Kategori Yaşam

Otomobillerin uçuş tarihi: 2010

Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, insanın mekanik bir aracın yardımı olmaksızın uçamayacağı tezinin sahibi Leonardo da Vinci’yi tekzip etmesinden bu yana insanoğlu hep uçmak için çaba harcadı. Önce Montgolfier kardeşler balonu icat etti, ardından 1903’te Wright kardeşler ilk motorlu uçak denemesini hayata geçirdi. Senaryolara dökülüp filmleri bile yapılan hayallerin hayata geçmesiyle insanoğlu artık başka gezegenler hakkında araştırma yapacak kadar ileri teknolojileri keşfetti. Ve nihayet uçan otomobiller… İnsanoğlunun gerçekleştiremediği son hayal olan uçan otomobiller de artık hayatımızdaki yerini alacak. Projenin sahibi, uçan otomobilleri üretmek amacıyla uzun bir süredir çalışmalarına devam eden ABD’li Terrafugia şirketi… Şirketin 2009 yılının sonlarında piyasaya süreceği Transition adı verilen uçan arabalar karada 190, havada ise 220 km hız yapabilecek. Tasarım aşamasında sonlara yaklaşılan Transation’u sadece özel pilot sertifikasına sahip kişiler kullanabilecek. Üretimi gelen siparişler doğrultusunda yapılacak otomobile sahip olmak isteyenlerin yaklaşık 150 bin doları gözden çıkarması gerekiyor. Kişisel hava taşıtı Havalimanına gidip gökyüzüne yükselmek ve belirlenen noktaya indikten sonra, gidilmek istenen mekâna araçtan inmeden karayoluyla ulaşmak… İnanması zor ama, bütün bunlar 2010’dan itibaren gerçek olacak. Kişisel hava taşıtı olarak sınıflandırılan, kara ve hava ulaşımını birleştirerek yeni bir dönemi başlatacak olan Transation, karayollarında ilerleyebilmek için bütün kriterleri karşılıyor. Bir düğme ile uçak moduna geçen araç kanatların açılmasından sonra motorun ürettiği gücü tekerleklerden alarak yolcu kabininin arkasında bulunan pervanelere aktarıyor. Kalkış yapabilmek için 457 metrelik bir piste ihtiyaç duyan araç, uçak modunda 8 metre 22 santimetrelik kanat açıklığına sahip. 600 kg ağırlığındaki Transition, kanatlarını katlayıp şehir içinde normal bir otomobil gibi de kullanılabiliyor. En yakın havaalanına giderek, yanlara katlanmış durumdaki kanatlarını açıp kalkış yapabilen aracın havadaki saatte maksimum hızı 220 kilometre. Araç en az 1066 metrenin üstündeki yükseklikte uçuyor, 3 bin 657 metreyi de aşamıyor. Hem de ekonomik Tam dolu depo ile 800 kilometre yol yapabilen, 195 kilogram taşıma kapasitesine sahip araç, günde 100 kilometreden fazla yol yapan kişiler için tasarlanmış. […]

İnsanın uykudaki gizemli yolcuğu

Sanem Kardıçalı Uyurgezerlikten muzdarip bir insan düşünün… İşten çıkıp evine gittiğinde koltukta uyuyakalıyor. Daha sonra kalkıp mutfağa gidiyor ve bir bıçak alıp kayınvalidesinin evinin yolunu tutuyor ve tüm bunlar olurken hâlâ uyuyor. Eve vardığında karısının anne ve babasını öldürüyor, daha sonra da kendi evine dönüp uyumaya devam ediyor. Sabah uyandığında ise bir gece önce işlediği cinayetlerden tamamen habersiz ve herkes kadar şaşkın… Türk Uyku Araştırmaları Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Hakan Kaynak uzun yıllardır insanların uykularında yaşadıkları bu gizemli yolculukların izini sürüyor. Bugüne kadar yapılan araştırmaların sonucunda elde edilen bulgulara göre dört farklı evreye ayrılan uykunun ilk üç evresi rüya dışı ya da yavaş dalga olarak tanımlanıyor. Dördüncü evre ise Rem uykusu. Bu evrelerin ilk iki aşamasında diğer aşamalara göre daha yüzeyel uyurken üçüncü aşamada artık derin uykuya geçiyoruz. Uyurgezerlik olarak bilinen hastalık da, derin uyku olarak tanımlanan üçüncü aşamada ortaya çıkıyor. Derin uyku sırasında uyku bir süre sonra yüzeyelleşiyor ve rüya görmeye başlıyoruz. Bu, uyku sırasında her gece bir buçuk saatte bir tekrarlanıyor. Uyurgezerler ise bu dönemde beyin derin uykudayken, kas gerginliği arttığı için kendilerini uyanık gibi hissediyor. Derin uykuyla uyanıklık arasında yaşanılan bu karışık dönemde hasta, yataktan kalkıp dolaşabiliyor, çünkü bir bakıma uyanık. Ancak heyecanları yok. Uyandıktan sonra yaptıklarını hatırlamıyor. Üstelik bu durum uzun da sürebiliyor. Bu tür hastalar, uyku sırasında bazen yataklarına dönüyor bazen de uyandıklarında kendilerini bambaşka bir yerde bulabiliyorlar. Bir çocukluk hastalığı Prof. Dr. Kaynak, böyle bir durumda yapılacak en iyi şeyin hastayı sakinleştirip yatağına döndürmek olduğunu söylüyor, ancak sık tekrarlanmamakla beraber bazen hastayı yatıştırmak kolay olmuyor. Uyurgezer hasta kendini pencereden boşluğa bırakıp yaralanabiliyor mesela, ya da çevresindeki insanlara zarar verebiliyor ve tabii uyandığında hiçbir şey hatırlamıyor.Uyurgezerlik çocuklarda sık rastlanan ve korkutucu olmayan bir hastalık. 13-16 yaş civarında da hasta şikâyetlerinden kurtulmaya başlıyor. Genetik bir hastalık olan uyurgezerliğe yetişkinlerde istisnai olarak rastlanıyor. Ama hastalık çocuklara göre […]

