Umut ve korku sınırı Yunanistan

Uluslararası Af Örgütü 2012 -2014 tarihleri arasında Türkiye’den Yunanistan’a gitmeye çalışan mülteci ve göçmenlerin 188’inin öldüğünü açıkladı.

Uluslararası Af Örgütü 2012 -2014 tarihleri arasında Türkiye’den Yunanistan’a gitmeye çalışan mülteci ve göçmenlerin 188’inin öldüğünü açıkladı.

Yunanistan Euro bölgesinden çıkartılma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu olasılık gerçekleşirse eski para birimi drahminin kaç para edeceği ise belirsiz

HaberVs Başbakanlığa bağlı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) tarafından hayata geçirilen “AB Yolunda Genç İletişimciler Yarışması”nda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesiöğrencileri üç dalda birinci oldu. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) tarafından AB İletişim Stratejisi çerçevesinde 4 farklı kategoride düzenlenen yarışmada slogankategorisinde birinciliği, “Bu Değişim Hepimize İYİ GELECEK” sloganıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Ceren Bettemir, Başak Karamanve Gizem Yücelen kazandı. İstanbul’dan 24 üniversite ve 5 meslek yüksekokulunun katıldığı yarışmada, TV kategorisinde birinciliği, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Hazar Deniz Aksaylı, Hakan Güzey, Ahmet Alper Başkanve Açelya Köse, “Hayatımız Alaturka”adlı eserleriyle kazandı. Farklı alanlarda AB standartlarını anlatan 3 farklı kısa filmden oluşan eser, “hayatımızın alaturka, standardımızın ise Avrupa” olduğunu eğlenceli bir kurgu ile sunuyor. Radyo kategorisinde birinciliği, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Ali Kaan Kılıç, Emel Gamze Sargın, Asena Kılıçve Beril Dedeoğlu, “Avrupa’da”(Dinlemek için tiklayın>>) adlı cıngıl çalışmalarıyla aldı. İki farklı cıngıl çalışmasından oluşan eser, AB üyeliğinin günlük hayatımıza olumlu katkılarına değiniyor. Basılı Materyal ve Açık Hava Reklamı kategorisinde birinciliği ise Işık Üniversitesi’nden Hande Özgeldi, “To Higher with Turkey” (Türkiye ile Daha Yükseğe) adlı eseriyle aldı. Avrupa ülkeleri ve Türkiye kamuoylarındaki karşılıklı önyargıları ve bilgi eksikliğini gidermek için genç iletişimcilerin yaratıcılığından faydalanmak açısından bir ilk oluşturan yarışma ile İstanbul’da binlerce iletişim öğrencisine ulaşıldı. Projeler “AB`nin Değerleri”, “Çağdaşlaşma Projesi Olarak Türkiye`nin AB`ye Üyeliğinin Günlük Hayatımıza ve Çeşitli Sosyal Kesimlere Olumlu Etkileri”, “Türkiye`nin Üyeliğinin AB`ye Kazandıracakları”, “Türkiye-AB Mali İş Birliği Projelerinin Türkiye`ye Sağladığı Kazançlar”, “Gümrük Birliği`nin Türk Ekonomisine Olumlu Etkileri” konu başlıklarına göre hazırlandı. Yarışmanın jürisinde Nail Keçeli, Mehmet Akbay, Erol Olçak, Ali Saydam, Fatih Akol, Sevilay Yükselir, Tayfun Talipoğlu, Bülent Tanla, Zeynep Gürcanlı, Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seçil Deren Van Het Hof, Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Derya Tellan, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fatih Keskin, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ragıp Taranç yer aldı. Yarışmada birincilik ödülünü kazanan eser […]
HaberVs Dünyanın 151 ülkesindeki 176 milyon üyesiyle dünyanın en büyük işçi örgütü olan Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ( tarafından yapılan çevirisini yayınlıyoruz. Recep Tayyip ErdoğanBaşbakan, Türkiye CumhuriyetiAnkara 7 Mart 2011 Asılsız iddialarla nedeniyle bir gazetecinin/sendikacının tutuklanmasıSayın Başbakan, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) olarak sizlere gazeteci Ahmet Şık’ın tutuklanmasını protesto etmek için yazıyoruz. Ahmet Şık aynı zamanda, IFJ’ye ve ETUC ve ITUC üyesi DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikasının bir üyesidir. 3 Mart tarihinde, Ahmet Şık 6 gazeteci ile birlikte gözaltına alınmıştır: Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Sait Çakır, Müyesser Yıldız, Çoşkun Muslukve Yalçın Küçük. Ayrıca gazetecilerin evleri aranmış, bilgisayarlarına ve defterlerine el konulmuş ve dün de haklarında tutuklama kararı çıkmıştır. Diğer iki gazeteci, İklim Bayraktar ve Mümtaz İdil, geçen hafta tutuklanmış, İklim Bayraktar polis tarafından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken, Mümtaz İdil hala savcılığa sevk edilmemiştir ve sağlık problemi bulunmaktadır. Her ikisi de geçen hafta polis tarafından ofisleri basılan OdaTv.com haber sitesinde yazmaktadırlar. Üç gün önce Oda Tv yöneticiler polis tarafından gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. 3 Mart günü sabah saat 7’de polis Şık’ın Beyoğlu’ndaki evinde arama yapmıştır; aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde yayın yapan HaberVesaire sitesinin de ofisinde arama yapılmıştır. Ahmet Şık, ait bu sitede editörlük yapmakta ve aynı zamanda Türkiye’den İngilizce haber sunan Bianet’te de yazmaktadır.Şık, gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile beraber Ergenekon davası üzerine kitap yazmıştır. Şimdi bu iki yazar hakkında “Ergenekon örgütü üyesi olmak” ve “halkı kin ve nefrete teşvik etmek” iddialarıyla haklarında dava açılmıştır. Aynı zamanda Şık, son 25 yılda emniyet teşkilatı içindeki “kimi grupların örgütlenmesi” ile ilgili kitap hazırlıyordu. Şık’ın ne Ergenekon davası hakkındaki kitapları ne de bir gazeteci ve yazar olarak faaliyetleri yıkıcı bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda yukarıda da bahsedildiği şekilde Şık’ın gözaltına alınış sürecinden de anlaşılıyor ki, siyasi konular hakkında yazan ve çalışan profesyonel kişiler […]

