Kategori Yaşam

Ne yersen 1 TL

“Her şey 1 lira”cı dükkânlara rastlamak sürpriz değil. Ama söz konusu “her şey” yemek olunca inandırıcı gelmiyor, ilk bakışta. Merak ettik, denedik ve beğendik. İstanbul Maltepe’nin en işlek mekânı Bağdat Caddesi’nde bir kafenin vitrinine gerili branda: “Ne yersen 1 TL” yazıyor büyük harflerle. 1 TL’ye ne yenebilir ki? Branda, kafeye yaklaştıkça bu sorunun cevabını da veriyor: Köfte ekmek, kuru fasulye, tepsi böreği, nugget, hamburger,… Özetle 1 TL’ye alınması mümkün görünmeyen pek çok yiyecek. 1 TL, hatta daha da ucuza yemek satan büfelerin varlığı bir sürpriz değil. Ancak bu dükkânların mönüsü, Maltepe’de karşılaştığım örnekten çok daha mütevazıydı. Merakı gidermenin tek yolu içeriye girip denemek. Bir masaya oturup siparişimi veriyorum: Hamburger, yaprak dolma ve kola. Garsonların güler yüzlülüğüne rağmen tedirginliğim tümüyle geçmiş değil. “Kişneyen” bir hamburgerle mi karşılaşacağım acaba? Hamburgerin eti ince haliyle, ama turşudan domatesten kaçılmamış. Lezzeti beklentimin çok üzerinde. Bir porsiyonda beş dolma var; sıkı sarılmış, tadı tuzu yerinde. Afiyetle yiyorum. Yediklerimde hiçbir sorun yok. Ancak fiyat hâlâ sorunlu! Nasıl olup da bu fiyata bu hizmeti sunuyor? “Sürümden kazanıyoruz” diye cevaplıyor kafenin sahibi Eda Kızılırmak. Ve “1 TL”nin öyküsünü anlatmaya başlıyor: “Daha önce köfte çeşitlerine ağırlık veren bir işletmeydik. Bir porsiyonu 9 TL’den veriyorduk. Ancak kriz sonrasında işlerimiz iyi gitmiyordu. ‘1 TL’ önerisi benden geldi. Ortağım buna itiraz etti ve ayrıldık.” “9 liranın bana veremediğini 1 lira verdi” diye devam ediyor Kızılırmak. “İlk ay zarar ettik gerçekten ancak ikinci ay 26 bin ürün satarak bunu telafi ettik. Benim amacım bir kişiden dokuz lira almak değil, dokuz kişiden birer lira almak”. Dokuz kişiyle uğraşmanın daha zor olup olmadığı sorusunu ise “herkesin cebinde 9 lira yok ama 1 lira var” diye cevaplıyor. Bir liraya ürün satabilmenin zor olmadığını anlatırken artan satış nedeniyle tedarikçilerden yüzde 60’a varan indirimler aldığına dikkat çekiyor. Mevsimine göre, ıspanaktan karnabahara 1 liraya ne satılabilirse satıyorlar. Düne kadar taze […]

Toprak altındaki leziz servet

Cemal Özbaş Yurtdışında gittiğiniz lüks bir restoranda, garson makarnanızın üzerine trüf mantarı rendesi isteyip istemediğinizi sorarsa eğer; vereceğiniz cevabı çok iyi düşünün. Aksi halde; bir porsiyon mantar rendesi için 250 dolar ödemek zorunda kalabilirsiniz. Yanlış duymadınız; sadece makarnanızın üzerine rendelenecek bir mantar için bu parayı ödemeniz gerekir. Bu durumda dünyanın en pahalı yemek malzemelerinden biri olan trüf mantarıyla karşı karşıyasınız demektir. Dünyada trüf mantarının pek çok çeşidi olmasına rağmen en çok bilineni ve en az bulunanı beyaz trüf mantarı. İtalya’nın en verimsiz toprakları olan Umbrian, Toscana bölgesinde yetişiyor. Bunun yanısıra, Fransa’nın Perigord bölgesinde ve İspanyanın çeşitli yerlerinde de bulunabiliyor. Bir diğer bilinen trüf mantarı çeşidi ise “Kara elmas” adı verilen siyah trüf mantarı. Bu tür, dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış durumda. Bu mantarı bu kadar pahalı yapan sadece az bulunur olması değil, yetişme şekli… Trüf mantarı toprağın altında yetişiyor, dolayısıyla yolda yürürken trüf mantarı bulma şansınız yok. Bunun yanı sıra, trüf mantarı, kültür ürünü olarak yetiştirilebilen bir mantar türü değil. Doğanın insanlara verdiği ile yetinmek zorunda kalıyor bu mantarın müdavimleri. Köpekler ve domuzlarla toplanıyor Fransa’da mantarları domuzlar bulurken İtalya’da bu işi sadece köpekler yapıyor. Boyut olarak köpekler, domuzlardan daha küçük oldukları için taşınmaları ve yönlendirilmeleri daha kolay. Ayrıca domuzlar buldukları mantarları kemirirken, köpekler bunu yapmamak üzere eğitiliyor. Bir köpeğin trüf mantarını bulması için küçüklükten eğitilmesi gerekiyor. İnanması zor ama bunun için bir üniversite bile var. İtalya’da Alba kenti yakınlarındaki Roddi’de bulunan “Trüf Avcısı Köpek Üniversitesi” çok iyi avcı köpekleri yetiştiriyor ve bu köpekleri yüksek fiyatlardan satıyor. Alba kenti, trüf mantarının başkenti adeta. Bu kentte beyaz trüf mantarı için müzayedeler düzenleniyor. Hatta 2007 yılında, bu müzayedelerden birinde 750 gramlık bir beyaz trüf mantarı, 143 bin Euro’ya satılmıştı. Bu müzayedeler kente büyük bir gelir getirirken yurtdışından turist çekilmesini de sağlıyor. Dünyada trüf, Türkiye’de “domalan”Türkiye, siyah trüf mantarının yetiştiği ülkelerden biri ve ülkemizde “Domalan […]

İnternetten badanacı bulunur mu?

Web ortamında her türlü ürünün bulunabildiği bir çağda internetten hizmet satın almak hâlâ zor. Gereko.com bir hizmet alışverişi portalı olarak badanadan, düğün organizasyonuna hizmet sağlayanla ihtiyaç sahibini buluşturuyor. İnternetten pek çok ürünü sipariş edebiliyoruz. Peki ya hizmet alabiliyor muyuz? Evet, internetten hizmet satın alabilmek oldukça zor. Çünkü internetten hizmet satışı öncelikle hizmeti tanımlamak, kalitesinden emin olmak, hizmeti size sunacak kişinin güvenilirliğinden emin olmak gibi bir dizi sorunu barındırıyor. Yurtdışında Elance.com ve Odesk.com gibi internet sitelerinde uzun süredir devam eden internetten hizmet satışı fikri, ODTÜ Endüstri mühendisliği mezunu Ayşe Biçer tarafından Türkiye’de de hayata geçirildi. Yeni ekonomi alanında bir iş fikri olan yazılımcıları melek yatırımcılarla buluşturan E-Tohum projesi tarafından desteklenen Gereko, 40’tan fazla kategoride hizmet satın alma ve satma olanağı sunuyor. Site kurucusu Ayşe Biçer, öncelikle verdiği hizmeti tanıtmak ve yeni müşterilere ulaşmak isteyen serbest çalışanlar ve firmaların Gereko’ya kayıt olduklarını hizmet ihtiyacı olan kişilerin de siteye gelerek ihtiyaçlarını tanımladığını anlatıyor. Örneğin, ev taşıtmak için nakliyeci arayanlar, web sitesi yaptırmak isteyenler, düğün organizasyonu talep edenler ve daha pek çokları… Sitede ihtiyaç sahiplerinin beğendiği teklifi verenlerle doğrudan görüşebildiğini anlatan Biçer, “Sitede en düşük ücretin seçilmesi gibi bir kurgu yok, çünkü hizmet sektöründe fiyatlar kullandığınız malzeme, işçilik kalitesi, deneyim gibi bir çok kritere bağlı. Bu nedenle en iyi teklif, en ucuz teklif değil en iyi fiyat-kalite oranına sahip teklif oluyor” sözleriyle Gereko’nun teklif sistemini anlatıyor. Gereko’nun gelir modeli ise hizmet sunanlardan alınacak küçük bir ücret üzerine kurgulanmış. “Türkiye’de yepyeni bir kavramı yerleştirmeye çalıştığımız için, sitemizi ücretsiz olarak kullanıma açtık. Şu anda ve önümüzdeki birkaç ay daha tüm hizmetler ücretsiz olarak sunulacak” diyen Ayşe Biçer; “Sitenin gelir modelini, teklif verme ücretine dayandıracağız ve ayda bir kez teklif verme hakkı herkese ücretsiz sunulacak. Daha fazla teklif vermek için ücretli üyelik paketlerimizden birini seçmeleri gerekecek” diyor. Hizmet verenlerin seçimini kullanıcı yorumları ve puanlama sistemiyle kolaylaştıran Gereko, […]