Trafik sıkışıklığına çözüm: Arabanı paylaş

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Trafikte vakit kaybetmekten, her sabah ve her akşam saatlerce yolda takılıp kalmaktan şikâyetçi misiniz? Dünyanın birçok ülkesinde uzun senelerdir uygulanan arabanı paylaş yöntemiyle trafik problemini az da olsa azaltmak mümkün. Arabanı paylaş sistemi, Amerikalıların 1970’lerde uygulamaya koyduğu ve aynı yöne giden herkesin kendi özel aracıyla değil de, tek bir arabayı paylaşarak gitmelerini öngörüyor. Bu sayede hem aile bütçesine, hem de hızla kötüye giden çevre kirliliğinin azaltılmasına katkı sağlanmış oluyor. Amerika’nın öncülük ettiği bu sistem İrlanda, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde de kullanılıyor. Arabasını paylaşanlara özel yol Trafikte yaşanan strese bağlı problemler birçok ülkede gündeme geliyor. Başka sürücülere kızdıkları için kalp krizi geçirenler, kavga edip karakolluk olanlar, hatta birbirlerini öldürenler bile oluyor. Ama en yaygın şikâyet hiç kuşku yok ki araç yoğunluğundan dolayı yaşanan trafik sıkışıklığı. Arabanı paylaş yönteminde sürücüler arabayı kullanırken belirli bir sistem oluşturuyorlar. Grup içerisinde araba kullanmasında bir engeli bulunmayan herkes sırayla sürücü koltuğuna da geçebiliyor. Şehir içi trafikte pek kullanılmayan bu yöntem daha çok şehir dışından şehre ulaşan ana arterler üzerinde kullanılıyor. Sistemin uygulandığı ülkelerde, bu şekilde seyahat edenler için yollarda ayrı bir şerit de tahsis edilmiş durumda. Trafiğin sıkıştığı saatlerde ve yollar üzerinde belirli noktalarda açılan ek yollar sayesinde araba paylaşan insanlar gidecekleri yerlere daha kolay ulaşabiliyorlar. Böylece uygulamanın yaygınlaşması amaçlanıyor. Arabanı paylaş yolcuları için açılan şeritlerin, araç içinde tek başına yolculuk eden sürücülerce ihlal edilmesi durumunda ise para ve uyarı cezası veriliyor. Giderek yaygınlaşıyor Uygulandığı ülkelerde sistemi teşvik etmeye yönelik girişimler de var. Örneğin üniversiteler ve işyerleri ulaşımlarını bu yöntemle sağlayan öğrenci ve çalışanlarına özel parasız park yerleri tahsis ediyor. Kanada’nın Londra eyaleti belediyesinin web sayfasında, vatandaşların özellikle bu yöntemi kullanmaları için özel bir sistem geliştirilmiş. Bu sistemle evleri yakın olan insanların birbirleriyle iletişime geçmeleri kolaylaştırılıyor. Arabanı paylaşı teşvik edenler arasında son zamanların en yaygın sosyalleşme sitesi olarak kabul edilen Facebook da var. Beraber […]

Evinizde hissedin!

Tünel’de unutulmaya yüz tutmuş bir sokağa giriyoruz, binaların arasında çamaşırların sallandırıldığı… The House Apart, hem kaosun içinde hem de bir o kadar korunaklı, sıcacık, “ev gibi”. Lüks otellerde size ait olmayan, sizi yabancılaştıran odalarda geçirilen vakittense, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlayacak, basit ama şık bir konseptle yaratılmış The House Apart’lar. Karşılığında öyle büyük paralar sarfetmenize de gerek yok üstelik. The House Apart’ın ortaklarından ve işletmecisi Alex Varlık, hizmetin sadece konaklamadan ibaret olmadığını, her şeyi içeren bir paket programları bulunduğunu söylüyor. Paket, The House Cafe’de kahvaltı, yeme-içme, alışveriş, eğlence ve havaalanı transferlerini de kapsıyor. Odalarda, konuklar için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Öyle ki yangın söndürme cihazlarının rengi bile metalik gri. Yakın zamanda, anahtarlıkların Louis Vuitton ile kaplanacağından bahsediyor Varlık ve ekliyor “Tabii misafirlerimiz ayrılırken bunları geri almayı unutmayacağız!” Apartların dekorasyonunu, ödüllü mimarlık ofisi Autoban yapmış. The House Apart fikinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Varlık: “Bu, İstanbul’da olmayan bir konseptti. İnsanlar büyük paralar harcayıp lüks otellere gidiyor. Bunun en önemli nedeni evlerindeki rahatlığı hissedebilmek. Fakat resepsiyonda sizi karşılayan görevliden, odalardaki minyatür yiyecek-içeceklere, tek kullanımlık sabunlara kadar her şey sizin oraya ait olmadığınızı yüzünüze haykırıyor. İnsanların asıl aradıkları şey sıcaklık, biz insanlara bunu sunma fikriyle yola çıktık.” Zincirin ilk halkası için Tünel’i seçmiş olmalarına değinince, Varlık haklı olarak semtin dinamizminden bahsetmeye başlıyor. Hedefledikleri müşteri profilinin de Tünel’i ya da Cihangir’i tercih eden kitle olduğunu ekliyor. “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır” Neden reklam yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor: “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır. Kulaktan kulağa yayılan, daha sınırlı fakat daha istenildiği gibi bir müşteri profilimiz var. Kalmaya gelecek misafilerin yemekten alışveriş zevklerine, sevdikleri müziklere kadar her şeyi öğrenip ona göre hizmet veriyoruz. İstanbul’a gelen bir yabancının şehirde kaybolup gitmesini önlüyoruz bir anlamda. Verdiğimiz hizmet bizim en etkili reklamımız”. Varlık, The House Apart’larda turistlerin yanı sıra işadamlarını, üniversite öğrencilerini ve genç çiftleri de ağırladıklarını söylüyor. […]

