta, Özdilek’in başarılı olduğunu söylemek için yeterli neden oluşturuyor. Özdilek bu başarıyı nasıl elde etti? Antalyaspor’a gelme nedenini “Elimde sihirli değnek yok, ama bir şeyler değiştirebileceğimize inandığım için bu görevi kabul ettim” sözleriyle açıklayan genç teknik adam, ilk maçında (ligin 9. haftası) takımına sezonun ilk galibiyetini yaşattı. Ertesi hafta, Sivasspor’u 2-1 ile geçerek ekibine, şampiyonluğa oynayan bir takımdan puan almanın moralini aşıladı. Bu iki galibiyet bile ligin ilk sekiz haftasında eleştirilen oyuncuların özgüveninin yerine geldiğunu gösteriyordu. İlk sekiz haftada 18 gol yiyen takım Özdilek’le çıktığı lig maçlarında 6 gol yerken, kupada Trabzonspor’dan 3 gol yedi. Kırmızı – Beyazlılar savunma yapmayı ve kolay maç kaybetmemeyi Özdilek’le öğrendi. Tek yenilgisini, yedi hafta sonra F.Bahçe karşısında aldı. Ara transfer döneminde huzuru bozan oyuncuların gönderilip, ligi bilen oyuncuların kadroya dahil edilmesi Özdilek’in yaptığı en akılcı işlerden. Hazırlık kampında yeni oyuncuların takıma uyumunu hedefleyen teknik adamın bunda başarılı olduğunu Tita’nın performansından anlıyoruz. Brezilyalı, yeni takımıyla ilk resmi maçında (Gaziantep) gol atmakla kalmadı, sevincini yedek kulübesine kadar taşıdı. Özdilek’in o maça üç forvetle çıkarak takımın oyun yapısında gözle görülür bir değişimi başlattığı da gözden kaçmadı. 2006-07 sezonunda Bülent Korkmaz, Kayseri Erciyesspor’u 11 puanla -tıpkı […]

Bedava maç baldan tatlı

İnternet kullanan futbolseverler, ücretli yayın yapan futbol maçlarını artık hiçbir ödeme yapmadan izleyebiliyor. Avrupa ve dünya futbol liglerindeki maçlar dahil Türkiye Ligi ve kupa maçlarını bedava izlemek için en basit yol Google’a oynanacak karşılaşmanın takım adlarıyla birlikte “bedava maç izle” yazmak. Abone olduğu şifreli yayını internette bedava yayınlayan kişiler, yayınlarında yoğunluk olmaması için yayınlarına şifre de koyabiliyorlar. Maç yayınlarında yoğunluk nedeniyle bazen de sorunlar yaşanabiliyor. Korsan yayın yapan site yöneticileri, yayınladıkları görüntülere şifre koyarak hem internet sitelerinin kapanma riskini azaltıyor, hem de görüntü kalitelerini koruyarak maçlarını yayınlayabiliyorlar. Korsan yayıncıların, yasal olarak abonesi oldukları şifreli yayınları internette yayınlayabilmeleri için bilgisayarlarında video düzenleme kartı olması yeterli. Korsanlar, abonesi oldukları şifreli maç yayınını, bilgisayarlarındaki video düzenleme kartlarıyla bilgisayarlarına aktarıp görüntü kalitesini düşürdükten sonra da internette yayınlıyorlar. Digiturk’un telif hakları çerçevesinde ciddi takip ettiği internet siteleri çoğalırken internette bu yayınların nasıl yapılacağı açıkça anlatılıyor. Nasıl yayın yapılacağını bilgisayar diliyle ayrıntılı şekilde anlatan UyduTVhaber adlı internet sitesinde bu uygulamayla ilgili kendiyle çelişkili bir şekilde şunlar yazılı: “UYDUTVHABER olarak özellikle yerli platformumuza karşı girişilen korsanlık uygulamalarını hiç de ahlaki bulmadığımızı ve hiç hoş görmediğimizi tüm okuyucularımıza duyurmak isteriz.” İnternet sitelerinde 100 kadar dijital kanalın şifresiz nasıl izleneceğini açıklayan site sahipleri ayrıca bir platformun ayakta kalabilmesi için en az bir milyon abonesi olması gerektiğinin altını çizerek duruma üzüldüklerini belirtiyor. İzleyenlerden beslenen yayınlar: P2P P2P (Peer to peer), yani karşılıklı kaynak kullanımı protokolüne dayanan bu tarz yayınlarda yayını yapan kişinin internetinin hızı ve bilgisayarının kapasitesi yeterli olmasa bile görüntü akıcı olabiliyor. Genellikle kullanıcıların yoğunlukta olduğu İnternet sitelerinde hız yavaş olmasına rağmen P2P yayınlarda ne kadar kullanıcı yayını izlerse o yayın o kadar güçleniyor. Bu sistem kullanıcısının o anda ihtiyacı olmayan kapasitesini de kullanarak hızlanıyor. P2P teknolojisi, müzik ve video yayınlarının telif hakları açısından sorun yaratıyor. Son zamanlarda internette uyguladığı sansürlerle gündemde olan Türk Telekom bedava maç yayını yapan […]

