Kategori Yaşam

Yılbaşında ne yapmalı?

Derleyen: İstanbul’da, 25 TL’den 350 TL’ye yılbaşı eğlencesi alternatifleri Hayal Bistro “Ne istediğimi bilmiyorum, keşke yılbaşında birden fazla yer dolaşabilsek” diyenlere, iki katında, iki farklı partinin olduğu bir eğlence düzenliyor. Alt katta elektro pop tarzı müziğiyle Chantageve Brit-alternative, new wave çalan Suitcasesahne alacak. üst katta ise 70, 80 ve 90’lara ait müziklerin çalınacağı Everybody Loves Oldies partisi var. Asmalımescit’teki mekânda, tek biletle iki partiye de iştirak etmek mümkün. Yemekli seçenek 79,00 TL, Yemeksiz 39,50 TL Cuba BarKübalı, Caribbean Band grubunun sahne alacağı geceye DJ Ergün Özel ve DJ Fırat Tunçbaşperformanslarıyla eşlik ediyor. Tek bir yerli içkinin dahil olduğu biletler 25 TL. Yemekli seçeneğe ise 2 adet yerli içki dahil ve 80 TL Romeo Juliet Beyoğlu’daki bar yeni yıla Feridun Düzağaç ile giriyor. Ardından DJ Hakan Yalçın ile “After Party” ve dans gösterileri var. Tek içkinin dahil olduğu giriş 50 TL Jolly Joker Balans Yılbaşına özel program yapan Taksimbarlarından biri de Jolly Joker. Rock’tan popa geniş repertuara sahip Kolpave WhyNutgrupları canlı performans sergiliyor. Grupların öncesinde ve sonrasında dev ekrandan 80 ve 90’ların video klipleri gösteriliyor. Saat 22:00 ve 04:00 arasında limitsiz yerli içki ücrete dahil. Giriş 67 TL. Dört kişilik Bistro masaların fiyatı 500 TL. 110 TL’lik VİP biletler ise tükendi. Fulya Polat Tower 750 kişilik salonda düzenlenen yılbaşı partisinin yıldızları Kenanve OzanDoğulu kardeşler. Sınırsız içki ve yemek dahil giriş 125 TL. 6 kişilik stand 900TL iken 10 kişilik loca 2000 TL ERASMUS NEW YEAR PARTY Türkiye’de okuyan yabancı öğrencilerin katılacağı parti Sirkeci Garı’nda. Yerli ve yabancı DJ’ler geceye eşlik ediyor. 45 TL’lik bilete bir içki dahil. Bir şişe yabancı içkinin dahil olduğu 6 kişilik stand’ların ücreti ise 600 TL. GHETTOBeyoğlu’ndaki performans merkezi yeni yılı New Year`s Eve Oldies Party ile karşılıyor. DJ Murat Kanar ve DJ Gökçe Özücoşkun’un performansının ardından 23.30’da Erdinç Çekiç kendi arşivinden yılların eskitemediği şarkıları çalacak. Giriş, […]

Beklemek, hep beklemek, umutsuzca beklemek…

). Emre Aköz’ün artık sayısını unuttuğumuz yediği herzelerden birinden yola çıkarak yazılan bu yazı, deyim yerindeyse gündem yarattı. Ya da unutulmaya , mecrasından kaydırılmaya çıkarılan, “öğrencilere yönelik polis şiddetini” yeniden tartışmaya açtı. İyi de oldu. “Ben seni beğenmiyorum” demenin en gösterişli yollarından biri olan yumurta atmayı, cop ve biber gazı kullanılarak, yerlerde sürükleyerek cezalandıran bir şiddetle eşdeğer görüp eleştiri yöneltenlere de iyi bir yanıttı. Ama bu “iyiliği” yaratan unsurların vahametini, acımasızlığını, korkunçluğunu, kanun tanımazlığını ve maalesef cezalandırılamazlığını gözler önüne sermesinden ötürü de ironik. Peki bu yazı nereden çıktı? Barış’ın haberinde yer alan öğrencilerden birisi, Neslihan ya da bizim aramızdaki adıyla Hayat, arkadaşımdı. Aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde o Edebiyat, ben ise İletişim Fakültesi’nde öğrenciydik. Bana kıyasla öğrenci hareketinin siyasal mücadalesi içinde fazlasıyla önde yer alan Hayat’ın başına gelenleri okudunuz. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” diye görüşünü anlatan Hayat, 1998’de gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamamıştı. O dönemin savaş politikalarının en kirli araçlarından birisiydi gözaltında kaybetme. Latin Amerika’da doğan ve dünyanın tüm faşist yönetimlerinin üzerine atladığı bir sindirme aracı olan gözaltında kaybetme bir dönem Türkiye’nin egemen güçlerinin de en çok başvurduğu araçlardan biri oldu. Şimdi size ajitasyon yapacak değilim. Derdim bir mesele anlatmak daha doğrusu anlatılmasına aracı olmak. Nar Fotoğraf Ajansı’ndan bir grup arkadaşımla birlikte bu meseleyi bir belgesele dönüştürmek için bir yıldan uzun bir zamandır çalışıyoruz. Her biri kaybettiği evladı ya da sevdiği için her cumartesi saat 12.00’de Galatasaray’da buluşan ve yakınlarının akıbetini öğrenmeye çalışan, “Cumartesi Anneleri” ya da “Cumartesi İnsanları” diye anılanlarla bir araya geldik haftalar boyunca. Çekimler, söyleşiler, uzun sohbetler yaptık. Dertleştik. Birlikte ağladık kimi zaman. Zaten başlı başına bir travma olan bu konuyu, hem de sevdiklerini kaybedenlerin ağzından dinlemek, aktarmak hiç kolay değildi. Ara verdik. Belgesel üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. İşte henüz adı konmamış bu belgesele konuşanlardan biri de Neslihan’ın ablası Nagihan Kurt’tu. Aslında annesiyle konuşmak istemiştik […]