Bilet lazım mı abi?

Sıkı Beşiktaş taraftarı olan kuzenim üniversitelerin tatil olması sebebiyle Ankara’dan İstanbul’a geliyor. Tatilin bitmesine yakın bir tarihte gerçekleşek olan Beşiktaş- Fenerbahçe derbisini İnönü Stadı‘nda izleyip öyle Ankara’ya dönmeyi planlayan kuzenim derbi maça bilet almak için biletix’in yolunu tutuyor. Dönüşü ise evden çıkışı gibi erken oluyor. Yüzünün asıklığı ve homurdanışına bakarak içimden “kesin bilet bulamadı” diyorum. Çok geçmeden bir telefon trafiği başlıyor. Yeni açık, Eski açık, Kapalı alt- üst tribün derken farklı insanlarla yaptığı çeşitli pazarlıklar sonucunda bir kullanıcı ile kapalı alt tribün kombinesinde mutabık kalarak buluşmak üzere sözleşiyorlar. Son ana kadar ne yaptığına pek anlam veremiyorum. Bilgisayarın monitörüne biraz eğilerek baktığım zaman derbi maça bilet bulabilmenin sevincini yaşayan kuzenimin mutlu yüz ifadesinden oldukça uzak bir şaşkınlık kaplıyor beni. Bu şaşkınlığın sebebi ise derbi maça günler olmasına rağmen bir web sitesi üzerinden kullanıcılar tarafından karaborsa biletlerin pazarlanıyor olması. Beni asıl şaşkınlığa düşüren ise sitenin adresi; www.karaborsabilet.com… Hem yalnızca futbol maçı biletleri değil, operalar, gösteriler, sirkler ve daha birçok organizasyonun biletleri mevcut sitede. Bir günde 20 bin tıklanma 2008 yılında karaborsa bilet satışı nedeniyle kapatılan sitenin şimdiki sahibine ulaşarak yeniden nasıl faaliyete geçtiğini öğreniyorum. Sitenin kuruluşuna üç yıl önce gerçekleşen bir Rock Festivali’nde karar veriliyor. Sitenin kurucusu K.Y., “Festival öncesi elime 10 adet bilet geçti, elimdeki fazla biletleri nasıl satarım diye düşünürken internet aklıma geldi. Biraz araştırdığımda internette yalnızca bu işlerle uğraşan bir sitenin olmadığını gördüm. Bir arkadaşımdan yardım alarak siteyi hayata geçirdim “ diyor. Sitenin kuruluş amacının çok para kazanmak için olmadığını belirten K.Y, sitenin tamamen ücretsiz olduğunu, düzenli bir geliri olmadığını, sitede yalnızca google reklamlarının var olduğunu ama bu reklamlardan cebine şimdiye kadar bir liranın bile girmediğine değiniyor. Serbest meslek sahibi olan K.Y, siteyi kâr etmekten çok amatör bir uğraş olarak gördüğünü belirtiyor. Site üzerinden yayınlanan hiç bir biletten komisyon alınmadığını söyleyen K.Y., sitenin en çok futbol maçlarında ilgi çektiğine […]

Evsizler Spor Salonu

Alibeyköy’deki Tevfik Aydeniz Spor Salonu, son yedi yıldır İstanbul’daki evsiz vatandaşların kış evi. Daha önce sadece kar yağdığında buraya getirilen, sokakta yaşayan bakıma muhtaç vatandaşlar artık bütün kışı “parke üzerinde” geçiriyor. İstanbul Eyüp’te bulunan Tevfik Aydeniz Spor kompleksi soğuk havalarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) katkılarıyla kimsesiz vatandaşlara ev sahipliği yapıyor. 2004 yılından beri uygulanmaya başlanan evsiz, aile içi şiddete maruz kalmış, zihinsel ya da fiziksel engelli vatandaşlara soğuk havalarda donma tehlikesine karşı barınma ve yemek sağlanıyor.155 acil ihbar hattına ya da (0212) 455 13 00 numaralı telefona yapılan ihbarlar, İBB yetkilileri tarafından değerlendiriliyor, bu durumda olan kişiler, ilgili zabıta ve polisler vasıtasıyla bulundukları yerden alınarak bu sığınaklara getiriliyor. Akli dengesi yeterli ve kendine bakabilecek durumda olan kişiler belirlenmiş otellere yerleştiriliyor. Bunun dışında, bakıma ihtiyacı olanlar ise belediye tarafından tahsis edilen spor salonlarına yerleştiriliyor. Bu merkezlere getirilen kişilerle Darülazece Müessesi’nden hasta bakıcılar ve İBB’den yetkili kişiler ilgileniyor. Burada ilk olarak kayıtları alınan kimsesizlere sırasıyla banyo, traş, yeni giysi, sağlık kontrolü ve tedavi gibi hizmetler veriliyor. İsteyen varsa, yakınlarıyla iletişime geçilerek memleketlerine ya da evlerine dönmeleri sağlanıyor. Gün içinde üç ana yemek, ayrıca isteyenler için ara öğün ve içecek servislerinin yapıldığı salonda, kış aylarını geçirmek için kalan misafirler oldukça memnun görünüyor. Zaman zaman sokaklarda yatmak durumunda kalan kimsesizler için belediyeye yapılan ihbarların karşılıksız kaldığı ya da hava sıcaklığı belirli bir derecenin altına düşmeden barınma hizmeti sağlanmadığı iddialarına karşı Tevfik Aydeniz Spor Kompleksi İdari Amiri ve İBB çalışanı Mehmet Ekici, geçtiğimiz senelerde yalnızca yoğun kar yağışı olduğunda açılan ve ardından kapatılan barınakların, bu sene farklı olarak Aralık’tan itibaren hizmet verdiğini ve hava sıcaklığı yükselinceye kadar açık kalacağını belirtiyor. Burada kalanlar ne diyor Aile içi şiddete maruz kalan ve daha önce de çeşitli sığınma evlerinde kalan Hatice Çetinkaya (39) “Eşimle sorunlar yaşadık ben sokakta kaldım. Polisi aradım. Daha önce de iki farklı sığınma evinde […]