“Olacaksak, Dakar’da birinci ve birinci olalım”

Kemal Merkit ve Kutlu Torunlar, motorsporlarının en zorlu yarışı olarak kabul edilen Dakar Rallisi’nde Türkiye’yi temsil edecek. Bu ralliye katılan tüm sporcuların ancak yüzde 40 kadarı yarışı tamamlayabiliyor. Merkit ve Torunlar 230 yarışmacının kayıt yaptırdığı motorsiklet kategorisinde mücadele verecek. Geçtiğimiz yıl güvenlik sorunları nedeniyle başlamasına bir gün kala iptal edilen ralli, bu yıl Fransa’dan Senegal’e uzanan klasik rotası dışına çıkarak Güney Amerika’ya alındı. Kemal Merkit (49), parkur değişikliği her ne kadar mecburi olsa da, bilinen bir rota yerine bilinmeyende yarışmanın heyecanı arttırdığını söylüyor. Kutlu Torunlar (41), değişikliğin kendileri için avantaj sağlayabileceği görüşünde: “Üst düzeyde sporcular, ‘çölü okuma’ konusunda çok deneyimli; bir kum tepesinin arkasında ne olduğunu daha o tepeye gelmeden, şekline bakarak çözebiliyorlar. Oysa Güney Amerika’da bu avantajları yok. Dolayısıyla onlara yakın seviyede yarışabileceğiz.” Öncelikli hedefleri, herbiri ortalama 700 kilometre süren etapları, ön sıralarda olmasa da sorunsuz tamamlayabilmek. Bu nedenle ilk etaplarda derece gözetmeksizin temkinli gidip, son etaplarda atağa kalkmayı planlıyorlar. Bu stratejinin ilerleyen etaplarda kendilerine derece şansı verebileceğini düşünüyorlar. İkili, 3 Ocak 2009 start alacak ralli için geçmişe göre daha iddialı konuşuyor. 2007’deki son ralliye her iki sporcu da 450 cc kategorisinde yarışmış Kutlu Torunlar ikinci, Kemal Merkit dördüncü sırayı almıştı. Derece şansını arttırmak isteyen ikili, Güney Amerika’da farklı motor güçlerine sahip araçlarla yarışacak. Kutlu Torunlar bu değişikliğin nedenini “birbirlerinin önünü kesmemek”le açıklıyor: “Çünkü ikimiz de kendi kategorimizde zaten şampiyonluğa yakınız. Neden birinci ve ikinci olalım? Mümkünse bir ve bir olalım.” Motorsikletler dışında 188 otomobil, 30 ATV, ve 82 kamyonun kendi kategorilerinde madalya şansı aradığı 9 bin 574 kilometrelik ralli Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te başlayacak. Ve 14 etap sonunda 18 Ocak’ta yine başlangoç noktasında sona erecek. Merkit ve Torunlar İstanbul’dan Buenos Aires’e 28 Aralık’ta haraket edecek.Gökhan Tan – Can Aydın