Bilişimde bulut dönemi

İnternetin bant genişliğindeki artış ve bilgisayar maliyetlerindeki düşüş, online dünyanın hayatımızda giderek daha fazla yer işgal etmesine neden oluyor. İş dünyası ve özel yaşamlar, geliştirilen binbir türlü yazılım ve donanım sayesinde her gün daha fazla sanal dünyaya taşınıyor. Bu süreci “online dünya bizi çevreliyor” yerine, “biz online dünyanın içine giriyoruz” diye tarif etmek herhalde yanlış olmaz. Önümüzdeki yıllarda hem yaşama hem de çalışma tartımızda önemli değişiklik yaratacak gelişmelerden biri de “Cloud Computing” veya “Bulut Bilişim” olarak görülüyor. “Cloud computing” sisteminin Türkçe açılımı “her yerde, her zaman, her koşulda erişilebilirlik” olarak tanımlanıyor. Sistemin en kolay anlaşılabilir anlamı şu; bilgisayarınızda bulunan ofis, resim, ajanda, çeviri programlar, kişisel dosyalarınız ve diğer dosyalar internetteki bir sunucuya taşınıyor ve internete bağlı olduğunuz her yerden bu programlara ulaşıp işinizi görebiliyorsunuz. Kullanılan mail hesaplarının sağlamış olduğu yüksek depolama alanları, bilgisayara hiçbir program kurulumu olmadan direkt olarak internet üzerinden yapılabilen virüs taramaları, bilgisayarda ofis programı olmasa bile ofis dosyalarının düzenlenebiliyor veya oluşturulabiliyor olması gibi kolaylıkların tamamı “cloud computing” sisteminin ürünleri. Kısaca, kişisel bilgisayarınızın masaüstünde yapabildiğiniz herşeyi artık geniş bant erişim sayesinde uzak bir sunucu üzerinde de yapabilmeniz anlamına geliyor bulut bilişim. Google mail, Apple MobileMe, Ubuntu One, Picasa, Flickr, Google Docs, eyeOS, virustotal, onLive, chromeOS, Windows Azure bu sistemin öncü örnekleri. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Cenk Erdil, sistemin sağladığı en büyük kolaylıklardan birinin “grup çalışması” olduğunu söylüyor, özellikle küçük ve orta ölçekli şirketlerin yazılım, donanım ve bakım maliyetlerini önemli ölçüde düşüren bu sistemde, pahalı yazılımların satın alınması, büyük depolama ve yedekleme donanımları türü maliyetler bulut bilişim hizmeti veren şirketler tarafından üstleniliyor. İşletmeler ise programları ve depolama alanlarını kullandıkları kadar ödüyorlar. Örneğin bir şirket, çalışanları tarafından sürekli güncellenmesi gereken döküman dosyasını bu sistemle, örneğin Google Dokümanlar üzerinden paylaşıma açıyor. Paylaşıma açılan dosyaya şirket çalışanları internete erişimleri olan her yerden istedikleri zaman erişebiliyorlar, dosya üzerinde değişiklik […]

Yıllanmış yıllıklar

Eski öğrenci yıllıklarının bir türlü çıkarılamaması İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bu hizmetin ücretli hale getirilmesine mi neden olacak? Öğrenci Birliği bu ihtimale karşı, yıllıklara reklam alınmasına karşı çıkıyor: “Üniversite ticarethane değil!”

