Kategori Spor

“İçi yanan” Hasan Cemal’e Fenerbahçeli cevabı

Gökhan Tan Kendini “radikal Galatasaray taraftarı” diye tanımlayan gazeteci Hasan Cemal, Fenerbahçe’nin pazar gecesi Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki galibiyeti sonrasında şöyle söylüyor: “Bu yenilgiden sonra bana şampiyonluk kupasını getirsen dahi, şunu iyi bil, yine belki sevinirim ama kendini kolay affettiremezsin. Yaşadığım düş kırıklığı o kadar derin çünkü…” Oysa tarih ve Hasan Cemal’in bizzat kendisi bize aksini söylüyor. ***HaberVs’nin, altyazı çevirileriyle ilgili bir haberinde görüşüne başvurduğu çevirmenlerden biri, karşılaştığı eleştirilere karşı şu örneği veriyordu: “Her kıraathaneden bir teknik direktör çıkaran bir milletiz biz. Bu Türk halkının bir tavrı.” Çevirmenin varmak istediği nokta elbette futbol hakkında yapılan yorumlara parmak basmak değildi. Ama üzerine Türkiye’de üzerine en kolay yorum yapılan konunun futbol olduğunu belirtmesiyle akılda kalıcıydı. Konuşulan, yazılan şeylerin içeriğine bakılınca, bırakın kahvehaneyi, basının bizzat kendisi bu durumun ispatı. Aşağıda, Hasan Cemal’e verdiğim cevap da bu “kolay” yazılardan biri. ***Cemal’in kendi gazetesi Milliyet‘te yazıya attığı başlık “, 4-0’a bozgununa rağmen o da, şampiyonluğa ta Washington’dan seviniyor, Fenerli dostlarla dalga geçmekten kendini alamıyordu: Galatasaray’ın şampiyonluk sevincini Washington’da, televizyon başında yaşadım.…Bir Galatasaraylı olarak kendilerine yürekten teşekkür ediyorum. Bir Galatasaraylı olarak göğsüm kabardı. Galatasaraylılık ruhunu bir kez daha iliklerime kadar hissederken gözlerim yaşardı.…Fenerli dostlara gelince …Geçmiş olsun! Ne kadar da kendilerinden emindiler bu sezon… Ama son anda iki kupa da uçtu gitti. Dünyanın sonu değil! Üzülmeyin bu da geçer.Son söz:Bir de şu 4-0 olmasaydı! En güçlü aday, hâlâ, Galatasaray Ligin zirvesindeki dört takımın gelecek 7 haftadaki maçlarını ve şu anda puan tablosunun tepesindeki Bursaspor’un zirve tecrübesizliğini dikkate aldığımızda, şampiyonluk için en güçlü adayın, hâlâ, Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Ve inanın bu yenilgi, kötü futboluna buir maçlık bahane bulan Fenerbahçe’nin şampiyon olma ihtimalini daha da azaltıyor. Yakın gelecekte, Galatasaray’ın Kadıköy’deki ilk galibiyetinden sonra sanıyorum kimse Fenerbahçe’yi “10 yıl boyunca Galatasaray’a yenilmeyen takım” diye anmaz. Ama Fenerbahçe’nin 10 yıl boyunca lig şampiyonluğu yaşayamaması, ki umarım olmaz, hafızalarda kalıcı tortu […]

Diyarbakır’da Bursasporlu yabancı

2010 yılıydı… O dönem Türkiye’de, Bursaspor’da forma giyiyorum. Ülkenin bir ucundan bir ucuna deplasmana gitmiştik. Rakip Diyarbakırspor’du. …Tam hatırlamıyorum ama, ülkede durum bir hayli karışıktı. Bir nevi iç savaş durumu vardı sanırım. Kürt ve Türk halkı arasındaki gerilim futbola bile bulaşmıştı. Neyse, ligin ilk yarısında bizim taraftar Diyarbakırspor taraftarına yönelik bazı ırkçı tezahürat yapmışlar. Tabii ben anlamıyorum ne dediklerini. Biz de ikinci yarıda onların sahasında maç yapacağız ama havaalanına iner inmez polisler karşıladı bizim kafileyi ve kalacağımız otele onların eşliğinde sanki birer suçluymuş gibi gittik. Odamda uyumayı planlıyorum normal olarak ama imkan var mı? Cama doğru gitmemle, otelin hemen önünde patlayan havai fişekleri, otele doğru atılan taşları görmem ve tekrar yatağıma doğru yönelmem bir oldu. Ertesi gün maçın oynanacağı stada da yine iki polis otobüsüyle gittik. Ben de gerilmiştim ama pek de belli etmiyordum bizim çocuklara. Sahaya ısınmak için çıktığımız anla birlikte yoğun bir tezahüratla karşılaştık ama maçın başlamasına saniyeler kala Bulgar kalecimize kale arkasından taşlar atılmaya başlandı. Sonra hakem maçı başlattı. Stadı dolduran insanların gözlerindeki öfke 50 metreden bile fark ediliyordu adeta. Neden böyle öfke ve kin dolu olduklarını çözemedim normal olarak ama maç iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. 15-16. dakikalardaydık… Bizimkilerden biri korner kullanmak için köşeye gelmişti. Hemen arkalarında duran emniyet görevlilerinin kalkanlarını aşan bir taş, yan hakemlerden birine isabet etti ve hakem yere yığıldı. Önce hakem dörtlüsü soyunma odasına gitti, sonrasında biz. Formalarımızı hızlıca çıkartıp eşofmanlarımızı giydik tekrar ve geldiğimiz gibi iki polis otobüsüne binip stattan çıkarıldık. Otobüsün camlarından içerisi gözükmüyordu ama etraftaki insanlar, bizim Bursasporlu futbolcular olduğumuzu, önümüzde bize eskortluk eden polis arabalarından anlamıştı. Oturduğum cama kocaman bir taş isabet etti ve cam tuzla buz oldu. Sonra kendimi koridora attım. Herkes otobüsün koridoruna sığmaya çalışıyordu. Aracın içindeki emniyet görevlisi, şöföre “Çabuk çabuk, daha hızlı sür” diye bağırıyordu. İlerlediğimiz her metrede onlarca taş fırlatıldı otobüse. Sanıyorum taşı atanlar […]

