Kategori Spor

‘Galatasaray, devlet ve taraftar arasında ezilen bir kulüp oldu’

Açılış akşamı Türk Telekom Arena’da bulunanların ortak görüşü: “Bir provakatör aranıyorsa, konuşması ve seçim propagandası yapan videolarla taraftarı kışkırtan TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’dır.” HaberVs Galatasaray camiası, 15 Ocak’ta gerçekleşen Türk Telekom Arena açılışından sonra bir kriz yaşıyor. “Kriz” tanımı bizzat GS taraftarlarına ait. Ve onlara göre bunun nedeni Başbakan Erdoğan’ın protesto edilmesi değil, kulübün taraftara karşı aldığı tavır. Onlara göre bu kriz yanlış yönetildi ve külüp, GS taraftarının gücünü masaya koyup bir müzakere şansı olarak kullanamadı. Kulüp tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan GS taraftarı Melih Şabanoğlu, açılış günü yaşanları şöyle anlatıyor (Bügün 17:30’da NTV’de yayınlanan “Banu Güven ile Artı” programından): “Stadın tepesinde bir ekran vardı. Orada Erdoğan’ın konuşmaları gösteriliyordu. Bu görüntülere anlık bir protesto oldu. Daha sonra DJ tarafından stadyumun açılışının Başbakan Erdoğan tarafından yapılacağı açıklandı. Bu da ıslıklandı ama anlık bir tepkiydi. Asıl protesto TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın konuşması sırasında oldu. Erdoğan, aleni bir biçimde stadın Galatasaraylılara devlet tarafından verilmiş bir ulufe olduğunun altını çizdi. Eski başkan Özhan Canaydın’ın mahçup ve muhtaç bir ifade çizdiğini ima etti. Sorun bu konuşmaydı. Biz görmedik ama duyduğumuz kadarıyla Başbakan ve devlet ricali sonrasında stadı terk etmiş. Asıl nedenin, Erdoğan Bayraktar’ın Başbakan’ın ıslıklanmasına tepki gösterip, konuşmasının dışına çıkarak, Galatasaray taraftarını küçük düşürme çabasıydı diye düşünüyorum. “Galatasaray, bu açıklamayla devlet ve taraftar arasında ezilen bir kulüp oldu” Olayların organize edildiği düşüncesine katılmıyorum. Protestolar, o anlık gelişen ve stadda yapılan konuşmalara verilen tepkilerdi. Eğer bir provakatör aranıyorsa, o konuşmayı yapan Bayraktar’dır. Ulufe bile olsa bu coğrafyada, bizim kültürümüzde, bunun ulufe olduğu dile getirilmez. Kulüp bu krizi iyi yönetemedi. Kulüp bir takım endişelere kapılmış olabilir. Aslantepe Stadı protokol olarak Galatasaray’a henüz bağlanmadı. Devletin onayını gerektiren, çevre tesislerle ilgili başka projeleri olabilir. Bunların onaylanmamasından çekinmiş olabilir. Bu açıklamadan sonra kriz çıktı. Bu bizim krizimiz. Taraftar ve kulüp olarak kimse bu kirzden kaçmasın. Ama Galatasaray Kulübü, bu açıklamayla devlet […]

Stadyumlar kimin?

Türk Telekom Arena Stadyumu, 15 Ocak Cumartesi akşamki protestolu açılışla hizmete girdi. Ali Sami Yen’in Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’ne geri verilmesi, Seyrantepe’nin seçimi, inşaatın başlaması ve bitirilmesi derken yaklaşık 5 yıllık zorlu bir süreçten geçti Galatasaray Spor Kulübü. Gündemde ise stadyumdan çok Başbakan’ın taraftara gösterdiği tepki var. Tayyip Erdoğan, “Stadyumun tahsis anlaşmasını daha yapmış değiliz” diyerek kulübe ve taraftarına aba altından sopa gösteriyor. Türkiye’de hiçbir spor kulübü, kullandığı stadyumların sahibi değil. Bu nedenle TT Arena’nın da Galatasaray SK’nın mülkü olması söz konusu değildi zaten. Kulüp, Ali Sami Yen Stadı’nın 49 yıllık kullanım hakkından feragat edip karşılığında bu stadı da yine 49 yıllığına kiralamış oldu. Bütün stadyumlar Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’ne ait. Sadece “üst kullanım” hakları belli bir bedel karşılığında ya 10 yıllık ya da 49 yıllık sözleşmelerle kiralanıyor. Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu TT Arena’nın inşa süreci Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu ile kıyaslanıyor çoğu kez. “Feherbahçe’ye neden devlet desteği yapılmadı” deniyor. Bu nedenle Kadıköy’deki stadyumun tarihine bakmakta fayda var. Bugün stadyumun bulunduğu yer 1900’lerin başında Papazın Çayırı olarak bilinen bir futbol sahasıydı. İlk olarak 1929’da Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kiralandı ve Fenerbahçe Stadı ismini aldı. Daha sonra 1933 yılında stadın bulunduğu araziyi Hazine’den 9 bin TL’ye satın alan kulüp, bir stadın mülkiyetine sahip ilk futbol takımı olma özelliğini kazandı. Fakat 1962 yılında 70 yıllık üst kullanım hakkı karşılığında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne devredildi. 1998 yılında yapılan, üç büyük kulübün stadyum kullanım sürelerini tekrar düzenleyen genel bir protokolle; Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı 49 yıllığına Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kiralanmış oldu. Yenileme çalışmaları 2006’de bitirilerek 50.530 koltuğa sahip olan stadın kapasite artırma ve yeni tribün inşaası çalışamaları kulübün yaptığı bir dizi anlaşmayla borçsuz ve tamamen öz kaynaklarla gerçekleştirildi. 2000’de başlayan yıkım ve yeniden yapım çalışmaları, Migros ve Telsim’in sponsorluğunda tamamladnı. Bu sponsorluk karşılığında kale arkasındaki iki tribüne Migros ve Telsim isimleri verildi. Bu firmalar, söz konusu […]