Ali topu hâlâ Agop’a atmıyor

’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları BirimiKonuşmaları dahilindeki raporlarına bir yenisi Yard. Doç. Dr. Kenan Çayır tarafından eklendi. Çayır Eğitim, Çatışma ve Toplumsal Barış: Türkiye’den ve Dünyadan Örnekler başlıklı yeni derleme çalışması çerçevesinde, 2005 müfredat reformu sonrası yazılan yeni ders kitaplarını değerlendirdi ve eğitimde çoğulcu bir muhayyile geliştirme konusunda karşılaşılan sorunları tartışmaya açtı. Ders kitaplarında milliyetçilik ve insan hakları ihlallerinin bulunduğuna dikkat çeken Çayır, “Toplum olarak bunları konuşuyoruz ancak hâlâ ders kitaplarına bu yansımadı. Hâlâ Ali topu Agop’a atmıyor.” dedi. Çayır, 2005 yılında ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitapların yenilendiğini ve “öğrenci çalışma kitabı ve öğretmen çalışma kitabı” çıkarıldığını söyledi. Ders kitaplarında erkeklerin daha fazla temsil edildiğini ve kadınlarla aynı haklara sahip değilmiş algısını yaratabilecek metinlerin içerdiğini ifade eden Çayır, “Son dönemde bu durumu dengelemeye çalıştılar” diyerek bir ders kitabından örnek verdi: “1- Merhaba arkadaşlar. Benim adım Atakan. Sekiz yaşındayım. 1,42 boyundayım. Kırk iki kiloyum.2- Merhaba ben Ayşe. Sekiz yaşında, 1,32 boyunda otuz beş kiloyum. Duygusal bir kızım. Kötü bir olay gördüğümde hemen ağlıyorum.” Çayır, Sosyal Bilgiler dördüncü sınıf kitabında ancak bu kadar eşitlendiğini anlatırken, o yaşlardaki kız çocuklarının erkeklerden daha hızlı geliştiklerini ve bu kitapları yazanların insan anatomisi bilgisinden bile uzak olduğunu söyledi. Ermeni olduğunu ve Ermeni okulunda sınıf öğretmenliği yaptığını söyleyen bir dinleyici “Bazen kitaplarda öyle metinler okutmak zorunda kalıyoruz ki, Türklük vurgusu yapılmış metinleri ermeni öğrencilere açıklayabilmek gerçekten çok güç oluyor. Ancak okutmak zorundayız.” şeklinde düşüncelerini söyledi. Katılımcılardan bir lisede Edebiyat Öğretmeni olan Serkan Parlak ise müfredat değişikliğinin daha düzgün kitapların okutulmasını engellediğini dile getirdi: “Önceden alternatif olarak dokuz veya on tane kitap gelirdi önümüze. Zümre ile toplanıp bir tanesini seçerdik. Şimdi ücretsiz dağıtıldığından, Milli Eğitim Bakanlığı hangi kitabı uygun görürse her yerde o okutuluyor.” Eğitim Reformu Girişimi kapsamında 165 öğretmeni ayrımcılıkla ilgili eğitimler verdiğini dile getiren Çayır, Türkiye Dilleri ve Edebiyatı kitabının yazılması […]

Evdeki oyun istasyonu

Bilgisayar, internet ve oyun konsolları evde zaman geçirme alışkanlıklarımızı değiştiriyor. Play Station örneğin, pazardaki payı dikkate alındığında bunun başlıca nedenlerinden. Meraklıları için “oyun istasyonunun” tarihinde bir gezintiye çıktık. Teknoloji hızla geliştikçe beklentilerimiz de artıyor. “Ipad 2 ne zaman çıkacak, Dell e-touch tablet ne zaman satılmaya başlanacak, iphone 5 mi çıkacak, playstation 4 üretilecek mi üretilmeyecek mi?” Kafamızdaki sorular arttıkça ve her kafadan farklı bir ses çıktıkça merakımız daha da büyüyor. Bunun son örneklerinden biri PlayStation 4. Son aylarda, üretildi-üretilecek derken, bazı internet sayfalarında, bloglarda, gazetelerde: “Sony’den resmi açıklama: PS4 2011’de çıkacak” başlıklı haberler yayınlandı. Meraklılarını bir hayli heyecanlandıran bu bilgi öyle hızla yaygınlaştı ki Sony resmi bir açıklama yaparak haberlerin doğru olmadığı açıkladı. Sony Computer Entertainment CEO’su Kazuo Hirai yaptığı açıklamada, PlayStation 4 konsolu çıkaracaklarının doğru olmadığını, PS3 üzerinde geliştirme çalışmaları yapacaklarını açıkladı. “PS3’e yeni özellikler ekleyerek ve performansını güçlendirerek yola devam edeceğiz.Yakın dönemde yeni nesil bir konsol modeli planlamıyoruz” diyen Hirai, kafalardaki soru işaretlerini kaldırdı. PS3 için en az 10 yıllık bir ömür belirlediklerini söyleyen Hirai, 2007’de çıkan konsolun geliştirilerek en az 5 yıl daha pazarlanacağını belirtti. 1995’ten beri zirvede Evde vakit geçirme adetlerimizi değiştiren teknolojik aletlerin başında geliyor PlayStation. Peki Playstation hayatımıza ne zaman girdi, nasıl değişti ve gelişti? Meraklıları için Playstation’ın tarihinde bir gezintiye çıkalım istedik.Bundan tam 15 yıl öncesi. DVD formatının ilk kez çıktığı, eBay ve Yahoo’nun kurulduğu 1995 yılı; Playstation’ın doğum yılı. PS; Avrupa’da piyasaya sürüldüğünde en çok bilinen oyun konsulu Süper Nintendoydu. İlk olarak Nintendo ile giriştiği rekabet yarışında yıllar geçtikçe pek çok farklı rakibi olsa da, PlayStation oyun konsolları arasında en çok tercih edilenlerden biri oldu. Play Station konsolu, gri renkte, kablolu oyun kumandaları olan ve iki kişinin oyun oynayabileceği dikdörtgen şeklinde bir konsoldu. Konsolla beraber pek çok oyun da piyasaya sürüldü. İlk yıllarında en çok ilgiyi çeken oyun 1996’da çıkan Tomb Raider, […]

Ayrımcılık her yerde

Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi yönetiminde, bağımsız araştırmacılar tarafından Belgeleme ve Raporlama Yoluyla Türkiye’de Ayrımcılıkla Mücadele Projesi kapsamında hazırlanan ayrımcılık izleme raporlarının ön sunumu bugün gerçekleştirildi. Taslak raporda Ocak-Haziran 2010 dönemi içerisinde Türkiye’de yaşanan ırk veya etnik köken, din veya inanç, engellilik, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temellerinde ayrımcı muamelelere yer verildi. Çalışma yürütülen 4 ana başlıkla ilgili istihdam, eğitim, mal ve hizmetlere erişim konusundaki ayrımcı uygulamaların nedenlerinin ve çözüm önerileri sunularak aktarılan raporla Türkiye’de ayrımcılığın varlığı ve yoğunluğu hakkındaki bilginin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Tüm hizmetler Sünnilere Türkiye’de din veya inanç temelinde ayrımcılığım izlenmesi raporu, Ergün Kayabaş ve Özgür Mehmet Kütküt tarafından hazırlandı ve sunuldu. Medya taraması, resmi verilen ve akademik çalışmaların kaynaklık ettiği raporda Aleviler, Ateistler, Bahailer, Bulgar Ortodokslar, Caferi Şiiler, Ermeniler, Gürcü Ortodokslar, Keldani Hıristiyanlar, Museviler, Nesturiler, Protestan mezhepleri, Roman Katolikler, Rum Ortodoks Hıristiyanlar, Sünni Müslümanlar, Süryaniler, Yehova Şahitleri ile Yezidilerle ilgili 15 ilde meydana gelen 20 vakaya yer verildi. Ergün Kayabaş, sağlık ve barınma alanında din veya inanç temelinde hiç bir vaka bulamadıklarını söylerken, istihdam alanında ÖSYM’nin yaptığı KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) ve KPDS’ye (Kamu Personel Dil Sınavı) girmek isteyen başörtülü adayların başvurularının kabul edilmemesine dikkat çekti. Hükümetin bu konudaki düzenlemelerinin, başörtülü kadınların tereddüt yaşamasını engellemediğini ifade eden Kayabaş, “Sanki hükümet değiştiğinde bu konuda atılan tüm adımlar da kalkacakmış gibi bir kanıya vardık” dedi. Kayabaş, eğitim alanında zorunlu din dersleri ile ders kitaplarında yer alan ayrımcı ifadelere yapılan itirazların sonuçsuz kaldığını dile getirdi. Özgür Mehmet Kütküt, nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin boş bırakılması veya farklı inançların yazılmasıyla ilgili ayrımcı uygulamalardan söz ederken, “Alevi vatandaşlar Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini talep ediyorlar ancak reddediliyor” dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm hizmetlerinin Hanefi-Sünni inanca mensup yurttaşlar için olduğunu söyleyen Kütküt, “16-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kutlu Doğum Haftası yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yetiştirme yurtlarından okullara, cezaevlerinden ana sınıflarına, kamu kurumlarından […]