Arap sporu Formula 1

Almanya’daki Hockenheim Pisti’nin patronu Karl-Josef Schmidt 29 Kasım’da Alman Der Tagesspiegel gazetesine “Rhein-Neckar-Kreis eyaleti mali yardımda bulunmazsa Hockenheim’da bir daha Formula 1 yarışı düzenlenemez” açıklamasını yapıyordu. 2008’deki Grand Prix’de 5,3 milyon avro zarar eden Schmidt’e göre mali sorunlar çözülmez ise Dünya Şampiyonası’nın Almanya ayağının dönüşümlü olarak yapıldığı diğer pist Nürburgring’de de bir daha yarış yapılamayacak. Schmidt en ilginç sözlerini de sona saklıyordu: “Bu gidişle Formula 1 sadece Arap ülkelerine kalacak.” Pilotların fiziki yeterliliği ve yeteneklerinin, yüksek teknolojinin kullandığı araçlarla test edildiği Formula 1 önemli bir değişim yaşıyor. Avrupa kökenli bu spor ekonomik nedenlerle giderek Asya ve Ortadoğu ülkelerine taşınıyor. Geride kalan 10 yılda, daha önce yarış takviminde hiç yer alamayan beş ülke Grand Prix’ye dahil oldu. Sırasıyla Malezya (1999), Bahreyn (2004), Çin (2004), İstanbul ve son olarak da 2008’de Singapur dünyanın en hızlı araçlarını ağırlamak üzere pist inşa ettiler. Dünya Şampiyonası’nın Asyalı ortaklarının sayısı önümüzdeki üç yılda daha da yükselecek. Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi 2009 takviminde kendine yer buldu. Hindistan ve Güney Kore sıradaki ülkeler. Grand Prix’nin kıdemli Avrupalıları ise takvim dışında kalmaya başladı. Örneğin, Formula 1 tarihinin en eski yarışı olan (88 yıllık) Fransa Grand Prix’i 2009’de yapılmayacak. Aynı şekilde 1970’ten beri Almanya Grand Prix’sinin yapıldığı Hockenheim pistindeki yarış sayısı iki yılda bire düşürüldü. Yine kıdemliler arasında yer tutan Kanada da Dünya Şampiyonası dışında kaldı. Uzun yıllardır Formula 1’e yatırım yapan ülkeler, üstelik giderek daha çok izleyici toplayan ve bu nedenle daha çok gelir getirebileceği düşünülen bu organizasyondan neden çekiliyor? Sigara krizi Krizin başlıca nedenleri arasında Avrupa Birliği ülkelerinin 2005 yılında uygulamaya başladığı sigara reklamı yasağı yer alıyor. Çünkü sigara firmaları, reklam karşılığında takımlara ve pist sahiplernine yılda 300 milyon avro gelir sağlıyordu. Gelirinin önemli bir bölümü bu firmalardan gelen Avusturya’nın Zeltweg Pisti yasağın uygulanmasını beklemeden yarışlardan çekildi. O yılki kriz, Bahreyn’in yarış takvimine alınmasıyla geçici olarak […]

Demir Lady evine döndü

Volkan Ağır Türk voleybolunun en önemli isimlerinden Neslihan Darnel. Ulusal Voleybol Takımımız 2003 Dünya Şampiyonası’nda boy gösterdiğinde henüz 20 yaşındaydı. Japonya’daki o turnuvanın “en çok sayı kazandıran” ve “en iyi servis atan” ikinci oyuncuydu. Sporseverler, sert smaçlarıyla sivrilen Neslihan’a o dönemki soy isminden esinlenerek “Demir Lady” lakabını taktı. Şampiyona sonrasında Avrupa’da adından söz edilen bir oyuncu haline geldi. Vakıfbank Güneş Sigorta’nın Avrupa Final Four’una çıktığı 2005-2006 sezonunda, finallerin en çok sayı yapan oyuncusu oldu. Daha sonra İspanya’nın Tenerife takımına transfer oldu. Daha önce “çocuk yapmak için çok erken olduğu” yönünde bir açıklama yapan Neslihan, hamile olduğunu ulusal takım kampında öğrendi. Türk basınında “profesyonel sporcu ne zaman hamile kalacağını bilmeli” eleştirileriyle karşılaştı. Takımı Tenerife’den izin istedi. Ancak o dönemde bile, Avrupa Kupası’nda mücadele eden takımının Avusturya deplasmanında sakatlık nedeniyle eksik kalması üzerine sahaya çıktı. Neslihan Darnel, ayrıldıktan üç yıl sonra sürpriz bir şekilde eski takımı Vakıfbank Güneş Sigorta’nın formasıyla Aroma Bayanlar Voleybol Ligi’nde döndü. “Demir Lady” ile, takımının idman yaptığı Haldun Alagaş Spor Salonu’nda görüştük. Tenerife ile üç yıllık sözleşme imzalamıştınız. Neden Türkiye’ye döndünüz?Tenerife’yle kontratımı doldurduktan sonra dönmek istiyordum. Ancak kulüp ekonomik krizden fazlasıyla etkilendi. Kulübün 26 senelik başkanı Kiko Cabrera’nın ani gelişen hastalığı da takımı etkiledi. Benimle birlikte birkaç oyuncunun daha ücreti kulübe yüksek gelmeye başladı. Biz de dönüş tarihimizi biraz erkene çektik. Ancak İspanya’daki günlerimiz çok güzeldi; düzenimizi de oturtmuştuk. Kanarya Adaları’nda yaşıyorduk ve kış mevsimini unutmuştuk. Benim için İspanya’nın en güzel yanı bu idi. Takımınızın durumu nasıldı?Tenerife takımında 2,5 sezon forma giydim. Son sezona başlamadan önce de İspanya Süper Kupası’nı kazanarak iyi bir başlangıç yaptık. Ligde de çok iyi devam ediyorduk ama sonra bazı problemler çıktı ve işler pek de istediğimiz gibi gitmedi. Neslihan’ın kariyeri2006-2007 İndesit Şampiyonlar Ligi-En iyi servis atan 2. oyuncu2006 Dünya Şampiyonası (Japonya) – En skorer oyuncu2005-2006 Indesit Şampiyonlar Ligi Final Four-En skorer oyuncu2005-2006Indesit Şampiyonlar […]