HaberVs Strasburg’da toplanan Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda Hollandalı Hristiyan demokrat Ria Oomen-Rujiten’in hazırladığı raporu bugün (9 Mart) onayladı. AP, raporda “polis ve yargı tacizine maruz kalan” Nedim Şener, Ahmet Şık ve diğer gazetecilerin davalarını yakından izleyeceğini belirtti. Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğünün “endişe verici biçimde kötüye gittiği” vurgusu yapılan raporda, Türkiye’deki ifade özgürlüğü tutukluluk süreleri, adil yargılama, polis şiddeti, eşcinsel düşmanlığı sorunlarına değinildi. Raporda, “Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi tanınan gazetecilerin tutuklanmasının bu tür yargılamalarda güven kaybına neden olabileceği, halbuki bu davaların tam tersine demokrasiyi güçlendirmesi gerektiği” ifade edildi ve özgürlükler konusunda şu noktalara değinildi: * Düşüncelerin cezalandırılması Türkiye’de insan haklarının korunmasının önündeki en temel engellerden birini oluşturmaktadır. * Yeni Radyo/TV yasasını “ticari” perspektiften olumlu olmakla beraber, yasanın mahkeme veya yargıç izni olmaksızın “ulusal güvenlik” adına bazı yayınların durdurulmasına imkan tanıması kaygı verici. * Türkiye’de özellikle “soruşturmanın gizliliğini ihlal” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla gazeteciler aleyhine açılan davalar ve bazı internet sitelerine yönelik yasaklar endişe verici. * Ceza Kanunun 301, 318 ve 220’inci maddeleri ile Terörle Mücade Kanunu’nun 7/2 maddesinin ifade özgürlüğü önünde engel oluşturuyor. * İfade özgürlüğüyle ilgili yasal çerçevenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirilmesi gerekli. * Türkiye’de makul sürede adil yargılama koşullarının bulunmuyor. “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları kapsamındaki aşırı tutukluluk süreleri kaygı verici, tüm zanlılar için “gerçek yargı güvencesi” getirilmeli. * Yargıtay’ın anayasal düzene karşı işlenmiş suçlarda geçici tutukluluk süresini 10 yıla kadar çıkması kabul edilemez. TBMM’ye bu alanda Türk yasal mevzuatını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanmayla ilgili maddesiyle uyumlu hale getirmeli. * AİHM’nin 14 Eylül 2010 tarihli Hrant Dink davasına rağmen, “Dink’in gerçek katilleri ortaya çıkmasın diye Türk devleti içindeki unsurların yarattığı yapay engeller” endişe verici. * Gösteri ve örgütlenme özgürlüklerine saygı duyulmalı. Polisin geçen Aralık ayında Ankara’da üniversite öğrencilerinin gösterilerini aşırı güç kullanarak bastırması kabul edilemez. * […]

adreslerinden alınabilir) Belki hatırlayacaksınız 2007-2008 yıllarında Ankara Ticaret Odası da (ATO) vize konusundaki haksızlıklara dikkat çekmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB’de serbest dolaşımın çoktan kazanılmış bir hak olduğunu dile getirmişti. ATO açıklamasında bir vize için 40 belge istendiği, ayrıca parmak izi, biyometrik fotoğraf ve iris taraması dahil olmak üzere pek çok kişisel verinin talep edildiği, bunların üstüne de hatırı sayılır miktarda ücret alındığı ifade edilerek Türkiye’nin vize ve kotalar nedeniyle yılda 5 milyar dolarlık zarara uğradığı belirtiliyordu. Türkiye’nin AB ile ilişkisi neredeyse 50 yıla dayanıyor. Türkiye bu ilişkide gümrük birliği dahil yükümlülüklerinin pek çoğunu yerine getirdiği halde, sahip olduğu haklardan yeterince yararlanamıyor, yararlandırılmıyor. İşçisiyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla öğrencisiyle bedelini fazla fazla ödediğimiz gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olan dolaşım hakkının, hemen ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için tanınmasını istemek, bunun için en radikal önlemleri almak, Türkiye’deki ve 27 Avrupa ülkesindeki her hükümetin görevidir diye düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz ben çok seyahat meraklısı biri sayılmam. Bir yere bıraksanız otuz sene sonra dönüp aynı yarda bulacağınız insanlardan biriyim. Yani kendim için bir şey istemiyorum, ama eğer birileri “küreselleşme” diyorsa, “serbest rekabet” diyorsa, “insan hakları”, “özgürlükler”, “hukuk” diyorsa, bunun gereklerini de derhal yapmak zorunda. Aksi halde Almanya da, başka Avrupa ülkeleri de Ali Nesin Hoca’nın ve daha bir çok kişinin yokluğuna katlanmak zorunda kalır, benden söylemesi…