Balık sipariş hattı

Kırmızı telefon (0 212 377 03 50) İstanbul’un bazı meydanlarında hizmete sokuldu. Balık seven ve sofralarından balık eksik etmek istemeyen vatandaşlar, doğrudan Tarım Bakanlığı’nı arayarak siparişte bulunabilecek! tan takip edebilirsiniz Greenpeace’in bu amaçlarla başlattığı kampanyaya 254 bin kişi bizzat imza vermiş ve ilgili düzenlemenin yapılabilmesi için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na ayrıca 4000 SMS göndermişti. Örgüt, bu konuda hazırladığı raporu ve önerileri, toplanan imzalarla birlikte Bakan Mehdi Eker’e iletmişti. Ancak yavru balık avını engellemek için nasıl ve ne zaman bir çalışma yapılacağına dair net bir cevap alamamıştı. Kırmızı telefonKırımızı telefon, yavru balık kampanyasına destek veren herkesin ev veya cep telefonundan erişebileceği bir numara. 0 212 377 03 50 numaralı telefonu arayanlar, Greenpeace tarafından Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın santraline yönlendiriliyor. Telefonla görüşme yapan ve yorumlarını paylaşmak isteyenler http://www.greenpeace.org/turkey/tr/campaigns/defending-our-mediterranean/kirmizitelefon yorum bölümüne yazabiliyor. “Kırmızı telefon” (0 212 377 03 50) bu amaçla hizmete sokuldu. Vatandaşlar, 1 Şubat’ta Galatasaray Meydanı’na yerleştirilen kırmızı sembolik telefon kulübesinden Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın santraline bağlandı ve “çalışmalara ne zaman başlayacaksınız” diye sordu. Altını çizmekte fayda var: Kulübe sembolik olsa da (0 212 377 03 50) telefon numarası gerçek. Telefon bakanlığa ait değil. Ancak Greenpeace bu telefonu doğrudan bakanlığın santraline aktarıyor. Sembolik kulübe dün Beşiktaş Meydanı’ndaydı. Bugün ve yarın da Kadıköy’deki Beşiktaş iskelesi önünde olacak. Ancak elbette, meydanlarda görünmediği zamanlarda da kullanıma açık olacak. Greenpeace’e göre henüz bir kez bile yumurtlamamış boydaki balıkların avlanmasının önüne geçmek için ilk adım, yasal avlanma boylarını, bilimsel olarak bilinen ilk üreme boylarına uygun olarak düzenlenmek. Örgüt bununla birlikte aşırı avlanma, yasadışı avlanma gibi stokları tehlikeye atan tehditlerin önüne geçilmesi için Bakanlığın acil eylem planları yapmasını zorunlu buluyor. Dört yılda bir hazırlanan su ürünleri tebliğinin 2012/2016 dönemi için Haziran’da yapılacak danışma kurulu toplantısında, bu konuların ele alınması ve çözülebilmesi için bilim insanları ve kooperatif birliklerinin katılımları ile hemen şimdi çalışmalara başlanması gerek. Greenpeace Akdeniz Denizler […]

Çevrimiçi kariyeriniz FlipLife’la başlıyor

Second Life, dünyayla birlikte Türkiye gündemine bomba gibi düştükten sonra, çevrimiçi oyun oynama alışkanlığı hızla artmaya başladı. İnternet üzerinden kendi tarlasını kurarak “çiftçi” olanlar, sanal paralarla saatlerce poker oynayıp “kumarbaz” olanlar, kendi ordusunu kurarak başarılı bir “general” gibi hissedenler varken, bu piyasayada hiç olmayan yepyeni ve mantık çerçevesine oturabilen çevrimiçi oyun başladı. Bu yeni oyunun ismi “FlipLife”. Almanya’da yaşayan Türk bir girişimci olan İbrahim Evsan tarafından başlatılan projenin şimdiden 10 bini aşkın üyesi var. 

 FlipLife’ın HTML5 tabanlı bir çevrimiçi oyun olması, bilgisayar özellikleri çok iyi olmayanların da bu oyunu oynamasına olanak tanıyor. Yeni oyunda yapmak istediğiniz veya yaptığınız mesleği seçebiliyorsunuz. Seçtiğiniz meslekten sonra, oyun içindeki görevlerle kariyer basamaklarını bir bir tırmanıyorsunuz.Arkadaşlarla halı saha maçı yapalım FlipLife sadece mesleğinizle ilgili görevlerle sınırlı değil. Ayrıca görevlerden sıkılırsanız arkadaşlarınızla etkinliklere katılmanız için üst menüden “boş zamanlar” sekmesine tıklamanız yeterli. Boş zamanlar kısmından arkadaşlarınızla futbol, boks, tenis gibi spor dallarında yarışabiliyorken, “düşler kahvesi”, ”bira parkı”, “kulüp 90”, “VIP club” gibi etkinliklere katılarak yeni arkadaşlıklar edinebiliyorsunuz. Bu farklı etkinliklere katılmanın, karakterinizin enerjisini doldurmaya da katkısı oluyor. Futbol etkinliğine katılıp, kayıt yaptırıyorsunuz ve sizinle futbol oynayacak diğer oyuncuları beklemeye başlıyorsunuz. Maçları 2, 4, 8 gibi oynama seçenekleriniz var. Futbola kayıt yaptırırken önceden “savunma” ve “hücum” setlerinizi, “sağ” ve “sol” şeklinde seçiyorsunuz. Rakiplerinizle aranızdaki rekabetinizi seçtiğiniz savunma ve hücum seçeneklerine göre devam ettiriyorsunuz. Futbol maçlarını kazanmanız halinde, ekstra enerjinin haricinde, görevlerinizde kullanabileceğiniz materyaller kazanıyorsunuz. Hadi alışverişe çıkalım!FlipLife.com’un kullanıcılarına sunduğu en çarpıcı alternatiflerden bir tanesi de “alışveriş”… Karakterimizle görevleri yerine getirirken; boş zamanlarımızı değerlendirirken, bir yandan da alışveriş yapabiliyoruz. Üst menüden, “alışveriş” sekmesine tıkladığımızda karşımıza “ceket”, “şapka”, “kolye”, “spor giyim” gibi çeşitli seçenekler çıkıyor. Bu seçeneklerden birine girdiğinizde, ister oyun parasıyla isterseniz de “gerçek parayla” alışveriş yapabiliyor, karakterinizi farklılaştırabiliyorsunuz. Oyun henüz deneme aşamasında olduğu için, ilerleyen günlerde alışveriş bölümüne yeni seçenekler eklenecek. 