Türkiye’de curling

Garip bir oyun. 42 metrelik buzdan bir pist üzerinde beşer sporcuyla oynanıyor. Takımlar, iç içe üç halkadan oluşan 3,66 metre çapındaki hedeflere (bunlara “ev” deniyor) kendi taşlarını yerleştirmeye çalışıyor. Oyuncular, buz üstünde kayabilen bu taşları ellerindeki süpürgeler yardımıyla yönlendirmeye çalışıyor. Amaç, her evin merkezine rakip takımdan daha yakın taş bırakabilmek. Bu yapabilmek için taşın pist üstünde kat edeceği mesafeyi, ivmesini, dönüş hızını, sürtünmesini, diğer taşlara çarpıp çarpmayacağını hesaplamak gerekiyor, Bu haliyle fiziksel yeterlilikten ziyade taktiği ön plana çıkaran bir strateji oyununa benziyor. Zaten bu nedenle de “buz üstünde satranç” olarak nitelendiriliyor. Alternatif ancak salon ve malzeme gereksinimi nedeniyle “lüks” bir spor olarak ortaya çıkan “curling” (körling) dünyada giderek daha fazla ilgi uyandırıyor. Dün sona eren 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları bu ilginin hiç de azımsanmayacak düzeye çıktığını gösterdi. Özellikle 27 Şubat’ta sabaha karşı oynanan ve sadece bu sporun değil, olimpiyat tarihinin en heyecanlı finallerinden birine sahne olan Kanada-İsveç bayanlar karşılaşması sporseverlerin unutamayacağı çekişmeye sahne oldu. Oyunların favori takımı Kanada, iki defa maç sayısı kullanmasına ve maç uzatmaya gitmesine rağmen kendi hatalarıyla Altan madalyayı İsveç takımına verdi. (Olimpiyat oyunlarının en sürpriz gelişmelerinden biri olan bu haberi Türkiye basını da atlamadı! Altına sevinen İsveçli sporcuların dudak dudağa nasıl öpüştüğüne odaklandı.) Türkiye’de ilk curling atışı, oyuna dair malzemelerin geçtiğimiz ağustos ayında ulaşmasıyla yapıldı. Böylece, dışarından bakınca anlaması oldukça güç hatta esprilere neden olan bu oyuna dair Türkiye’deki resmi ilk şampiyona 16-17 Ocak’ta Erzurum ve 23-24 Ocak’ta Ankara’da gerçekleşti. Erzurum’dakipistin 2011 Üniversite Kış Oyunları’nda da kullanılacak olması, bu turnuvaya ayrı bir önem atfediyordu. HaberVs, curling “sporu”nu ve ülkemizdeki durumunu Türkiye Buz Pateni Federasyonu Curling Branş Sorumlusu Celal Cüneyt İşgör‘e sordu. Curling, Türkiye için çok yeni hatta yabancı bir dal. Bu spora ilginiz nerden geliyor?İnşaat mühendisiyim. Mesleğimle ilgili çalışmakla birlikte, senelerdir televizyondan ilgiyle takip ettiğim curling ile 2007 başında, 2011 Erzurum Üniversite Kış Oyunları’nın ülkemize verilmesinden […]

Türkler tenis maçı yazarsa…

). Kratzer’e göre “konu, tenis maçı izlemesini bilmeyen bir toplum oluşumuz”du. Marsel’in rakibi Gonzales maçtan sonra, tribünlerle ilgili memnuniyetini şöyle dile getirmişti: “Müsabaka bir Davis Kupası (milli maç) havasındaydı. Büyük keyif aldım. “ Kratzer, Marsel’in antrenörü Can Ünel’le de görüşmüştü. Ünel de yorumların abartılı olduğunu ve maçın büyük bir final havasında geçtiğini doğruluyordu.

Bu kafaya bu para fazla

Bu ihale sayılmaz! Dile kolay… Bizler bilgisayar başında, milyonlarca insan televizyon başında, muhabirler de iş başında Digitürk’le Türk Telekom’un tam 169 kez fiyat arttırdığına tanık olduk, geçtiğimiz gürkü 2010-14 TFF Süper Lig ve TFF 1. Lig medya hakları ihalesinde… A, B ve C paketlerini kapsayan ihalelerdeki asıl büyük çekişme, Süper Lig maç yayınlarını kapsayan A paketi için yaşandı ve sekiz yıldır yaptıkları yatırımı çöpe atmama gayreti içinde bulunan Digitürk, Türk Telekom’la beraber koştuğu ve bir nevi “sidik yarışı”na dönen fiyat arttırma maratonunu kazandı. Neden mi “sidik yarışı” gibi kulak tırmalayıcı bir benzetme yaptık? Bunu ihalenin galibi Digitürk’ün Genel Müdürü Ertan Özerdem de üstü kapalı bir şekilde dile getirdi zaten, ihale sonrası televizyonlara röportaj verirken. Özerdem, noktası virgülüne dokunmadan şöyle dedi: “Bugün Türkiye’nin futbolunun ekonomik gerçekleri, bu parayı bence tam hak edecek durumda değil, çünkü geçen dönemden bugüne Türk futbolunda ne kalite ne de başarı olarak yüzde 126’lık bir iyileşme oldu. Kaldı ki son 6 ayda Avrupa’da yapılan ihalelerde yüzde 10-15 civarında artış olurken, Türk futbolunda yüzde 126’lık artış olması, üstelik dolar bazında olması çok ilginç bir durum!” Yani Digitürk, şu an elinde bulundurduğu 800 bin abonesinin büyük çoğunluğunu ve ciddi bir prestij kaybetme riskine girmek yerine bu “sidik yarışı”ndan galip çıkmayı yeğledi. Kendilerince haksız da bir risk değil tabii ki… Ama ya futbolumuzun maddi değerinin 2008’e göre yüzde 126 artmasının inandırıcılığı hakkındaki şüpheler? Daha yalın bir dille, 2008’den bu yana Misak-ı Milli sınırları içinde oynanan futbolun kalitesinin yüzde 126 arttığı yalanını kim söyleyebilir rahatça? Tamam, değerinin bu derece artmasının kulüplere geri dönüşü elbette kısa vadede çok olumlu olacak. Buna kimsenin diyecek lafı bile olamaz, ancak burada geçmişle bağlantı kurma zorunluluğu hissediyorum kendimde… 1998’de Ayhan Akman’ın Gaziantepspor’dan Beşiktaş’a 8,7 milyon dolara, 2000’de Bülent Akın’ın Denizlispor’dan Galatasaray’a sekiz milyon dolara transfer olduğunda ödenen bu paralar ne kadar gerçekçiyse, Digitürk’ün 2014’e kadar Süper […]

Nerede o gençler?