Kültür Köprüleri sözcük anlamını biraz soyut bir yerde arıyormuş gibi gözükse de hiç değil. Yani en azından 83 yaşındaki Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass’ın önerisini duyduktan sonra: “Bana çok yakın olan bir konuya değinmek istiyorum. Almanya ve Polonya arasındaki ilişki her zaman karmaşık ve gergin bir ilişki olmuştur. Savaşlar esnasında yenenler, yendikleri ülkelerin sanatını genellikle yağmalar. Almanlar da bunu yaptı işgal ettikleri yerlerde. Sonra Almanya’yı yenenler Almanya’yı yağmaladı. Hatta “yağma sanatı” diye bir kavram gelişti. Tabii sonra uzun uzadıya müzakereler yapılmıştır, neler geri verilecek diye ama başarılı olmamıştır. Benim bir önerim vardı; Polonya sınırındaki Oder nehrinin kıyısındaki Frankfurt’ta bir köprü inşa edelim, her iki taraftan yağma edilen kültür değerlerini sergileyelim demiştim, Böylece bütün ulusal karmaşanın dışına çıkabileceğimizi düşünmüştüm…” Oder’de bunu yapamamışlar, Grass nedenlerini şöyle anlatıyor: “Komisyonlar birbirine giriyor, kime ne şekilde verilecek diye kavgalar sürüp gidiyor. Sınırları aşan değerler bunlar. Zapt edemezsiniz kültürü, edebiyatı… Sansüre rağmen sınırları aşar. Dolayısıyla bu tür köprüler sadece retorikten ibaret değildir.” Grass, ayrıca bu modelin Türkiye ve Kıbrıs arasında pekâlâ gerçekleşebileceğini söylüyor ve kültür dallarını ele alırken kavramlardaki ulusal iddianın değişmesi gerektiğini vurguluyor: “Alman edebiyatından değil Alman dilinde edebiyattan söz etmek doğru olur. Türk dilinde, Kürt dilinde edebiyat demek doğru olur. Bu ülkelerin zenginliğini gösterir.” “Köprülerin yüzyılı” 17 Nisan’da santralistanbul‘da gerçekleştirilen “Avrupa Birliği Kültür Köprüleri” panelinde Günter Grass’la Buket Uzuner, Elif Şafak, Mario Levi ve İsveçli yazar Asa Lind edebiyat ve kültür üzerine tartıştı. Bu yüzyılı “köprülerin yüzyılı” olarak tanımlayan Elif Şafak, edebiyatın köprü oluşturacağına inanıyor ve yazma sebebini şöyle açıklıyor: “Yazarken başkası olmaya çalışıyorum ki başkası (öteki) kalmasın.” Buket Uzuner ise konuya biraz fantastik yaklaşacağını belirterek “Edebi melekler gökte bekliyor. Onların açtığı yolu hiçbir siyasetçi açamaz” diyor ve ekliyor: “Bir romanın yapacağı propagandayı başka hiçbir şekilde yapamazsınız.” Üç anadilli (İspanyolca, Fransızca, Türkçe), İstanbullu yazar Mario Levide tam burada devreye giriyor: “Ben o köprüleri […]

Yunan aktivistler, Alman Focusdergisinin Yunanistan’daki mali krizi ve Avrupa Birliği’nden aldığı mali desteği hicveden kapağına yine aynı yöntemle cevap verdi. Focus, üretmeden tüketen Yunan halkını illüstre etmek için Yunanistan’ın kültür mirasından faydalanmıştı. Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY (Memleketim) dergisi de kapağını aynı temayla tasarladı. Haftalık 700 binlik tiraja sahip Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus, 22 Şubat tarihli nüshasının kapağında foto montaja başvurmuş, antik Yunan kaynaklı Milo Venüsü heykelini orta parmağını kaldırırken resmetmişti. Kapakta “Avro ailesinin dolandırıcıları” başlığı kullanılmıştı. Bu yayın Yunan basınında büyük tepkiyle karşılandı. Ancak belki de en etkili tepki, Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY dergisinden geldi. O TOΠOE MOY, 23 Şubat tarihli nüshasının kapağında Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi varlık) heykeline yer verdi. Dergi Satir’in cinsel organına gönderme yaparak “Borçlarımız mı? Alın!” başlığını kullandı. Devamında da “Ama önce borçlu olduğunuz savaş tazminatlarını ödeyin” alt başlığını tercih etti. Focus, makalesinde, Yunanistan’ın AB ülkelerine 300 milyar avroluk borcunu mikroskop altına almış, AB ülkelerinde bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı için belirlenen oranın yüzde 3 olmasına rağmen Yunanistan’ın yüzde 15’lere doğru gitmesini eleştirmişti. Makalede Yunan halkı yan gelip yatmak, tembellik yaparak dışarıdan gelen paralarla geçinmek ve AB’ye katkıda bulunmamakla itham edilmişti. Selanik merkezli gönüllü eylem grubunun karşılıksız dağıtılan yayın organı O TOΠOE MOY, internet sitesinde de yer alan bir mesajla Focusdergisi editörüne seslendi. “Dergimizin bu son sayısı ve Satir size, meslektaşlarınıza ve saygıdeğer derginize adanmıştır” dendi. Focus’un hakaretlerini kabul ettiği var sayılan Yunan halkı ve siyasetçileri de bu sert mesajda nasibini aldı. Focus’a adanan Satir Sayın Bay Helmut MarkwortFocusdergisi Genel Yayın Müdürü Derginizin kapağı bir zevksizlik ve kabalık ürünüdür. Paralarınız konusunda duyduğunuz kaygı, ülkemizin tarihine ve kültürüne hakaret etmek hakkını size vermez. Kültür, Sayın Bay Markwort, grubumuzun dergisinin kapağında görülmektedir. Kültür, Atina Arkeoloji Müzesinde bulunan bu Satir heykelidir. Umarım onu biliyorsunuz. Dergimizin […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi, tek başına girerek kazandığı ihaleyle birlikte Avrupa Parlamentosu’na (AP) danışmanlık hizmeti verecek. 5 yıl süreyle AP tarafından istenen ve belirlenen konularla ilgili çalışmalar ve sunumlar yapacak. IRIS adlı Fransız düşünce kuruluşunun lideri olduğu konsorsiyumda da yer alan Bilgi Üniversitesi, yine aynı kurum tarafından AP’ye danışmanlık yapması için seçildi. Üniversite, hazırladığı tüm raporları IRIS’e gönderecek ve çalışmalar oradan AP’ye iletilecek. Avrupa Araştırmaları Merkezi (CEPS)’ile de daha önce çalışmalarda bulunan Bilgi Üniversitesi’nin, bu kurum tarafından IRIS’e tavsiye edildiği belirtiliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Senem Aydın Düzgit, danışmanlık hizmetinin verilmesinde önemli katkısı olan isimlerden biri. Üniversitenin AB ilişkileri bölümü program koordinatörlüğü görevini de sürdüren ve Avrupa Birliği Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi olan Düzgit, aynı zamanda Avrupa Araştırmaları Merkezinde (CEPS) araştırmalar yapıyor. Senem Aydın Düzgit, üniversite olarak daha önce Avrupa Araştırmaları Merkezi (CEPS)’ile çalıştıklarını ve onlar tarafından IRIS’e tavsiye edildiklerini söylüyor. Düzgit, kendilerinden şu anada kadar sadece Türkiye’nin ilerleme raporu ve ticari ilişkilerle ilgili bir çalışma istendiğini belirtiyor:“Biz AP’den gelen talepler üzerine çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve bu çalışmalarda iyisi ve kötüsüyle kendimizi değerlendiriyor ve önerilerimizi sunuyoruz.” İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin vermiş olduğu bu hizmetin AP’nin karar alma mekanizmasında içerden bir katkı sağladığını söyleyen Düzgit, politik olarak değil aynı zamanda akademik görüşlerin de Türkiye- AB ilişkilerini içinde olumlu yönde etkileyeceğinin altını çiziyor. Bilgi Üniversitesi danışmanlık çalışmalarını sadece uluslararası ilişkiler ve Avrupa Birliği Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde çalışmakta olan akademisyenlerle değil okulda görev alan tüm akademisyenlerle sürdürecek. Örneğin medya ile ilgili bir rapor istendiğinde, bunun medya bölümünde çalışan akademisyenlere danışılarak hazırlanacak. Ekonomi, kültür veya istenen herhangi bir konu için de aynı yönteme başvurulacak. Ayrıca Bilgi Üniversitesi’nin danışmanlık adı altında yapmış gerçekleştirdiği çalışmalar yayın niteliği de taşıyacak. Tüm raporlar sunumlar çalışmalar AB’nin kendi web sitesinde de yayınlanacak.

