Kategori Yaşam

“Muhabirlerimiz, büyük gazetelerin köşe yazarlarından daha iyi”

Özgecan Okay Mardin’de onlarca erkeğe pazarlanan 12 yaşındaki kızın dramını, Mersin Arslanköy’de tarlada çalışırken tiyatro grubu kuran dokuz kadının başarısını, Şemse Allak’ın namus temizleme gerekçesiyle taşlanarak öldürüldüğünü onlardan öğrendik. Oysa hiçbiri daha önce gazetecilik yapmamış, hatta bir bölümü o ana kadar bilgisayar dahi kullanmamıştı.Uçan Süpürge, kadınlar arasında işbirliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla eğitimden politikaya, kültür ve sanattan yayıncılığa pek çok alanda aktif bir sivil toplum kuruluşu. Onları, her yıl düzenledikleri ve medyada geniş yer tutan kadın filmleri festivaliyle tanıdık. Öyle ki bu festival tek başına bir marka haline gelerek, kuruluşun da önüne geçti. Gerçekleştirdikleri pek çok proje, tıpkı seslerini duyurmak istedikleri kadınlar gibi arka planda kaldı. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, Uçan Süpürge’nin sessiz sedasız hayata geçirdiği projelerden. Bu projeyle gazetecilik eğitimi alan 20 kadın, çoğu zaman hiçbir yerde yayımlanmayan haberlere imza atıyor. Geride kalan dört yılda pek çok haber Uçan Süpürge’nin yerel muhabirleri sayesinde bilinir ve konuşulur oldu. Proje kaynak sıkıntısı yaşasa da www.ucansupurge.org Türkiye’de, kullandığı dilden içeriğine, alternatif bir haber merkezi olmayı başardı. Hedeflerinin, 81 ilden muhabir çıkarmak olduğunu ifade eden Uçan Süpürge Genel Koordinatörü Selen Doğan, Türkiye’nin tek “kadın haberleri merkeziyle” ilgili sorularımızı cevapladı. – Kadınların, kadınlar hakkında haber yaptığı bir yayına neden ihtiyaç var?– Ulusal medyada çıkan haberlerin biz kadınları sistemli bir biçimde mağdur ettiğini, oradaki kadın temsilinin fazlasıyla ataerkil-cinsiyetçi olduğunu ve o haberlerin “bizi” anlatmadığını görüyorduk. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, 2003 yılında alternatif bir örgütlenme olarak ortaya çıktı. Kadın odaklı hak haberciliği diye tanımladığımız bir iş bu. Kadınların kendi haberlerini yapabilecekleri, başka kadınların yaptıklarından haberdar olacakları, kadın gündemini takip edecekleri bir alan yaratmak istedik. “Öyleyse kendi haberimizi kendimiz yapalım” dedik. Çeşitli illerdeki kadınların yaşantılarını, ihtiyaçlarını, taleplerini, önceliklerini, sorunlarını muhabirlerimizin kaleminden okumaya başladık. En güzeli de, muhabirlerimizin yaptıkları haberlerin ana akım medyanın haber diline ve yaklaşımına benzemeyecek biçimde, kadının insan haklarını gözeten, toplumsal cinsiyete duyarlı haberler olmasıydı. […]

Uyuşturucunun son halkası

Selahattin Altunkılıç Türkiye’de uyuşturucu ticareti ve gençlerin uyuşturucuya olan talepleri gün geçtikçe artarken, araştırmalara göre uyuşturucu maddelere başlama yaşı da her geçen gün düşüyor. Eskiden uyuşturucu ticaretinin geçiş köprüsü olarak anılan Türkiye artık giderek genişleyen bir uyuşturucu pazarına dönmüş durumda. Kolay kazanılan baş döndürücü paraların cazip kıldığı bu yasadışı sektörde zincirin en son halkası olan ve torbacı diye anılan satıcılar, gece gündüz demeden kâh okul çıkışlarında kâh, eğlence mekânlarında neredeyse hiçbir engele takılmadan işlerini yürütüyor. Eğlencenin kalbi Beyoğlu’na yakınlığı nedeniyle torbacıların kolaylıkla bulunduğu yer olarak bilinen ve bu nedenle adı sık sık polis operasyonlarıyla anılan Hacı Hüsrev, Dolapdere ve Tarlabaşı gibi semtler bağımlıların deyimiyle ‘ejderhayı yakalamak’ için yola çıkanların ilk durağı genellikle. Röportaj yapmak için dolaylı yollardan bağlantı kurduğumuz bir ‘torbacı’yla görüşmek için bizim de gittiğimiz adres bu semtlerden biri. Kimin hangi sokak başında satış yapacağının yazılı olmayan kurallarla belirlendiği ve kimsenin diğerinin ‘ekmek kapısında’ satış yapmadığı, ellerinde esrarlı sigaralarla sokaklarda rahatça gezinen ‘kafası dumanlı’ gençlerin sıkça görüldüğü, yaygın olarak esrar, ecstasy ve benzer nitelikte ‘kafa yapan’ hapların satıldığı semtlerden biri burası. ‘Adamımızı’ bulmak zor olmuyor. Söylediği yerde kimseye sormadan buluveriyoruz. Tahmin edeceğiniz nedenlerle adını yazamayacağımız torbacımız sorularımızı yanıtlıyor: Bize yaptığınız işten bahseder misiniz?Her şeyden önce bu iş öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bu işi yaparken kellemiz koltukta yaşıyoruz. Çünkü biliyorsunuz, yasal değil. Her an yakalanma korkusuyla yaşıyoruz. İçeri girip de çıkamamak var. Sonra buralar geceleri tekin olmaz. Çoğu zaman burada silahlı kavgalara da tanık olunur. Ölenler, yaralananlar olur. Bunları bilerek bu işe giriyoruz doğru ve dolayısıyla biz bunlarla yaşamak zorundayız. Çünkü kazancımızı, çocuklarımızın yediği ekmeği bu işe bağlamış durumdayız. Hap ve esrar satımı zaten her yerde var, biz yapmasak başkaları yapar. Bu işte bu kadar para döndüğü sürece daha epey biz işimize devam ederiz. Aslında biz de bu işi yapmak istemeyiz ama yaşadığımız bu durumda başka çaremiz yok. Bu […]