Ali Sami Yen ve Türk Telekom Arena

Galatasaray’ın Ali SamiYen’den TT Arena’ya taşınma hikâyesi ve “Mülkiyeti devlete ait iki farklı arazinin kamu kuruluşları arasında el değiştirirken buharlaştırılması suretiyle devletin zarara uğratıldığı”nı düşünen bir vatandaşın bilgi edinme mücadelesi. 15 Ocak Cumartesi günü açılışı yapılan ve Galatasaray taraftarının, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanı Erdoğan Bayraktar’ı protestosuna sahne olan Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena Stadyumu, geciken inşası ve Galatasaray Spor Kulübü’ne devri nedeniyle 2006’dan beri çeşitli tartışmalarla gündeme gelen bir projeydi. Galatasaray Spor Kulübü, yıkılarak aynı yerde yeni bir stadyum yapılabilmesi için Ali Sami Yen’i 2003/04 futbol sezonunda terk etmiş ve maçlarını Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynamıştı. Ancak kulüp bunun için gereken kaynağı bulamadı; bir sonraki sezonda Ali Sami Yen’e geri dönmek durumunda kaldı. Kulübün kendi imkanlarıyla stadyum inşasına gidemeyeceği anlaşılınca, Ali Sami Yen’in arsa değerinden faydalanma fikri ortaya çıktı. Fakat stadyum kulübe ait değildi. Kulüp, Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’yle (GSGM) yaptığı anlaşma ile stadyumu 49 yıllığına kiralamıştı. Sadece “üst kullanım” tabir edilen “kiracılık” hakkına sahipti. Mecidiyeköy’deki stadyumun 36 bin 500 metrekarelik arazisinin satışından elde edilecek gelir ile GSGM, bir başka yerde stadyum inşa edebilir ve bu tesisin üst kullanım hakkı da Galatasaray’a verilebilirdi. Kulüp GSGM ile bu protokolü 2006’da, geçtiğimiz yıl vefat eden Başkan Özhan Canaydın döneminde yaptı. Seyrantepe’de inşa edilecek stadyumun üst kullanım hakkı karşılığında haklarını GSGM’ye geri verdi. Özetle Galatasaray’ın Seyrantepe projesi karşılığında yaptığı tek şey, Ali Sami Yen’deki kiracılık hakkından feragat etmekti. (Kulüp “kira” sözleşmesini 1997’de yapmıştı. Galatasaray TT Arena’ya taşındığında bu sözleşmenin 12 yılını doldurduğu için Ali Sami’deki kullanım hakkı 36 yıla inmişti.) “Galatasaray Kulübü’yle anlaşma daha yapılmış değil” GSGM de Ali Sami Yen arazisini değerlendirmesi için TOKİ’yle anlaştı. İşte kamuoyunun gözünde bir türlü netleşemeyen “değiş tokuş” trafiği de bu noktada başladı. Galatasaray Kulübü, Gençlik Spor Genel Müdürlüğü ve TOKİ üçgeninde seyreden bu trafikte ana hatlarıyla, ortaya şu […]

Şampiyon Arap atının öyküsü: Kafkaslı

Bahisçilerin “kalplerinde yer eden” bir ismi pistlerden uğurladık geçen hafta. Türkiye yarış tarihinin en çok kazanan atlarından Kafkaslı, 25 Aralık’ta İstanbul Veliefendi Hipodromu’nda düzenlenen jübile töreni ile pistlere veda etti. 9 yaşındaki safkan Arap atı, 2005’ten itibaren katıldığı 127 yarışın 64’ünde birincilik elde etmişti. Bu yarışlarda, sahibi Rezaman Kaya’ya gurur ve pek çok kupanın yanında, 8 milyon 656 bin 520 TL kazandıran Kafkaslı, Dünya Arap Atı Organizasyonu (WAHO) tarafından Türkiye’de 2006’nın en iyi Arap atı seçilmişti. Oysa satışa çıktığında hiç de umut vadeden bir görünümü yoktu. Şampiyon bir atın (Çaş) oğluydu ama bacakları yara ve kırıklarla doluydu. Remazan Kaya, Kafkaslı’yı ilk görüşünü ve onu alma hikayesini şöyle aktarıyor: “Kafkaslı’yı 2004’te, 15 tayın satışa çıkarıldığı açık arttırmada, Bursa Karacabey Tarım İşletmesi’nden aldım. Bu tay Ahunaz’ın kardeşiydi. Ahunaz da o zaman Hatay Koşusu’nu kazanmıştı. O taya eş olsun diye aldım. Açık arttırmaya 56 kişi katılmıştı. Kafkaslı’nın arka ayaklarında ve mor etlerinde nohut kadar, mercimek kadar çatlaklar ve kırıklar vardı. ‘At acıdan koşamaz’ diye kimse almamıştı. Tabii ki bu durum Bursa Veteriner Fakültesi’nden at sahiplerine bildirilmişti. Bunu bile bile, 40 bin TL bedel önerdim. Fakat satış komisyonu, miktarı 50 bin TL’ye çıkardı. 10 bin TL’nin fazla bir kayıp olmayacağını düşündüm ve teklifi 51 bin TL’ye çıkarttım. Komisyon at sahiplerine soruyor ‘alıcı var mı satıyorum’ diye. Yine kimse sesini çıkarmadı ve bize nasip oldu. Kazanamadıkları “Peki Kafkaslı’nın kazanamadığı yarış var mı” diye sormam üzerine Remazan Kaya, içi buruk bir şekilde “evet” dedi: “Şampiyon atımız 6 senelik yarış hayatında Cumhuriyet Koşusu’nu kazanamadı. Üç defa ikinci oldu. Bir yarışa ise sakatlığından katılamadı. Kazanamadığı bir başka yarış ise uluslararası nitelikteki Malazgirt Koşusu. Keşke bu yarışları da kazanıp pistlere öyle veda etseydi. Bunu çok isterdim. Ama Kafkaslı yine de, gelmiş geçmiş en iyi Arap atı!” Remazan Kaya’nın yere göğe sığdıramadığı Kafkaslı söz konusu olduğunda unutamadığı yarış ise, atının, […]

Beşiktaş’ta üç günde ne değişti?