) Bakan Özak, yakın gelecekte Türkiye’de Dünya Basketbol Şampiyonası, Kış Olimpiyatları gibi önemli spor organizasyonlarının düzenlenecek olmasını da ülkenin son yıllarda gerçekleştirdiği aşamaya bağlıyor: “Siz Avrupa’nın altıncı, dünyanın 16. büyük ekonomisi olursanız, İslam Konferansı Örgütünün başında siz varsanız ve ABD Başkanı ilk ziyaretini sizin ülkenize gerçekleştirirse, bunun değerlendirmesini de öyle yapmak lazım.” Başarı “teğet geçiyor” Büyüyen Türkiye ekonomisi, spor yatırımları ve lisanslı sporcu sayısındaki artış… Tüm bunlar dünya spor arenasında Türkiye’ye ne getiriyor? Örneğin, Özak’ın bahsettiği Kış Olimpiyatlarında, bir sporcumuzun madalya alacağını umabilir miyiz? Başarı, uluslararası alanda güreş ve halter dışında ismini tutarlı bir şekilde geçiremeyen Türk sporuna neden “teğet geçiyor”? Diğer taraftan, küçük yaş gruplarında mücadele eden sporcularımıza baktığımızda tümüyle farklı bir resimle karşılaşıyoruz. Türkiye, futbol da dahil olmak üzere 18 yaşın altındaki sporcuların katıldığı uluslararası turnuvalarda elle tutulur başarılara imza atıyor. Daha bu yaz, Genç Milli Basketbol Takımımız, Avrupa Şampiyonası’nda ev sahibi İspanya ile final oynadı ve Avrupa ikincisi oldu. Milli takımın, dünya şampiyonu İspanya’ya yenilmesi kimseyi üzmedi bile. Gençlerden iki ay sonra, bu kez Basketbol A Milli Takımımız Avrupa arenasındaydı. A milliler grup maçlarında, daha sonra final oynayacak iki ekibi, İspanya ve Sırbistan’ı yenmiş ancak çeyrek final uzatmalarında Yunanistan’a yenildikten sonra bir daha ayağa kalkamamıştı. Türkiye, finalistleri yendiği Avrupa Şampiyonası’nı sekizincilikle tamamlamıştı. Potadan havuza… Basketbolda yaşadığımız bu çelişkinin bir benzerine, geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’nda tanık olduk. Türkiye 10-13 Aralık 2009’da gerçekleşen bu şampiyonaya genç bir ekiple katıldı. Milli takımda yer alan sporcuların çoğu, daha küçük yaşlarda katıldıkları turnuvalarda kürsüye çıkma başarı gösteren isimlerdi. Fakat alışa geldiği üzere Türkiye bu şampiyonayı da madalyasız kapadı. Turnuvada elle tutulur tek başarımız, 34 yaşındaki yüzümüz Derya Büyükuncu’nun, seçmelerinde Türkiye rekoru kırdığı 200 metre sırtüstü finalinde Avrupa beşincisi olmasıydı. HaberVs, Türkiye’nin genç kategorilerde kazandığı başarıyı yetişkinlerin yarıştığı turnuvalarda kazanamamasının nedenini havuzda aradı. Muhabirimiz Mert Oynargül milli takım […]

Bir garip Kazım Kazım

”du. Gelecek Kazım Fenerbahçe yönetimi, kadro dışı bırakma kararını resmi olarak açıklamasa da, masum olduğunu dile getirdiği genç futbolcusunun “uçarılığı, hatta deli doluluğu”ndan usanmış görünüyor. Belli ki, doğru olsun olmasın, saha dışında yaşanan bunca şeyin sahadaki karşılığını görmekte zorlanıyor. Futbolcunun 5 milyon avro olarak belirlenen bonservis ücretinde de indirime gidileceği konuşuluyor. Haberlere göre Daum, onun takımında kalması için çaba harcıyor. Diğer taraftan Kazım, kendisine İngiltere’de kulüp arıyor. Oynadığı takıma renk getirdiği tartışma götürmeyen, gençliğini dolu dolu yaşayan bu yıldıza bir İngiliz kulübünün talip olması sizce de mümkün mü? Kısa futbol geçmişi, Kazım (Colin) Kazım’ın Fenerbahçe’de 2011’de sona erecek sözleşmesini tamamlayamama ihtimalini güçlendiriyor. Ve en önemli soru, son günlerde yaşanan kriz bir şekilde atlatılsa bile genç oyuncunun bundan bir “büyüme payı” çıkarıp çıkarmayacağı.

Thierry Henry, Fatih Terim ve utanabilme

” başlıklı imzasız haberde neler yazıyordu: “Görgü tanıkları sahada fitili ateşlenen kavganın tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştığını, 1,5 dakika gibi kısa bir sürede yüzlerce yumruk ve tekmenin atıldığını belirttiler. Şiddet ve öfkenin zirveye tırmandığı anlarda zaman zaman bir kişinin üzerinde beş altı kişiyi bulduğu, futbolcuların dışında da olaylara onlarca insanın karıştığı ileri sürüldü.” Basın, gördüğünü de yazamadı o günlerde. Ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi imzasını atamadı, haberde geçmesi gereken isimleri anamadı. Eğer bu haber doğruysa “Bir kişinin üzerinde beş altı kişinin olduğu” kavgada kimin kalabalık taraf olduğuna siz karar verin: Deplasman takımı mı, evsahibi mi? Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) kavganın tünel kapısındaki başlangıcına dair kısa görüntüsü dışında bir şey göremedik. (FIFA, DHA’ya kavga görüntülerinin neden kısa olduğunu da sordu. Ancak başka görüntü olmadığı yanıtını aldı.) Ama Futbol Federasyonu’nun, olayların Türk tarafından kaynaklanmadığını ispatlamak için medyaya dağıttığı, Fatih Terim’i, Emre Belezoğlu’nu devre arasında ortamı sakinleştirmek için çaba sarf ederken gösteren kayıtları bol bol izledik. Gerçekten de, en azından görüntü almaya çalışan kameralara saldırdığı bilinen Emre ne kadar da sağduyuluydu o gece! Terim: “Ülke olarak herkes üstüne düşeni yapmak zorunda” Ulusal takımı İsviçre karşılaşmasına hazırlayan Teknik Direktör Fatih Terim, ertesi gün yaptığı basın toplantısında “ulusal ruh halimiz”in ne olması gerektiğini açıklıyordu. Türkiye’nin ceza almaması için “Ülke olarak herkes üstüne düşeni en ince ayrıntısına kadar yapmak zorunda”ydı. “Hep birlikte hareket etmeli”ydik. Türkiye’ye karşı zaten önyargı var”dı. “Siyasilerimize, özellikle basınımıza çok iş düşüyor”du. İşte basınımız da, en ince ayrıntısına kadar, kendine düşen işi yapıyordu. Fatih Terim “vurun” dedi mi? “En ince ayrıntısı” sözü sonuna kadar da hak edilmiş olabilir. Çünkü kulübeden gelen bilgi, maçtan sonra Fatih Terim’in “vurun” dediğini söylüyor. Bunu bana, milli takımın o zamanki yardımcı teknik direktörlerinden birinin çalışma arkadaşı, geçen yıl söylemişti. Doğrudan, kulübedeki o isimden öğrendiğini söylemişti. Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Ve olaydan üç yıl sonra, havaalanında lig […]