 En keyifli haliyle “gazeteci” […]

Erkekler 2010’da 217 kadın öldürdü

göre, yıl boyunca gazetelerden, internet sitelerinden ve haber ajanslarından derleyerek hazırladığı çetelelere göre, erkekler 2010’da en az 217 kadın ve üç çocuğu öldürdü, 164 kadın ve 4 çocuğu yaraladı. En az 381 kadın ve çocuk tacize, 207 kadın ve çocuk tecavüze maruz kaldı. Taciz ve tecavüze maruz bırakılanların büyük çoğunluğu çocuklardı. 23 kadının intihar ettiği öne sürüldü ya da şüpheli şekilde yaşamlarını yitirdiler. En az 646 erkek ve oğlan çocuğu cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının faili olarak gözaltına alındı, tutuklandı ya da aranmaya başlandı. Faillerinin öğretmenler ya da aile bireyleri olduğu taciz ve tecavüz olaylarının çetelemizde, “failin kimliği” haber değeri taşıdığından bu denli yüksek oranla yer bulabildiği düşünülebilir. Öte yandan rakamlar, taciz ve tecavüzün okullarda, evlerde, sokaklarda ne kadar yaygın olduğunu, kadın ve çocuklara en çok tanıyıp güvendikleri erkeklerin taciz ve tecavüzde bulunduğunu göstermek açısından önemli. Tacizciler mahkemeden serbest Gazetelere, internet sitelerine ve ajanslara yansıyan haberlerden, cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarına ilişkin hukuki sürecin gelişimini izlemek her zaman mümkün olmadı. Ancak özellikle taciz ve yaralama olaylarında fail, sıklıkla savcılıktan ya da mahkemeden serbest bırakıldı. “Taciz” suçunun cezası iki yıldan az olduğundan mahkemeler cezaya hükmetse bile genellikle hükmün açıklanması geri bırakıldı. Tecavüz zanlılarının Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınması gecikeceği gerekçesiyle tahliye edildiği de kadınların buna karşı gerçekleştirdikleri protesto gösterileri de haberlere yansıdı. Haberlerde göremediğimiz için psikolojik, ekonomik ve duygusal şiddete dair veriler ise çetelemizde yer bulmadı. Ancak tüm şiddet türlerinin birbiriyle ilişkisini gözeterek 2010 yılı boyunca haberlere konu olan tüm olaylarda kadınların aynı zamanda psikolojik, sözel ve ekonomik şiddete maruz bırakıldığını söylemek elbette mümkün. Ayrıca ekonomik, sözel ve psikolojik şiddetin kadınları, kendilerine şiddetten uzak bir hayat kurmak konusunda güçsüz bıraktığını da hatırlamak gerek. Şiddetin şehir ve bölgelere göre dağılımı 2010’da kadın ve çocuklara yönelik cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının şehirlere, bölgelere, fail ve mağdurların yaşlarına, failin mesleğine, failin […]

Eğitimde çok güzel hareketler

İlk kitabını dokuz yaşında yayınladı. “Hiçbir yerde zorlanmadı.” Nar Taneleri’nin yazarı hızını alamadı, “Bu kitaptan 20 tane de ben alırım” dedi. İstanbul Ali Yalkın İlköğretim Okulu 3A Sınıfı Öğrencileri ilk kitaplarını dün yayınladı. Hikâye kitabının ismi Nar Taneleri. Ayın gün, okullarında düzenlenen törende basın mensuplarını ağırlayan genç yazarlar, yaratma sürecinde hiiiç zorlanmadıklarını dile getirdi. (Sadece hikâyeleri süsleyecek resimleri çizerken renk seçmekte biraz tereddüt ettiler.) Eğitimde farkındalık yaratmayı ve yeni öğrenme ortamlarının oluşmasına katkı sağlamayı amaçlayan bu çalışma, bir sınıf öğretmeninin çabalarıyla hayat buldu. Mitat Zorlu, geçtiğimiz eylül ayında hikâye yazmanın unsurlarını öğrenen öğrencilerinden, kendi belirledikleri konularda hikâyeler yazmalarını ve bunları resimlerle süslemelerini istedi. Ortaya çıkan ilginç yazıları derleyerek proje kapsamında kitap haline getirmeye karar verdi. Milli Eğitim Müdürlüğü, Okul Müdürü Rüştü Özker ve velilerin desteği ile ilk adımlar atılmaya başlandı. Hukuksal işlemlerin de tamamlanmasından sonra Nar Taneleri Projesi hayata geçirildi. Kelime Yayınevi sponsor olduğu ve yayınladığı kitabın gelirini, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nin yürüttüğü “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına bağışlamayı önerdi.“Yazıları değiştirmedim” Nar Taneleri’nin derlemeleri sırasında hikâye içeriklerine kesinlikle dokunmadığını ve düzeltme yapmadığını belirten Zorlu, yazım sürecini şu şekilde dile getiriyor: “ Öğrencilerim yazılarını yazarken kesinlikle bir düzeltme yapmadım. Yalnızca Yayın Yönetmeni Asya Çağlarile şiddet unsuru içeren, mesela ‘ölüm’ gibi kelime ya da cümleleri düzelttik.” Ayrıca aynı süre içinde hikâye yazan öğrencilerin birbirlerinin yazılarından da haberdar olmadığının altını çizen Zorlu, bunu hikâyeler arasında benzerlik olmasının önüne geçmek ve farklı ürünlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmak amacıyla yaptığını belirtti. Kitabın yayınlanma süresini beklemenin öğrencileri ve kendisi için çok zor geçtiğini anlatan Zorlu bu sürede heyecan ve stresten beş kilo verdiğini, ancak gururunu öğrencileriyle birlikte yaşadığını söylüyor. Nar Taneleri’nin yazarlarından, 3A sınıfı öğrencisi Melek Doğa Harmancı (9) hikâyesini yazarken hiç sıkılmadığını fakat resimleri yaparken renkleri seçmede biraz zorlandığını söylerken, Arda Tuna Erşık (9) kalemine duyduğu güveni: “Ben hiçbir yerde zorlanmadım. Kitaptan 20 tane alacağım” sözleriyle […]

Starbucks’ta işeyebilmek

50 ülkede yaklaşık 17 bin şube ile dünyanın en büyük “kahvehane” zincirine sahip Amerikan firması Starbucks, uzunca bir süredir uygulandığı söylenen “şifreli tuvalet” sistemini güzel ülkemle de tanıştırdı. Artık bu kahvehaneye gidip “önce tuvalete gireceğim arkadaş sonra kahvemi yudumlarım” demek yok. İlk önce kahve, sonra şifre, akabinde teşaşşür¹. Firmanın İletişim ve Sosyal Sorumluluk Müdürü Aslı İnoğlukonuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada “Yoğunluğun fazla olduğu mağazalarımızda tuvaletleri mağaza müşterilerimizin öncelikli olarak kullanabilmesi için müşteri talebi doğrultusunda uygulamaya başladık. Şifre almadan tuvalet kullanılamıyor. Bunun içinde alışveriş yapmak gerekiyor. ABD’de de müşteri yoğunluğunun fazla olduğu mağazalarda uygulanıyor” demiş. (Milliyet, 18 Ocak 2011) Bu açıklamadan Starbucks tuvaletlerine yoğun bir talep olduğunu, “gerçek” müşterilerin bu servisten yararlanmakta güçlük yaşadığını, hatta belki uzun kuyruklar oluştuğunu, uzun süre defihacet² için beklendiği, beklemekten sıkılanların kahvehane yönetimine şikâyette bulunduğu sonuçları çıkarılabilir. Yönetim de şikâyetin gereğini yerine getirmiş ve şifre yöntemiyle tuvaletlere girişi başlatmış olmalı. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım” havasıyla sadece tuvaleti kullanmak isteyenlerin bundan sonra pek şansı olmayacak gibi görünüyor… Kırk yıl önce kahve içenler… Oysa bu çok uluslu, çok ülkeli, pek çok şubeli şirketlerin dünyaya yayılırken uyguladığı olmazsa olmaz bir kural vardır: Ürünlerini ve hizmetlerini, ticari faaliyette bulunulan coğrafyanın beğeni ve kültürüne yakınlaştırmak, coğrafyaya özel “lezzetler” sunmak. (Örneğin bir İtalyan pizza devinin Türkiye’de faaliyet gösteren şubelerinde proşutto yerine sucuk ve parmesan yerine hellim peyniri kullanması gibi.) Bahsettiğim bu coğrafyaya uyum sağlama kuralını işletmeciler kısaca “fine tuning” (ince ayar) tabir eder. Starbucks ilk şubesini 1971’de Seattle’da açtı. Bundan tam 40 yıl önce… Tesadüf bu ya, güzel ülkemde de “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var”. Yani coğrafi koşullar ve yerel kültür kâle alınırsa, 40 yıl önce Amerika’da Starbucks’ın ilk kahvesini içenlerin bile Türkiye’de nazı, niyazının geçmesi gerekiyor. Bu nedenle firma, bırakın ekmek yediği güzel ülkemin insanlarını, bir şekilde yolu güzel ülkemden geçen ilk müşterilerine, güzel ülkemde haksızlık ediyor. Bizi, onların […]