Fıkra değil ceza!

ERSAN BAYRAMebayram@medyakronik.com 1 Haziran 2005’te yenilenmiş haliyle yürürlüğe giren TCK’nin 50. maddesi uyarınca hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verildi. Hakimlerin bu yetkiye dayanarak verdiği kimi cezalar ceza alanları dahi güldürüyor. Mahkeme heyetine başkanlık eden hakim, kararı okumadan önce sanığa son bir kez baktı. Hayatında ilk kez mahkemeye düşmüş olmanın verdiği korkuya ceza alacağının endişesi de karışan sanık hakimle gözgöze gelince az kalsın bayılacaktı. Kararı okumaya başlayan hakimin, “Üzerine atılı suçu sabit görülen sanığın 7 ay 15 gün hapsine…” diye başlayan karar metni bittiğinde ise sanık gerçekten bayılmıştı. Ama sebep, cezaevine girecek olması değildi. Hakim, karısının yüzüne yumruk atarak burnunu kıran sanığın cezasını “evli bir erkeğin eşine nasıl davranması gerektiği”ni anlatan 3 sayfalık tez hazırlamaya çevirmişti.Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz ve “hadi canım sen de” dediğimiz bu tür cezalarla Türkiye’de de sıklıkla karşılaşıyoruz artık. Komşunun çocuğuna tokat atan nineye düğünlere gitmeme, cam kıran çocuğa bisiklete binmeme, kaçak elektrik kullanan bir kadına kuaföre ya da sinemaya gitmeme gibi cezalarla ilgili haberler gazete sayfalarında sıklıkla yer buluyor. Duyulduğunda insanı gülümseten bu cezalar kimi zaman, kitap okuma cezası verilen sanığın kör; bar, pavyon gibi eğlence mekânlarına gitmeme cezası alanların da imam olduğu davalarda da ortaya çıkınca insanda kantarın topuzunun kaçırıldığı hissini uyandırmıyor değil.Her şey, 1 Haziran 2005 yılında yürürlüğe giren yenilenen Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin, “Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar” bölümünün, hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verilmesiyle başladı. Böylece bu “acayip” cezalar da önce hukuk sistemimize sonra da hayatımızda giriverdi. Artık Türk mahkemeleri, zaten dolup taşan cezaevlerine daha fazla mahkûm göndermemek ve daha önce sabıkası bulunmayanlara ıslah edici (!) bu cezalarla kanunları uygulamak için bizi de ceza alanları da güldüren kararları gün geçtikçe daha fazla almaya başladı. İşte gazetelerde okumaya alıştığımız ilginç mahkeme kararlarından örnekler: Nineye düğüne gitmeme, futbol tutkununa maça […]

Türkiye’nin ilk bankacılık müzesi açıldı

Cumhuriyetin ilk bankası olan Türkiye İş Bankası, 1928-2004 yılları arasında hizmet veren Yenicamii Şubesi’ni müzeye dönüştürdü. Müzede sergilenen belge, nesne, film ve fotoğraflar 83 yılın birikiminden oluşuyor. Burada bankacılık gereçlerinden, eski Türkçe yazılı kasalara, siyah-beyaz banka reklamlarından, promosyon malzemelerine kadar Türkiye İş Bankası’nın tarihine ilişkin her şey sergileniyor. Müzeyi ziyaret edenler, yalnızca bankacılık tarihine değil, cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş öyküsüne de yakından tanıklık ediyor. Zamanda yolculuk yapmayı sevenler Türkiye İş Bankası Müzesi’ni mutlaka ziyaret etsinler.