Doçent Beşiktaşlı olursa…

—————————————————————————————————————————— Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’i “Yıldırım Demirdöven” adıyla anıldığı soruda İnceoğlu, öğrencilerine kurgusal bir hikâye anlatarak yaşanan olayların medeni hukuk açısından değerlendirmesini istedi. Demirdöven’in son maçta taraftarının kendisine küfretmesine çok kızarak görevinden istifa ettiği belirtilerek, “Taraftara ‘ibret’ olsun diye kulüpten 50 milyon TL tutarındaki alacağından vazgeçtiğini ve futbolculara da şampiyon olmaları şartıyla 500 bin TL prim ödemeyi vaad ettiği” anlatıldı. Olayın medeni hukuk sınavına konu olmasına neden olması ise, Demirdöven’in istifasının ardından gazetelerde yer alan “korktu kaçtı” şeklindeki haberlere sinirlenerek, Beşiktaş kulübünün geçen sene kazandığı iki kupayı ünlü Rus milyarderi Salakov’a satması oldu. Sınavda süre de tıpkı futbol karşılaşmasında olduğu gibi 90 dakikayla sınırlıydi. Kötü gidişin faturası Demirören’e Geçen sezon Türkiye Süper Ligi’ni şampiyon olarak tamamlayıp, üstüne bir de Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Beşiktaş’ın zor günler geçirdiği aşikar. Sezonun başlamasıyla birlikte alınan kötü sonuçları, tatmin edici olmayan bir futbolla da olsa daha yeni yeni telafi etmeye çalışan Kara Kartallar bu “başarıyı” Şampiyonlar Ligi’ndeki maçlarda gösteremeyince yönetimle taraftarın arası iyiden iyiye açıldı. Yine Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri CSKA Moskova’yla 30 Eylül gecesi Moskova’da yapılan ve Beşiktaş’ın 2-1 kaybettiği maçın ardından gece geç saatlerde İstanbul’a dönen kulüp kafilesi Sabiha Gökçen Havalimanı’nda taraftarlarının protesto gösterileriyle karşılaşmıştı. Protesto gösterileri altında havalimanında aracına doğru yönelen Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören’e de taraftarlar yumurta atıp aracına saldırmışlardı. Taraftarla yönetimin arasını iyiden iyiye açan bu olaydan sonra 17 Ekim Cumartesi günü Süper Lig’de Kasımpaşaspor ile İnönü Stadyumu’unda yapılan maçta taraftarlar “Yeter Yıldırım Demirören” diye bağırarak protesto gösterisi yapmıştı. Maç boyunca birbirleriyle de kavga eden taraftarlar, “Temizlesene, temizlesene. Tribünleri temizlesene” ve “Kim gelirse gelsin, adam gibi gelsin. Beşiktaşımıza iyi şeyler versin” diye bağırıp, “Şerefin varsa istifa etsene” diye tempo tuttu. Sabırları taşıran yenilgi Son olarak geçtiğimiz Salı gecesi (3 Kasım 2009) Şampiyonlar Ligi’ndeki dördüncü maçında Alman takımı Wolfsburg’a kendi evinde 3-0 yenilerek gruptan çıkma şansını yitirmesi üzerine Demirören taraftarıyla […]

Galatasaray’a Barcelona taktiği

Volkan Ağır Maç sonrası konuşmaları, “Galatasaray için yarın ne yazalım?”la başladı, eve dönüş yolculuğunda da devam etti. Tespit basitti. G.Saray uzaktan şut atmıyor bu yıl. Belki de atacak fırsatı yaratamıyor ki bu da ayrı bir tespit. Geçen yıl Michael Skibbe’nin takıma oturttuğu en önemli düşüncelerden biriydi uzaktan şut atmak. İlk yarılarda 20′ye yakın şutla kaleyi yoklardı Sarı – Kırmızılı takım. Gol olur ya da olmaz ama rakibin sinirini bozar kaleyi bulan şutlar. “Pozisyon veriyoruz, şut attırıyoruz daha temkinli olmalıyız” tedirginliğiyle oynayan rakip kendini zorlar ve böylece hata yapma ihtimali yükselir. Sonuç, şutlarla kaleyi bulan takımın lehine dönmeye başlar. Ya da beklenmedik yerden atılan şutlar kaleciyi çaresiz bırakır. Şutu beklemeyen kaleci topu ağlarından çıkarır. Beklenmedik şutla bulunan gol rakip kaleciye “rakip çok iyiydi. İnanılmaz şutlar attılar” bilincini oturtur ve bu düşünceyle oyuna devam eden kaleci kendince her yediği golde “suçsuzdur”, çünkü rakip takım hep “iyidir”. Hayır değildir! Golü atan takım sadece “deniyordur”. Karl Heniz Feldkamp’lı dönemde Lincoln ile başlayan ve takıma yerleşen uzaktan şut atma alışkanlığı tek golle de olsa 3 puanı getirmiş ve sonunda da lig şampiyonu olunmuştu. Serkan Çalık bile 89. dakikada Trabzon’a uzaktan attığı gol ile rakibe “terbastı”rmıştı. Bu yıl bu özellik gitmiş. Aklıma birkaç pozisyon geliyor resmi maçlarda atılan toplam 43 gol içinde… Biri Elano’ya ait. (Frikikleri saymam kusura bakmayın. Çünkü onlar zaten bilinçaltından gelen dürtüyle kaleye vurulması gereken toplar olmuşlardır. Zorunluluktur.)Araya top! G.Saray bir de araya top atmıyor ya da atamıyor. Bu konuda pek çalışılmamış gibi bir izlenim var bende… “Sen hangi maçı izledin dün, Baros’un golünü görmedin mi?” demeyin. Bahsettiğim açık alanda koşu yoluna atılan toplar değil. Bunu her takım yapıyor zaten. Hollandalı teknik adam Frank Rijkaard, Galatasaray’ın başına geldiğinden bu yana “Rijkaard’ın Barcelona’sı” ile karşılaştırılıyor. Fakat o Barcelona’nın yaptığı ve de yapmaya da devam ettiği bir şeyi G.Saray henüz sergileyemedi. Bu yüzden de iki […]