Ergin Ataman, Efes Pilsen karşılaşması sonrasında Twitter’da “Bu maçı bu halimizle kazanmamız mucize olur diyordum, mucizevi bir şekilde kaybettik” diye yazdı. Ataman göreve geldiği üç günde gerçekten de mucize mi yarattı? 8 Ocak Cumartesi günü oynanan Efes Pilsen-Beşiktaş Cola Turka maçında, kara kartalların iki yıldır özlemini duyduğu iyi basketbolun belirtilerini gördük. Bugüne kadarki başarısızlık “yetersiz kadro”, “olmayan rotasyon” gibi değerlendirmelerle açıklanırken, Efes Pilsen maçında bir takımın 7 kişiyle nasıl savaşabileceğine tanık olduk… Öyle ki zorlu maçları tecrübesiyle silip süpürebilen Efes’e karşı Beşiktaş, karşılaşmaya 8-0 geride başladı. Daha o dakikalarda herkesin aklından “yine aynı senaryo” diye geçerken, Beşiktaş mücadeleye ortak olmayı başardı ve ilk çeyreği 31-23 önde kapattı. İkinci çeyrekte de kontrolü elinden bırakmayan kara kartallar, devre arasında soyunma odasına giderken 48-39 öndeydi. “İyi savunmacı” Efes Pilsen’e devrede 48 sayı atabilen siyah beyazlı takım, daha karşılaşmanın ilk yarısından farklı olduğunu göstermiş ve Beşiktaş taraftarı için heyecanlı ikinci yarı bekleyişi başlamıştı. Üçüncü çeyrek karşılıklı basketlerle başlamışken Beşiktaş, Efes’in sert savunmasına sayı üretmekte zorlanmadı ve dördüncü çeyreğe de 64-55 önde girdi. Ne var ki Efes son çeyrekte oyun dengesini sağlayıp Beşiktaş’ı durdurmayı başardı ve 73-73 ile uzatmaya götürdü. Uzatmada ise skor 83-83’ken Mire Chatman’ın maçın bitimine 2 saniye kala Bostjan Nachbar’a yaptığı “profesyonellik dışı” faul, Efes’in karşılaşmayı 85-83 galip tamamlamasına neden oldu. Mağlubiyete rağmen Beşiktaş taraftarı mutluydu, takımını deliler gibi alkışlıyordu. Peki bu alkışları hak eden ve üç günde değişen neydi? Cevher boyalı alanda Karşılaşmanın özeline girecek olursak; Beşiktaş Cola Turka’da “sorunlu” Cevher Özer, “çaylak” Andrew Oglivy ve “efsane” Alen Iverson etkiliydi. Haftalardır yüzü gülmeyen Beşiktaş taraftarının her fırsatta eleştirdiği Cevher, maçın başlangıcından uzatmaların son saniyesine kadar ayakta kalabildi. 4 numaralı pozisyonda oynayan ve alışılagelmişin dışında boyalı alanı kullanmayan veya kullanmaya çekinen Cevher, Efes Pilsen karşısında oynadığı pozisyonun gereklerini Kerem Gönlüm’e rağmen yerine getirdi. Belki de en iyi yaptığı iş olan “el üstünden […]

Beşiktaş ve basketbol

Ergin Ataman’ın “Çünkü artık taraftar, Iverson’u seyrederken maç da kazanmak istiyor” sözleri, Beşiktaş taraftarının yeni koçundan beklentisini karşılıyor. Peki “Beşiktaş’ın çocuğu” Burak Bıyıktay’ın yapamadığı ama Ataman’dan beklenen şeyler, kulübün basketbola bakışıyla tutarlı mı? Allen Iverson ismi Beşiktaş Cola Turka basketbol takımıyla birlikte anıldığında bile “hadi canım!” naralarıyla karşılaşıyorduk. Günler geçti, Beşiktaş dere tepe düz gitti ve Iverson Beşiktaş’a geldi. Amerika’da imzalar atılırken başkan Yıldırım Demirören ve basketbol şube sorumlusu Şeref Yalçın bir mutlu bir mutlu ki ağızlarları kulaklarında… Bir yanda Allen Iverson’ın menajeri, bir yanda Demirören, bir yanda Yalçın, bir yanda da efsane “The Answer” fotoğraf karesinde gülücükler saçıyorlar. Basketbol takımının yıllardır süregelen düşüşü yüzünden dokunsan ağlayacak Beşiktaş taraftarı, Atatürk Havalimanı’nı ayaklandırıyor ve efsaneyi omuzlarda karşılıyor. “Bir başkadır benim memleketim” tadındaki köşe yazıları gazete sütunlarını işgal ediyor. NBA TV, Türkiye’ye sadece “The Answer”ı takip etmesi için iki muhabirini gönderiyor. Eurosports, Beşiktaş Cola Turka’nın maçlarını canlı olarak yayınlıyor. Yani anlayacağınız olumlu gelişmeler silsilesiyle oluşan tozpembe bir tablo ve rüya gibi başlayan serüven… Iverson ve son dakikalar Beko Basketbol Ligi’ne Türk Telekom galibiyetiyle başlayan kara kartallar, sonrasında kendi evinde Banvit’e ve deplasmanda Aliağa Petkim’e boyun eğdi. Ardından Bornova Belediyesi ve Oyak Renault’u mağlup etti. Kendi evinde ilk Eurocupmaçına çıkacaktı. Maç öncesi taraftar çok heyecanlıydı çünkü Iverson yeni formasıyla ilk kez sahada olacaktı. Rakip, Sırpların orta kalibreli takımı Hemofarm’dı. Beklenildiği gibi taraftarın da gazıyla kara kartallar maça hızlı başladı. Maçın ilk yarısı Beşiktaş’ın 44-35 üstünlüğüyle tamamlandı. Maçın üçüncü periyodunda da değişen bir şey olmadı ve Beşiktaş son periyoda girerken 69-63 öndeydi. Son periyoda bu skor üstünlüğüyle giren Beşiktaş, maçın bitimine 7 dakika kala farkı 16 sayıya kadar çıkardı. Taraftarlar zafer şarkıları söylerken takım, hücumlardan eli boş dönmeye başladı. Hemofarm farkı yavaş yavaş eritirken koç Burak Bıyıktay da maçın heyecanına kapılmış olacak ki mola almayı akıl edemedi. Buna rağmen maçın son 1 dakika 45 […]