Einstein Sergisi İstanbul’da

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Doğuş Holding tarafından yaptırılan ve Türkiye’nin ilk, dünyanın ise sayılı örneklerinden biri olarak gösterilen “deneyim merkezi” Doğuş OtoMotion İstanbul, 9 Kasım 2007’de Einstein Sergisi ile kapılarını açıyor. İlk olarak 2002 yılında Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nde, daha sonra Chicago, Boston, Ottowa, Kudüs, Birmingham gibi şehirlerde sergilenen Einstein Sergisi, bu kez OtoMotion İstanbul’da görücüye çıkıyor. Kasım 2007’den Mart 2008’e kadar açık kalacak sergiyi 4 ayda 300 bini aşkın kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Sergi süresince düzenlenecek canlı performanslar, etkinlikler, konferanslar ve atölye çalışmaları da serginin tamamlayıcı etkinliklerini oluşturacak. Küratörlüğünü Dr. Michael Shara’nın yaptığı Einstein Sergisi, dokuz ayrı bölümden oluşuyor: Einstein’ın Devrimi, Yaşamı ve Çağı, Işık, Zaman, Enerji, Yerçekimi, Savaş ve Barış, Dünya Vatandaşı, Einstein’ın Mirası. Sergi kapsamında çocuklar ve yetişkinler için uygulamalı atölyelerin yer alacağı eğitim laboratuvarları bulunuyor. Özellikle okulların, bu çalışmalara yoğun ilgi göstermesi bekleniyor. Ayrıca günümüzün önde gelen fizikçilerinin Einstein’ın mirası hakkındaki yorumlarını içeren video gösterimi, onun ışık, zaman, enerji ve yerçekimi hakkındaki kuramlarını açıklayan etkileşimli objeler, “genel görelilik kuramı” el yazmaları ve “birleşik kuramı” ararken yaptığı son hesaplamaları içeren bloknot da sergi kapsamında yer alıyor. Sergi, American Museum of Natural History (AMNH), The Hebrew University of Jerusalem ve Skirball Cultural Center-Los Angeles’in katkılarıyla gerçekleştirilirken, Türkiye Temsilciliği ve Proje Koordinasyonluğu’nu da The Partners üstleniyor. 25 milyon dolarlık bir yatırımla hayata geçirilen Doğuş Otomotion İstanbul, 11 bin 200 metrekarelik alana yayılıyor. Bu alanın 4 bin 200 metrekaresini Volkswagen, Volkswagen Ticari, Seat, Skoda, Audi, Bentley, Lamborghini ve Porsche gibi markaların yer aldığı showroom kaplıyor. Kalanı ise etkinlik alanı olarak düzenlenmiş.Mekânda her türlü profesyonel alt yapı ile döşenmiş 2 toplantı odası, özel film gösterileri için 140 kişilik konferans salonu, en yeni “high definition” sistemleri ile donatılmış anfi tiyatro düzeni olan 1200 kişilik esnek etkinlik alanı yer alıyor. 57 plazma ekran, 12 adet video projeksiyon cihazı ile 180 derecelik bir ekran, çocukların […]

Eğitimde ikinci bahar

Ebru Engin Avrupa ve ABD’de çok yaygın bir hale gelen “geç yaşta” lisans eğitimi son yıllarda Türkiye’de de yaygınlaşıyor. Yeni eğilimin hangi ekonomik-sosyal değişiklikler üzerinde yükseldiğini, öğrencilerin “ikinci bahar”dan neler beklediklerini İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde geç yaşta lisans eğitimi gören öğrencilerle konuştuk. “Sadece merakımı gideriyorum”Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler 2. sınıf öğrencisi Bayezıd Nas, “Ömür boyu öğrenmek lazım, kendi başına öğrenemiyorsan okullar bu konudayardımcı” diyor. – Kaç yaşındasın, bu üniversiteye başlamaya ne zaman karar verdin? Kısaca kendinden bahseder misin?– 36 yaşındayım. Evliyim, 8 yaşında bir kızım var. Bilgisayar sektöründe çalışıyorum. 30 yaşından sonra değişik alanlara ilgi duyduğumu fark ettim. Bunların içinde iletişim de vardı. Halkla ilişkiler dikkatimi çekti. Bu dalın bana göre olup olmadığını anlamak için Türkiye Halkla İlişkiler Derneği’nin (TURHİD) bir seminerine katıldım. – Hem çalışmak, hem okul zor olmuyor mu?– Zor oluyor tabii, mesela tatil yapmıyorsun, onun dışında işleri zamanında ayarlamaya çalışıyorsun, mümkün mertebe işleri daha evvel bitirmeye çalışıyorsun. Değişik kimlikler ediniyorsun, burada başka bir insansın, işyerinde başka gençlerle genç oluyorsun… İnsanın belli bir yaştan sonra hayatı küçülüyor. Muhatap olduğu insan sayısı çok az oluyor. İşten eve evden işe birkaç arkadaşın oluyor, bu da olandan bitenden uzaklaştırıyor insanı. Okulun şu faydası var, burada yeni genç insanlar ne yapıyorlar ne konuşuyorlar nasıl yaşıyorlar, bunları gözlemliyorsun. – Daha önce üniversite okudun mu?– Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. – Neden Bilgi Üniversitesi?– İletişim konusunda Halkla İlişkiler bölümünün iyi olduğunu öğrendim. – İkinci bir üniversiteye girmeye karar verdiğini söylediğinde çevrenin tepkisi nasıl oldu?– Aslında çok fazla kişiyle paylaşmadım bu durumu. Ne bileyim kişisel bir konu… Yeni bir kariyer yapmaya çalışmıyorum sonuçta, sadece merakımı gideriyorum. Gelecek sorulara cevap vermek istemediğim için kararımı kimselerle paylaşmadım herhalde. – Derslere girdiğinde sohbet esnasında yaşınla ilgili bir mevzu olduğunda insanlar şaşırıyor mu?– Yok, pek yadırgamadılar, ilk başta birazcık oldu ama herhalde biraz küçük de gösteriyorum, herkes kolay kabullendi ya da […]