Milli maç yorumu

Volkan Ağır Bosna Hersek milli maçının üzerinden günler geçti. Ama, basketbol mlli takımının başarılarına rağmen “başat” sporumuz futboldaki başarısızlığın ezikliğini atamadık bir türlü. Bosna maçı sonrasında atılan manşetler “yazık!” kelimesiyle özetlenebilir. Oysa yazık, mazık değil! Bilakis hak ettik biz bunu. Çünkü “lokum gibi” bir grupta oynanan karşılaşmaları birer kader maçına çevirdik. Ve bunu sırf bu eleme maçlarında değil daha öncekilerde de yaşadık. Ama hiç ders çıkarmadık. Bakalım bundan sonra ders çıkarabilecek miyiz? Ya da yine bir mucize -veya Afrika büyüsü- gerçekleşir de gidersek hataları paspas altı mı edeceğiz? Bosna Hersek karşısında hızlı başlayıp golü getirmemiz hayra alamet değildi. Çünkü biz skor olarak öndeyken oynamasını bilmiyoruz. Topu ayağımızda tutamıyoruz. Baskıyı görünce ayaklarımız birbirine dolaşıyor. Yıllardır bu durum böyle ve biz çözüm üretemedik. Euro 2008′den itibaren İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan maçlarında hep geriye düştük ve sonrasında “mucize” galibiyetler geldi. Bunun sebebi Amerikalı kondisyonerlerdi dense de yüreğini ortaya koyan oyuncuların yarattığı sonuçlar olduğunu da unutmamak gerek. Keza Dünya Kupası eleme grubunda oynadığımız ilk Bosna maçı, Belçika (beraberlik) ve son Estonya maçlarında da geriye düştüken sonra maçları, puanları kazandık. Belki rakiplerimiz de bizimle aynı sorunu, yani geriye düşünce skoru koruyamamadıkları için alabildik o puanları. Ve elbette sürekli ileri oynama arzusunda olan oyuncularımız etkisi de vardı. Estonya maçı da son kanıtıydı. Çok enteresandır ki, kritik olan ve kimisinde de favori olmadığımız karşılaşmalarda öne geçip, “ulan geliyoruz be!” dediğimiz maçları da yitirdik. Futbol milli takımının belki de en unutulmaz karşılaşmasında, 2002 Dünya Kupası’nda oynadığımız Brezilya maçının ilk yarısını da 1-0 önde betermiş ama sahadan 1-2’lik skorla ayrılmıştık. Euro 2008′deki Almanya maçında 1-0 öne geçmemize karşın 3-2 kaybetmiştik. İspanya’yla Sami Yen’de oynadığımız maçta da yine 1-0 öne geçmiştik ama ve yine 2-1 mağlup olmuştuk. Dünya sıralamasında her daim gerisinde kaldığımız devlere karşı öne geçip, sonra maçı verme kaderimizi bir türlü yenemedik. Ve bu son beraberlikle Güney Afrika […]

Kalp hastası ama şampiyon

Yelken numarası ARM 1; Ermenistan’ın 1 numaralı kadın rüzgâr sörfçüsü. Ama adına yarıştığı ülkeyi hiç görmedi. Fransa’nın Büyük Okyanus’taki adası Yeni Kaledonya’nın başkenti Nouméa doğumlu. Ailesi hâlâ orada yaşıyor. Alaçatı’da düzenlenen Pegasus Airlines PWA Windsurf Dünya Kupası’nda üçüncü oldu. Son iki yıldır dünya rüzgâr sörfçüleri sıralamasında üçüncü sırada. Sara Hebert, zirve için mücadele ettiği sporculardan en az 10 yaş daha genç. “Henüz 24 yaşındayım ve önümdeki isimleri yakalamak için avantaja sahibim” diyor. Ama onu yarıştığı isimlerden ayıran en önemli tarafı yaşı değil. Sara Hebert son üç yıldır kalbinde defibulator (kalp ritim bozukluğunu düzenleyen ve olası krizleri engelleyen cihaz) taşıyor. Üç yıl önce girdiği bir efor testinde kalbinde taşikardi (kalbin normal değerlerinin üzerinde atması) gözlemlenmiş. Sağlıklı bir yetişkinin kalbi dakikada 60 ile 100 kez atarken Sara’nın kalbi dakikada 300 kez atıyormuş. “Üç ay hastanede yattım. Spor hayatın bitti dediler” diyor Fransa şampiyonu, “ama onları dinlemedim. Ve normal yaşantıma devam ettim. Şu anda sadece kalp ritmini düzenlemeye yardım eden bir ilaç kullanıyorum.” O normal yaşantısına dönse de Fransız Yelken Federasyonu, şampiyon sporcusunun lisansını yenilemedi. Federasyona göre rüzgâr sörfüne devam etmesi hayatını riske etmesi demekti. Teklif Ermenistan’dan geldi. Ermeni yetkililer Hebert’i arayarak kendileri için yarışmasını istedi. O da kabul etti. Sara, son üç yıldır profesyonel turnuvalarda Ermenistan bayrağıyla yarışıyor. Pekin 2008 elemelerinde de bu ülkeyi temsil etti. Ancak Ermenistan olimpiyatlara güçlü olduğu dallarda ve sadece yedi sporcu gönderdiği için Pekin’e gidemedi. “Ermenistan’ı gördün mü” diye sorduğumda “Yarış takvimi çok yoğun olduğu için gidemedim. Ama Ermenistan’da bu sporun giderek yaygınlaştığını ve Sevan Gölü’nde rüzgâr sörfü tesisleri kurulduğunu biliyorum” diye cevaplıyor. Dört kez şampiyon olduğu Fransa’daki turnuvalara katılamamasını ise “son derece saçma” buluyor. “Ermeni lisansı taşıdığım için sorumluluk Ermenistan’a ait görünüyor. Ama Fransa, sorumluluğunu üstlenmediği bir sporcuyu bile yarışlarında görmek istemiyor.” Alaçatı’da erkekler kategorisinde 64 sporcu yarışırken, kadınlarda bu sayı 19’du. Sara bunun nedenini “sörften […]