Bildiğiniz tavşan değil, Nabaztag

Fransız Rafi Haladciyan’ın icadı olan Nabaztag’ler ilk olarak 2005 yılında Paris’te ortaya çıktı. Sony’nin akıllı köpeği Aibo ve Tamagotchi gibi bir elektronik arkadaş olan Nabaztag’ler önceki örneklerinin çok ötesinde yeteneklere sahip. Ermenice “tavşan” anlamına gelen (Haladciyan, Ermeni asıllı) ve 2006 Aralık ayında Violet firması tarafından piyasaya sürülen ilk Nabaztag’ler MP3 çalma ve internet radyolarından yayın yapma yeteneğine sahipti. İkinci kuşak Nabaztag’lere ise bir mikrofon eklenerek sesle kumanda yeteneği kazandırıldı. Halen piyasada bulunan ve hızla teknoloji tutkunlarının gözdesi haline gelen Nabaztag’ler kablosuz ağdan internete bağlanıyor, sesli olarak iletişim kurabiliyor, haberleri, hava ve yol durumunu RSS beslemelerinizdeki haberleri okuyor, sosyal ağınızdaki arkadaşlarınızla konuşmanızı, mesajlaşmanızı sağlıyor, size kitap, çocuklarınıza masal okuyor, sabah sizi uyandırıyor, hisse senedi piyasasından haber veriyor hatta tai chi bile öğretiyor. 23 cm boyundaki ve 420 gram ağırlığındaki bu plastik tavşanlar ayrıca kulaklarını hareket ettirmek, gövdesinde bulunan ledler sayesinde renk değiştirmek gibi özelliklere de sahip. Ayrıca farklı süslemeleri ve renk seçenekleri de mevcut. Üretimi Çin’de yapılan Amerika ve Avrupa’da yüzbinlerle ifade edilen sayıda satılan tavşan robotun fiyatı 69 avro. Türkiye’de ise şimdilik sadece internet üzerinden sipariş verilebiliyor. Sipariş edilen tavşanlar hızlı kullanım kılavuzu ve her ülkeye uyum sağlayabilen AC adaptörü ile birlikte geliyor. Kullanımı çok kolay Tavşanı kullanmaya başlamak için kullanım kılavuzunun yardımı ile Nabaztag.com adlı internet sitesine giriliyor ve buradan abonelik gerçekleştirilerek tavşan sahibine göre özelleştiriliyor. Bir çok farklı dil konuşabilen bu tavşanların bilgi vermeleri istenilen konular site üzerinden seçilerek çalışır hale getiriliyor. Bundan sonra Nabaztag’ler bilgi edinmek, başka kullanıcılara sesli ya da yazılı mesaj göndermek, onlarla anında konuşmak, yahut da çocuklara masal okumak için kolayca kullanılır hale geliyor. Tavşanlar sayesinde MTV müzik kanalı, CNN, Radio Disney, National Geographic gibi bir çok yayına bilgisayarsız ulaşılabiliyor. Geçtiğimiz yıl Sezen Aksu, Beyazıt Öztürk, Serdar Ortaç, Serdar Bilgili, Yalın gibi ünlüler bir sergi için kendi Nabaztag’lerini tasarlamışlar ve bu tasarımlar da Nişantaşı’nda […]

Bu kitapta benden bir şey yok mu öğretmenim?