Beş yaşında anne olmak

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Geçen temmuzda Umut Burnu’nda inanılmaz bir doğum gerçekleşti. Yaşlı bir güvenlik görevlisi tarafından tecavüze uğrayan ve adı kayıtlara geçmeyen on bir yaşındaki küçük bir kız, bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Henüz on bir yaşındaki annenin hem çocuk hem de tecavüze uğramış olması nedeniyle, dünyaya getirdiği bebek başka bir aileye evlatlık verildi. Her ne kadar haber şaşkınlık yarattıysa da, çocuk yaşta doğum yapan annelerin sayısı hiç de az değil. Bilinen ilk vaka 1834’te 2007 mayısında babasının tecavüzüne uğrayan dokuz yaşındaki kız çocuğu buna en güncel örneklerinden biri. Tarihteki ilk kayıtlı çocuk anne vakası 1834’te Amerika’nın Kentucky eyaletinde on bir yaşındaki “hayat kadını” Sally Deweese’e ait. İnanılması en güç örnek ise 1933’te Peru’nun küçük bir köyü olan Paurange’da doğan Lina Medina’nın henüz beş yaşındayken yaptığı doğum. Her küçük kız çocuğu gibi arkadaşlarıyla vakit geçiren Lina onlardan farklı olarak iki yaşını biraz geçmişken ergenlik çağına giriyor.Birkaç yıl sonra Lina’nın karnı büyümeye ve vücudu her hamile kadının geçirdiği değişimleri geçirmeye başlıyor. İlk etapta ailesi küçük kızın ölümcül bir hastalığa yakalandığını sanıyor. Fakat Dr. Gerardo Lozada’nın yaptığı tetkik sonucu beş yaşındaki küçük kızın yedi buçuk aylık hamile olduğu tespit ediliyor. Lina’nın babası, kızının düzenli bir şekilde adet gördüğünü bildiğini, bir süre sonra da kanamalarının kesildiğini belirtiyor. Bunun üzerine Lina’nın babası gözaltına alınıyor. Annesini ablası sanıyordu Olayın yaşandığı dönemde çıkan haberlere göre doğumdan sonra aile normal bir hayat sürmeye devam ediyor, hatta doktorların bu mucize bebeği ve anneyi inceleme isteklerini geri çeviriyorlar. Lina’nın dünyaya getirmiş olduğu Gerardo, on yaşına kadar Lina’yı ablası zannediyor. 1979’da Gerardo kanserden hayatını kaybediyor. Lina hâlâ hayatta, evli ve çocuğu var.Lina ve bebeği hakkında başka ilginç bir haber ise 1957’de Time dergisinde çıkan “Küçük Anneler” isimli makalede yer alıyor. Habere göre Dr. Gerardo Lozada, Lina’ya ve doktorla aynı ismi taşıyan bebeğine sahip çıkmış ve 1939’dan itibaren Lina’nın eğitim ve gelişim […]

Tasarımcıların yeni gözdesi pisuvarlar

“İnsan işediği bir yer için niye kafa yorar ki?” Soruya verilecek cevap, sorana göre değişir. Duruma erkekler açışından bakıldığında, pisuvarın asıl işlevinden çok daha fazla şey ifade ettiğini söylemek mümkün. Bazıları için başka insanlarla tanışılıp sohbet edilen bir sosyalleşme alanı iken, kimileri için zorda kalınmadıkça uğranmayacak, insana kendini korunmasız hissettiren bir yerdir pisuvar önü. Nitekim yazar Gül Abus bu konuyu “Pisuvar Tedirginliği” adlı romanında uzun uzadıya anlatır… Ama biz konuyu çok uzatmadan tekrar erkeklerin pisuvar maceralarını renklendirmek için çalışan tasarımcılara dönelim isterseniz. Kadın bedeni, dudak, rahibe, saksofon ve son olarak da çiçek şekillerinde pisuvarların yer aldığı erkek tuvaletleri post modern bir sanat galerisini andırıyor. Çiçek şeklindeki pisuvarların yaratıcısı Clark Sorensen, daha önce ayakkabı, ağız, kupa şeklindeki pisuvarları denediğini ve çiçek şeklindeki pisuvarın, pisuvar kullandığı sırada aklına geldiğini söylüyor. Sorensen bu tasarıma banyolarda şık durması bakımından kadınlarca da ilgi gösterileceğine inanıyor. Pisuvarda oyun… Erkeklerin pisuvar keyfinin oradaki sohbetler ve post modern pisuvar şekilleri ile son bulduğunu zannetmeyin sakın… Birçok erkeğin vazgeçilmezi olan futbol, nokta atışı gibi oyunlar artık pisuvarlarda, üstelik tam da tahmin ettiğiniz gibi oynanıyor. Bir tanesinin içinde bir futbol sahası, bir kale ve kaleye asılı duran bir top var. Amaç belli! Topu vurup kale direklerinin içinden geçirmek. Deliğe yakın sinek resmi ya da delik hizasında çizilmiş atış tahtası olanlar da var. Seçiminizi iyi yapın, unutmayın ki bir seferde bütün oyunları denemek gibi bir şansınız maalesef yok. Bu kadarı da pes doğrusu demeden önce erkeklerin bu küçük oyuncaklarının yeni tasarımlarının insanoğluna yararlarına bir bakalım. Pisuvardaki deliğe yakın sinek resmi fikrinin bir Hollandalı profesöre ait olduğunu biliyor muydunuz? Pisuvar kullanıcıları sineğin üzerine işemek suretiyle pisuvarı ıskalamıyor ve bu da temizlik malzemesi kullanımında yüzde 30 ila yüzde 40 arasında bir tasarruf sağlıyor. Futbol sahası ve atış poligonu fikrine de aynı amaç yön veriyor. Vitra da erkeklerin pisuvar başındaki sorunlarını iyi tespit etmiş […]