/ Brüksel Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkileri, yıllardan beri hem medyada hem de sokaklarda, süreçle ilgili uzmanlığı olsun ya da olmasın her vatandaşın en çok konuştuğu konulardan bir. AB’nin merkezinde de Türkiye’nin durumu sıkça konuşulan ve hâlâ çözüme kavuşamayan bir başlık olmayı sürdürüyor. Avrupa Parlamentosu (AP), özellikle gelişme raporu adını verdiği, 33 maddenin yer aldığı bildirgedeki her maddenin aynı titizlikle yerine getirilmesinin çok önemli olduğunun altını çiziyor. Türkiye, özellikle insan hakları, ekonomi ve demokrasi konularında AB’den gelen uyarılara maruz kalmakla beraber, konulara acilen deyim yerindeyse bir “tamirat yapılması” gerektiğinin altı çiziliyor. Türkiye gerçekten de, hâlâ parti kapatma gibi konularla uğraşırken daha çok eleştiri ve uyarı alacağa benziyor. Bu tarz ciddi sorunların yaşandığı bir süreçte Brüksel’deki hava da aynı derecede gergin oluyor. Özellikle parlamentonun şu sıralar üzerinde en çok durduğu konu Kıbrıs. Yıllardan beri çözülemeyen bu sorun, Türkiye’nin AB’ye girme sürecini en çok etkileyen olaylar arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Hatta yapılan toplantıların ve süreçle ilgili konuşmaların tümü Kıbrıs sorunu ile başlıyor demek doğru olur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme sürecinde yaptıklarını takip eden komisyonda yer alan Finlandiyalı Dr. Taneli Lahti, Türkiye’nin AB üyeliğini çok istediğini ve bunun gerçekleşeceğine inandığını vurguluyor. Ancak şu an için bu üyeliği engelleyecek en önemli sorunun Kıbrıs meselesi olduğunu düşünüyor: “Her iki ülkenin de somut adımlar atması gerekiyor ve artık bu anlaşmazlığın en kısa zamanda çözüme ulaşması gerekiyor. Biz AB olarak bu sorunun ortadan kalkması için elimizden gelenleri yapıyoruz.” Lahti ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyesi olması nedeniyle Türkiye’nin bu sorunu çözme konusunda daha fazla çaba sarf etmesi ve yapıcı adımlar atması gerektiğini de vurguluyor. Lahti, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumuyla ilgili sorulara ve Türkiye’nin her koşula uyması halinde bile AB’ye girişinde sorun yaşayacağı iddiaları karşısında ise sessiz kalmayı yeğliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini tüm kalbiyle istediğini ve bunun için çaba sarf ettiğini söyleyen […]

Seçim bölgesi Eyüp olan Devlet Bakanı Egemen Bağış, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ısantralistanbul’da ağırladı. Bağış, mikrofonu bulmuşken, AB politikasını övmeden edemedi. Taner Yıldız’ın santralistanbul’daki konuşmasının öncesinde ve sonrasında mikrofon Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’taydı. Bağış “Değişen Dünya Düzeninde Türkiye’nin Enerji Politikaları” konferansının açılış konuşması yaptı. Aynı kabinede ve arkadaş olmaktan gurur duyduğu Taner Yıldız’ı seçim bölgesi Eyüp ve santralistanbul’a getirmekten çok mutlu olduğunu söyledi. Başından beri Türkiye’nin enerji konusunda bir merkez olabiliceğini savunduğunu söyleyen Bağış, “Türkiye’de kaynak yok ki” diyenlere şu örneği verdiğini dile getirdi: “Yemen’e gidene kadar bizde kahve de yoktu. Ama oradan aldığımız kahve artık dünyanın dört bir tarafında Türk kahvesi olarak kabullenildi.” Konu enerjiydi ama davetliler de politikacıydı. Böylece Taner Yıldız’ın erken ayrılmasıyla birlikte masada yalnız kalan Bağış, Türkiye’nin AB politikasıyla ilgili konuşma fırsatı buldu. Bağış, Türkiye’nin üyeliğini reddeden ülkelerin bile proje bazında Türkiye ile çalışmak için fırsat kolladığını savundu. Bunun nedenini “Türkiye’nin bir çözüm ülkesi olması”na bağlayan Bağış, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının yüzde 70’nin Türkiye’nin doğu, güney ve kuzey komşularında bulunduğuna dikkat çekti. Türkiye’nin coğrafi konumunun AB’ye üyeliğine katkıda bulunacağını söyledi. “Taç giyen Roumpuy akıllandı” Avrupa’da yapılan AB toplantılarında karşı görüşlerin var olmasının Türkiye açısından hiçbir önem taşımadığını AKP’nin seçim sloganı olan “durmak yok, yola devam” sözleriyle destekleyen Bağış, Anayasa değişikliği, demokratik açılım gibi yeniliklerin esas olarak AB için değil vatandaşlar için yapıldığını söyledi. Türkiye’nin üyeliğine güçlü ifadelerle karşı çıkan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy’un AB başkanlığına gelmesinden endişe duyup duymadığıyla ilgili soruyu “Rompuy, daha önce alınmış kararlara sadık kalacağını ve istese de bireysel olarak bir engelleme yapamayacağını belirtti” şeklinde cevapladı. Bağış, Roumpuy’un açıklamasını “taç giyen başa akıl gelir” sözüne bağladı. 2002 ve 2004 yılları arasında TBMM Genel Kurulu’nda alınana karalar ve uluslararası politikalar sayesinde Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye karşı saygınlığı ve söz hakkının arttığını iddia eden Bağış, İsmail Cem’in başlattığı Türk-Yunan ilişkileri konusundaki […]