Tarih Vakfı tarafından yürütülen “Toplumsal Uzlaşma Aracı Olarak Eğitimin Rolü Projesi” kapsamında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Bahar Fırat, “Alan Araştırması Raporu”nu Santral Yerleşkesi’nde sundu. Avrupa Birliği Komisyonu ve İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nun mali destek verdiği proje, 2009 yılının Şubat ayında başladı. 18 aylık proje çalışmasıyla toplumsal, kültürel ve siyasal alanda yaşanan çatışmaların çözümünde uzlaşma kültürünün yerleşmesi ve derinleşmesi için eğitimin oynayabileceği rolün Türkiye’de tartışmaya açılması ve bu çerçevede eğitime yeni yaklaşımların geliştirilmesi hedefleniyor. Araştırma; eğitim sürecinin ulusal kimlik ve vatandaş inşasında tarafsız bir araç olmadığını, hatta eğitimle toplumsal gruplar arasındaki eşitsizliklerin ve çatışmaların üretilmesi ya da sürdürülmesi arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki bulunduğunu ortaya koyuyor. Neden özellikle “Kürtler”Bahar Şahin Fırat ve ekibi alan araştırmasını, Temmuz 2009 ile Mart 2010 döneminde, 20 ilde 121 kişi ile yüz yüze yapılan mülakatlar şeklinde tamamladı. İller belirlenirken toplumsal çatışmaların en fazla yüzeye çıktığı yerlerin esas alındığını söyleyen Fırat, “Nüfusun nispeten homojen sayılabileceği illerin yanı sıra, en fazla göç alan ve Türk-Kürt çatışmalarının en çok gözlemlendiği illere öncelik verildi” dedi. Neden özellikle “Kürt sorunu” sorusuna, “Son yıllarda Türk-Kürt çatışmalarının şiddet içerdiğini görüyoruz. Bu eylemlerin çıkışı etnik farklılıklar. Diğer etnik grupların sorunlarını dışlayan bir bakış açısı yok.” şeklinde yanıt verdi. Eğitimin homojenleştirici, ulusu yaratmanın ve yeniden üretmenin ideolojik bir aygıt olduğunu belirten Fırat, “Tek tipleştirme ve asimile etme, eğitimin olmazsa olmaz bir parçası olarak algılanıyor.” dedi. Öğretmenlerin rolüBahar Fırat, araştırmanın ilköğretim 8. sınıf üstü öğrenciler ve farklı branşlardaki öğretmenlerle gerçekleştirildiğini ve görüşmelerde hazır soru setleri kullanılmadığını ifade etti. Türk ve Kürt kökenli kişiler ile konuşulduğunu ve kendi hikâyelerini, deneyimlerini aktarmalarına yardımcı olduklarını dile getiren Fırat, “Araştırmamızda Kürtler, eğitim sisteminde ayrımcılığa maruz kalıyor. Eğitim aracılığıyla bir vizyon veya gelecek sağlanmıyor, Türkleştirmeye çalışılıyor. Vasıfsız, sözleşmeli, kendi branşının dersini vermeyen öğretmenler tarafından eğitiliyor. Anadilde eğitim elbette olmalı ancak Türkçe eğitim ile de bir şeyler öğretilebilirdi.” şeklinde konuştu. Benden […]

Hem elde hem belde

Silah bulundurma yaşının düşürülmesini öngören yasa tasarısı herkesin gündeminde. Birkaç gündür gazete manşetlerinden duyurulan haberlere bakılırsa TBMM Silah Alt Komisyonu’nun, silah lobilerinin isteği doğrultusunda yasa tasarısında yaptığı değişiklikler sadece silah bulundurma yaşını 18’e düşürmekle kalmıyor. İsteyen 5 silah ruhsatı alabilip bu silahlardan ikisini de üstünde taşıyabilecek. Eski sabıkalılara da silah bulundurma izni veren tasarıyla silah bulundurmak ve taşıyabilmek için artık heyet raporu da gerekmiyor. Böylece silah ruhsatı isteyenlerin nörolojik, psikolojik ve fiziki rahatsızlığı olup olmadığına dair tam teşekküllü bir hastaneden almaları gereken altı kişilik heyet raporuna ilişkin hüküm de ortadan kaldırılmış oluyor. Konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin karşı çıkmasına rağmen silah lobileriyle ilgileri bulunduğu öne sürülen millettvekillerinin bu konuda yaptığı baskılar nedeniyle Silah Alt Komisyonu 4 Ağustos 2009’dan bu yana görüşülen tasarıda tartışma yaratan değişikliklere imza attı. Bulunması, satın alması en kolay silah olduğu için yaygın olarak kullanılan pompalı tüfek taşıma yaşının 18’e düşürülmesinden karlı çıkacaklar ise sadece silah üreticileri ve satıcıları olacak. Hürriyet gazetesinda konuyla ilgili bugün (13 Aralık 2010) Sefa Kaplan’ın imzasıyla yayımlanan habere göre Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı Cuma İçten tasarıyı neden desteklediğini, “İç savaş çıkarsa silah gerekir, Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?” diyerek açıkladı. 10 milyon silah varBireysel silahsızlanma için çalışan Umut Vakfı’nın 2009 istatistiklerine göre, son 10 yılda silah sayısı 10 kat artmış durumda. Türkiye’de, ortakama her 65 kişiden birinin silahı olduğu belirtilen istatistikleri göre ruhsatlı silah sayısı 2,5 milyon, ruhsatsız silah sayısı 7.5 milyon civarında. Ancak bu rakamların gerçek verileri yansıtmadığı ve silah sayısının çok daha fazla olduğu da vurgulanan bir gerçek çünkü Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (EGM) verilerine göreyse Türkiye’deki ruhsatlı silah sayısı 601 bin’in biraz üzerinde. Yine EGM’nin istatistiklerine göre ateşli silahlarla işlenen suçların yüzde 75’i de ruhsatsız silahla işleniyor. Her yıl yarısı ateşli silahla işlenen cinayetlerde ortalama 3 bin kişi ölürken 12 bin […]