Türkiye halk üniversitesi: İSMEK

Engin Çalık ecalik@medyakronik.com İstanbul’da 1996 yılında üç kurs merkezinde üç branşta 141 kursiyer ile başlayan İstanbul Meslek Edindirme Kursları Projesi (İSMEK) bugün gerek ulaştığı kursiyer, gerekse eğitim verdiği kurs merkezlerinin sayısıyla “dünyanın en büyük yetişkin eğitimi projesi” haline geldi. İSMEK’i “Türkiye’nin halk üniversitesi” olarak adlandıran İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eğitim Müdürü Mehmet Doğan sorularımızı yanıtladı. – İSMEK 1996 yılından beri faal olan bir proje. O yıldan bu yana projeye başkanlık yapan isim siz misiniz?– 1996 – 2001 arası başka bir arkadaşımızın başkanlığındaydı, 2001’den itibaren ben devraldım. – İSMEK’e bugüne kadar katılan toplam kursiyer sayısı 380 bin. Bu rakamın 315 bini son üç senede katılanlardan oluşuyor. Son üç senedeki bu gözle görülür artışı neye bağlıyorsunuz?– Bunu şuna bağlıyorum; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş eğitime fevkalade önem veriyor. Diyor ki: “Eğitim bizim olmazsa olmazımızdır. Nasıl ki hayatın tasarrufu yoksa eğitimin de tasarrufu yoktur.” Biz de Sayın Topbaş’ın talimatları doğrultusunda bu projeyi şehrimizin dört bir tarafına taşıdık. Düşünebiliyor musunuz Kadir Bey göreve geldiğinde 15 milyon nüfuslu bir kentte sadece 18 bin kursiyerimiz vardı. Başkanımız bize programlı bir şekilde, sağlıklı bir büyümeyi, sağlıklı bir gelişmeyi esas alarak bu projenin etnik planlamasını yapmamızı istedi. Çünkü nicelik ve donanım eğitimde önemli unsurlardır. Bu yüzden başkanımızın talimatları çerçevesinde periyodik olarak branşları ve merkezleri çoğaltmaya başladık. Bu çoğalmayla birlikte kursiyer sayımız da çoğaldı doğal olarak. – 2007–2008 eğitim dönemi için belirlediğiniz bir hedef var mı?– 2007–2008 eğitim yılı için başkanımızın belirlediği hedef 200 bin kursiyerdir. 30 ilçede, 20 beldede, 201 kurs merkezinde, 106 branşla 200 bin kursiyere hizmet vermeyi hedefliyoruz. -Diğer eğitim kurumlarından, özellikle Milli Eğitim’den farkınız nelerdir?– Biz mahalle odaklı çalışıyoruz. Milli Eğitim’den farkımız bu. Milli Eğitim belli merkezlerde eğitim verir. Ama biz merkezden taşraya doğru gideriz. Yani eğitimi halkın ayağına götürürüz. Zaten kursiyer sayımızdaki katılımı arttıran en önemli unsurlardan biri de budur. – Eğitim verdiğiniz […]

Kadınlar neden öldürür?

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com Kadınlar neden katil oluyor?Psikolog Dr. Nazan Öğünç’ü kadın katillerin dünyasına dahil olmaya kışkırtan ilk soru bu olmuş. Bir yıl boyunca haftada iki gün zamanının büyük bölümünü Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevi’nde geçiren Öğünç cinayet işleyen 45 kadının sorunlarını dinlemiş, onları cinayete iten sebepleri araştırmış. Öğünç’ün araştırması Türkiye’de cinayet işleyen kadınlarla yapılan ilk ve tek çalışma… Araştırmacı, “kadınlar neden katil oluyor” sorusuna yanıt ararken, kimi zaman çarpıcı, kimi zaman da görmeye alışık olduğumuz suçlu–kurban profiliyle karşılaşmış. Öğünç’ün araştırması, kadın cinayetlerinde cinayet sebebinin çoğunlukla aile içi şiddet ve tartışmalar olduğunu ortaya koyuyor. Çıkar çatışması, namus, kıskançlık, hırsızlık, gasp ve çok az sayıda tasarlanmış öç alma, öne çıkan başka cinayet nedenleri… “Suç hedeflerine bakıldığında eşini ya da partnerini öldürenlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Rastgele insan öldüren kadınlar, birinci derecede yakınını öldürenlere göre çok daha küçük bir grup” diye diyor Dr. Öğünç. Şiddet şiddeti doğuruyor Dr. Öğünç’ün yaptığı araştırmada sadece bir tane tasarlanmış cinayet var. O da yıllardır süregelen bir ensest vakası sonucu işlenmiş. 18 yaşına kadar babasının tacizine katlanan genç bir kızın hikâyesi var cinayetin ardında. Annesinin onu koruyamaması, babasının alkollüyken taciz etmesi ve ayık olduğunda sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranması çileden çıkarmış genç kızı. Yıllardır biriken öfke, en sonunda babasını uykusunda öldürmesiyle son bulmuş. Öğünç, çocukluktaki bu türden deneyimlerin vakaların çoğunda bir etken olduğunu anlatıyor:“Bu kadınların hepsinin günlük hayatlarında şiddet var. Yapılan araştırmalarda kötüye kullanım ve ihmal, aile içi şiddet, çocukluğunda fiziksel kötüye kullanım söz konusu. Bu da şiddetin şiddeti doğurması gibi bir varsayıma götürüyor bizi.” Kadınların cinayet işledikleri aletleri de inceleyen Öğünç, şöyle bir tabloyla karşılaşmış: “Yarısından fazlası kesici ya da delici alet kullanmış. Ateşli silahlar ikinci sırada yer alıyor. Cinayet işleyen erkeklere baktığınızda ise ateşli silah kullanımı ilk sırada. Kadınlar tasarlanmış cinayet işlemedikleri için aniden görülen şiddete tepki olarak o an ellerine geçen ilk aletle […]