HaberVs*“Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” paneli için bugün İstanbul’a gelen Avrupa Birliği üyesi altı ülkenin gazetecileri HaberVs’ye konuştu. Bu gazeteciler, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda bağlı bulundukları gazete ya da haber ajansı adına çalışan yada AB haberlerini yakından takip eden isimlerdi. İçlerinde sadece Die Zeit gazetesi muhabiri Michael Thumann daha önce Türkiye’de görev yapmıştı. Muhabirlerimiz gazetecilere, panelde değinmedikleri iki konuda soru yöneltti. Bu sorulardan ilki, kendi ülkelerinde Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda kamuoyu desteği olup olmadığıydı. İkinci soru ise, 2004’te referandum sonrasında Kıbrıs sorunu hakkında görüşlerinin ne olduğuydu.*Özge Erel-Erim Hüner-Berk Doğan-Mert Oynargül-Niso Esim-Berk Doğan

Mine Savaş Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci yıllardır, fakat belirli dönemlerde daha yoğun olarak karşımıza çıkıyor. Sorun gündemde değilken kimileri tarafından unutuluyor, ancak gündeme geldiği anda da ciddi tartışmalara sebep oluyor. Türkiye’nin son dönemde biraz da uykuya yatırdığı AB süreci, İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusu’nda gerçekleşen 17’nci AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı ile yine gündeme taşındı. 17 yıldır gerçekleşen bu konferans, aslında Türkiye’nin uzun zamandır, uzun bir yolda ilerlediğini de gösteriyor. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin en erken 2013’te gerçekleşmesi bekleniyor. Fakat üye olmak isteyişimizin gerçek öyküsü, 12 Eylül 1963’te İsmet İnönü’nün başbakanlık döneminde gerçekleşen Ankara Anlaşması’yla başlıyor. Böylece, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilk bağ kurulmuş ya da kurulamamış oluyor. Anlaşma tam bir sene sonra yürürlüğe giriyor, fakat anlaşmanın tam da yıl dönümünde gerçekleşen 12 Eylül Darbesi ile işler değişiyor ve AET ile Türkiye arasındaki bu anlaşma donduruluyor. Anlaşmayla darbe arasında geçen 17 senede ne olup bittiği pek bilinmiyor, zira demokrasideki ciddi aksaklıklar sadece kâğıt üzerinde imzalanan süreci donduruyor. Türkiye 1983’te çok partili döneme geçiş yapıyor. Böylece, Türkiye’nin AB ile arasındaki buzlar az da olsa eriyor, ama buzların erimesi üyeliği beraberinde getirmiyor. 14 Nisan 1987’de Turgut Özal hükümeti, tam üyelik başvurusunda bulunuyor. Beklenen tam üyelik gerçekleşmiyor, fakat 1 Ocak 1996’da Türkiye, AB ile Gümrük Birliği’ne giriyor. Bu gelişme, üç yıl sonra Bülent Ecevit hükümetini heveslendiriyor ve 1999’da ikinci başvuru gerçekleşiyor. 17 Aralık 2004’te gerçekleştirilen toplantıda Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin AB’ye katılma müzakerelerinin, 3 Ekim 2005’te başlatılmasına karar veriyor. Halen katılma müzakereleri devam ediyor ve uzun bir süre de devam edeceğe benziyor. Mehmet Ali Birand, bugüne kadar düzenlenen hemen tüm AB – Türkiye Gazeteciler Konferanslarına katılan tek gazeteci. Birand bugünkü toplantıda da kürsüdeydi ve toplantı çıkışında HaberVs muhabirine şunları söyledi: “Türkiye 45 yıldır AB’nin kapısını aşındırıyor gibi gözüküyor, ama durum hiç de öyle değil. İlk başvuru 1987’de Özal döneminde, ikinci başvuru […]

Avrupalı ve Türk gazeteciler bugün, Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkilerini değerlendirmek üzere İstanbul’daydı. Gazeteciler bu işi, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun organizasyonuyla 17 yapıyor; “AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı”nda bir araya geliyor. İşte 17 yıldır süren bu geleneğin bu seneki ev sahibi İstanbul Bilgi Üniversitesi, Santralİstanbulyerleşkesiydi. “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” başlığıyla gerçekleşen panelde Avrupa’dan yedi, Türkiye’den dört gazeteci kürsüdeydi. İzleyicler arasında en ön sırada, Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Marc Pierini vardı. Panelin açılış konuşmasını yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil Güven, yarısı dışarda bırakılmış bir Kıbrıs ve verdiği sözleri tutmayan bir AB nedeniyle Türkiye’de Avrupa Birliği’ni savunmanın çok zor olduğunu söyledi . Ayrıca Bilgi Üniversitesinin AB çalışmalarına hız verdiğini ve bu kapsamda lisans ve yüksek lisans programları açtığına değindi. Rektör Güven’den sonra kürsüye çıkan Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış “Avrupa gerçekten küresel olmak istiyorsa Türkiye’ye ihtiyacı var. İstanbul’suz bir Avrupa’yı düşünemiyorum. Türkiye çok önemli bir ülke çünkü AB hariç Avrupa’nın bütün kurumlarına tam üyedir. Ayrıca G20 ve NATO üyesi olan Türkiye çok güçlü bir ekonomiye sahip, dünyada 15., Avrupa’da alıncı en güçlü ekonomi. Türkiye doğunun en batısında, batının da en doğusunda yer alıyor. Bu nedenle önemli bir köprü, İsrail ve Suriye, Afganistan ve Pakistan, Rusya ve Gürcistan, İran ve Amerika arasında global sorunların çözülmesine etkili bir ülkeyiz. Kilise, sinegog ve cami yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yer alıyor. Ermeni , Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Yahudi inanan, inanmayan hepsi birlikte yaşıyor. Bu bizim AB’ye katacağımız en önemli şey. Türkiye medeniyetler çatışmasının çözümüdür” sözleriyle mikrofonu panelist gazetecilere bıraktı . Gazeteciler, panel yöneteticisi, Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kaya’nın sorularını cevapladılar. Şunları söylediler: “AB’ye süpheyle bakmayı biz başlattık” John Peet (The Economist, Britanya)Bana sorarsanız ben Türkiye’yi, Almanya ve Rusya ile aynı gruba koyarım çünkü konum olarak […]

Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede, geçen günlerde yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri bu kez de parlamentoda her zamanki, görmeye alıştığımız partilerin sandalye kapma yarışı şeklinde geçti. 2009-2014 yılları arasında görev yapacak olan parlamentoda 267 sandalyeyle birinci parti olmayı kimseye kaptırmayan Hristiyan Demokratlarla, 159 sandalye sayısıyla bu sene de ikinci parti olan Avrupa Sosyalist Partileri Grubu (PES) geçen seneki parlamento düzenini korumuş oldu. Üçüncülüğünü koruyan Avrupa için Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE) de 81 sandalyeyle parlamentodaki yerini aldı. Cem Özdemir’in de üyesi olduğu Yeşiller/Avrupa Serbest İttifak Grubu (Greens/EFA) ise 51 sandalyeyle AB için söz sahibi oldu. Seçimlerin ardından tüm dünya basını konuyu farklı pencerelerden bakarak yorumladı. Türkiye basını ise seçim sonuçlarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ile bir hayli ilgilendi ve sağcı kanatın güçlenmiş olması Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde olumsuz etkileri olacağı sonucuna varıldı.Ancak seçimlerin tüm bu kendini tekrar eden işleyişi içerisinde bir parti sıyrıldı ki tüm bu tekdüzelik bozuldu. AP’ye girebilmek için gerekli yüzde 7,1’lik oy oranını alarak parlamentoda bir sandalye kazanan Korsan Parti ( Piratpartiet/ Pirate Party) kendilerinin de beklemediği bu gelişmeyle seslerini duyurabilecekleri çok önemli bir platforma girmiş oldu. Partinin sesini duyurabilmesi önemli, çünkü eleştiri, öneri ve vaadleri bugüne kadar duymaya alışık olduklarımızdan bir hayli farklı. Sloganlarıysa, tüm dünya halklarının diline tercüman olur nitelikte: “Tüm vatandaşlar için adalet, özgürlük ve demokrasi talep ediyoruz”Bu slogan aslında çok klişe bir söylem gibi dursa da Korsan Parti özgürlüğü, demokrasiyi ve adaleti bilgi çağına uyarlayarak istemesiyle diğerlerinden ayrılıyor. İsveç örneğini izleyen İspanya, Danimarka, Almanya, Hollanda, İsviçre, Brezilya ve Kanada’da da korsan partileri kuruldu.Kurulduğu ilk 24 saatte 2 bin üye Politikasına geçmeden önce partinin Avrupa Parlamentosu’nda sandalye kazanmasına kadarki süreci anlatmakta fayda var. Bugün İsveç’in en büyük üçüncü partisi olan Korsan Parti oluşumu aslında bir internet sitesiyle başladı. Haziran 2006’da “Pirate Party Bay” adıyla kurulan sitenin başarmak istediği altı etap vardı. Birinci etap sundukları […]

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Konrad Adenauer Vakfının her yıl ortaklaşa düzenlendikleri Türk-Alman Gazeteciler Seminerlerinin 23’cüsü geçen hafta sonu Antalya’da yapıldı. “Tarihi Miras ve Güncel Beklentiler Arasındaki Türkiye” başlığı altında mahalle baskısından, medyada bilgi kirlenmesi ve Türkiye’nin dış politikasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan dokuz ayrı konuda yapılan panellere 40 kadar gazeteci ve akademisyen katıldı.Hayli hareketli ve tartışmalı geçen oturumlardan ilki Türkiye’nin yeni Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun ortaya attığı “Stratejik Derinlik” kavramı üzerine cereyan etti. Konuşmacılardan Milliyet Gazetesi yazarı Semih İdiz, kavramı “Stratejik Kafa Karışıklığı” olarak nitelerken, diğer konuşmacı, Zaman yazarı Şahin Alpay ülkenin dış politikasının dar kapsamlı olmaktan çıktığını ve Türkiye’nin hem bölgesel hem de global bir güç olma yoluna girdiğini savundu. Alpay, 2005 yılından sonra AB ile ilgili reformların yavaşlamasını ise Ergenekon, Anayasa Mahkemesinin AKP’yi hedef alan kararları gibi faktörlere bağladı.Bunu izleyen “Türk-Alman Medyası ışığında Ortadoğu” başlıklı panelde de konu gene Türkiye’nin dış politikasıydı. Milliyet’ten Kadri Gürsel de AKP hükümetlerinin dış politikasını eleştirerek, bugün izlenen yolun sonunda Türk dış politikasının “çıpasının” Irak ve ABD’ye bağlı kalacağını AB hedefinden uzaklaşılacağını ileri sürdü.Bu oturumda konuşmacı olan Alman gazeteci Thomas Gutschker ise İsrail’in Gazze saldırısı gibi bölgede tepki yaratan olaylara Alman basının nasıl yaklaştığını anlattı. Gutschker’in İsrail’e fazla yüklenmemesi Türk meslekdaşlarının eleştirilerine yol açtı.AB milletvekillerinin tepkisi bireysel Daha sonraki “AB Parlamentosunda son beş yıla bakış” oturumunda konuşan AB Parlamentosu üyesi ve Türk-Alman Vakfı Başkanı Vural Öger Türkiye’de AB sözcülerinin söylediklerine aşırı tepki gösterilmesinden yakındı. Avrupa Parlamentosu üyelerinin Türkiye’yi hedef alan demeçlerinin ise bireysel yaklaşımlar olduğunu ve ciddiye alınmaması gerektiini ileri sürdü. Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy gibi AB liderlerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmalarının da fazla anlam ifade etmediğini belirten Öger, bu açıklamaların iç politika nedenleriyle yapıldığını iler sürdü.“Türkiye’nin AB Sürecindeki Gelişmeler ve Güncel Görünüm” başlıklı panelde de Türk dış politikasının eleştirilmesine bu kez Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever […]