Mayın dedektörü fareler

Türkiye’de son yılların tartışma konularından biri de, topraklarına gömülü 1 milyondan fazla kara mayınının temizliği sorunu. Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesine ilişkin yasa TBMM’de kabul edilse de, mayın temizlemenin yöntemleri, temizlenmiş arazinin ne yapılacağı ve bu işin neden İsrailli firmalara verildiği konusundaki tartışmalar nedeniyle bu hayati konu bir türlü hayata geçirilemedi. Türkiye’nin sınır boyları bir yana, 25 yıldan uzun zamandır süren savaş nedeniyle de hem PKK’nin hem de TSK’nin bölgede mayın kullandığı biliniyor. İşin kötüsü bu döşenenmayınlaran hiç birinin haritası da yok. Öyle ki boşaltılan 4 binin üzerindeki yerleşim birimi de mayınlandığı için köye dönüşlerin önündeki en büyük engellerden biri de bu. Maliyeti oldukça düşük, ortalama 2 dolar olmasına karşın bir mayının temizlenmesi için gereken para ise bin doları bulabiliyor. Neredeyse 100 yıllık bir ömre sahip olması nedeniyle de, temizlenmemişse eğer mayınlardan patlamadığı sürece kaçış yok. Fareden dedektörİlerleyen teknolojiye rağmen dünyanın en zor işlerinden biri olan mayın temizliğinde son yıllarda öne çıkan gelişme ise mayın bulan fareler. Yanlış okumadınız, evlerin davetsiz misafirleri olarak sevilmeseler de, hastalık da taşıyan pis hayvanlar olarak bilinse de, kara mayınları konusundaki en dertli ülkelerin bulunduğu Afrika’da son bir kaç yıldır eğitimli fareler, mayın tarlalarında görev yapıyorlar. Mozambik’te 20 yıldan uzun bir süredir yaşanan ve 1 milyondan fazla kişinin ölümüne neden olan iç savaş ve çatışmalarda neredeyse tüm ülkenin bir mayın tarlasına çevrilmesinden sonra, bu mayınların yüksek maliyetli temizlik işi için parası olmayan hükümet ülkede bol miktarda bulunan fareleri eğiterek mayın bulma uzmanı haline getirdi. 1 aylık olduktan sonra belli bir eğitimden geçirilen fareler salındıkları alanda koklayarak mayınların yerini tam olarak bulup hızla kazdıktan sonra imha edilmelerini sağlıyor. Bu tehlikeli görevi başarıyla yerine getiren farenin ödülü, maliyeti teknolojisiyle kıyaslanmayacak derecede ucuz olan muz ya da fıstık. Yöntem öyle başarılı oldu ki bahtı da kendi gibi kara olan Afrika’nın bir çok ülkesi mayın temizliğinde farelerden faydalanıyor. Kahraman FarelerMayın […]

Konsollarla zamanda yolculuk

İlk oyun konsolu Magnavox Odyssey 1972 yılında piyasaya çıktığında büyük ilgi gördü. Bu ürün evde eğlence kültürüne yeni bir soluk getiren analog bir sistemdi. Odssey ilk olmuştu ama bu başarısı kısa soluklu olacak ve yerini Atari 2600 efsanesine bırakacaktı. 1977 yılında piyasaya sürülen Atari 2600, dünya çapında 30 milyondan fazla sattı. Ülkemizde “Karakutu” adıyla bilinen Atari, Pacman, Solaris, Battlezone gibi oyunları ile tozu dumana kattı. 2600’den sonra çıkardığı konsollarda aynı başarıyı sağlayamayan firma iflasın eşiğine geldi. Bugün tatlı bir hatıra olarak anımsanan Atari’nin bazı modelleri internette yüksek fiyatlara alıcı bulabiliyor. Büyük Kapışma: Nintendo Sega’ya Karşı Atari eski ihtişamını yitirirken birçok firma sırayla yeni konsollar piyasaya sundu. Nintendo, aynı adı taşıyan konsol ile 1983′de ve Sega da Master Systems adlı konsol ile 1986′da piyasaya girdi. Nintendo 60 milyonluk gibi büyük bir başarıya imza atarken Sega da Genesis modelinin 29 milyonluk satış rakamıyla buna cevap verdi. 1991’de Super Nintendo ile 49 milyon rakamını yakalayan firma Sega’yı alaşağı etti. Nintendo’ya karşı tutunmaya çalışan Sega , Saturn ve Dreamcast ile son bir hamle yapmış ama başarılı olamamıştı. Bu şirketler dışındaki Mattel 1980’de Intellevision ile, Coleco 1982’de ColecoVision ile NEC 1987’de TurboGrafx-16 ile ve Panasonic de 3DO Interactive Multiplayer ile 1993′de oyun konsolu üretse de sektörde tutunamayarak bugünkü bildiğimiz çalışma alanlarına yönlendi. Playstation ile gelen devrim 1994 yılında Sony Playstation’u piyasaya sürdüğünde kimse bu ürünün bir fenomen haline geleceğini öngörememişti. Gerek pazarlama stratejisi gerek de markanın gücü sayesinde dünya çapında 102 milyonluk bir rakama ulaşan Playstation, o güne kadar satılan bütün konsolların rakamının yarısına tek başına ulaştı. Bu donemde1996’da Nintendo bir ilki gerçekleştirererk 64 bitlik Nintendo 64 ‘u piyasaya sundu ama 32 bitlik olmasına rağmen oyun grafikleri ve kolay kullanımı ile Playstation’nın hızını kesemedi. Nintendo 64 her ne kadar istenilen satış rakamına ulaşamasa da işlemcisiyle kendinden sonra gelecek konsollara ilham kaynağı oldu. Mıcrosoft’tan Xbox sürprizi […]