Coffe Republic’te okuma günleri

İşvecan Özen Oturuyorsunuz kafeye, söylüyorsunuz kendinize sütlü bir kahve… Az sonra sevdiğiniz yazar kapıdan girecek. Son kitabını açıp masaya serecek. Herkes bir anda sus pus kesilecek. Ve yazar, başlayacak yüksek sesle okumaya. Kelimelerle tek tek inşa ettiği cümlelerini kendi sesiyle kanlandırıp, canlandırmaya… Paris, New York, Londra gibi kentlerin bazı kafelerinde yıllardır düzenlenen okuma günleri, Coffe Republic’le sonunda İstanbul’a da geldi.Aslında yazarlı okuma günü, Türkiye’de bilinmeyen bir şey değil. Ama ilk kez bir kafe, bunu ayda bir kez olmak üzere rutinine sokuyor.Ünlü İngiliz kahvehane zinciri Coffe Republic’in işletmecileri, Suadiye’den sonra ikinci şubelerini Nişantaşı’nda açarken, önce bir düşünüp taşınmışlar. Diğerlerinden kendilerini farklı kılacak bir etkinlik aramışlar. Fikir, birlikte çalıştıkları halkla ilişkiler şirketinden gelmiş. Coffe Republic’i Türkiye’ye getiren Hakan Tangülü ve Selma Hisarlı bu fikri hemen benimsemiş.Hakan Tangülü: “Ülkemizde imza günleri dışında okuyucu ile yazarların buluşmaları zor oluyor. Nişantaşı’nı bir kültür merkezi olarak gördüğümüz için böyle bir etkinliğin semte yakışacağını düşündük. Ve açılışı da Nişantaşılı olan Ayşe Kulin’le yapmak istedik.”Fikir belli ki tutmuş. Açılış günü Coffe Republic tıklım tıklım. Ortam güzel, koltuklar rahat. Bir yanda mini pizza ve wrap’leri (dürüm) atıştıranlar, diğer yanda Ayşe Kulin’i çeken dizi dizi kameralar…Ayşe Kulin okuyucularıyla buluşmaktan memnun görünüyor. Zaten memnun olduğu da söylediklerinden belli:“Bu çok güzel bir etkinlik. Kitap okuma ve söyleşi günlerinin ülkemizde yaygınlaşacağını düşünüyorum. İnsanlar boş televizyon programları izleyeceklerine kitap okuyup, böyle etkinlere katılsalar daha güzel olur. Halkımızın bu tür aktivitelere ihtiyacı var. Bu nedenle Coffee Republic’ten gelen bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim.”Ayşe Kulin daha önce benzer bir etkinliğe İzmir Mozart Cafe’de konuk olmuş. Ayrıca kendisinin de okuma grupları varmış. Ama herhangi bir kafede değil, evlerde buluşuyorlarmış.Fakat belki açılıştaki kalabalık, belki de kameraların yoğunluğu nedeniyle Ayşe Kulin programda belirtildiği gibi Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan son kitabı “Veda”yı okumuyor. Sadece hakkında konuşuyor. Okurları sorular soruyor, o cevaplıyor.Yazar da okuyucular da bu randevudan hoşnut görünüyor. Sohbetin […]

Ünlü değilseniz acil servise gitmeyin!

İnci ÖmürCumartesi, Taksim ve gece. Bu üçlü bir araya geldiğinde dünya durabilir, canı isterse tersten dönebilir, insan bir saniye içinde 15 yaş yaşlanıp, 8 yaş gençleşebilir; her şey olabilir.İşte böyle bir geceydi seçtiğim. Ve sadece “eğlence”ydi bu üçlüden istediğim.Arkadaşlarımla buluşup eğlendim de. Ama eğlence bittiğinde, güle oynaya dolmuşlara doğru ilerlerken hayat, yapacağını yaptı yine. Taksim’in göbeğinde küçük bir sürpriz çıkarıp fırlattı önüme.Karnımın sağ tarafına aniden amansız bir ağrı saplandı. Kıpırdayamaz oldum.Yine de vakit kaybetmeyip, hemen teşhisi koydum. Bu olsa olsa apandisitti. Çünkü geçip, gitmek bir yana, ağrı şiddetlenerek dayanılmaz oluyordu.Neyse ki yanımda bir arkadaşım ve İstanbul’da da sizi her daim üç kilometre öteden görebilen kartal bakışlı taksi şoförleri vardı…Bir tanesi yanaştı: “Abi yardım lazım mı?”Tabii lazımdı. Taksiye güç bela bindik.Bitmek bilmeyen trafik, insan kalabalığı, yol vermeyen arabalar ve polisin ilgisizliğiyle ilerlemeye çalıştık. Arkadaşım durmadan taksiden inip yolu açarken, arabalara ve insanlara çekilmelerini söylerken, ben artık tüm bunları hayal gibi algılamaya başladım.Ağrım giderek arttı. Bedenim yorulup, perişan oldu.Bu sırada kahraman taksi şoförü de boş durmadı. Hızlı manevralarla beni hastaneye yetiştirmeye çalıştı.Fakat heyhat bütün çabaları boşunaydı. Başında söylemiştim ya, Taksim, gece ve cumartesinin işbirliği söz konusuydu. Normalde iki dakika sürecek bu yol, uzadıkça uzuyordu.Taksi de benim gibi yerinden kıpırdayamıyordu.Sonunda vardık Taksim İlkyardım Hastanesi’ne. Yanaştık, acil servisin önüne. Arkadaşım arabadan atlayıp hemen kapımı açtı.“Tamam” dedim. “Şimdi ekip gelecek, beni sedyeye yatırıp ışık hızıyla içeri götürecek. Sihirli eller, ağrımı hemen dindirecek.”Kabul ediyorum. Bu kadarını beklemek saflık olurdu.Ama dayanılmaz bir ağrı olduğunda, her türlü beklenti oluşuveriyor insanda.Bir dakika geçti. İki, üç. Derken beş oldu.Dakikaları değil, saniyeleri saydım. Burada geçen bir saniye, bir yıla bedeldi.Beş dakikanın sonunda “taş” kaplamalı sedye geldi.İçeri doğru götürülürken, beni bekleyen doktoru gördüm karşımda.İçimden “Sonunda içimdeki iğrenç ağrıyı dindirebilecek, bu işi bilen ve bana yardımcı olacak insan geldi’ diye geçirdim.Fakat maalesef doktorun karşısında “görünmez” olduğumun henüz farkında değildim. Doktor bana doğru geliyor […]