Dertler kontak kapatmıyor!

Birleşik Taksiciler Derneği’nin (BTD) 1 Ocak’ta Kenan Önal adlı taksi sürücüsünün gasp edilmesi ve öldürülmesi olayından sonra düzenleyeceğini duyurduğu kontak kapama eylemi 13 ocak 2011 Perşembe günü gerçekleştirildi. Eyleme çok geniş katılım olmaması zaman zaman taksiciler arasında tartışmalara da neden oldu. Eyleme katılan taksicilerin bazıları taksileriyle BTD’nin Okmeydanı Fetihtepe Mahallesi’ndeki merkezindeydi. Eylemi çok sayıda basın mensubu da izledi. Lüleburgaz’dan Tekirdağ’a, İstanbul’dan Kocaeli’ye dernek üyesi olan ve olmayan taksicilerin katıldığı eylemi düzenleyen BTD Başkanı Memduh Çırak, eylemin amacının; can güvenliği, taksi ücretlerine yapılan düşük zamma, akaryakıta gelen zamlara, gece tarifesinin kaldırılmasına ve sosyal güvenlik sorunlarına tepki olduğunu söyledi. Çırak can güvenliği dışında korsan taksilerin de hem taksiciler hem de vatandaşlar için büyük sorun yarattığını vurguladı:“Korsan taksiler ki ben onlara taksi değil korsan diyorum, şayet yasa dışı uyuşturucu madde veya bunun gibi benzer madde bulunduğunda takside olduklarını asla ispatlayamazsınız. Araç şoförünün aranması olabilir, sabıkası olabilir, bundan dolayı korsan araçlar tehlike arz eder, halkımızın korsan araçları kullanmamaları gerekir.” Taksici Tuncay Sönmezde on yıldır gece çalıştığını, can güvenliklerinin olmadığını belirtiyor. Göktürk, Kemerburgaz gibi yerlere müşteri çıktığında, korkarak gittiklerini söyleyen Sönmez, yapılan taksimetre zammının sadaka niteliğinde olduğunu, akaryakıtın alıp başını gittiğini, gece tarifelerinin ellerinden alındığını, sosyal güvenlik sorununda mal sahipleriyle karşı karşıya geldiklerini de sözlerine ekliyor. Gece iş yapamadıklarını, Taksim gibi eğlencenin yoğun olduğu yerlerde yolcu alamadıklarını, bekleme yaptıklarında polisin “ Ticari bekleme yapma devam et” dediğini anlatan Taksici Bayram Petek ise “Buralarda da iş alamazsak gece nerede iş bulabileceğiz diye yakınıyor. Petek, ceza yemekten ehliyetine işlenen ceza puanının yükseldiğini belirterek, Taksim-Beşiktaş dolmuşlarının gece tarifesi uyguladığını buna karşılık gece tarifelerinin ellerinden alındığını, 90 lira yövmiye, 50 lira yakıt, 10 lirayı da sigorta için ödediklerinde geriye bir şey kalmadığını ifade etti. Taksicilerin ortak dertleri vardı. Hepsi de kimsenin taksicilerin dertleriyle ilgilenmediğini, yanlarında olmadığını, memnun olmadıklarını çünkü; akaryakıta her gün zam geldiğini, taksimetreye gelen zammın, akaryakıta gelen […]

Bilgisayarınızda casus var

Bilgisayarların yüzde 97’sinde casus programı var Geçen yıl sonunda yapılan Türkiye’de İnternet Konferansı’nda casus programlarla ilgili eğitim semineri veren Türkiye Bilişim Güvenliği Derneği’nin eski başkanı Faruk Kekevibilgisayar korsanları için en kolay ve masrafsız yöntemin spyware denilen casus programlar olduğunu belirterek, “Bazı yönleriyle virüslere benzerler, ama virüslerden farklı olarak kendilerini gizlerler. Yerleştikleri bilgisayardaki her türlü dosya ve iletişimi programlandıkları merkeze ulaştırırlar. Ülkemizde yıllardır ve halen yoğun olarak yaşanan sanal banka soygunlarında kullanılan bilgilerin çoğunluğu, casus programlar ile kullanıcıların bilgisayarlarından elde edilmişlerdir. Uzman olmayan bilgisayar kullanıcısı, bunları fark edemez. Çünkü virüslerden farklıdırlar, antivirüs programları yakalayamaz” dedi. Türkiye’deki bilgisayarların yüzde 97’ sinde casus program bulduğunu belirten Kekevi, “Bu oran Türkiye’ nin içinde bulunduğu durumu ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi anlatıyor. Yöneticiler dahil olmak üzere ülkemizin bilgisayar kullanıcıları spyware ile virüsün farkını halen bilmiyorlar. Casus program söylemi, onlara fantastik bir sözmüş gibi geliyor, bunların ancak filmlerde olabileceğini düşünüyorlar” diye konuştu. Casus program kullananlardan ilginç yorumlar* 3 yıldır evliyim ve bundan 6 ay öncesine kadar mükemmel bir eşim ve mükemmel bir evliliğim vardı. 6 ay önce eşim yavaş yavaş değişmeye başladı, Ne olduğunu anlamaya çalıştım konuştum, ekonomik sorunlara bağladım. Depresyona girdi belki dedim, konuşmaya anlamaya çalıştım ama nafile, konuşmaya çalıştığım her sohbet kavgaya dönüştü ve artık boşanmak istediğini telaffuz etmeye başladı. Deliler gibi neden bu kadar değiştiğini merak ediyordum. En son 3 hafta önce evdeki bilgisayara keylogger programı yükledim ve şehir dışına çıktım. Benim şehir dışında olduğum sırada bir gece kadın bize gelmiş ve cam açıp onu annesine tanıştırmış yazışmışlar falan hepsini programdan öğrendim ve daha bir sürü iğrençlikler… Bizde olduğunda eşimin pijamalarını giymiş üzerine vs. Şehir dışından dönünce daha fazla uzatamadım ve patladım artık gözümün içine baka baka yalan söylemesini hazmedemez oldum! * Çocuğum uygunsuz siteleri ziyaret ediyormuş. Programı kurdum hemen öğrendim bunları. Bütün siteleri de engelledim, kendisiyle konuşmam gerekiyor. * Ben keylogger, klavye […]

‘Projeden utanmadım, işten çıkarmalar nedeniyle utandım’