Gerçek hayattaki Shrek

Övgü Akgürgen 1903 yılında Fransa’da doğan Maurice Tillet, 14 dil bilen ünlü bir şairdi. 20’li yaşlarında geçirdiği acromegaly (büyüme hormonunun aşırı salgılanmasıyla ortaya çıkan hastalık) kemiklerinin ve iç organlarının aşırı genişlemesine, dolayısıyla vücudunun deforme olmasına neden oldu. Dış görünüşü hayli değişen Tillet, sokağa çıktığında alay konusu oluyordu. Bu yüzden memleketi Fransa’yı terk edip Amerika’ya taşındı. Amerika’da Fransız meleği adıyla Amerikan güreşi yapmaya başladı. 1944’te ünlü güreşçi Steve Caset’i yenince adı Amerika’nın en popüler güreşçileri arasında anılmaya başladı. Ama şair ruhlu güreşçinin şöhreti pek uzun sürmedi. 1954’te kalp krizinden hayata gözlerini yumduğunda ardından çok sayıda hayranı gözyaşı döktü. Güreş şampiyonu Booby Managoff, bu çirkin suratlı Fransız Meleği’nin üç maskını yaptırdı. Fransız Meleği’nin çözülemeyen sırrı O masklardan birini alan Tillet’yle neredeyse ölmeden birkaç gün öncesine kadar satranç oynayan en yakın arkadaşı işadamı Patrick Kelly, Fransız Meleği hayata gözlerini yumduktan sonra ilginç bir deneyim yaşadı. Kelly başından geçenleri şöyle anlatıyor: Tillet’nin maskı birlikte satranç oynadığımız makinenin üzerinde duruyordu. Bir sabah uyandığımda satranç makinesinin fişi çekik olmasına rağmen çalıştığını gördüm. Mühendis bir arkadaşımdan makineye bakmasını rica ettim. Ama gizemi onlar da çözemedi ve Tillet’nin maskı üzerinde dururken satranç makinesinin kendiliğinden çalıştığını kabul ettiler…”

Yemediğinde mutlu olanların hastalığı: Anoreksiya

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com – Anoreksiya bir yemek yeme bozukluğu. Bu bozukluğu nasıl tanımlayabiliriz?– Psikolojik olarak bir sorunu olan bazı insanların, kendilerini kilolu hissetmeleriyle başlayan bir süreçtir bu. Kişiler, çevreden aldıkları tepkilerle bir baskı altına girerler ve “Blumia” dediğimiz hastalığın ilk evresi başlar. Fazla kilolarından bir an önce kurtulmak isteyen hasta, kilo verdikçe etraftan “böyle çok güzel oldun” gibi reaksiyonlarla karşılaşırlar. Ve bu durum onları daha da çok kilo vermeye iter; ne kadar çok kilo verirse o kadar iyi gözükeceğini düşünür ve kendini o kadar iyi hisseder. – Bilinçaltındaki psikolojik sorundan ve baskılardan bahsettiniz. Ne tip sorunlardır bunlar?– “Çok kilolusun” baskılarından öte, insanın psikolojisinin altında yatan sorunlar daha önemlidir. Hastanın mutlaka bir takıntısı vardır. Genelde bunlar ailevi sorunlar şeklinde olabilir. Veya kişinin girdiği bir ortamda başarısız olması da olabilir. Ama genel anlamda daha orta düzey ailelerde, çocuk ya daha çok ilgi çekmek için ya da çevreden daha iyi tepkiler alabilmek için kilo vermeyi bir yol olarak seçer. Buna sosyo ekonomik düzeyi daha yüksek olan ailelerin çocuklarında da rastlanır, ancak bu defa çevresel faktörler, arkadaşlar hastanın psikolojisinde daha etkili olur. Ancak yine de kişinin kendi psikolojisinin hastalığa bir altyapı hazırladığını unutmamak gerekir.– Bu kişiler vücutlarını çevrelerine bir tepki vermek için kullanırlar diyebilir miyiz?– Evet. Kesinlikle bu bir tepkidir. – Yoğun fiziksel aktivitede bulunan insanlar da bir risk taşıyor mu? Mesela balerinlerin, sporcuların sürekli ince bir vücuda sahip olmaları gerekiyor ve bu konuda uyarılar alıyorlar…– Bu tamamen kişiyle alakalıdır. Bu insanları bir risk grubuna sokmak doğru değildir. Bizim meslek grubumuzda da bu hastalığı yaşayan, ve ölümle sonuçlanmış vakalar var. Mesela diyetisyen bir tür beslenme uzmanıdır ama o kimliği taşıyamamış olabilir. Diyetisyendir ama kiloludur. O kimliği taşıyabilmesi için daha ince görünmesi gerekmektedir. “Sen nasıl diyetisyensin” gibi tepkilerle karşılaşmıştır. Ama bunu herkes yaşayacak diye bir şey yok. Onun sinir sisteminde muhakkak bir sorun vardır ki […]

Kurusıkı deyip geçme

Ersan Bayram Amerikan filmlerin beylik sahnesidir: Adamımız vızır vızır bir caddede bir dükkâna girer. Raflara sıra sıra dizili silahlara göz gezdirir. Satıcı, her birinin ne kadar üstün özellikleri olduğunu sıralar. Kahramanımız aklına ve eline yatan birisini seçer. Parayı öder, alır. Sonraki sahnelerde ise ortalama 90 dakikalık filmde onlarca insanın mevta oluşuna tanık oluruz. Filmden çıkanlar mutlu ve huzurludur. Kötü adam kaybetmiştir. Peki, kaybeden sadece kötü adam mıdır? Ya da yarım saatlik çizgi filmlerden, haber bültenlerine ve neredeyse tüm TV kanallarını istila etmiş o kötü filmlere dek ekranlarımızdan evlerimizin içine bizlerin ve çocuklarımızın beynine yerleşen silahlı şiddet görüntülerinin asıl kurbanları kim? Kurbanın kim olduğuna bağlı olarak zaman zaman ilk sayfalara da taşınan “3. sayfa haberi”lerine konu olan düğünlerde, asker uğurlamalarında, maç kutlamalarında yılda 700 kişinin ölmesi ya da yaralanması yanıtlıyor aslında soruyu. Peki, bunun sorumlusu kim? Şiddet dolu çizgi filmleri çocuklarının izlemesinde sakınca görmeyen ebeveynler mi? Silaha sahip olup onu ortalıkta teşhir etmekte beis görmeyen, at-avrat-silah üçlemesini şiar edinmiş ‘delikanlılar’ mı? Silah satın alma ve ruhsat edinmeyi bu kadar kolaylaştıran kanun yapıcılar mı? Küçük Amerika olma yolunda… Filmlerde sıkça görülen silah satın alma sahneleri henüz Türkiye’de gerçekleşmese de silah sahipliğini nüfusa oranladığımızda küçük bir Amerika olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Bireysel silahsızlanmaya yönelik etkinlikler yürüten Umut Vakfı’nın verilerine göre şu anda yurt çapındaki ruhsatlı tabanca ve tüfek sayısı 3 milyon civarında. Buna ek olarak 7 milyonun üzerinde de ruhsatsız silah taşınıyor. Buna her yıl ortalama 3 bin kişinin ateşli silahlarla hayatını kaybettiğini eklersek “küçük Amerika’ olma yolunda ne kadar yol kat ettiğimiz de ortaya çıkar. Kurusıkılar mafyanın da gözdesiGerçek silahları yasal yollardan dükkânlardan satın almanın zorlukları karşısında her yaştan “silah sever” çareyi yakın mesafeden atıldığında öldürücü olabildiği kanıtlanan kurusıkılara sahip olmakta bulmuştu. Yıllarca denetimden uzak ve sadece bir kimlik fotokopisiyle 18 yaşını dolduran tüm heveslilere satılabilen bu silahlardan Türkiye’de kaç kişide olduğuna […]