‘Fantezi’ amaçlı yapay kızlık zarı!

İnternette yapay “kızlık zarı” satıldığını öğrendiğimde bir an duraksadım ve kendime ”en sonunda bunu da yaptılar” dedim. Bu kısa süren şaşkınlığım, namus cinayetlerinin aklıma gelmesiyle yerini üzüntüye bıraktı. Cinsiyetçiliğe dayalı namus anlayışı, bekâretin hala tabu olduğu ülkelerde ilginç ürünler ortaya çıkmasına neden oluyor. Seks yapmanın sadece erkeklerin tekelinde olduğunu düşünen, kadının seks yapma özgürlüğünü elinden alan geleneksel toplumlar, günümüzde hala sayıca fazla. Namus kavramı altında kadınları öldüren, onlara acı çektiren erkekler, bu zihniyeti yaratanlar ve destekleyenler değişmediği sürece daha çok yapay zarlar görmeye devam ederiz. Ürün, cinsel fantezi adı altında satılıyor ve yoğun ilgi görüyor. ”Normal bekâret zarının tüm özelliklerine sahip” mottosu ile satılan ürün, çok sayıda kadın tarafından satın alınıyor. Bu ticari ürünün en büyük özelliği ise altında derin bir acı, ölüm korkusu ve karanlık bir zihniyet taşıması. Ürünü Türkiye’de satan girişimcilerden biri olan B.B. ile ürünün hikâyesini konuştuk. Daha önce internet üzerinden başka ürünler satıyor muydunuz?Benim e-ticaret için ilk girişimim oldu. 2008 yılında şu an da faal olan sitemi kurdum. Müşterilerin istekleri üzerine 2 kere sitemi yeniledim. Çok kısa bir süre için de tekrar yenilenmeye ihtiyacı var. Değişen teknoloji de insanların da müşterilerin isteklerine cevap vermemiz gerekiyor. Yapay kızlık zarı satmak nereden aklınıza geldi, böyle bir ihtiyaç mı gördünüz?Daha önceleri de Çin ve Japonya üzerinden Türkiye’de bulunmayan ürünler getirtiyordum. Fakat girişimine cesaret edemedim. Yapay kızlık zarını gazetede gördüm. Firmayla anlaştıktan sonra Türkiye’de bu ürüne talep olacağını düşündüm. Türkiye’de ilk olarak arzını gerçekleştirdim. Ürün hakkında kullananların yorumları… *– memnunietimi yazmak içn sabrzlandm! kesinlikle çok inandırıcı oldu!!çk memnn kaldm.bi aksilik olck die ck heyecanlandm ama öyle basit ve inandrcydıki– çok teşekkür ediyorm aynı gün kargo geldi size de belirttm gibi o gün bana lazımdı hayatımı kurtardınız– bence çok güzel bi ürün erkek arkadaşım anlamadı bile, herkese tavsiye ediyorum.– arkadaşlar ben evleneceğim kişiyle yapıcam eger kan gelmezse beni öldürür yüzde yüz […]

Kadınlara yardım için “el kaldırdılar”