Tek kimlik Aziz Yıldırım

Türkiye’de stadyumda numaralı tribün dışında bilet aldığınız yerden maç izlemek neredeyse imkânsızdır. Çünkü satın aldığınız koltuk bir taraftar grubu veya sizden önce geldiği için yerinize oturma hakkını kendinde bulan kişilerce kapılmıştır ya da bilet sahibini oturduğu yerden kaldırmaya çalışan taraftar grupları vardır. Bu gruplar, özellikle büyük kulüp yöneticilerinin para, bedava bilet ya da deplasman masrafları karşılığında takımlarını desteklemesi için stada topladığı taraftardan oluşur. Bu gruplardan, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne yakınlığıyla bilinen Genç Fenerbahçeliler (GFB) içinde bulunduğumuz sezonun başında kulüp yönetimi ile sorunlar yaşadı. Çatışmanın nedeni bu grubun kulüpten ücretsiz kombine ve bilet talep etmeleri, talep karşılanmayınca kendi paralarıyla aldıkları kombinelerin ise kulüp tarafından iptal edilmesi ve Genç Fenerbahçelilerin üzerinde kendi isimlerini ve logolarını taşıyan ürünleri kullanmalarına engel olunmak istenmesiydi. İki taraf, konu hakkında sadece kendi web sitelerinde konuştu. Taraftar grubu www.gencfb.org adresinde, kulüp ise www.fenerbahce.org adresinde açıklama yapmakla yetindi. Doğrusu medya da, bu konuyu yeterince kaşımadı. Aziz Yıldırım’ın daha önce Genç Fenerbahçelilerle yakın bir temas içinde olduğu bir sır değil. Aziz başkan da bu durumu “O zaman şartlar öyle gerektiriyordu” diyerek doğruluyor. Nitekim Genç Fenerbahçeliler, 2001’deki ilk istifasının ardından Aziz Yıldırım’ın, kendi lehine ve istifa etmesini istediği Mustafa Denizli’nin aleyhine tezahürat yaptırdığını, hoşlanmadığı grupları engellemesi için kendilerine direktif verdiğini, takımın kötü gidişatından sonra stadyumda oluşacak tepkiyi azaltmak kendilerine için 3 bin bilet verdiğiiddiasında. Kombine krizi Yaşananları ilk ağızdan öğrenmek için temasa geçtiğimiz Genç Fenerbahçelilerin önde gelen isimlerinden Ferhat Eren, taraflar arasındaki gerginlik 30 Temmuz 2008’de Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda oynanan MTK Budapeşte maçında su yüzüne çıksa da gerçekte 2008-2009 futbol sezonuna ait kombine kart satışlarının başladığı nisan ayına kadar dayandığını söylüyor: “Sezon öncesi Aziz Yıldırım ile bir görüşme yaptık. Bütün maçlara geldiğimizi ve her maç öncesi aynı yerden bilet bulmakta zorluk yaşadığımızı belirttik. Her zaman oturduğumuz Migros tarafındaki kale arkası tribününde normalde kombine basılmıyor. Bu tribünde bizim için kombine kart üretilmesi talebinde […]

Tanrının eli hâlâ onunla mı?