İstediğini al, gönlünden kopanı öde

Çeviri ve derleme:Duygu Ertürk İnternetin yaygınlaşması sonucu albümler satmaz, dergi ve gazeteler okunmaz oldu. Bu nedenle yapımcılar ve pazarlamacılar tüketiciyi cezbedecek yeni yollar keşfetmek için uğraş veriyor, yaratıcılıklarını konuşturuyorlar ki ürünleri piyasada fark yaratıp, müşteriyi tavlasın. Bu amaçla ortaya çıkan en son trend ise “gönlünden ne koparsa” konsepti. Bu konseptte aldığınız cd’nin, derginin fiyatı, yediğiniz yemeğin ne kadarlık bir ödemeyi hak ettiği sadece sizin tasarrufunuzda. Konsept şu ana kadar ülkemizde uğramadı ama yurtdışında pek çok sektörde hızla yayılıyor ve talep görüyor. Müzik sektörü öncü oldu Dünyada bu konsepti uygulamaya geçirenlerin başında, dünyaca ünlü müzik grubu Radiohead geliyor. Grup, “In Rainbows” adlı son albümlerinin fiyatını klasik uygulamalardan farklı olarak müşterinin belirlemesini istedi. Albümü edinen herkes albüme, uygun bulduğu fiyatı ödüyor.Ancak müzik endüstrisi uzmanlarınca yakından izlenen proje hüsrana uğramış gibi görünüyor. İnternet izleme kuruluşu Comscore’a dayandırılan verilere göre, Radiohead’in 10 MP3 dosyasından oluşan son albümünü grubun internet sitesinden indirenlerin yalnızca yüzde 38’i bunun için para ödemiş. Albüme para verenler ortalama 6 dolar öderken, ortalama 8 dolarla Amerikalı hayranlar en çok para ödeyenler olmuş.Radiohead’in ardından, indie pop kültürü dergisi Paste de akıma uydu ve dergi aboneliğinde “ne kadar istersen o kadar öde” uygulamasını başlattı. Dergi, 2 haftalık süre içinde 1 yıllık abone olan okurdan sabit bir fiyat yerine, minimum 1 USD olmak üzere, ödemek istediği parayı aldı.Derginin yayın yönetmeni Tim Regan Porter, okurun dergiye ne kadar değer biçtiğini merak ettiklerini ve bu yolla, bunu öğrenebileceklerini söylüyor. Porter: “Bu, alışılmışın dışında bir uygulama ama böylelikle ömür boyu Paste fanatiği olan okurlar kazanacağımızı ümit ediyoruz. Ayrıca bu yol, okurun bize verdiği değeri ölçmek için çok daha gerçekçi bir yol.” Yemek sektöründe yayılıyor… Müzik ve medya sektöründe yenilikler olur da yemek sektörü onlardan aşağı kalır mı? Kalmaz. Nitekim, dünyanın çeşitli yerlerinde “dilediğini öde” restoranları ve kafeleri açılmaya başladı bile.Avustralya’da sadece Melbourne’de 3 tane restoran var: Lentil […]

Bir elin nesi yok ki…

Duygu Ertürk Oktay Birken… 7 Ağustos 1988 günü İstanbul’da doğmuş. Doğuştan sol eli diğerinden farklı. Bu rahatsızlığın adı henüz tıp literatüründe olmadığı için anlatmak gerekir: Sol eli sadece kemik. Kemiğin üzerinde parmaklar büyümemiş, küçük kalmış.Neyse… Önemli olan bu değil. Asıl mesele, henüz 19 yaşındaki bir gencin, hepimizinkinden farklı, gelişmemiş parmakları olan eliyle, yani kendisiyle, yani hayatla bu kadar barışık olması. Suratında ufacık bir sivilce ya da gözünde arpacık çıksa sokağa bile çıkmayan bizlerin dünyasında…Oktay elinin sakatlığı konusunda pek konuşmamış ailesiyle. Sadece küçükken birkaç kez “Anne, ben neden böyle doğdum?” diye sormuş. Annesi çok geçerli bir cevap verememiş. Doktorlar da sorunun çözümünü hatta adını bile bulamayınca vazgeçmiş artık sormaktan. “Babam ben doğduğumda baharatçılık yapıyormuş. Karadeniz’e gidermiş sık sık. Belki Çernobil Faciası’yla ilgisi vardır sakatlığımın” diyebiliyor sadece. “Zaten artık sormaya gerek bile duymuyorum. Sorulacak bir şey yok bence. Benim bir kusurum yok çünkü. Böylesine güçlü hissetmemdeki en önemli rol ailemin. Onlara minnettarım ki, benimle her zaman gurur duydular ve beni hayata sıkıca bağlanmam için desteklediler. Tüm organları yerinde olan bir insan ne yapıyorsa ben de aynısını yapabiliyorum. Ondan daha iyi hem de. İnadına… Beni kıskansın diye…”Haksız değil. Oktay, küçüklüğünden beri çok aktif bir çocukmuş. Öğretmenleri de hep yaka silkermiş zaten ondan. “Acayip konuşurum kendimi bildim bileli. Öyle böyle değil hem de…”Neler yapmamış ki, iki eli tutanların yapmaya cesaret bile edemediği… Masa tenisi mesela… Davutpaşa Lisesi Masa Tenisi birincisi… Türkiye Masa Tenisi Şampiyonu’yla oynama şansını bile yakalamış: “Yenildim tabii ama müthiş bir tecrübe oldu benim için. Öyle herkese nasip olmaz.” Basketbol da oynamış… Hiç kimsenin hafife alamayacağı, takdire şayan bir medeni cesaret örneği göstermiş ve lisede basketbol takımı seçmelerine girmiş. Korkmamış mı peki, iki tane sağlam el gerektirdiği düşünülen bir sporu yapmaya aday olmaktan?“Neden korkacakmışım? Ben buyum. Eğer elim topu tutmama engel olmazsa sorun yoktu ve olmadı. Kazandım seçmeleri.” Söylediğine göre “iki eli […]