Kadın sığınma vakfı Mor Çatı, Otto Santral’de 8 Kasım’da ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerin açık arttırma ile satıldığı bir müzayede gecesi düzenledi. Esprileriyle satışa katkı sağlayan Cem Yılmaz ve en çok kostümü satın alan ünlü iş kadını Leyla Alaton, müzayedeye damgasını vurdu. Şiddet gören kadın ve çocuklara hukuki, sosyal ve psikolojik destek veren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı 20. yılında büyük bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Kadınlara ve çocuklara uygulanan her türlü şiddetin önlenmesi konusunda duyarlı davranan sanatçılar ve iş insanları Mor Çatı’ya destek vermek için Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul yerleşkesinde bulunan Otto Santral’de bir araya geldi. Ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerinin açık artırma ile satışa sunulduğu geceden elde edilen gelir, Mor Çatı’ya yeni bir sığınak kazandıracak. “Batı”da şiddet yok mu?Türkiye’de çok az sayıda sığınağın bulunduğuna dikkat çeken Mor Çatı psikologu Feride Yıldırım, “Bu yüzden böyle bir müzayede düzenledik” dedi. Gecenin sunuculuğunu yapan Meltem Cumbul, genelde doğu toplumunda kadına şiddetin olduğunu söyledi. Basın mensuplarının “Batıda yok mu?” sorusuna, ünlülerden bile şiddet görenlerin olduğunu söyleyen Cumbul, “Ama doğu toplumu aileye daha çok sahip çıkan bir toplum olmasına rağmen kadına daha çok şiddet var” şeklinde yanıt verdi. Müzayedede satılan kostümlerin ve tabloların fiyatları:Ajda Pekkan kostümü – 1250 TLConcha Buika kostümü – 1500 TLEmel Sayın – 1000 TLGönül Yazar – 1250Hülya Avşar – 2500 TLHülya Koçyiğit – 1750 TLLale Belkıs – 1250 TLMonica Molina – 1250 TLNilüfer – 2000 TLOrhan Gencebay’ın nota desenli kravatı – 2000 TLSezen Aksu – 1750 TLSezen Aksu – 1500 TLSezen Aksu – 1500 TLTarkan – 8250 TLTarkan – 3250 TLTuncer Kurtiz’in şapkası – 3000 TLTürkan Şoray – 3500 TLZühal Olcay – 1500 TLBeşiktaş – 1500 TLFenerbahçe – 2750 TLAlex’in 10 numaralı forması – 1000 TLArda Turan’ın 10 numaralı forması – 750 TLFenerbahçe Basketbol – 750 TLGalatasaray Basketbol – 750 TLFatma Girik portre – 5250 TLMustafa Ayaz tablosu – 4000 TLMustafa […]

Sabah’ın Etik Servisi’ne sorular

Sabah gazetesinin internet sayfalarında “Etik Servisi” adıyla ilginç bir bölüm var. Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Barış Soydan tarafından hazırlanan sayfada okurların karşı karşıya kaldığı kimi durumlarda yaptıkları ya da yapacakları davranışların ahlaki olup olmadığına ilişkin sorular yanıtlanıyor. Bir nevi ahlaki Güzin Ablalık hizmeti yani. “Aman ne güzel bir hizmet” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Ancak yöneltilen soruları okuyunca insan bir garip hissediyor kendini. Garabet, sorulara verilen yanıtlardan ziyade soruların kendisinde. İnternet kullanılarak ulaşılabilen bir siteye girebilen, ortalama okuryazar zekasına sahip olsa da internet erişimi nedeniyle beyaz yakalı olduğunu düşünegeldimiz Türkiye halkının yönelttiği sorulardan bir kaçı şöyle: “Aldatmak etik mi?”, “Yasaklı olan YouTube’a çeşitli yöntemler kullanarak girmek etik mi?”, “Kuyruk bekleyen taksicinin müşteri seçmesi etik mi?”, “Eski sevgilinin başına gelenlere sevinmek etik mi?”… Türkiye’nin halleriPür hal-i mealimizi anlatan bu ve benzeri soruları daha fazla yazmak niyetinde değilim. Bu yazının yazılmasına vesile olan konu başka. “Uzmanı yanıtlıyor” denilen internet sayfasında 28 Ekim 2010 günü A.K. rumuzlu bir okur, “Üniformalı polislerin otobüslere ücretsiz binmesi etik mi?” diye bir soru sormuş. Uzman da yanıtlamış: “Rüşvet almıyor, işkence yapmıyorlar ya, alt tarafı otobüse bedava biniyorlar, ne var bunda? Gazetecilerin, kendilerini bedava ağırlayan şirketler hakkında haber yapması ne kadar etikse, polisin ücretsiz otobüse binmesi, bedava çorba içmesi de o kadar etik. Yani tabii ki etik değil! Şaka yapıyorum yahu, böyle bir şey nasıl etik olabilir ki!” Doğru ama eksik tespitlerSoydan yazının devamında, polisin kendisine şahsi çıkar sağlayanlar hakkında tarafsız, adil, objektif davranmasının mümkün olmadığını vurgulayarak dünyanın her tarafında bunun adının “çıkar çatışması” olduğunu da eklemiş. Otobüse bedava binen polisin o şoföre ceza kesmesi gerektiğinde elinin titreyeceğini vurgulamış. Doğru da söylemiş. Ama eksik. Soydan, polislerin çalışma koşullarından, ağır mesai saatlerinden ve yaptıkları işin yıpratıcılığından ya da amirlerinden işittiği haraketler ya da literatüre “mobbing” adıyla giren tacizlerinden ve en önemlisi aldığı ücretlerin yetersizliğinden de bahsetse, belki bu eksik bir nebze […]