İran’da eşcinseller var!

Dilek Gündüz İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Eylül’de, Amerikan Columbia Üniversitesi’ndeki bir konferansta “Sizin ülkenizde olduğu gibi İran’da eşcinsellik yok. Bunu size kim söyledi bilmiyorum ama İran’da böyle bir olgu yok” demişti. Bu sözler hem uluslararası kamuoyundan hem de İran’da ve yurt dışında sığınma hakkı için bekleyen birçok İranlı eşcinselden tepki aldı. Kanada’da yaşayan İranlı eşcinsel aktivist Arsham Parsi’ye göre Ahmedinejad, İranlı eşcinsellerin varlığını reddederek “Eşcinseller hakkında konuşmak faydasız, çünkü biz onlara herhangi bir hak vermeyi düşünmüyoruz” demiş oluyor. “Eğer eşcinseller var deseydi bu sefer de yargı sistemini sorgulamaya başlayacaklardı” diyen Arsham Parsi, Medyakronik’in sorularını yanıtladı: Müslüman mısınız? Müslüman bir ailede dünyaya geldim ama muhafazakar değilim. İslam dininin homoseksüelliğe bakış açısı sizin açınızdan çatışmalara neden oluyor mu? Birçok insan homoseksüelliğin İslam’la çatıştığına inanır ama bence cinsellik ve din kişisel konular. Kimsenin bunları sorgulamaya hakkı yok. Neden heteroseksüellik ile İslam arasında bir çatışma var mı diye sorulmuyor? Herkes heteroseksüelliğin normal bir şey olduğunu, dinle de bir alakası olmadığını söylüyor. Bazı muhafazakar inançları zorlamalı ve sorgulamalıyız. Ayrıca İslam’ın kendi içinde de homoseksüellik karşıtlığı yok. Sadece Lut hikayesi var, o da homoseksüellik hakkında değil, tecavüzcüler hakkında. Lut kabilesindekiler homoseksüel değildi, sadece erkeklere tecavüz ediyorlardı. Ahmedinejad rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Geçmiş rejimleri de düşünürseniz, hangisinin eşcinsellere yaklaşımı daha pozitifti? Bence Ahmedinejad’ın bu konuda bir etkisi yok, çünkü İran’ın devlet başkanı, hükümetin başkanıdır, mahkemeler ve yargıyı etkileyecek gücü yoktur. Adalet Bakanlığı hükümetten tamamen bağımsız çalışır. Hatemi döneminde de eşcinsellere çok ağır cezalar verildi. Kimileri, Ahmedinejad iktidara geldikten sonra homoseksüelleri öldürmeye başladığını ve durumun daha kötüye gittiğini düşündü ama aslında Ahmeinejad’dan önce İranlı eşcinsellerin konuşma hakkı yoktu. Şimdi organizasyon kurma ve bazı dergilere izin var. İranlı eşcinsellerin varlığı konusunda uluslararası bir farkındalık oluştu. Bunun sebebi de İran’da birşeylerin değişmesi değil, eşcinsellerin sessizliklerini bozması. “İran’da eşcinsel yok” derken Ahmedinejad neyi kastediyordu sizce? Neden böyle bir cümle söylemiş olabilir? […]

Abdest alma otomatı da yolda!