Euroleague

Geçtiğimiz sezon Fenerbahçe Ülker’in Euroleague’de ilk turu geçemediği, Efes Pilsen’inse son anda kendini “Top 16”ya attığı göz önünde bulundurulduğunda, temsilcilerimizin bu sezon sıkıntı yaşamadan ikinci turu görmeleri başarı sayılabilir. Bu sezon için lige baktığımızda kupayı kaldırmaya aday takım sayısında, geçtiğimiz sezonlara nazaran ciddi bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, genel bir kalite artışından ziyade, tüm takımların belli oranda güç kaybedişinden kaynaklanıyor. Ligin ortalamasının çok üzerinde bir kadro olarak görebileceğimiz Olympiakos’un bile ilk turda üç maç kaybetmesi, son şampiyon Barcelona’nın grubunu üçüncü bitirmesi, 8 yıldır Final Four oynayan Rusya temsilcisi CSKA’nın henüz ilk turda elenmesi pek çok takımın final için iştahlanmasına sebep oldu. Bu takımların en önemlilerinden biri de şüphesiz Fenerbahçe Ülker. Temsilcimiz, son hafta zorlanması beklenen maçta Fransız Cholet’yi 32 farkla yenince, Top 16’ya ikinci torbadan adını yazdırdı. Kanarya kanatlandı Euroleague’e deplasmanda Barcelona ve içeride Siena galibiyetlerini de içeren yenilgisiz dört galibiyetle giren Fenerbahçe Ülker, bir anda tüm Avrupa’da dikkatlerin üzerinde yoğunlaşmasına sebep oldu. Ömer-Kinsey-Tomas’dan başlayan baskılı ön alan savunması ve devamında geride Vidmar-Oğuz-Mirsad merkezli arka alan defansı Fenerbahçe’nin bu dört maçta da rakiplerini 70 sayının altında tutmasını sağlamıştı. Takımın başına getirilen Neven Spahija’nın aşılamaya çalıştığı savunma odaklı oyun anlaşıyı, temsilcimizin çoğu otoritelerce “Avrupa’nın en iyi savunma yapan takımı” olarak adlandırılmasını sağlamıştı. Önceleri, kendinden daha güçlü bir takım görünce hemen ilk çeyrekte teslim olan, kaybetmeye baştan razı bir takım hüviyetindeki Fenerbahçe Ülker’e gerekli olan yalnızca bir “takım olma” karakteriydi. Spahija bunu aşıladı. Herkesin saha içindeki rolünden memnun olduğu, herkesin işleyen bir sistemin önemli parçaları olduğu Spahija sistemi, oynamaktan ve izlemekten zevk alınan bir basketbol vaat ediyordu. Seyirci de bu sisteme kendini dahil etmenin yolunu bulmuştu. Bir önceki sezon 1440 olan takımın maç başına seyirci ortalaması, bu sezon yüzde 794’lük inanılmaz bir artışla 12875’e ulaştı. Bir önceki sezon seyirci azlığı sebebiyle ihtar yiyen Fenerbahçe Ülker, bu sezon ligin en yüksek seyirci […]

Şenol Güneş: Karizmasız şampiyon?

Ulusal takımı, tarihindeki en büyük başarıya ulaştırdığında bile “karizma sahibi olmamakla” itham etmiştik Şenol Güneş’i. Trabzonspor’un olası başarısızlığında yine aynı şeyi mi söyleyeceğiz? Spor Toto Süper Lig‘in ilk yarısının tamamlanmasıyla oluşan tablo tüm futbolseverlerin birazcık şaşıracağı ama çoğunlukla takdir edeceği bir hal aldı. Tam 15 senenin ardından liderlik koltuğunda oturan ve en yakın rakibine 5, Süper Lig’in üç büyüğüne toplamda 42 puan fark atmış bir Trabzonsporvar karşımızda; ve bu fırtınanın ardında da Türk futbolunda adeta istikrarın sözlük karşılığı olan bir hoca: Şenol Güneş. Tesadüf mü denir yoksa şans mı? Bakıyoruz ki 95-96 sezonunun ilk yarısını yine lider olarak bitiren Karadeniz Fırtınası’nın başında yine Şenol Güneş var.Fakat Güneş, bu sefer daha temkinli gözüküyor. Zira 95-96 sezonunda şampiyonluğu kıl payı Fenerbahçe’ye yar etmişti Trabzonspor. Kalecilikten kaçamadı Futbolculuk yaşantısını file bekçisi olarak geçiren başarılı teknik adam, tam 15 sezon boyunca doğduğu şehrin takımı olan Trabzonspor’un kalesini korudu. Kariyerinde 31 kerede milli formayı taşıyan Güneş, bu maçların 5ine kaptanlık pazu bandıyla çıktı. Fakat daha bu zamanlara ulaşmadan genç bir delikanlıyken mahalle aralarında yapılan maçlarda göstermeye başlamıştı kaleciliğini. Kendisi kaleye geçmeyi çok istemeyip santrfor olarak görev yapmak istese de yeteneğinden dolayı bu mevkiden kaçamamıştı. Amatör olarak Erdoğdu Gençlikspor’da forma giymeye başladığına yine kaledeydi Şenol Güneş. O zamanları şöyle anlatıyor kendisi: “Ortaokuldaki lisedeki maçlarda kimse kaleye geçmezdi. Ben de hep ileride oynamak isterdim ama benim kalede iyi olduğum görülünce daha sonra bana lisans çıkartıp kaleye geçirdiler. Daha sonraki 20 yıl mecburi kalecilik yaptım” Henüz 20 yaşındayken, o zaman yeni kurulan Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı zamanda Trabzon Eğitim Enstitüsü’ne devam eden Şenol Güneş’in zamanı futbol sahası ve fakülte sıraları arasında geçiyordu. 1975-1976 sezonunda Türkiye 1. Lig’inde bir ilk gerçekleşmiş ve kurulalı sadece 8 sene olan Trabzonspor, İstanbul hegemonyasını yıkıp şampiyonluk kupasına uzanmıştı. O yılki kadronun tamamı Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu ve kalesinde de o sezon sadece 14 gol […]