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri, Rektörlüğe hitaben yazdıkları dilekçelerle yönetimin “porno bitirme projesi”yle ilgil tutumunu protesto etti. Sözkonusu projeyle birlikte başlayan tartışma sonunda üniversite yönetiminin öğretim görevlilerinin işine son verdiği, Görsel İletişim Tasarımı Bölümünün bulunduğu E-1 binasının kapatılması ve aranması, bilgisayar sunucularının erişime kapatılması gibi bir dizi uygulamanın hayata geçirildiği anımsatılan dilekçede, “Alınan kararlar sonucu oluşan olumsuz etkilerinden yola çıkarak aşağıda ilettiğim, akademik özgürlük ve akademik değerlendirme kriterleri üzerinde yoğunlaşan sorularımın Rektörlük dahilinde değerlendirilmesini rica etmekteyim” denildi. Öğrenciler, Rektörlük nezdinde yanıtlanmasını istedikleri soruları dilekçelerinde şöyle sıraladı: * Eğitim hayatım esnasında gerçekleştirdiğim ve gerçekleştireceğim projeler, çalışmalar hangi akademik kriterlere göre değerlendirilmektedir ve bu olay sonrasında şimdiye dek kullanılan kriterler değişecek midir? Bu değerlendirme esnasında daha önce ahlaki ve toplumsal kriterler söz konusu olmuş mudur veya bundan sonra söz konusu olacak mıdır? * Ders ve projeler sonucunda ortaya çıkan çalışmaların akademik niteliğinden öğretim görevlileri mi, öğrencileri mi sorumludur? Eğer bir ahlaki nitelik söz konusu ise, buna kim karar vermektedir? Bu konuda sorumlu projenin sahibi olan öğrenci midir, yoksa öğretim görevlisi midir? Ahlaki ve toplumsal kriterler uygulanırsa, bu kriterlere uymayan projele ve sorumluları konusunda ne yapılacaktır? * Ocak 2011 itibariye okulumuz dahilinde yaşanan, bir binanın kapatılıp aranması, öğretim görevlilerin işine son verilmesi şeklinde olumsuzluklar yarattığı sosyal ve psikolojik etki telafi edilmeye çalışılacak mıdır? * Son olarak, “Bilgi özgürlüktür” prensibi ile yola çıkan üniversitemizin kabul ettiği “akademik özgürlük” tanımı ve kriteri nedir? “Projeden utanmadım, işten çıkarmalar nedeniyle utandım” Eyleme katılan öğrenciler protestoda bulunma gerekçelerini şöyle anlatıyor: Özdeş Özbay(Siyaset Bilimi): Biliyorsunuz, bu iki yıllık bir süreç. Üniversiteye yeni yönetim geldiğinden beri bölümleri kapatıyorlar. Ekonomi Politik programı ve Bilgisayar Bilimleri bölümü kapatılıyor. Sendikalı işçiler işten çıkarılıyor. Sonuçta bu ilk değil, bardağı taşıran son damla. Biz sendikal örgütlenme hakkı olduğunu savunuyoruz. Sonuçta öğretim görevlileri de emekçidir ve örgütlenmelidir. Üniversitenin bu hakka engel olmamasını talep ediyoruz. Üniversitenin karar alırken, […]

“Harem kadınları açıktı”

`Daha yayımlanmadan tepki alan Show TV’nin Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi, Çarşamba günkü ilk bölümünden sonra tarihçilerin eleştirilerine maruz kaldı. Tarihçi, Bu Mülkün Sultanları – 36 Osmanlı Padişahı ve Saray-ı Hümayun – Topkapı Sarayı kitaplarının da yazarı Necdet Sakaoğlu, bu diziyi HaberVsiçin yorumladı. Muhabirimiz Mehmet Özen’in “Diziyi seyrettiniz mi” sorusunu, “10 dakika kadar seyrettim ama yeterli oldu” şeklinde cevaplayan Sakaoğlu, harem sahnelerinin gerçeği yansıtmadığını belirterek, “Osmanlı Haremi’nin Topkapı Sarayı’na taşınması Üçüncü Murat zamanında gerçekleşti. Kanuni Sultan Süleyman zamanında zaten yoktu” dedi. Konu dönemde altının da olmadığını söyleyen Sakaoğlu, mekânların da gerçeği yansıtmadığı görüşünde. Dizinin Topkapı Sarayı’nda çekilmesinin nedenini ise “Osmanoğullarının yegâne mekânı Topkapı Sarayı olduğundan, herkes oraya gidiyor. Çünkü eski saraydan iz yok” şeklinde açıkladı. Sultan Süleyman’ı Halit Ergenç’in canlandırdığı “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki kostümlerin de Osmanlı dönemine ait olmadığını dile getiren Necdet Sakaoğlu, kıyafetlerin Batı tarzında olduğu görüşünde. Zamangazetesinin bugün yayımlanan haberinde, tarihçilerin diziyi “Osmanlı geleneğinde kadınların başlarının açık olmadığı” yönündeki eleştirisine de katılmayan tarihçi, “dizide erkeklerin başları açık. Fes kullanımının kaldırılmasına dek erkeklerin başları kapalıdır ve başı açık hiçbir minyatür göremezsiniz. Kadınlarınki ise açıktır. Harem kadınları padişaha kapalı mı gidiyor” yorumunda bulundu. Daha ilk bölümde ön plana çıkan, -Meryem Uzerli’nin canlandırdığı- Hürrem karakterinin ele alınışı da basında bugün yer alan haberlerde eleştiriliyor. Senaryoda, Süleyman Şah’ın babası öldükten sonra Topkapı Sarayı’na yerleşmesiyle Hürrem Sultan Harem’e geliyor. Sakaoğlu, “Oysa Sultan Süleyman saraya gelmeden önce de Hürrem Sultan’ın oradaydı. Kanuni, babası öldüğünde saraya haremiyle geldi. Kaldı ki Hürrem’le ilişkisi Manisa Sarayı’ndayken bile vardı” bilgisini vererek, senaryoda kendisine en tuhaf gelen şeyin bu olduğunu söylüyor. NTV Tarih dergisinin de yayın kurulunda yer alan Sakaoğlu, söz konusu yapımın belgesel değil, bir kurgu olduğunu da vurguladı. Tarihsel yanlışlar bir yana, dizinin de kendine özgü bir kurgu yapmasının da doğal karşılanması gerektiğini söyledi.