Bilgi sahaya iniyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Madrid Avrupa Üniversitesi ve dünyaca ünlü spor kulübü Real Madrid ile imzaladığı anlaşma çerçevesinde 2009-2010 öğrenim yılında Türkiye’de ilk kez Spor Yönetimi alanında önlisans eğitimi başlayacak. 2010-2011 döneminde ise aynı alanda yüksek lisans programlarının başlatılması planlanıyor. Santralistanbul’da gerçekleştirilen Spor Endüstrisi Zirvesi’nde duyurulan program dahilinde öğrencilere sporun yanısıra hukuk, pazarlama, iletişim ve yönetime kadar pek çok alanda ders verilecek. Real Madrid Futbol Kulübü Kurumsal İlişkiler Direktörü ve Spor Okulu’nun Genel Müdürü Emilio Butragueno Santos, lider olabilecek profesyoneller yetiştirmek istediklerini ve yenilikçi karakterlere ihtiyaç duyduklarını söyledi. Uluslararası Laureate Üniversiteleri Akdeniz Bölge Başkanı ve Madrid Avrupa Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Miguel Carmelo Garcia ise sporun gelecekte daha önemli rol oynayacağını ve sadece beden eğitiminden ibaret olmadığını belirtti. Real Madrid’in küresel bir futbol kulübü olduğunu söyleyen Garcia, kulübün aynı zamanda da toplumun bir parçası olmayı hedeflediğini anlattı. Spor Yönetimi Önlisans Programı’nın ardından, 2010 – 2011 akademik yılı itibariyle lisans ve yüksek lisans bölümlerinin de açılması planlanıyor.Emilio Butragueno Santos 1991’de İspanya Ligi’nin gol kralı olan Emilio Butragueno Santos, iki kral kupası, iki süper kupa, iki UEFA kupası sahibi. 1984-1995 yılları arasında Real Madrid’te, 1995-1998 yılları arasında Celaya’da oynayan Butragueno, 1985-1986 ve 1987 yıllarında ardı ardına üç yıl boyunca 24 yaş altı en iyi oyuncu seçildi. 1984 Fransa Avrupa Şampiyonası, 1986 Meksika Dünya Kupası, 1988 Almanya Avrupa Şampiyonası ve 1990 İtalya Dünya Kupası’na katıldı, 1986 ve 1987’de Avrupa’da Bronz Top ödülüne, yine 1986’daki Meksika Dünya Kupası’nda attığı beş golle Gümüş Top Ödülü’ne layık görüldü. 1994’te Complutense Üniversitesi’nde İşletme Yönetimi alanında lisans derecesi alan Butragueno, 1998’de Los Angeles’daki California Üniversitesi’nde Yöneticilik Programı’na ve 2003-2004 yıllarında Madrid’deki IESE İşletme Okulu’nda Genel Yönetim Programı’na katıldı. 2007’de Madrid Carlos III Üniversitesi’nden Şehir ve Bölge Planlama alanında yüksek lisans derecesi aldı. Real Madrid Futbol Kulübü’nde oyunculuğun yanısıra yöneticilik de yapmış olan Butragueno, 2001-2004 yılları arasında Spor Direktör Yardımcılığı, […]

Nihat Kahveci yeniden!

HaberVs Son bir kaç haftadır spor kamuoyunu meşgul eden Nihat Kahveci transferinin gerçekleştiği Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören tarafından açıklandı. Beşiktaş’ın Nihat için Villarreal Kulübü’ne 4,5 milyon Euro bonservis bedeli ödeyeceği öğrenilirken, Nihat’ın alacağı ücret konusunda bir açıklama yapılmadı. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören iki kulübün daha önceden anlaştığını belirterek , “Nihat Kahveci Beşiktaş camiasına hayırlı olsun.Nihat bundan sonra Beşiktaş’ın başarısı için ter dökecek” açıklamasını yaptı. Habervesaire bundan tam bir yıl önce Nihat Kahveci’yi kulübü Villareal’in bulunduğu Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde ziyaret etmiş ve uzun bir söyleşi yapmıştı. Bilge Egemen‘in gerçekleştirdiği söyleşide Kahveci futbola İspanya’da devam etmek istediğini, Türkiye’ye dönmeye pek de niyetli olmadığını anlatmıştı. Eğer bir gün Türkiye’ye dönerse de top koşturacağı kulübün Beşiktaş olacağını söylemişti. Nihat Kahveci Türkiye’ye dönmeye, düşündüğünden erken karar verdi. İşte Nihat’ın Villareal’deki hayatı ve Türkiye’deki futbol dünyası üzerine düşünceleri…

Şampiyonluk ve hazımsızlık

Efes Pilsen ve Fenerbahçe, basketbol seviyesi ve skor olarak son yılların en çekişmeli final serisini oynadı. Kazanan, kupaya dört sezon sonra tekrar uzanan Efes Pilsen oldu. Ama bunu pek fark edemedi. Şampiyon takımın antrenörü Ergin Ataman o sırada yerde, Fenerbahçeli bir taraftarın tekmesini yiyordu. Ben, şampiyonluğa uzanan ekibi, takımların oyun kurucularının belirleyeceğine inanıyordum. Altı maçta sona eren seri ilerledikçe bu inancım pekişti. Özellikle de sezon sonunda Fenerbahçe’ye NBA’den “kurtarıcı” posizyonunda tranfer edilen Will Solomon ile benzer bir durumu Rusya liginden Efes’e gelerek yaşayan Kerem Tunçeri’nin performanslarını gördükten sonra. Seyirci her maçta kavga etti Ancak görüldü ki sahadaki oyuncu kadar tribündeki taraftar arasında da fark var. Görünen o ki Fenerbahçe, sadece kazanmak için seyretmeyen basketbol seyircisi yaratamamış henüz. Bunu sadece son maçta sahaya atlayıp Efesli sporculara vuranları düşünerek söylemiyorum. Fakat gerek son maçta, gerek Abdi İpekçi’de oynanan diğer final karşılaşmalarında Ferenbahçe seyircisi kendi içerisinde de büyük kavgalar çıkardı. (Tabii, bu grupların tribündeki varlığını değil basketbol, hiç bir sportif etkinlik açıklayamıyor.) Yine de sormadan edemiyorum: Bir Efes Pilsen taraftarının Fenerbahçe antrenörünü yerde tekmeleme ihtimali nedir? En iyi final Gerçekten de son yıllarda bu kadar mücadele dolu bir final serisi hatırlamıyorum. Efes Pilsen 2002/03 sezonunda şampiyonluğa ulaşırken Ülkerspor’la yedi maç oynamıştı. Seri 4-3 Efes’in üstünlüğüyle sona ermişti. Daha sonra yedi maçlık bir seriye tanık olmadık. Efes 2004/05 sezonunda finali Beşiktaş’la oynamış ve kupaya 4-1’le uzanmıştı. Takip eden iki sezonun finalinde sırasıyla Ülkerspor ve Fenerbahçe, Efes Pilsen’i 4-0’la geçtiler. 2007/08 sezonunda ise Fenerbahçe Ülker, Telekom’u 4-1’le geçti. Bu finali farklı kılan oynanan maç sayısı değil, sahadaki mücadelenin seviyesiydi. Biri hariç, altı maçın tümünde kazananı, son 30 saniye belirledi. Son iki saniyede galibin değiştiği maç oldu. Oyun kurucular İşte bu kiritik dakikalarda takımını en iyi oynatan (en çok skoru yapan demiyorum) oyun kurucular ön plana çıktı. Kerem Tunçeri’nin sadece bir oyun kurucu olarak değil, tüm […]