/Kaş Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Gökseki köyü kıyısındaki taşocağı yöre halkına korku yaşatıyor. Konutları zarar gören ve resmi kurumlara yaptıkları başvurulardan sonuç alamayan Göksekililer, geçtiğimiz hafta düzenledikleri eylemle taşocağında dinamit kullanımının sona ermesini talep ettiler. Türkiye’nin en güzel sahillerinden birini işgal eden ocak, Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü’ne (DLH) ait ve Makyol firması tarafından işletiliyor. Taşocağında son günlerde 120 kilo dinamit patlatıldığı iddia ediliyor. Patlamalar, taşocağına 250 metre mesafedeki bazı konutlara ve bu konutlara ait su depolarına zarar veriyor. Konutları zarar gören ve aralarında Gökseki’ye yerleşen AB vatandaşlarının da bulunduğu köylüler, yetkililerle yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayınca 29 Mayıs’ta taşocağında eylem yaptı. AB’li yerleşimcilerle Türk köylülerin elele tutuşarak yaptıkları eylem ilginç görüntülere sahne oldu. Eylemin ardından akşam saatlerinde yazılı bir açıklama ileten yüklenici firma Makyol’un Genel Müdür Vekili Özay Turnaoğlu, ocaktaki taş çıkarma işlemine son verildiğini belirtti.“Yetkililer yardımcı olmuyor” Önceki gün sabah saatlerinde Kaş- Kalkan karayolunda bulunan taşocağına gelen yüze yakın köylü, kamyon ve iş makinelerinin ocağa giriş çıkışına engel olmak için elele tutuşarak çalışmanın durdurulmasını istedi. Olay yerinde bulunan Jandarma yetkilileri eylemcilere ocağın yasal olarak çalıştığını belirterek eyleme son vermelerini talep etti. Bunun üzerine eylemciler Kaş Kaymakamı Süleyman Yılmaz’ın olay yerine gelmesini ve kendilerine çalışmanın durdurulması konusunda teminat vermesini istedi. Bu sırada bazı eylemcilerle Jandarma arasında tartışmalar yaşandı. Bazı eylemciler, yetkililerin kendilerine yardımcı olmaktan kaçındığını dile getirerek bu eylemle haklarını aradıklarını belirtti. Çalışmaların durdurulması sözünü almadan ocaktan ayrılmayacaklarını açıklayan eylemciler, Jandarma ekipleriyle birlikte Makyol firmasının proje sorumlusu Osman Almaz’la bir görüşme yaptı. Görüşmede ocaktaki patlamaların sona ereceği sözünü veren firma yetkilisi Almaz, ocağın bulunduğu alanın doldurularak ağaçlandırılacağını belirtti. Bunun üzerine dağılan eylemciler, Gökseki’de yeniden bir araya gelerek patlamaların sürmesi durumunda hukuki yolla mücadele kararı aldı. Yerleşim alanına 250 metre Kaş merkezinde yer alan ve Bucak Denizi olarak anılan koyda inşasına başlanan ancak yıllardır bir türlü bitirilemeyen 400 […]

Elçin Macar ve Mehmet Ali Gökaçtı tarafından yazılan Heybeliada Ruhban Okulu’nun geleceği üzerine tartışmalar ve öneriler kitabının tanıtım paneli dün (6 Mayıs 2009) Sabancı Üniversitesi’nde yapıldı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) ve Alman Friedrich Ebert Derneği tarafından desteklenen kitabın ikinci baskısı nedeniyle düzenlenen panelde Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasının önündeki engeller tartışıldı. Panelin açılış konuşmasını yapan TESEV dış politika program direktörü Doçent Mensur Akgün, Ruhban Okulu meselesini dış politika sorunu değil, gasp edilmiş bir hak olarak gördüklerini belirtti. Türkiye’nin artık biraz daha demokratik, insan haklarına biraz daha saygılı bir ülke olduğunu belirten Akgün, “Türkiye sorunlarını içeride ve dışarıda çözmek için kararlı adımlar atıyor. Ermenistan ve yakın zamanda adını söylemekten bile çekindiğimiz Kürdistan ile ilişkiler gelişiyor. Darbeci generaller, devlet içindeki çeteler yargılanıyor. Türkiye medeniyetler arasında köprü rolü oynuyor. İsrail, Suriye, Kafkaslar gibi bölgesel sorunların çözümünde rol oynuyor. Ama tüm bunlara rağmen, sırtında yük olarak taşıdığı Ruhban Okulu sorunundan bir türlü kurtulamıyor. Üstelik de geçerli hiçbir hukuki nedeni yok. Okul siyasi nedenlerden dolayı kapatıldı. Sık sık dile getirilen Lozan Antlaşması’nın yanlış yorumundan başka bir şey değil bizim görebildiğimiz kadarıyla. Tevhid-i Tedrisad Kanunu’na aykırı olduğu da tartışmalı. Kanun 1924 yılında çıktı ama Ruhban Okulu 1971 yılında kapatıldı” dedi. Kabahat siyasi otoritede Paneli yöneten emekli Büyükelçi Sönmez Köksal, konunun Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılmasının meseleyi çözüme kavuşturabileceğini belirterek, kabahatin konuyu komiteye sunan ve ardından gereğini yapmayan siyasi otoritede olduğunu söyledi. Köksal, sorunun hukuki olarak tarikat tartışmalarına yer bırakmayacak şekilde, bir an önce çözülmesi gereken bir konu olduğunu da sözlerine ekledi. Meselenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidebileceğini vurgulayan Köksal, “Türkiye sorunun çözümünü dışarıdan gelen baskılarla değil içeriden üretmeli ve sorunlar zamanında çözülmelidir. Bartholomeos öldüğünde yerine geçecek patriğin Türk vatandaşı olması lazım. Türkiye’nin bu durumda 24 saatte bulunacak bir metropolitin Türk vatandaşlığına geçirileceği bir durumla karşı karşıya kalmaması gerekir. Bu sorunu hukuki bir çerçevede hızla […]

İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde önemli bir kilometre taşı olarak görülüyor. Örneğin, AKB girişiminin öncülerinden AB Uzmanı Cengiz Aktar “Bu projeyi başarmamız şart. Başarırsak AB sürecinde işleri kolaylaştıracak” diyor. İstanbul’un, üyesi olmayı istediği birliğin kültür başkenti seçilmesinin Türkiye’ye ne kazandıracağı, kazandıracaksa da bu “proje”nin başarı ölçüsünün ne olacağı bir başka soru. Ancak görünen o ki, sadece Türkler değil konunun Avrupalı tarafları da aynı fikri paylaşıyor. Örneğin, Avrupa Komisyonu Onursal Genel Direktörü Baron Daniel Cardon De Lichtbuer de İstanbul 2010’un, ‘değiştirmesi gerekenler’ konusunda Türkiye için mükemmel bir başlangıç olacağını düşünüyor. De Lichtbuer, geçtiğimiz hafta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen “Avrupa Kültürü Nedir” başlıklı sempozumun konukları arasındaydı. Onlarca profesyonel ve bürokrat The Marmara Oteli’nde üç gün boyunca bir aradaydı. Altı farklı oturumda, farklı başlıklar altında sempozyuma isim veren soruyu tartıştı. Baron De Lichtbuer, ikinci gün yapılan “Avrupa Kültürünün Türkiye’ye Bakışı” başlıklı oturumun açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında “Türkiye’nin değiştirmesi gerekenler”i sıraladı. Şunları söyledi: “Türkiye’nin kırsal kesimlerinde kadınlar kocalarını seçme özgürlüğüne bile sahip değil. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına seçme hakkının tanınması ve bunun hemen yapılması gerekir. “Almanlar Yahudilerle, İngilizlerin Hintlilerle, Fransızlar Cezayirlilerle yüzleşti. Türkiye Ermenilerle ve Rumlarla arasındaki problemi çözemedi. Bu konuların laik ve demokratik bir ülkede rahatça konuşulabilirken Türkiye’de hâlâ bir tabu. “Türkiye’de, yabancı ülkelerden gelen öğrencilere ve göçmenler uygulanan programlar yetersiz. Avrupa’daki bu insanlara özel olarak dil eğitimi ve yurtdışında yaşam eğitimi veriliyor. Bu eksiklik Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuruyor.” De Lichtbuer’in açılış konuşmasının ardından oturuma ara verildi. Ancak daha henüz kahve arasında yapılan sohbetlerden, oturumun devamının bu konuşma nedeniyle hareketleneceği belliydi. “Mustafa değil, Mustafa Kemal Atatürk” İlk konuşmacı Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’ydu. Sözlerine aslında farklı bir konuşma hazırladığını, ancak De Lichtbuer’in konuşmasından sonra […]
Özge Özyılmaz İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Nezih Erdoğan’ın Miyase Christensen ile birlikte editörlüğünü yaptığı “Shifting Landscapes of Film and Media in European Context” kitabı Cambridge Scholar Press tarafından yayımlandı. Kitabın genel çerçevesini Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin geçtiğimiz iki yıl içerisinde İsveç Karlstad Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları bölümü ortaklığı ile düzenlediği film ve medya çalışmaları alanlarını kapsayan uluslararası konferans dizisinin ilkini oluşturuyor. Bu konferanslarda, değişen dünya içinde sinemanın yerini ve sinemada bu değişimin yansımalarını tartışmak gibi hayli cesur bir işe girişilmişti. Erdoğan ve Christensen, 2006 sonbaharında yapılan ilk konferansta tartışmaya açılan başlıklardan oluşan bölümlerle, bazı konferans bildirileri ve yeni makaleleri Cambridge Scholar Press tarafından basılan İngilizce bir derlemede toplayarak kitap haline dönüştürdüler. Bu kitapta, küreselleşen dünyada değişmekte olan ilişkiler ve güç dengeleri içerisinde, AB’nin politik – ekonomik ve kültürel bir blok olma arayışlarına paralel gelişen yeni siyasi oluşumlar ve özellikle küreselleşmeye bağlı olarak yeni görünümler sunan göç ve göçmenlik olgusu; kültürel alanın kazandığı küresel karaktere koşut olarak gözlenen yerelleşme eğilimi gibi makro dengelerin ortasında Avrupa film ve medyası; film üretim – dağıtım – tüketim sürecinin bütünü, neredeyse tüm sosyal hayat tecrübelerini ve bununla birlikte seyircilerin algısını değiştirme potansiyeline sahip olan dijital teknolojilerdeki muazzam gelişmelere ilişkin argümanlar, okuyucuların ilgisine sunuluyor. “Çifte işgal” Kitabın “Kimlikler, Sınırlar, Endüstriler” başlıklı ilk bölümünün açılış makalesi, ilk kez bu konferans sebebiyle Türkiye’ye gelen, sinema çalışmalarının akademide yer bulmasında önemli bir role sahip Thomas Elsaesser’e ait. Çokkültürlü ve çok sesli bir harmoni söylemine sahip olsa da, AB’nin kendi vatandaşları üzerindeki ötekileştirici ve dışlayıcı süreçleri “çifte işgal” gibi bir kavramsallaştırmayla ele alan Elsaesser, farklı alt kimliklerin ve aidiyetlerin sinemadaki izdüşümlerini ele alıyor. “Göç, Mekan, Ulusötesilik” başlıklı, Avrupa’daki diaspora medya ve iletişim pratiklerinin Avrupa kültürel alanlarının stabilitesini nasıl zorladığından; çeşitli filmlerde Avrupa şehirlerinin nasıl temsil edildiğini ele alan farklı makalelere yer verilen ikinci […]