Birçoğu, futbolun gelmiş geçmiş en iyi 10 numarası, hatta en iyi oyuncusu olarak görüyor onu. Arjantin’in Dünya Kupası’na uzandığı Meksika 1986’da İngiltere filelerine yolladığı topu “Maradona’nın kafası, Tanrının eliyle” atılmış bir gol olarak tanımlamıştı. Bu “el” bile onun 23 yıllık futbol kariyerinden birşey eksiltmedi. Dünya o elin gerçekten de Tanrıya ait olduğuna inandı, inanmak istedi. Diego Armando Maradona futbol yaşamına “İki rüyam var. Birincisi dünya kupasında oynamak, ikincisi oynadığım kupada şampiyonluk yaşamak” hayalleriyle başladı. 1970 yılında, 10 yaşındayken Argentinos Juniors takımının alt yapısına girdi. Bu iki dileğini gerçekleştirmekle kalmayıp futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Futbolcuğu sonrası bir dönem kokain ve obeziteyle uğraşan dünyanın en yetenekli ve gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından ‘Diegito’nun çalıştırcılık tecrübesi ise nerdeyse yok. Bu nedenle çıkan tartışmalara karşın Arjantinli futbol efsanesi ülkesinin ulusal takımının teknik direktörülüğüne getirildi. Eğer Maradona 2010 Dünya Kupası’nı kaldırırsa hem teknik direktör hem de futbolcu olarak kupayı kazanan Beckenbauer ve Zagallo’dan sonra üçüncü futbol adamı olacak. Sokağın son yıldızı Johan Cruyff “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir” der. İşte Maradona tam da bu sebeple sokak futbolunun yetişdirdiği son yıldızlardandır. 1986 yılında Meksika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İngiltere’ye 6 kişiyi çalımlayıp attığı ikinci gol ise bu unvanı ne kadar hakettiğini kanıtlar. “Tanrı’nın da yardımıyla” takımına kazandırdığı kupa sonrası tüm Meksika’nın “Argentina” tezahüratlarıyla inlemesine neden olur. 1990 yılında İtalya’da düzenlenen kupada bu kez Napoli şehrini “Arjantinlileştirir”. Tüm şehir İtalya-Arjantin maçında “Argentina” nidalarıyla inler. Başlıca nedeni ise şehrin takımına en başarılı yıllarını yaşatan Maradona’dır. Kendini takımın merkezine koymaması da çağımızın gerçekliği içinde çok zor yer alacak bir olgudur. Öyle ki tarihinde bir daha şampiyon olamayan Napoli’ye ilk şampiyonluğunu yaşatan Maradona’nın o dönemdeki hocası Ottavio Bianchi’nin “Dört yıl boyunca onun takım arkadışlarına serzenişte bulunduğunu görmedim. Doğal yeteneklerini diğer oyuncular üzerinde baskı […]

Futbolun ırkçılık karnesi

Volkan Ağır Avrupa futbolununun kronikleşen sorunu bu kez Vicente Calderon’da kendini gösterdi. Atletico Madrid’le Marsilya arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Madridli taraftarların yaptığı tezahüratlar sonrası ırkçılık yine yeşil sahaların gündemine oturdu. Yaşananlardan sıkıntı duyan İspanyol Luis Garcia, “Artık herkes İspanyolların dünyadaki en kötü millet olduğunu düşünecek. Oturup düşünmek ve ülkenin imajını düzeltmekte yarar var” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Garcia endişelerinde oldukça haklı. Çünkü bu olay son birkaç yıldaki İspanyol tabanlı ırkçı sorunlardan sadece biri… Bknz İspanya Barcelona’nın Kamerunlu yıldızı Samuel Eto’o, Şubat 2006’daki Real Zaragoza maçında ırkçı tezahüratlar sonrası sahayı terk etmek istemişti. Ancak Ronaldinho ve Larsson tarafından ikna edilen futbolcu oyundan çıkmadı, bir golün asistini yaptı. Goller sonrası tüm futbolcuların Eto’o’ya gitmesi de ırkçılığa karşı omuz omuza verilmesi gerektiğine güzel bir örnekti. Birçok farklı etnik kökeni içinde barındıran İspanya’da Athletic Bilbao da Bask kökenli olmayan futbolcuları kadrosunda bulundurmayarak farklı ırklara kapalı bir tutum sergiliyor. Kökleri “Napolyon Savaşları” ve Darwinizm’e dek uzanan ırkçılık olgusunun spor ve futbolla tanışması faşist liderler Mussolini ve Hitler dönemlerine denk geliyor. Mussolini’nin desteklediği Lazio, “gestapo”ları anımsatan SS (aslında Societa Sportiva anlamına gelen) takısını değiştirmeyip kulüp politikasını açıkça gösterdi. Bu duruşunu devam ettirmekte olan kulüp, 2001’de kadrosuna babası İtalyan olan siyahi Liverani’yi katana dek siyah tenli oyuncu bulundurmuyordu. Bu tutumları da “Tüm Lazio taraftarları ırkçı değildir ama tüm ırkçılar Lazio taraftarıdır” sözünün oluşmasına yol açtı. Mussolini mirası İtalyan Paolo Di Canio da 2005’te Lazio’da oynarken bir maçta gol sevincini faşist selamıyla kutlayarak yeşil sahalarda politik görüşünü açıklamaktan çekinmedi. Aynı yıl Messina’da forma giyen Fildişi Sahilli Marco Zoro, ırkçı tezahüratlara dayanamayarak Eto’o’nunkine benzer bir tepki göstermişti. Hitler Almanya’sının “saf ırk” politikası ise günümüzde ütopik kaldı. Zira bugün Almanya Ulusal Futbol Takımı’nda “safkan” bir Almana rastlamak pek mümkün değil. Polonya, Brezilya, Gana asıllı oyuncular çoğunlukta… Bu futbolculardan Gana asıllı Asamoah, 2006’da oynanan Hansa Rostock (am.) sınavında ırkçı tezahüratlara […]