Ve Fenerbahçe yenildi…

Gökhan Tan Ve Fenerbahçe Ülkeryenildi… Beko Basketbol Ligi’nin yenilgisiz lideri, Karşıyaka’da kaybetti. İki kez uzatmaya giden maçta evsahibi İzmir ekibi sahadan 101-98 galibiyetle ayrıldı. Doğrusu, karşılaşma öncesinde -hatta altı devre süren karşılaşma boyunca da – yazıya atacağımı sandığım en son başlık buydu. Çünkü her ne kadar sahada daha üstün bir mücadele ortaya koyan Karşıyaka olsa da, Fenerbahçe’nin son dakikaları oynama becerisi ve tecrübesinin, maçı kendi hanesine yazdırmaya yeteceğini düşünüyordum. Maçın gidişatı da bu düşüncemi doğruluyordu. Karşıyaka 8. dakikada ele geçirdiği skor üstünlüğünü, üçüncü periyodun sonundaki on saniyelik dönem hariç, 34. dakikaya kadar sürdürdü. O dakikada Ömer Onan’ın sayısıyla Fenerbahçe öne geçti ve üç dakika sonrasında da farkı 5 sayıya çıkardı. Bitime sadece iki dakika kala görünüm, Fenerbahçe’nin maç boyunca geriden geldiği mücadeleyi, alışıldık biçimde önde bitereceğiydi. Ama olmadı. Normal süre sonunda bile, ligin bence en kaliteli mücadelesine sahne olan karşılaşma, seyirciyi ödüllendirircesine iki defa uzatmaya gitti. Ve genç yıldızı (1991 doğumlu) Furkan Aldemir’in ikinci uzatmada sakatlanmasına rağmen Karşıyaka, hak ettiği bir galibiyet aldı. Sahadaki mücadeleye ve basketbol seviyesine baktığımızda, yenilgisiz liderin, lig altıncısına yenilmiş olmasına sevinmeliyiz. (Bu arada bugün Zonguldak’ta oynanması gereken Erdemir-Beşiktaş Cola Turka karşılaşmasının ertelendiğini ve bu maçın olası sonucuna göre ligin gizli altıncısının Beşiktaş olduğunu belirtelim.) Aynı şekilde rakibinden çok daha mütevazı bir kadroyu yöneten Karşıyaka koçu Hakan Demir’in, dünyanın en iyi kariyerli koçlarından Neven Spahija’nın ekibine karşı kazanmış olmasına da. Çünkü bu sonuç bizi Türkiye Basketbol Ligi’nin izlenmeye değer, sert bir ligi olduğuna ve basketbolun, belki de her spordan daha fazla sürpriz barındırdığına inandırıyor. Peki Euroleague’de de yıllardır uzak kaldığımız başarılara imza atan, dev bütçeli ve kadrolu Fenerbahçe neden yenildi? Maç sonrasında yapılacak hemen her yorum, Karşıyaka’nın galibiyetini Fenerbahçe’deki eksiklere bağlayacaktır. Haksız da sayılmaz. Çünkü sarı lacivertlilerin bugüne kadarki başarısında pay sahibi Roko Ukiç ve Gasper Vidmar’ın eksilttiği mevkiler doldurulabilmiş değil. İşte Fener’in eksik olduğu bu […]

Sporcunun zeki, çevik ve devrimcisini severim

Emeğinin karşılığını spor yaparak elde etmeye çalışan ve bu sektörde istihdam edilmiş her kademeden insanı bünyesinde bulundurmayı hedefleyen Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası kuruluşunu Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yaptığı oturum ile açıkladı. Ülkemizde, siyasi görüşünü açık etmekten çekinmemiş bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki sporcudan Metin Kurt‘un öncülüğünde kurulan Spor Emek-Sen, birbirine çok uzakmış gibi görünen spor ve sendikacılık kavramlarının birbirine temas edebildiği son canlı örnek. Her ne kadar uzaktan ışıltılı ve son derece cazibeli algılansa da spor sektörü, az sayıdaki yetenekli/şanslı kişinin gerçek anlamda para kazandığı, para kazandırdığı ve gündemde tutulduğu, geri kalanlarınsa o şan-şöhret-servete bir gün ulaşma vaadiyle avutulduğu bir dünya. Spor ve özellikle de futbol, neo-liberalizmin yarattığı düzenin (orta sınıfın tasfiyesi ve elit bir azınlığın “aşağıdaki kalabalık” üzerindeki hakimiyeti) keskin bir sağlamasını yapmaktan öteye gidemiyor. Emeğinin vaat edilen karşılığını alamayan, sağlıklı koşullarda işinin devamını sağlayamayan, insanca muamele edilmeyen ve yalnız bırakılan sporcuların çığlığı; yalnızca lisans bedelini ödeyemediği için kapısına kilit vurulan spor kulüplerinin dramı maalesef bir Süper Lig sporcusunun özel hayatına özen göstermemesi veya antrenmana geç gelmesi kadar basınımızda haber değeri teşkil edememekte. Sporun endüstrileşmesine doğal bir tepki olarak yorumlanabilecek ve ülkemizde sendikal sporun son örneği sayılan Spor Emek-Sen 13 Aralık 2010’da kuruldu. Sendika başkanı Metin Kurt’un sözleriyle bu oluşum, bir avuç spor emekçisinin, yüz binlerce spor emekçisini etkileyen sömürüye son verme iradesini ortaya koyuyor. Sendika, herhangi bir konfederasyona bağlı olmadan varlığını sürdürüyor. Basın açıklamasını yapan Metin Kurt’a göre sporcu örgütsüz ve hak bilinci yok. “Tüm spor emekçileri sosyal güvenlik sistemi içine alınmalıdır” diyen Kurt, sporda güvencesiz çalıştırılan teknik direktör, antrenör, masör, malzemeci, hakem, gözlemci, saha komiseri, kaloriferci, elektrikçi, sağlıkçı v.b binlerde spor emekçisini de kapsayacak mevcut İş Kanunu’nun da ötesinde yeni bir Spor İş yasası çıkartmak için mücadele edileceğini söylüyor. Sendikanın amaçları arasında bölgelerde ve hatta kulüplerde temsilcilikler kurmak da var. Spor Emek- Sen’e göre sporcular […]