Ayçin Kırbaş Türkiye’de 1990’larda Coca Cola ve Pepsi ile hayatımıza giren otomatlar, anında ve sonsuz hizmetleri ile kısa sürede benimsendi. Kolalı içeceklerle başlayan otomat ilişkilerimiz; kahve, çay, çorba, gazete, selpak, sigara, sakız, oyuncak, yiyecek, prezervatif, ped, bilet ve son olarak ta abdest alam otomatı ile giderek genişledi. Gelişen teknoloji ile birlikte bozuk para ve jeton ile ödemenin yanı sıra şirket kartları, kâğıt para ve cep telefonu ile ödeme yapılabilir hale gelmesi ve para üstü verme özelliği otomatlara ola ilginin daha da artmasına neden oldu. Dünya çapında incelediğimizde her 20 kişiye bir otomat düşmesi ile liderlik Japonya’nın elindeyken onu 40 kişiye bir otomat düşen Amerika Birleşik Devletleri takip ediyor. Avrupa da ise bu oran ortalama yaklaşık 100 kişiye bir otomat olarak hesaplanıyor. Nüfusu 10 milyon olan ve toplam 7 bin otomatın bulunduğu Yunanistan’da 1.428 kişi bir otomatı paylaşırken,nüfusu 67 milyonu bulan Türkiye’de toplam 3 bin 500 otomat bulunuyor. Buna bir otomat başına Türkiye’de 19 bin 142 kişi düşüyor. Ancak pazar hayli yeni olmasına rağmen otomat işletmeciliği Türkiye’de de çok hızlı bir gelişme gösteriyor. Prezervatif ve ped otomatları aramızdaBatı ülkelerinde hayli yaygın olan, prezervatifin satın alınmasını kolaylaştıran otomatlar Türkiye’de de prezervatif firmaları tarafından bazı barlara yerleştirilmeye başlandı. Bir süredir üniversitelere de kurulması tartışılan prezervatif otomatlarıyla ilgili tepkilere karşı Okey Ürün Yöneticisi Neslihan İnce,. Bu uygulamanın gençleri cinselliğe teşvik etmekle bir ilgisi olmadığını, . gençlerin cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunması için prezervatif kullanımının büyük önem taşıdığını vurguluyor.Üzerinden zaman geçmesine rağmen üniversitelerde henüz yer bulamayan prezervatif otomatlarına karşılık, ped otomatları, üniversite tuvaletlerinde çoktan yerlerini aldı. “Hijyenik ped otomatları sayesinde artık bayanların çantalarına hijyenik ped koyup koymadığı korkusu sona ermeye başladı” diyen Vioser yönetici ortağı Eser Anjel, hayatı kolaylaştıran ve kullanımı kolay olan otomatların kadınların özel günlerini hayatın her alanında rahatça atlatmalarını sağladığını söylüyor.Türkiye’de diğer ülkelere oranla otomatların sayısının daha düşük olmasını insanlarımızın makinelere güvenmemeleri, […]

Alkolün de ‘metre’si var

Aslıhan Birgül abirgul@medyakorink.com Erdem Özüer eozuer@medyakorink.com Bütün akşamcıların başının belasıdır trafik uygulamaları. Çevirmeye takılmamak için ne kadar ara yol varsa öğrenilir, yolların fatihi olunur. Asıl cümbüş yakalanınca başlar. Ağzına pastilleri, naneli şekerleri dolduranlar, torpido gözünde çiğ patates taşıyanlar, üflememek için her türlü mücadeleyi verenler, “Tamam içtim, ama üstüne soda-limon da içtim, demek ki daha inmedi” diyenlerle doludur yollar. Promil düşüren içeceğin icat edilmesi gibi bir dolu şehir efsanesi de vardır bununla ilgili. En nihayetinde gider ehliyet. Peki, nedir bu alkolmetre? Nasıl çalışır da bizi ele verir? Daha önemlisi, doğru mu çalışır?Konuyla ilgili sorularımızı İstanbul Emniyet Müdürlüğü Trafik Şube Müdürlüğü Emniyet Amiri Ali Özsoylar yanıtladı. Promil nedir? Alkolmetre nasıl çalışır?Promil, kandaki alkol değerini belirten bir ölçü birimi. Alkolmetrenin çalışma prensibi ise elektrik arkı. Nasıl iki elektrik yüklü kabloyu birbirine değdirdiğimizde arada şimşek çakması gibi bir elektrik arkı oluşur, aynı mantık. Havadan değer alan alkolmetrelere üflendiğinde elektrik geçirgenlik değeri akciğerlerimizden gelen nefesin alkollü olup olmamasına göre değişiyor ve cihazın içindeki plakaların arasında bulunan rakamların değişmesine yol açıyor. Cihaz, alkolün nefesteki ve havadaki oranını, bunun vücuttaki ortalama kan değerlerini kendi içinde hesaplıyor ve promil olarak kandaki alkol değerini belirliyor. Alkolmetrenin gösterdiği değer her zaman kesin sonuç mudur?Elbette ki değil. Bu cihazlar her zaman aşağı yukarı bir değer verir. Aletle olabilecek en sağlıklı sonucun alınabilmesi için diyaframa yakın olan bölgedeki havanın alınması lazım. O yüzden üfleme işini de usturuplu yapmak gerekiyor, derin derin, diyaframdan. Ama ne olursa olsun en doğru sonuç, hastanede uygulanan kan testiyle alınır. Çünkü bu cihazların da en doğru sonucu verdiğini söylemek mümkün değil. Elinize kolonya sürüp birkaç dakika sonra alkolmetreye değdirseniz çok yüksek oranda promil değeri çıkabilir. Ya da bir restoranda yemek yedikten sonra alkollü mendille ağzınızı silmeniz bile promilin yüksek çıkmasına neden olur. Peki cihaz yanılabilir mi?Bu çok hassas bir konu. Eğer üfleyen kişi alkollüyse, promili düşürmek için naneli […]