Messi olmadan olimpiyat olur mu?

Volkan Ağır Pekin Olimpiyat Oyunları önceki gün Almanya-Brezilya kadın futbol takımları arasında yapılan karşılaşmayla başladı. Panzerlerin en etkili gol silahı Birgit Prinz’i durdurmayı başarabilen Brezilya, gol yollarında zorlanmasaydı sonuca gidebilirdi. Ama Alman disiplini, kadın kategorisinde de kendini gösterdi. Top, Brezilya takımının Ronaldinho’su diyebileceğimiz Marta’dayken, benzetildiği kişi de ekranlara yansıdı. Bugün Belçika ile karşılaşacak Brezilya Erkek Futbol Takımı, teknik direktörü Carlos Dunga’yla birlikte maçı izliyordu. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında sakatlıklar, taraftar ve medyayla boğuşan Ronaldinho, -futboldan uzun süre uzak kalmanın getirisiyle biraz gıdısı çıkmış gözükse de- halinden oldukça memnundu. Yaşı, olimpiyat takımında oynamak için büyük olan futbol fenomeni, 23 yaş üstü üç oyuncu bulundurma kontenjanından faydalanarak ve yeni kubülü A.C. Milan’ın izniyle takıma girebildi. Yaşları 23’ün altında olan iki Brezilyalı, Schalke 04’te oynayan Rafinha ve Werder Bremen’de top koşturan Diego, Bundesliga’nın bu hafta sonu başlayacak olması nedeniyle kulüplerinin Pekin’e gelmesine razı olmadığı oyunculardı. Kulüplerin, oyuncularına izin vermek istememesinin bir gerekçesi de, Olimpiyat Oyunları’nın FIFA’nın takviminde bulunmamasıydı. Ancak iki oyuncu da, kulüplerine karşı gelerek olimpiyat kafilesine katıldı. Bir diğer Brezilyalı, Real Madridli Robinho da kulübüyle anlaşarak olimpiyat formasını sırtına geçirdi. Olimpiyatların, bir bakıma küçük bir dünya kupası görünümü veren futbol branşı, genç yeteneklerle tecrübeli yıldızların bir arada oynayabildiği bir takım oluşturmaya itiyor takımları. Bu şekilde tecrübeliler liderlik yaparak gençlere yol gösterip onların yeni birer yıldız olmasına ön ayak oluyor. Ama bir de Arjantinli Lionel Messi gibileri var. Messi hem genç, hem de tecrübeli. 21 yaşındaki yıldızı, FIFA-CAS-IOC ve kulübü Barcelona arasındaki davalarda kimin kampına katılacağını bilemezken dün, CAS’tan (Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi) çıkan karar üzerine kulübüne dönmek zorunda bırakıldı. FIFA desteklemiyor ama başkan Blatter üzgün Bu durumu üzüntü ama saygıyla karşılayan FIFA Başkanı Sepp Blatter, karara karşın takımların futbolcularını olimpiyata göndermelerini rica ettiğini bildirdi. Blatter, kararın çıkmasından önce de 23 yaşındaki sporcuların olimpik takımlarda bulunması gerektiğini söylemişti. Olimpiyat ruhunu düşünmeden bu kararın […]