Kadınlara özel metrobüs

İstanbul’da her gün yüz binlerce insana hizmet veren metrobüslerin, özellikle sabah ve akşam saatlerinde normal kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıması sorunları da beraberinde getiriyor. Yoğunluk çoğu kez, sefer sıklığının 36 saniye olduğu dile getirilen bu araçlarda yer bulunamamasına neden olurken, bir şekilde binmeyi başaranlar adeta balık istifi seyahat etmek durumda kalıyor. Sıranın, düzenin ve saygının söz konusu olmadığı bu saatlerin mağdurları ise çoğu kez kadınlar: Kendini içeriye atabilmek için omuz omuza mücadele vermek durumundalar. İçerideyse bir başka sıkıntıyla karşılaşabiliyorlar. Sorunun farkında olan erkekler de yok değil… Öyle ki, çeşitli forumlarda tacizden korunmaları için “kadınlara özel metrobüs” uygulamasını öneriyorlar. Konu, “Hanımlar için ayrı metrobüs düzenlenmesi” başlığıyla Ekşisözlük’tegündeme getiriliyor. “Nasılbirdemokrasiistiyoruz” takma adıyla başlığı açan kullanıcı “…bizim kadınlarımız metrobüste ahlaksızca rahatsız ediliyorlar” diyerek durumla ilgili şikâyetini dile getirirken, ayrı metrobüsler oluşturulmasını ve bunlardan sadece kadınların yararlanmasını öneriyor. “Mecburen çalışan hanımlar” Metrobüse binen kadınları “Çünkü herkesin hanımı evde oturma gibi bir şansa sahip olamıyor. Kimi ailelerde, gönlümüz hiç razı gelmese de, hanımların da mecburen çalıştıklarına şahit oluyoruz” şeklinde tanımlayan Nasılbirdemokrasiistiyoruz’u,“The last mimzy” eleştiriyor: “Şimdi, dincilerin, toplum içinde kadınların maruz kaldığı sorunları çözme şekli bellidir: “Mağdur edene dokunma, kadına yasak getir veya kadını soyutla.” “Rahatça mini etek giyilebilen” ülkeler“Women only bus” (kadınlara özel otobüs) diye adlandırılan uygulamayı, Malezya, Güney Kore, Nepal, Pakistan ve Japonya gibi ülkelerde görebiliyoruz. Özellikle yüksek nüfuslu yerleşim bölgelerinde ve yoğunluğun yaşandığı iş saatlerinde baş vuruluyor. Dubai’de talep eksikliğinden kaldırılan bu uygulama, gazeteci Andrew Gumbel’in otobüsleri “bakire binen hamile çıkabilir” şeklinde tanımladığı Meksika’da ise rağbet görüyor. The Independent gazetesine konuşan 29 yaşındaki Sandra Jimenez adlı bir kadın da, Meksico City’de 2008’de başlatılan bu uygulamayı “güzel sürpriz” olarak niteliyor. Uygulama sayesinde, taksi parası vermekten kurtulduğunu belirten Jimenez, özel otobüslerin, kadınlara istedikleri gibi davranma ve giyinme imkânı vereceğini söylüyor. Jimenez “Rahatça mini etek giyebilirim, kimse rahatsız etmez…” diyerek sevincini dile getiriyor. Uygulama Malezya’da da […]

Çift dillilik çocukları nasıl etkiliyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Araştırmaları Birimi’nden Dr. Müge Ayan Ceyhan, Eğitim Reformu Girişimi tarafından yürütülen Çift Dillilik ve Eğitim Projesi’ni dün Santral Yerleşkesi’nde sundu. “Bölünme kaygısından uzaklaşmak, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği, barış içinde birlikte yaşayabildiğimiz bir toplum tahayyülünden söz etmenin artık zamanı gelmedi mi?” Bu sözlerle işe başladı Müge Ayan Ceyhan. Süregelen tartışmalar gösteriyor ki çift dilli eğitim bu tahayyülün tam da merkezinde yer alıyor. Ceyhan, uygun toplumsal ve pedagojik koşullar altında, doğru politikalarla hayata geçirilebildiği takdirde çift dilli eğitimin Türkiye’nin ileri götürülebileceği görüşünde. Bilgi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Birimi’nin Projeler Koordinatörü olan Ceyhan, projesini eğitimde çiftdilliliği, teknik boyutlarıyla ele alarak sundu. Avrupa Birliği mali desteği ile Eğitimde Haklar projesi kapsamında, pedagojik, dilsel ve toplumsal açıdan disiplinlerarası perspektifin sunduğu olanaklar çerçevesinde çiftdilliliği değerlendiren Ceyhan, kısa ve orta vadedeki çözüm önerilerini de anlattı. Türkiye çok dilli“Türkiye’nin etnik yapısındaki çeşitliliğin farkına varmamız gerek. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yapılan nüfus sayımlarında evde konuşulan dillere değinilmemekte” diyen Ceyhan, KONDA Araştırma’nın Milliyet Gazetesi için 2006’da yaptığı “Biz Kimiz?” adlı toplumsal yapı araştırmasını anlattı. Buna göre Türkiye’de konuşulmakta olan anadillerin dağılımı şu şekilde: Türkçe yüzde 85, Kürtçe/Kurmanci yüzde 12, Zazaca yüzde 1, Arapça yüzde 1,4, Ermenice yüzde 0,07, Rumca yüzde 0,06, İbranice yüzde 0,01, Lazca yüzde 0,12, Çerkezce yüzde 0,11, Kıptice yüzde 0,01. Türkiye’nin bu tür bir çokdilli yapıya sahip olması, çocukların önemli bir kısmının Türkçeden başka diller bilerek örgün eğitime başladığı anlamına geliyor. Türkiye’deki mevcut durumda Anayasa’nın 42’nci maddesinin; “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir ve Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde olduğunu söyleyen Müge Ceyhan, bu durumun tek istisnasının Lozan Barış Antlaşması’nda bulunduğunu dile getirdi. Buna göre, yalnızca azınlık gruplar olarak tanınan gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Musevi) kendi dillerinde eğitim alma hakkına sahipler.Kürtler eğitime 1-0 yenik başlıyorMüge Ayan Ceyhan, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın […]

TUS sınavına giren mağdur hekimler adına

Mustafa Aydınol Ben 12.12.2010 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan Tıpta Uzmanlık Eğitimine Giriş Sınavı’na (TUS) giren bir hekimim. Sınavın soruları ile cevap anahtarının resmi olarak açıklandığı 14.12.2010 tarihinde hekim hocalarımız tarafından yapılan değerlendirmelerde her sınavda olabileceği gibi ancak biraz fazla sayıda (tam 9 tane soru) kesin hatalı olarak değerlendirildi. Biz de bu durumda ÖSYM’ye itiraz ederek soruların hatalı olduğunu ve gerekli tedbirlerin alınmasını rica ettik. Ancak ÖSYM 21.12.2010 tarihinde yaptığı açıklamada “Bu sayede adayların, özellikle de başarılı adayların cevap olarak farklı seçenekleri tercih ettiği sorular özel olarak yeniden ele alınmakta” ibaresine yer verilerek hiçbir referans kaynak ve bilimsel gerekçeler belirtilmeden hatalı olan sorulardan 4 tanesinin sınava giren tüm adaylar için doğru kabul edileceği ancak geri kalan 296 soruda hiçbir hata olmadığı belirtildi. Bu açıklamayı takiben 24.12.2010 günü ÖSYM, TUS sonuçlarını açıkladı ve hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu: Bazı arkadaşlarımıza beklediklerinden 8 net ile 20 net arasında düşük geldi. Bazı arkadaşlarımıza ile beklediklerinden daha yüksek geldi. Aynı gün de bir arkadaşımız hukuk yoluna gitmeyi seçerek hakkını aramayı tercih etti. Fakat yürütmeyi durdurma kararı alınamadı. Her ne kadar ilgili mahkeme hassasiyetle davranıp, acele posta yoluyla ÖSYM’den 10 gün içerisinde savunma yapmasını istese de yürütmeyi durdurma kararı alınamadığından süreç işlemeye devam etmekte. Bu nedenle kısa bir süre içinde hekimlerin atamalarının başlayıp, telafisi imkansız zarar ve haksızlıkların ortaya çıkmasından büyük endişe duymaktayız. Takdir edersiniz ki ÖSYM bu ülkedeki tüm sınavları yapan kuruluş olduğundan ÖSYM’nin bir sınavda azami derecede iki önemli hata yapması diğer sınavlarda olabilecek benzer hatalar açısından bizleri endişelendirmektedir ve aynı korku kamuoyu için de geçerli olacağı kanaatindeyiz. Çünkü herkesin çocuğu, kardeşi, annesi, babası, arkadaşı, dostu, sevgilisi, eşi ve en önemlisi kendisi bu sınavlardan birine gireceğinden “Acaba bu aksilik benim sınavımda da olur mu?” düşüncesi ve şüphesi ile akılları kemirmeye başlamaktadır. Nitekim, bildiğiniz üzere sınavların liyakat ilkeleri doğrultusunda yapılması esastır. Tıpta Uzmanlık Sınavı gibi […]