Engellileri engellemek

Tekerlekli sandalyede bir adam. Koşuşturan insan kalabalığının arasında kimi zaman durarak, kimi zaman yön değiştirerek zorlukla ilerleyebiliyor. Kısa yolculuk ancak kaldırımın ucuna kadar sürüyor. Kaldırımın yüksekliğine söylenip önce bir inmeye yelteniyor. Olmayacağını anlayınca, yardım isteyen gözleriyle sağına soluna bakınıyor. Çok sürmüyor beklemesi, çevredekilerden iki kişi tekerlekli sandalyeyi önden ve arkadan tutarak aşağı indiriyor ve karşıya geçtikten sonra da tekrar taşıyarak kaldırıma çıkmasına yardımcı oluyor. Kısa süre sonra yeniden karşısına çıkacak bir sonraki engele kadar yeniden yola koyuluyor. Eve kapanmak yerine sokağa çıkmaya cesaret edebilen ve şehir şartlarındaki yanlışlara karşı, “ben de varım” demeye çalışan bir bedensel engellinin başından geçen “küçücük” bir olay bu. Ama Türkiye’de bu küçük olaya maruz kalanların sayısının yaklaşık 8 milyon olduğu düşünülünce sorunun büyüklüğü de ortaya çıkmış oluyor.8 milyon kişi var ama yokTürkiye’deki bedensel engelliler nüfusun yüzde 12.29’unu oluşturuyor ama kimse bu kadar insanın nerede olduğunu sormuyor. Bedensel engellilerin hayata katılımını arttırmak kimilerince sık dile getirilse de, bunun karşılığını ne şehir ne de bina mimarisinde görmek mümkün. Hâlâ tekerlekli sandalyeler için ne boş bir alan, ne de bir rampa bulunduran çoğu işyeri ve merkezin kapıları bedensel engellilere kapalı. Omurilik Felçlileri Derneği Başkan Yardımcısı Süleyman Akbulut, “Hal böyle olunca da sayıları 8 milyonu bulan sakat insanı sokakta görmek mümkün. Bu duruma şu tesbiti yapabiliriz: Türkiye’de engelli sorunu yoktur. Çünkü Türkiye engellileri eve kapatarak bu sorunu çözmüştür” diyor. Süs hayvanları gibiyiz“Günümüzün neredeyse tamamı evlerimizde geçer. Tek başına sokağa çıkmak ne mümkün? Yollara bakın, herhangi biri dahi yürümekte zorlanıyor. Sağlıklı insanlar dahi kaldırımlara çıkarken zorlanıyor. Tekerlekli sandalye kullananlar düşünülmeden yapılmış binaların merdivenlerini nasıl çıkacağız? Böyle olunca da, deyim yerindeyse, akvaryumdaki süs balıklarının mecburi hapislik ortamına benzeyen hayatımızdaki tek değişiklik, evin penceresinden dışarıyı izlemek oluyor. Ayda bir ya da iki kez arabası olan eş dost tarafından süs hayvanları ya da çocuk gibi bir yerlere götürülüp gezdiriliriz. Sonra dönüp geleceğimiz yer […]