Aşk-ı Memnu: A recent hype of glamour, love and deception

My mother at the other end of the phone lowered her voice as if she was sharing a secret: “I am watching Aşk-ı Memnu’s last episode on the Internet.” I thought this popular culture craze was over the other night. But apparently being in Canada for a family visit and 7-hour time difference had not prevented her to keep up with this lame television drama. Let’s face it, turning a 400 page novel into a 7,200 minute weekly drama in a contemporary setting should be considered an adaptation success. As we all know, Halit Ziya Uşaklıgil wrote Aşk-ı Memnu (Forbidden Love) 110 years ago. Its plot is quite simple. Ambitious widow Firdevs has her eyes set on marriage with the wealthy Adnan bey but Adnan, a widower with two children, Nihal and Bülent, chooses to marry Bihter, Firdevs’ younger daughter. In the meantime, Bihter falls in love with Adnan’s nephew, Behlül. But the young man, after having an affair with Bihter, decides to marry her cousin, Nihal. At the end, Bihter commits suicide. The whole drama has been revolving around this plot for almost 2 years. Turkish television scene, even there was only a single channel, showed great interest in adapting the book. At the time, one of the most famous actresses in Turkey, Müjde Ar played Bihter in a seductive and daring way on TRT, public broadcaster. That version was totally loyal to the book. The new version, on the other hand, is total stretch to 79 episodes showing high-society Istanbul life in luxurious settings with a strong emphasis on class division and including many turns and twists in the story. During the last episode of Aşk-ı Memnu, the streets were literally empty, there was no phone ring yet there were lots of tweets on the Twitter. Twitter was […]

Chatroulette’de bir gece

Üç kadın, kullanıcılarının yüzde 14’ünün “ekranda görmek istemeyeceğiniz hareketler yaptığı” Chatroulette’i merak etti; bir cumartesi gecesini internette geçirdi.

Çınarın dibindeki hazine

İstanbul Ümraniye’de mahalle sakinlerinin çabalarıyla yayınlanan Çınardibi dergisi, üç yıldır kendi yağıyla kavruluyor. Özellikle çocukların katkısıyla hayat bulan dergi, “Yozlaşmaya karşı kültürü, yalnızlaşmaya karşı toplumsallaşmayı” amaç ediniyor. Dergi, bir grup gönüllünün bir araya gelmesiyle oluşan Çınardibi Kültür Merkezi çatısı altında yayınlanıyor. Mahalle inisiyatifi olarak çalışan Çınardibi Kültür Merkezi, dergi yayınının dışında kadınlara okuma yazma öğretmek, mahalle sakinlerini tiyatro ve sinemayla tanıştırmak, futbol, basketbol takımı kurmak, gitar, bağlama, ingilizce ve matematik kursları açmak gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Kadınların toplum içindeki rolünün artırılması için çalışan dernek üyeleri, yola çıktıkları ilk zamanlarda önyargılarla karşılaştıklarını, çeşitli tepkiler aldıklarını, bazı öğretmenleri ve aileleri ikna etmek için çaba sarfettiklerini anlatıyorlar. Derginin çıkış amacının kendini ifade etme kanalı bulamayan sıradan insanlar için bir platform yaratmak olduğunu belirten gönüllüler, çocukların konuya büyüklerden daha fazla ilgi gösterdiklerini söylüyor. Derginin editörü Devrim Boran, bu projeyi hayata geçirmeden önce çok yoğun çalıştıklarını, ancak çocukların katılımını ve havesini görmenin her türlü yorgunluğa değdiğini ifade ediyor. . Kendi mahallesinde ortaya çıkıp tüm Ümraniye’ye yayılmaya başlayan Çınardibi dergisi, yok olmaya yüz tutmuş “mahalleli” kavramını korumaya çalışırken, çocukların sosyalleşmesi adınada önemli işler yapıyor.