Yeşil sahaların kızıl futbolcusu

Türkiye futbol ligi geçtiğimiz sezon, yıllar sonra bir ilke daha sahne olmuştu. Trabzonspor’un yıllar önce kırdığı üç büyük hegomonyası Bursaspor’un şampiyonluk ipini göğüslemesiyle bir kez daha kırılmıştı. Geçmiş sezonun bir başka ilginçliği de yine Bursaspor’la, daha doğrusu Timsahlar’da top koşturan bir futbolcuyla ilgiliydi. İvan Ergiç’ten bahsediyoruz. Üç büyükler diye anılan klüplerdeki rakip ve taraftarlarının top tutuşu, sürüşü, şutları ya da topsuz oyundaki etkisiyle ve kendilerine attığı goller nedeniyle belki de öfkeyle andıkları İvan Ergiç’in ilginçliği ise Süper Ligin son şampiyonu Yeşil Bursa’nın “kızıl” futbolcusu olmasıydı. Hayatı, “Büyük paralar kazandığım doğru ama önemli olan o parayı nasıl harcadığım” diye yorumlayan, kariyeri boyunca bırakın kırmızıyı sadece 3 sarı kart gören, her futbolcunun hayalini süsleyen kırmızı spor arabalar yerine 2. el otomobil kullanan, “sistemin asalakları” olarak gördüğü menajerleri iş yaşamına sokmayan Marksist, filozof, devrimci, kitap kurdu gibi sıfatlarla anılan İvan Ergiç futbol sahalarının değil hayatın sol kanadından bir adam.Frankfurt Okulu mezunu futbolcu Bırakın futbol sahalarını, hayatın her alanında iki kelimeyi bir araya getiremeyenlerin çokça yer kapladığı bir dünyada kimilerinin bir anaokulu sandığı Frankfurt Okulu’ndan, Adorno’dan bahsedip Horkheimer’a göndermeler yapan Sartre, Camus, Heideger, Nietzsche okumaktan hiçbir zaman bıkmadığını anlatan felsefe meraklısı bir futbolcu. Ergiç’in saydıkları bir yana ilkokuldan sonra eline Cin Ali ayarında bile bir kitap almış Türkiyeli topçu var mıdır bilinmez. Ama memleketi Sırbıstan’ın en köklü gazetelerinden Politika’da endüstriyel futbol eleştirileri içeren yazılar da kaleme alan Ergiç, geçen Eylül ayındaki 5. Karaburun Bilim Kongresi’nde “Modern sporun felsefesi: Eleştirel bir yaklaşım” başlıklı bir sunum yapan bir düşün insanı aynı zamanda. Lafın kısası beynini ayaklarından daha çok çalıştıran ve futbol sahalarında ikisini birden kullanan nadir futbolculardan birisi.Şovenizm nedeniyle milli takımı bıraktı Geçtiğimiz sezon başında İsviçre’nin FC Basel takımından transfer edilen yıldız futbolcu, oldukça ilgi çekici bir geçmişe sahip. Şimdi Hırvatistan sınırlarında olan eski Yugoslavya’nın Sibenik kentinde 1981 yılında doğan Ergiç, futbola Belgrad’ın minik takımında başlar. […]

Dünyanın en iddialı sektörü

İlginç kitaplar yayınlayan NTV yayınları, geçtiğimiz haftalarda portfolyosunu değişik bir kitapla süsledi: Bahisçinin El Kitabı. Kitabın tanıtım yazısında da vurgulandığı gibi “Falanca maça üst oynadım”, “Üç banko maçım var”, “Filanca maç kesin sürpriz biter” gibi diyaloglar günlük konuşma literatürümüze fazlasıyla girmiş durumda. Hal böyle olunca da sporcu ya da yorumcu olarak tanıdığımız kişilerin bahisçilere tüyolar verdiği ya da bahisten “para kazanmanın” inceliklerini anlattıkları kitap da raflarda yerini aldı. Kitabın yazarları bu tüyolardan yola çıkarak para kazandılar mı bilmiyoruz ama bilinen bir şey var ki o da bahis oyunlarının artık ciddi bir ekonomisi olan sektör haline geldiği. Endüstrileşen futbol, müşterileşen taraftar Mütevazı bir eğlence olarak doğup gelişen futbol, bugün milyonlarca insanı peşinden sürükeleyen milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Mahalledeki arsaların yerini ihtişamlı stadyumlar, takımların yerini artık birer şirkete dönüşen kulüpler, taraftarların yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizmin elinden kaçamayan futbol da, küreselleşip 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüşerek muazzam bir kâr aracı haline geldi. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve nihayetinde bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılı rakamlarına göre yaklaşık 4 milyar Euro gelir elde etti. Listenin tepesinde yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon Euro civarında. Kulüplerin en önemli gelir kaynaklarından birini maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı.Futboldan bilardoya […]

Nerede kalmıştık?

Ülke futbolu olarak ilerlememizi Anadolu’dan bir şampiyonun çıkmasına bağlıyorduk. Gelin görün ki üç aylık özlemin ardından çok şeyin değişmediğini gördük. Oysa ligin adını bile değiştirmiştik! Yeni adıyla Spor Toto Süper Lig, 2010/11 sezonunu seyircisiz iki maç, verilmeyen penaltı tartışmaları ile açtı. Haftanın “ toplu fotoğrafı” üç ay önce çektirdiğimiz son resme o kadar benziyordu ki, Sivas’taki açılış karşılaşması geçen sezonun rövanşı niteliğinde karşı karşıya getirdi Rijkaard ile Sivasspor antrenörü Hayati Soydaş’ı. Geçen sezon son anda lige tutunmayı başaran Sivasspor ise geçmişe sünger çekmiş bir görüntü verdi. Büyük güç kaybeden takımın orta sahasını şahlandıran emektar Ceyhun Eriş, ikinci gol öncesi verdiği pasla takımının güzel oyununu 3 puanla taçlandırmasında başrolü oynadı. Maça hızlı başlayan taraf Galatasaray’dı. Fakat klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlettiler bize. Orta sahanın dermanını uzaklarda arayan sarı kırmızılı ekip, derdini çözebilecek oyuncuyu 15 yıl evvel kendi içinden çıkarmıştı bile. Ama Ceyhun Eriş’i değil, Mustafa Sarp’ı izletmeyi tercih ediyordu Polat ve Sezgin! İngiliz takımları gibi semt geleneğine bağlı kalabilen yegane takımlarımızdan, geçen sezonun güzel futbol temsilcisi Kasımpaşa ve “Kafkas”lardan gelen Güney Amerika ekolü Gaziantepspor karşı karşıya geldi Kamil Ocak’ta. “En çok gol kralı barındıran„ ligimizin Arjantin ligi eski gol kralı Sosa da maçın golsüz bitmesine engel olamadı. Kasımpaşalı Varela ise çok canlar yakar ilerleyen haftalarda. Gece maçında seyirci etkisi! Gerek tribünü, gerek oyuncuları ve teknik kadrosuyla Beşiktaş’ın pilot takımı görüntüsü veren Eskişehir, kendi sahasındaki Gençlerbirliği karşılaşması ve elektrik kesintisiyle başladı lige. Her şeye karşın taraftarın cep telefonlarıyla stadyumu aydınlatma çabası yaz gecesi ateş böceği etkisi yarattı da seyircili maçın nimetlerinden yararlandık. Geçen yılın problem çocuğu Batuhan’a sahip çıkan Rıza Çalımbay, Jaycee ile de maraz çıkaran Youla’nın yerini doldurmuş. Adı bile taratar çekmeye yeter olan Pele ile güçlenen orta sahasıyla ikinci yarı iyice baskı kursa da gol kaydına erişemedi Eskişehir. Keza Bundesliga esintili G.Birliği ise kaybettiği oyuncusu Mustafa Pektemek’i mumla arayacak […]

Guti: Son sanatçı

da sanatının zirvesiydi. İspanyol orta saha oyuncusu takıma oyun olarak çok şey katacaktır şüphesiz. Nihat, Bobo ve Quaresma’dan oluşacak muhtemel ön üçlüsüne atacağı arapaslarla tüm taraftarı gole doyurabilir. Beşiktaş yönetimi son yıllarda, transfer ettiği futbolcuların özel hayatına da dikkat ediyor. Gelgelelim İspanya basınında Guti’nin farklı cinsel tercihleriyle ilgili haberlere tanık olduk zaman zaman. Taraftarlar ve Türkiye basını, ilk kötü performansı sonrası Guti için ne tepki verecek, göreceğiz.