Bodrum kardeşini buldu

Teknelerini aynı koyda yan yana demirleyen iki denizcinin tanışması, iki kentin, Bodrum ile Portimao’nun kardeş şehir olmasını sağladı. Portimao’lu işadamı Joze İlidio Barroso Pereira ve Bodrum gönüllüsü M. A. Alpaslan Sunguroğlu, önemli bir bölümünü turizmden kazanan iki sahil kentinin başka pek çok konuda da benzerlik gösterdiğini görünce, zaman içinde bu fikri geliştirerek kendi belediyeleriyle temasa geçti. Kardeş şehir olma fikrine iki belediye de olumlu yaklaştı. 2006’da ortaya çıkan bu fikir, Bodrum Belediye Meclisi’nin aldığı karar ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği onayla protokole dönüştürüldü. Protokol, en geç Mayıs 2008’de Bodrum’da gerçekleştirilecek seremonide iki kentin belediye başkanı tarafından imzalanacak. Bodrum Belediyesi 2006’da süreci başlatmak için Bodrum Kaymakamlığı’na, kaymakamlık da nihai onayı verecek Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdu. Onay yazısı 8 Haziran 2007’de Bodrum Belediyesi’ne ulaştı. Bodrum’dan gelecek haberi bekleyen Portimao Belediye Meclisi, 10 gün içerisinde kardeş şehir olma kararını çıkardı. Bunun üzerine protokolle ilgili görüş alışverişinde bulunuldu ve son haline getirildi. İki kentin dernek ve kuruluşları arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla marinalar, sportif amaçlı kulüpler, vb. kuruluşlar karşılıklı görüş alışverişinde bulundu. Bu süreçte Portimao Belediyesi idari meclis üyeliğine atanan Joze İlidio Barroso Pereira, “Bir balıkçılık kenti olan Portimao, tıpkı o tarihlerde bir süngerci kasabası olan Bodrum gibi turizme 60’larda başladı. İki kentin gerek geleneksel yapısı, insanları, yemekleri, bitki örtüsü, gerekse geçmişe uzanan ortak benzerlikleri bulunuyor. Kentlerin bir arada hareket edebilmesi için bu kardeşliğin büyük önemi var’’ diyor. Ülkelerinde yıllarca Müslüman nüfus ile uyum ve düzen içinde yaşadıklarını belirten Pereira, sağlanacak düzenli ve yapıcı ilişkilerin iki ülkenin yakınlaşmasına katkıda bulanacağına inanıyor. Bodrum’u bir dünya kenti olarak niteleyen Belediye Başkanı Mazlum Ağan, ilçenin ilk resmi kardeşi olacak Portimao ile karşılıklı ilişkilerin başlatılmasının, gerek her iki kültürün yakınlaşmasına, gerekse karşılıklı bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasına katkıda bulanacağını belirtiyor. Ağan, bu işbirliğinin uzun soluklu projelerle canlı tutulması ve geliştirilmesi gerektiğini de vurguluyor. Yaklaşık 50 bin kişinin […]

“Salam diye sattıklarını köpeğe bile yedirmem”

Lazari Kozmaoğlu İstanbul’un son domuz kasabı. 63 yaşındaki Kozmaoğlu, 1977’den beri Dolapdere’deki şarküterisinde domuz ürünleri satıyor. Soyadını taşıyan markayla sunduğu şarküteri ürünleri, İstanbul’daki yabancılar ve gayrimüslimler tarafından talep görüyor. Müşterileri arasında Müslümanlar da var. Kozmaoğlu ile mesleğini, İstanbul’u ve Türkiye’de azınlık olmayı konuştuk. Yaklaşık iki yüzyıl önce İstanbul’a göçen Karamanlı bir ailenin İstanbul’daki son üyelerinden Lazari Kozmaoğlu. Kasaplığa 1967’de tesadüfen başlamış. O tarihte patronu bir salam fabrikasına ortak olmuş ve bir yıl sonra işleri bozulup ülkeyi terk edince, tüm borçlarıyla fabrikayı devralmış. 1977’de Dolapdere’de, daha önce at mezbahası (kendi deyimiyle beygirci) olarak kullanılan bir yeri satın alarak şarküteriye çevirmiş. Kozmaoğlu 30 yıldır bu mekânda salam, sosis, jambon, hatta mortadella gibi nispeten daha az bilinen domuz eti ürünleri satıyor. Etlerini, Mersin ve Antalya’daki domuz çiftliklerinden temizlenmiş sağlıyor. Ayrıca, dana etinden yaptığı sucuklar, eski lezzetleri özleyenlerin favorisi. Kozmaoğlu Türkiye’de domuz ürünleri satış ruhsatına sahip tek işletmenin kendisini olduğunu söylüyor. “Tek damgalı eşek biziz” diyor gülerek. Birçok işletmenin kaçak satış yaptığını belirtiyor. Kasaplığa başladığı günlerde 45’e yakın ürün satarken, bugün bulundurduğu çeşit sayısı yedi, sekize düşmüş. O tarihlerde İstanbul’da 70’e yakın domuz çiftliği ve satış yapan beş, altı işletme olduğunu söylüyor. “Eskiden ürünün ismiyle yapardık satışı, şimdi salama benzeyen her şey kabul edilir oldu” diye anlatıyor sıkıntısını: “Adam hayatında yememiş ki, bilmiyor; nasıl doğru şeyi üretsin. Bugün salam diye satılan pek çok ürünü ben köpeğe bile vermem. Etin maliyeti ile ürünün fiyatını karşılaştırırsanız, içeriğini tahmin edebilirsiniz.” Ona göre şarküteri ürünleriyle ile ilgili denetim çok zayıf. Bu ürünlerle yeni tanışan tüketicinin aldanma olasılığının çok yüksek olduğunu söylüyor: “Ben isterim ki, buraya her gün kontrole gelsinler, sevinirim. Müşteri isterse içeri de sokarım, ‘bak’ derim, başka kimsenin iş yerine giremezsin ki!” Dolapdere’deki bu küçük şarküteri giderek küçülen gayrimüslim cemaat için de bir buluşma noktası. Çocuğunu evlendirmek isteyen, canı sıkılan, sohbet ihtiyacı duyan burada alıyor soluğu. Yunanistan’dan […]

Gençlerin de kalbi var!