Hepimiz Tugay Kerimoğlu

Britanya’nın bir numaralı futbol ligi Premier League dün oynanan maçlarla sona erdi. Manchester United şampiyonluğunu geçtiğimiz hafta ilan ettiği için heyecan, tepeden ziyade –kümede kalma mücadelesi nedeniyle- ligin dibindeydi. Ama dünyanın en zor liginde dün, ne düşenler ne de çıkanlar Ewood Park Stadyumu’nda son profesyonel maçını oynayan Tugay Kerimoğlu kadar konuşulmadı. Tugay, sekiz yıldır aralıksız top koşturduğu Blackburn Rovers’a ve aktif futbola West Bromwich karşılaşmasında veda etti. Blackburnlü futbolcular sahaya Tugay’ın peşinden çıkmayarak, kaptanlarıyla taraftarı baş başa bıraktı. Ve tribündeki 29 bin taraftar, yüzlerinde -kulübün dağıttığı- Tugay maskeleri olduğu halde, orta yuvarlağa yalnız başına ilerleyen 39 yaşındaki Blackburn kaptanını dakikalarca alkışladı. 85. dakikada oyundan alınan Tugay, maç bitiminde kızı Melisa’yla tekrar sahaya çıktı ve tribünleri selamladı. Dahası, gün boyunca canlı yayınlanan tüm Premier Leauge maçlarının devre arasında Tugay’ın kariyerinden görüntülerin yer aldığı kısa bir belgesel yayınlandı. Kariyerinin düşüşe geçtiği ifade edilen bir noktada (ve 30 yaşında!), başka bir ülkede futbola adeta yeniden başlayan Tugay Kerimoğlu, futbolu bıraktığı gün İngiliz basınında “bir Blackburn efsanesi ve gençler için rol model” olarak niteleniyor. 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?”“İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” İnanılmayan adam 2004-2008 arasında Blackburn’ün teknik direktörlüğünü yapan Marc Hughes’a sormuşlar:“Tugay’ın 10 yaş daha genç olmasını ister miydiniz?” “İstemem” demiş teknik adam, “çünkü o zaman sırtında Barcelona forması olurdu.” Marc Hughes’ın Tugay’ı Barcelona’ya yakıştığı 10 yıl öncesini hatırlayalım. Galatasaray’ın UEFA Kupası’na ilerlediği o sezonda (1999/2000) takımdan kopan tek isimdi Tugay. Sezon ortasında, Galatasaray’dan çok daha iddiasız İskoçya’nın Glasgow Rangers takımına gidişine ses etmemişti kimse. Şansal Büyüka, dün akşam Lig TV’de o günlere dair şunları anlatıyordu: “Tugay bizi aradı ve kendine ait maç görüntülerini istedi. Derledik ve gönderdik. İki gün sonra teşekkür etmek için aradı. ‘Görüntüleri aldın ama bu saatten sonra sen kim transfer kim’ […]

F1’de az parayla saadet olacak mı?

FIA (Uluslararası otomobil fedarasyonu) 2009 yılı içinde bazı yeni kuralların alındığını ve bu kuralların 2010 sezonunda uygulacağını açıkladı. Formula 1 için alınan yeni kurallar ile birlikte, Luca Di Montezemola başkanlığındaki Ferrari takımının yönetim kurulu, 12 Mayıs tarihinde yaptığı toplantı sonrasında 2010 sezonunda uygulanacak olan kuralların dayatma olduğunu ve bu kuralların uygulanması halinde 2010 sezonunda Formula 1’e katılmayacaklarını açıkladı. Yapılan açıklamada, “2010 yılında teknik kurallar ve ekonomik parametrel kuraldan öte dayatmadır. Alınan kararların bir çoğu takımlara danışılmadan alınan kararlardır. Bu durum değişmediği takdirde, şampiyonanın başladığı 1950 tarihinden bu yana kesintisiz olarak yarışlara katılan tek takım olan Ferrari önümüzdeki sezondan başlayarak, şampiyonaya araçlarını dahil etmeyecek” açıklamasında bulundu.4 takım çekildiğini açıkladı Yıllık 40 milyon sterlinlik bütçe sınırlaması üzerinden doğan yeni kuralların açıklanması ile birlikte yarışlardan çekileceğini açıklayan takım sayısı 4 oldu, daha önce Red Bull ve Toyota yeni kurallar yüzünden yarışlardan çekileceğini açıklamıştı Son olarak 13 Mayıs’da Renault’da bu kervana katılan takımlardan oldu. Yıllık bütçeleri 400 milyon doları aşan Ferrari, Toyota, Renault gibi takımların bu kurallar karşısında ne yapacağı şimdilik merak konusu. Formula 1’e olan ilginin giderek azaldığı bir dönemde takımların bu tarz açıklamalarda bulunması veya yarışlardan çekilmesi durumunda Formula 1’in geleceği tartışma konusu olacağa benziyor. Ferrari 2008 Ekim ayında da “Tek tip motor” kuralına karşı çıkmış ve yarışlardan çekilme kararı almıştı. Bunun üzerine açıklama yapan FIA, “Formula 1 ferrari olmadan da ayakta kalabilir” ifadesini kullandı. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu restleşmeden sonra 4 takımın birden çekilme kararı karşısında FIA’nın yapacağı açıklama merakla bekleniyor.Bütçe sınırı ortalığı karıştırdı Takımların en çok karşı çıktıkları kuralların başında “40 milyon sterlinlik bütçe sınırlaması” kuralı geliyor. Bu kural gereğince Formula 1’de isteyen takım bütçesini 40 milyon sterlin ile sınırlayacak. İsteyen takımların da sınırsız bütçe ile yarışacağı kurala göre bütçesini sınırlayan takımlar teknik ve teknolojik olarak diğer takımlara göre daha fazla imtiyaza sahip olacak. Yeni kurallar şöyle: * […]