Kedigillerin mutluluk kaynağı

Övgü Akgürgen Kedilerin en sevdiği bitkiler arasında yer alan kedi otu (nepeta bitkisi), aslandan, jaguara kadar kedi ailesinin vazgeçilmezleri arasında. Kediler kokladığı zaman uyarıcı, yediği zaman ise yatıştırıcı bir rol oynayan bu mucizevî bitkinin sonuçlarını sağdaki videodan izleyebilirsiniz… *Kedi nanesi(Nepeta), ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından 250 tür çiçek açan bir bitki cinsi. Bu grubun üyeleri, Avrupa, Asya ve Afrika’ya özgüdür.Morfolojik özellikleriTürün çoğu, ot cinsinden sürekli bitkilerdir, ama bazıları, çok yıllık bitkidir. Çiçekler, beyaz, mavi, pembedir veya leylak renginde olabilir. Sapların ucuna doğru birkaç kümede meydana gelir. Çiçekler; boru biçiminde şekillidir ve küçük mor noktalarla seçilir. Genelde kedi naneleri olarak bilinir.Medikal kullanımı Kedinanesi terlemeyi sağladığı için çoğu zaman bitkisel çay olarak kullanılır. Orta yaştaki kişiler için sinirlilik, grip, ateşlenmelerin önlenmesinde kullanılır. Bunların dışında ağrılı mesane iltihabı sendromlarında, ishal, kolik ve bazı çocuk hastalıklarını iyileştirdiği, premature doğumlar ve sabah bulantılarını önlediği iddia edilir. Saçları kuvvetlendirdiği ve hızlı büyümesini sağladığı söylenmesine rağmen, kanıtlanamamıştır. Bazen lavman olarak kullanılır.Bitkisel ilaç olarak, Catnip sinir yatıştırıcı müsekkin ve antispazmodik olarak kullanılır. Ayrıca uykusuzluk, stres, adetle ilgili kramplar, öksürük ve bağırsaklara ait rahatsızlık gibi bulguları hafifletmek için kullanılır.Iowa State Üniversitesinde yapılan bir çalışmada Nepeta cataria’nın bitki yağı olarak elde edilen saf nepetalactonenin, haşere kovucu olarak kullanılabileceği belirtilmiştir. Püskürtülen sineklerde 10 kat etkili olduğu tespit edilmiştir.*Kaynak: Vikipedia.org

İkinci bahar’ın adresi

Aslıhan Birgülabirgul@medyakronik.com 1950’li yıllardı. Mahalle komşusu iken filizlenmişti aşkları. Birbirlerine hiçbir zaman açılamamışlardı ama aşkları ilkokul sıralarında da devam etmişti. Aşkın dillendirilemediği zamanlardı. Ali’nin, kurşun kalemlerinin ucunu çakıyla açıp Ayşe’nin önüne koyup kaçarak anlattığı aşkı, kaçamak bakışlar, göz süzmelerle karşılığını bulurdu.Birbirlerinden haberli, birbirlerine vurgun ama hiçbir zaman konuşmadan aynı tutkuyla devam etti aşkları. İlkokul bitip de yatılı öğretmen okulunu kazanınca Ayşe, aşklarını söze bile dökememişken ayrılık girdi araya. Birbirlerinden habersiz, dile kolay 50 yıllık bir ayrılık. Araya başka aşkların, evliliklerin, çocukların, ayrılıkların, boşanmaların girdiği yarım asırlık bir ayrılık…Artık ikisinin de torun sevecek yaşlarda olduğu, aşkın çakıyla kalem ucu açarak değil cep telefonlarından kısa mesajlarla ya da elektronik postalarla ilan edildiği günlerdir. İkisi de bekârdır. Kimse kimseden haberdar değildir. Anne babalarının yalnızlığına çare bulmak isteyen çocukları da birbirlerinden habersiz, birisi annesini birisi babasını üye yapar internet üzerinden faaliyet gösteren aynı çöpçatanlık sitesine. Bilgisayar teknolojisini bilmeyen anne babaları yerine yazışmaları da kendileri yapar çocukların. Derken iş karşılıklı telefonların alınmasına kadar gider ve çocuklar aradan çıkar. İlk telefon konuşmasında tanırlar birbirlerini. 60’lı yaşlarını sürerken dili değişse de masumiyeti bozulmayan aşkları, 50 yıllık ayrılıktan sonra 15 gün içinde yapılan bir nikâhla son bulur. Film değil gerçek İnsana, “bu kadarına da pes” dedirtecek bir film senaryosunu hatırlatan bu hikâye tamamıyla gerçek aslında. İsimlerinin yayımlanmasına karşı çıktıkları için uydurma isimlerle hikâyelerini anlattığımız kahramanlarımız ikinci baharlarını çocukluk aşklarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Bu imkânsız aşkı mümkün kılan şey ise geçtiğimiz aylarda faaliyete geçen annemevlenecek.com ve babamevlenecek.com isimli internet siteleriydi. Müşterilerinin isteği doğrultusunda isim vermeden hikâyeyi anlatan sitenin genel koordinatörü Yusuf İnan üyelerin mahremiyetine, yaşları ve konumları gereği çok önem verildiğini belirttikten sonra sitenin kuruluş hikâyesini şöyle anlatıyor:“Yine kendi sitelerimizden biri olan ve 25 bin çiftin yuva kurmasını sağlayan disikus.net sitesi sayesinde evlenen doktor bir bayanın, annesi için bizden yardım istemesiyle aklımıza geldi bu düşünce. Annesinin kendileriyle kalması sonucu […]