Beşiktaş’ta transfer illüzyonu

Türk futbolu son yıllarda kariyerinin zirvesi ya da kariyerinde ikinci bir patlama yapmak isteyen futbolcuların adresi olmaya başladı. Avrupa futbol piyasasında önemli yerler bulabilecekken Türkiye’yi tercih eden oyunculara son olarak da Portekizli Quaresmaeklendi. Bu transferler kulüplerde “sihirbaz” olarak görülen yöneticilerce gerçekleştiriliyor. Fenerbahçe’de bir dönem Hakan Bilal Kutlualp şimdi ise Cihan Kamer, Galatasaray’da ise bir dönem Adnan Polat (1992-1996) son yıllarda ise HaldunÜstünelbu rolleri üstlendi. Beşiktaş’ta ise “son büyü” Quaresma transferinin arkasında Serdal Adalı ismi karşımıza çıkıyor. Peki kulüplerimiz bu transferleri hangi parayla yapıyor? Güncel politika: Sat öde Oturup kulüplerin mali tablolarını uzunca incelemeye gerek yok; transfer politikaları bile bu konuda fikir veriyor.Galatasaray kadrosuna yeni futbolcular katmak için Keita, Elano gibi yüksek maliyetli oyunculardan kurtulup daha ucuz oyuncuların parasını çıkarma çabası gösteriyor. Bu da gösteriyor ki artık kulüp kendi ürettiği parasıyla geçinmeye çalışıyor. Fenerbahçe ise sporun her dalında Türkiye’nin en kurumsal kulübü olmayı başarıp gelirlerini kat kat arttırarak transferlerini buradan elde edilen gelirle karşılıyor. Gelgelelim yüksek gelire sahip Fenerbahçe bile bunu 12 yıldır Aziz Başkan’ın rahatça çıkarabildiği milyonlara da borçlu. Zaten ondan daha fazla parası olan birileri çıkabilse hâlâ başkan kalabilir miydi? (Bu, bir başka tartışmanın konusu.) Ödüyorum, öyle ise varım! Ya Beşiktaş? Yıldırım Demirören başkan olduğundan bu yana çok önemli isimler geldi Beşiktaş’a. Son Dünya Kupası’nın sahibi İspanya’nın ve Real Madrid’in hocası Del Bosque, Fransız siyah inci Jean Tigana ve milyon avrolara transfer edilen birden fazla futbolcuya tazminatlar ödendi. (Juan Fran, Ailton, Kleberson, Ricardinho, “yeni Maradona” Federico Higuain ve daha niceleri…) Bu isimler Yıldırım Demirören’in parasıyla gelip, onun parasıyla gönderildiler. Ama görünen o ki Demirören bu konuda artık tek başına da değil. 19 Haziran 2010’da yapılan Divan Kurulu toplantısında Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel’in açıkladığı raporda Beşiktaş’ın borcunun 285 milyon 233 bin liraya, alacakların ise 62 milyon 364 bin liraya ulaştığını belirtti. Alacakları düştükten sonra oluşan net borç 222 milyon […]

Biz Faroe’den Vikingur!

adlı taraftar sitesinde “Bir maniniz yoksa size gelecektik” başlığıyla yayınlanınca Vikingur takımına olan sempati de tavana vurdu. Ortalama 400 seyircisi olan Víkingur Gøta kulübünden gelen bu mektubu biz de aynen yayınlıyoruz… İyi olan kazansın Merhaba; Kurada Beşiktaş ile eşleştiğimizi öğrenince hem heyecanlandık hem de çok mutlu olduk. Elbetteki sizler asıl favori olansınız ama bu bizim gibi amatörler için belki de karşımıza hayatta ancak bir kez çıkabilecek bir tecrübe demek. Beşiktaş’ı daha önce gerek şampiyonlar ligi gerekse de UEFA kupası maçlarında TV’den izlediğimiz kadar biliyoruz. Takımınızın yıldızları ile tanışacak olmak bir onur; bu yüzden İstanbul’da oynamayı heyecan içinde bekliyoruz ama elimizden gelenin en iyisini yapmak ve Beşiktaş’ın yıldızlarına zorlu bir mücadele içinde geçirecekleri maç sunmak istiyoruz. Vikingur takımını ve gündelik yaşamını sizlere şöyle özetleyebilirim;Haftada 40 saat çalışıp bazen 4, bazen 5 gün olmak üzere genelde akşamları saat 6 ila 8 arası idman yapan işçileriz bizler. Yarı profesyonel ve amatörlerden oluşan bir takımız. Benim gibi bankada çalışanından, fabrika işçilerine kadar ve hatta hala eğitimine devam eden öğrencileri de barındıran bir takım. Toplam nüfusu iki bin olan birbirine yakın iki köyün takımları GÍ Gøta ve Leirvík ÍF’in iki yıl önce birleşmesi sonucu Vikingur olarak doğduk. Bu kulüpler küçük kulüplerdir ama özellikle GÍ Gøta gurur duyulacak bir geçmişe sahiptir ki Faroe’de altı şampiyonluk kazanmıştır. Fakat Vikingur daha ilk günden itibaren tam anlamı ile bir başarı hikayesidir çünkü kulüp mümkün olduğunca yerel sporcularla hayatta kalmak istiyor. Asıl amacımız her zaman için yerel oyuncuları kazanmaktır. Beşiktaş maçını başarı ile geçmenin bizler için büyük bir hedef olduğunun farkındayız, hatta çok büyük bir hedef. Fakat avrupa liginde Faroe futbolunu temsil edecek olmanın gururunu yaşıyoruz. Futbolu seven, forması için kalpten mücadele edecek olan bir grup işçi olan biz amatörler için bu durum muazzam bir şey. Bizler şu an Beşiktaş gibi uluslarası saygınlığı olan bir takıma karşı oynayacak olmanın önceliğine […]

Ertuğrul Sağlam

İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti. “Anadolu”nun ayak sesleri Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi. Bursaspor’un farkı Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a […]

Anons skandalı haberciliği!