Atlantik Okyanusu’nda minik bir Yakamoz

Hayal kurmak bedava, ama bunu gerçeğe dönüştürmek kimi zaman ciddi özveri istiyor. Tolga Pamir’in beş sene önce verdiği radikal karar, aslında bu durumun en güzel örneği. Pamir, dokuz sene boyunca reklam sektöründe çalışırken kurduğu hayallerin ağına düşüyor ve yelken sevdası onu Fransa’nın güneyindeki La Rochelle şehrine sürüklüyor. Amacı, MiniTransat isimli yarışa katılarak, küçük teknesiyle tek başına Atlas Okyanusu’nu geçen ilk Türk olmak. 1975 doğumlu Pamir’in hikâyesi aslında yedi yaşında, Tuzla Ankara Mercan Spor Kulübünde yelkenle tanışmasıyla başlıyor. Okul, iş hayatı derken karşısına çıkan her boşlukta kendini yelken yaparken buluyor. Arada bir de babadan kalma küçük bir kayıkla denize açılıyor, rüzgârın ve denizin tadını çıkartıyor. Avrupa’daki yelken yarışlarını yakından takip eden Pamir, bu işin televizyondan takip edilemeyeceğini düşünmüş olsa gerek, eşinin karşısına “Ben Vendee Globe yarışına katılacağım, Fransa’ya gidiyorum” diyerek çıkıyor. Arabasını, müzik setini satarak kısıtlı bir bütçeyle 2004’ün Kasım ayında aldığı kararı, Ocak 2005’te uyguluyor ve La Rochelle’e ayak basıyor. Eşinin Fransız asıllı olması bir takım bürokratik sorunları da ortadan kaldırıyor. Bilmediği bir şehir ve dilini anlamadığı insanlar onun hevesini kırmıyor ve hemen bir dil kursuna yazılıyor. Altı ay sonra eşi yanına geldiğinde kendi tabiriyle, “çat pat” Fransızca konuşuyor ve yavaş yavaş tüm kapılar açılmaya başlıyor. Gittiği dil kursundaki bir öğretmen Pamir’in yelkene olan ilgisini duyunca, denizcilerin uğrak yeri olan bir bardan bahsediyor ve gitmesini öneriyor. Tabii, Pamir zaman kaybetmiyor ve hemen gidiyor. Barda ilk gözüne çarpan, duvara çizilmiş büyük bir dünya haritası ve onun yanında da yarışçıların geldikleri noktaları gösteren bir denizci haritası oluyor. Haftanın üç günü o bara giderek hem çevresini hem de dilini geliştiriyor. Tam da paraya ihtiyacı olduğu bir zamanda bardan iş teklifi geliyor ve yarış için hedeflediği haritaya bakarak barmenlik yapıyor. Pamir, dil kursunu tamamladıktan sonra tekne imalatıyla ilgili bir sertifika programının sınavına giriyor. Sınavda epey zorlansa da başarılı oluyor, ama kontenjanın dolması yüzünden iki […]

Gol değil basket!

Galatarasay Kadın Basketbol takımı, FIBA Eurocup finalinde İtalya’nın Cras Basket Taranto Takımı’nı 82 – 61 yenerek aslında bir değil, birkaç ilke birden imza atmış oldu. Galatasaray Kadın Basketbol Takımı’nın Türkiye’de Avrupa şampiyonluğunu yakalayan ilk takım olması büyük bir sevinç yaşattı. Ama daha da önemli bir şey vardı o da Ayhan Şahenk Spor Salonu’nu dolduran taraftarlardı. Keza, basketbolcular sayesinde taraftarlar da sporun sadece futboldan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlamış oldular. Tabii, kendini futbol maçında zanneden taraftarlara söylenecek çok da söz olmasa gerek, çünkü her baskette “Gooool” diye bağırmaları birçok şeyi açıklıyordu. Hayatında ilk defa basketbol maçına, hem de final maçına gidip şampiyonluğu gören şanslı insanlardan biri, fakat spordan pek de anlamayan bir şahsiyetim. Galatasaraylı bir genç olarak “Sanırım bu finale gitmezsem olmaz” gibi iç seslerle ve elime tutuşturulan biletle, kendimi bir anda salonda buluverdim. Önceden yaptığım tek hazırlık, kırmızı giyinmeye özen göstermekti. Zira maça gelen her taraftarın kırmızı giyerek bir bütünlük sağlaması bekleniyordu. Bu sebeple de tırnaklarıma sürdüğüm ojeden tutun da saçıma taktığım minik tokaya kadar “kırmızı” olmaya gayret gösterdim ve formamı giymeyi de unutmadım. Saat 21:30’da çığlıklar eşliğinde heyecanlı karşılaşma başladı. 12 Dev Adam’dan kalma basketbol bilgimle basketbolcuların basketlerini sayarken, hemen her futbol maçında karşılaştığım manzara tam arkamda bitiverdi; Kavga! “Dur be kardeşim, maçı mı izleyeceğiz yoksa sizi mi?” diye içimden sayıklarken, şampiyonluk için potayı basket yağmuruna tutan Galatasaray takımı ilgiyi kendisine çekmeyi başardı ve kavga duruldu. Maç esnasında öğrendiğim önemli bilgilerden biri de Galatasaray Kadın Basketbol Takımı’nın karşı takımı 13 sayı farkla yenmesi gerektiğiydi. Utana sıkıla sorduğum “Neden ki?” sorusunun ardından aldığım cevap merakımı dindiriyordu ama beni daha da strese sokuyordu. Çünkü, daha önceki maçta 12 sayıyla yenilen Galatasaray’ın şampiyon olabilmesi için İtalya’nın Cras Basket Taranto Takımı’na 13 fark atması gerekiyordu. Nitekim her periyotta karşı takıma fark atan Galatasaray, beni stresten çok herkes gibi tere boğdu. Oturmayı bırakın […]