Yaygın ama yanlış bir inanışla hep ileri yaşla beraber anılan kalp hastalıkları “modern ve sanayileşen toplumun çözülemeyen” sorunu olan yanlış beslenme ve yoğun stres altında çalışma nedeniyle, kalp hastalıklarını hızla erken yaşlara çekiverdi. Daha çok gelişmiş ülkelerde ortayaşlılarda görülen kalp krizine bağlı ölümlere, son yıllarda Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de hem çocuklarda hem de ortayaş grubundaki insanlarda sıklıkla rastlanıyor.. Kalp krizinin, gençlerde daha tehlikeli sonuçlar doğurduğunu belirten uzmanlar, yaşlılarda ana damar tıkanınca yan damarların devreye girdiğini ve kalbin kansız kalmadığını hatırlatıyor. Bu yan damarlar ancak 50`li yaşlarda gelişiyor. Gençlerde bu damarlar henüz tamamlanmamış olduğu için çoğu zaman ölümle sonuçlanan kalp krizi riski daha büyük. Türkiye Avrupa birincisiDünyada her yıl 35 milyon insan bulaşıcı olmayan hastalıklardan hayatını kaybediyor ve bunların yaklaşık 6 milyonunun sorumlusu kalp hastalıkları. Kalp krizi geçirenlerin ortalama yaşının 35 – 65 arası olduğu Türkiye’de kalp ve damar hastalıklarına sahip nüfus 3 – 3,5 milyon olarak tahmin ediliyor. Fakat daha çarpıcı gerçek, 50 yaş altı kalp krizine bağlı ölümlerde Türkiye’nin Avrupa birincisi olması. Kalp hastalıklarından her yıl ölenlerin sayısı ise 300 – 350 bin civarında ve bunların büyük bir kısmını da genç ve ortayaşlılar oluşturuyor. Kalp 7 gün 24 saat çalışan ve günde 10 bin kez kasılıp gevşeyen bir kas ve ihtiyacı olan oksijeni de damarlar yoluyla kandan alıyor. Eğer damarlarda bir tıkanıklık veya daralma söz konusu olursa kalp yeteri kadar oksijen alamıyor, beslenemiyor. Beslenemeyen kalp dokusu ölüyor, işlevini yitiriyor ve kanı pompalayamaz hale geliyor. Böylece, tıpta atoroskloroz veya enfarktüs olarak adlandırılan kalp krizi ortaya çıkıyor.Türkiye’de neden bu kadar yaygın?Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Şener, nadir de olsa hiçbir nedene bağlı olmadan da kalp hastası olunabileceğini, ama genetik özellikler, çevre faktörleri, kötü beslenme ve yaşam tarzının bu hastalığın başlıca nedenleri olduğunu söylüyor. Kalp krizlerinden ölümlerin ve kalp rahatsızlıklarının Türkiye’de sık görülmesinin temel nedeninin […]

Tuareg’in kardeşi Tiguan

Derleyen: Uğur OrakçıVW’nin ikinci SUV (Sport Utility Vehicle) konsepti “Tiguan” 2008’de geliyor. Tuareg’e kıyasla daha küçük, Golf Plus’tan daha büyük olan yeni SUV, Eylül ayında düzenlenen Frankfurt Auto Show’da tanıtıldı ve beklenenin üzerinde ilgi gördü. Son hazırlıkları da tamamlanan Tiguan, Şubat 2008 itibariyle başta Avrupa olmak üzere ülkemizde de satışa sunulacak. Kentin karmaşasını, doğanın özgürlüğünü bir arada yaşatabilen bir araç olarak tasarlanan yeni SUV, işlevsellik ve sportifliği de bir arada sunuyor. Araçta eğlenceye de yer ayrılmış. 30 GB’lık hard disk ve iPod, MP3 çalar girişleri bu donanımların en fazla öne çıkanları olacak. Özellikle genç kullanıcıların ve kadınların yakından ilgileneceği bir arazi taşıtı, evin ikinci arabası için güzel bir seçenek. Kompakt bir arazi aracı olan Tiguan’da ilk etapta ikisi benzinli ve üçü dizel olmak üzere toplam 5 motor seçeneği sunulacak. Volkswagen’in en son teknoloji ürünü “Haldex” kavramayla gücü dört tekerleğe aktarılacak olan motorlardan benzinli motorlar 150, 170 ve 200 HP üretecekler. Turbo dizeller ise 140 ve 170 HP gücündeki seçeneklere sahip olacak. TDI motorlar Euro-5 egzoz emisyon normlarını karşılarken çevreci ve sessiz bir Dizel seçeneği sunacak. Otomobil 443 cm’lik uzunluğuyla şehriçi kullanımda diğer büyük SUV’ların dezavantajlarını ortadan kaldıracak gibi. Rakipleri Freelander, Toyota Rav4 ve BMW X3 ün yanında meraklıları için yeni bir seçenek!