2009-2010 Turkcell Süper Lig’i Fenerbahçe ve Bursaspor arasındaki şampiyonluk yarışının ardından Bursaspor’un kupayı kazanması ile sonlandı. Ancak sezonun son maçında yaşanan olaylar daha uzun süre konuşulacak gibi gözüküyor. En çok tartışılan konu ise Türkiye futbol tarihine geçmesi kesin olan “anons skandalı”. Ancak skandalın yalnızca kendisi değil, ertesi gün gazetelerde veriliş biçimi de skandal olarak tarihe geçmeye aday gözüküyor. Çünkü, skandalla ilgili haberlerin bir çoğu olayın sorumlusu olarak bir kişiyi adeta hedef gösterirken işin içyüzüne ilişkin doğru düzgün hiç bir bilgi içermiyordu. Onbinlerce taraftarı gülünç duruma düşüren bir olayın sorumlusu olarak gösterilen kişinin resimlerini basıp bu kişiyi “işte sorumlu” diye okla göstermekte hiç bir sakınca görmeyen gazeteler, bu kişinin can güvenliği için mi emniyete götürüldüğünü, yoksa başka bir nedenle mi göz altına alındığına bir türlü karar veremediler. Skandal anı Pazar gecesine dönüp olayı tekrar hatırlayalım: Trabzonspor-Fenerbahçe maçının 90+2’nce dakikasında, stat hoparlörlerinden yapılan “Bursa maçı 2-2 bitti, Fener şampiyon” anonsu ile stadyumda maçı izleyen binlerce taraftar ve futbolcular kutlamalara başlamıştı. Ancak acı gerçek birkaç dakika sonra ortaya çıktı, Bursaspor Beşiktaş’ı 2-1 mağlup etmişti ve Trabzonspor ile beraber kalan Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetmişti. Taraftarlar öfkelendi, teknik ekip ve futbolcular yıkıldı, yönetim ne yapacağını bilemedi. Ancak biraz zaman geçip ortalık sakinleşince, herkes tek bir kişiye yoğunlaştı, anonsu yapan stat görevlisi, Hakan B. … Suçlu bulundu! Ertesi sabah yayınlanan gazetelerde de “suçlu arayışı” devam etti. Star, HaberTürkve Hürriyetgazeteleri, anonsu yapan Hakan B.’nin anons yüzünden gözaltına alındığını söylerken, Vatangazetesi ise B.’nin can güvenliği olmadığı için polis tarafından emniyete götürüldüğünü yazdı. Bunun yanında Sabah, HaberTürkve Hürriyet, B.’nin fotoğraflarını “İşte anonsu yapan adam” ve “İşte o adam” gibi hedef gösterici cümlelerle yayınladı. Bu gazetelere karşılık Taraf, Cumhuriyet, Radikalve Sabah Spor, anonsu yapan görevlinin adına haberlerinde yer vermedi. Sabahgazetesinin resim kullanıp, isim vermemesi, iyi niyetinden çok bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor izlenimi yarattı. Milliyetise bütün bu tartışmaların dışında Bingül’ü kesin bir “suçlu” […]

Saraçoğlu’nda futbol gaspı

Az önce Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda bir futbol gaspına şahit olduk. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzememesi elbette öncelikle sahadaki futbolculara bağlı bir durum. Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasında forma giyen oyuncuların bir kısmı, örneğin Fenerbahçeli Fábio Bilica, bu niyette değildi. Bilica, az sonra Beşiktaşlı Bobo’nun atış kullanacağı penaltı noktasını ayakkabılarıyla oydu. Penaltı atışına müdahele etmek istedi. Etti de. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzemeyeceği, oyunun kurallar çerçevesinde oynanmasını sağlamakla görevli hakem de bağlı. Ama Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasının hakemi de (Hüseyin Göçek) bu niyette değildi. Bilica’nınki rakibe değil ama rakibinin hakkına bir müdahaleydi. Hakem ne yaptı? Bilica’nın oyduğu çimleri ayağıyla düzeltmeye çalıştı. Dikkât ederseniz konuştuğumuz şey, futbolun içindeki bir pozisyon değil. Tam tersine sahadaki şeyi futbol dışına çıkarmaya çalışan, oynanma şartlarını ortadan kaldıran bir müdahale. Bilica yetinmiyor; topu “çukur” dışına çıkarmaya çalışan Bobo’ya da müdahale etmeye çalışıyor. Topu tekrar hazırladığı yere taşıyor. Hakem, futbolcunun futbolu sabote etme ısrarına, ısrarla seyirci kalıyor. Ceza sahasında çalamadığı düdüğü (kendi ceza sahası içerisinde Lugano’nun topu elle kesmesi), ceza sahası dışındayken (Gökhan Gönül’e, ilkine çok benzer pozisyonda) çalabilmesi, top kazanmak için vücudunu kullanan futbolcunun (Beşiktaşlı Ernst) rakibine dirsek attığını sanarak kırmızı kart göstermesi, ofsayt olmayan birçok pozisyonun ofsayt gerekçesiyle kesilmesine seyirci kalması, rakibinin dokunmadığı Semih’in bir tiyatro oyuncusu gibi yüzünü tutarken, parmaklarının arasından hakeme bakmasını cezasız bırakmasını, hakemin beceriksizliğiyle, eğer çok iyi niyetliyseniz “takdir hakkı”yla açıklayabilirsiniz. Ama rakibinin futbol hakkını gasp eden futbolcunun cezasız kalması, hiç bir şekilde açıklanamaz. Bu davranışa, göre göre kayıtsız kalmak futbolun da top yekûn gaspıdır. Bilica, oynadığı şeyin futbol olmadığını göstermek için daha ne yapmalıydı? Örneğin sahanın çizgileriyle de mi oynamalıydı? Ya da kale direğini söküp başka bir yere mi koymalıydı? *** Futbolu değil hakemleri konuşmak, hemen her yenilgiyi “görünmeyen ellerin” üzerine yıkmak, yöneticisinden taraftarına hastalığımız. İşin daha da acıklı tarafı, inanmamıza rağmen bu eylemden vaz geçemememiz. Daha iki hafta önceki Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, Galatasaray […]