Etiket akp

Artık AKP’yi kapatmaya gerek yok

Alper Görmüş Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) ortaklaşa hazırlayıp TBMM’de kabul ettikleri anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Anayasa Mahkemesi’nde açtığı iptal davasında mahkemeden “iptal” kararı çıktı. Bu sonuç, bilelim ki gönlünden “iptal” geçen çevrelerin bile beklemediği bir sonuçtu. Peki, beklenen neydi? Beklenenle ortaya çıkan arasındaki farkı ve bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için, karardan önce mahkemenin önünde bulunan seçeneklere bir göz atalım. Birinci seçenek: Mahkeme, anayasanın ilgili maddesinde açıkça belirtildiği gibi (148. madde: “Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler”) konuyu esastan karara bağlama yetkisi olmadığı gerekçesiyle “iptal talebinin reddine” karar verir. (Hatırlayın, raportörün tavsiyesi de bu doğrultudaydı.) İkinci seçenek: Önüne gelen anayasa değişikliği ile anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeleri arasında ilişki kurar ve 148. maddeye aldırmaksızın anayasa değişikliklerini CHP’nin talebi doğrultusunda iptal eder; ki kararla bu seçenek gerçekleşmiş oldu. Üçüncü seçenek: Mahkeme, anayasa değişikliklerini iptal etmez, fakat “yorumlu ret”le bu değişikliklerin hiçbir sonuç doğurmayacağını hükme bağlar, sonuçta başörtüsünün üniversitelerdeki varlığına ilişkin eski uygulama devam eder. “İptal” demek, savaş ilanı demek!Üniversitelerde başörtüsü yasağının devamını isteyenler “gerçekçi”; yasağın kaldırılmasını isteyenler de “kötümser” bir bakışla en güçlü ihtimalin üçüncü ihtimal olduğunda birleşiyorlardı. Bu durumda mahkeme, daha önce aldığı ve “içtihad” haline gelen bir kararına dayanmış olacak, hukuken çok da fazla yıpranmayacaktı.Mahkemenin “iptal” kararı almasının hukuk çerçevesinde savunulması ise imkânsız gibiydi. Özellikle 148. maddenin varlığı bunu mümkün kılmıyordu. Öte yandan, değişiklikleri “Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerini işaret ederek iptal etmenin türban kararını çok aşan başka bir anlamı vardı. Bu anlam, doğrudan doğruya “egemenliğin kullanımı” ile ilgiliydi. Başta, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Serap Yazıcı olmak üzere bu yolda görüş beyan edenler, bu görüşlerini (mealen) şöyle temellendiriyorlardı:“Anayasanın sözü edilen maddelerinde devletin temel kuralları sıralanırken sadece ‘laiklik’ sayılmıyor, ‘demokratik, sosyal ve hukuk devleti’ niteliklerine de işaret ediliyor. Bu […]

“Meclis’in yasa değiştirme yetkisi ortadan kalktı”

Medyakronikinfo@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde başörtüsü serbestisi getirecek anayasa değişikliğini iptal etmesi, siyasi ve hukuki açıdan tartışma yarattı. Bu karar uyarınca, TBMM’nin anayasa değişikliği yapma yetkisinin kalktığı yorumu yapıldı. Profesör Ergün Özbudun: “Anayasal ilkeler aşıldı” Çok tartışılacak bu iptal kararı Anayasa Mahkemesi üzerindeki tartışmalara yeni boyutlar katacaktır. Anayasa Mahkemesi, yasama organının değil kurucu organın yerine geçen bir karar aldı ve anayasal ilkelerini aştı. Onun kapsamadığı bir inceleme yaptı ve esas incelemesi yaptı. Şekil incelemesi değil apaçık bir esas incelemesidir. Anayasa Mahkemesi, anayasanın kendisine yasakladığı bir yetkiyi kullanmıştır, ancak yetki gaspı olarak ifade edebilirim. Anayasa Mahkemesi iptal kararıyla yasama organının yerine geçmiştir. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi onayı olmadan hiçbir anayasa değişikliği yapılamaz. 2. maddede sayılan cumhuriyetin nitelikleri yoruma açık ve o kadar geniş ki bunlarla ilişkisi kurulamayacak bir anayasa değişikliği tasavvur etmek güç. Her değişikliği bunlardan biriyle ilişki kurabilirsiniz. Bundan sonra TBMM’nin anayasayı değiştirme iktidarı yoktur, bu iktidar anayasa mahkemesine tevdi edilmiştir. Batı da bunun örneği var mı bilmiyorum, bilen varsa bize de göstersin memnun oluruz. Bugün bu kararı alanlar AKP hakkındaki kapatma davasında da karar verecek kişilerdir. Böylece nasıl bir fikri yapıya sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu karardan sonra parti kapatma yönünde karar çıkarsa bu beni şaşırtmaz. Doçent Doktor Serap Yazıcı: “Yetki aşıldı” Anayasa Mahkemesi yetkisi olmayan bir alanda karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi ya iptal karar verebilir ya da iptalin reddi kararını verebilir. Ancak bugün kendi yetkisini aşarak başka bir karar vermiştir. Profesör Ersin Kalaycıoğlu: “Mahkeme siyasetin içinde” Anayasa Mahkemesi siyasetin içindedir. Anayasa Mahkemesi türbanı laiklikle kolay kolay ayrışmayacak bir hale getirmiştir. Siyasette çok derinlere inecek bir süreç başlamıştır. AİHM konuyla ilgili karar vermiştir. Ancak bu olay hukuken sona gelinmiş midir, bu konuda bir şey diyemem. Türbanın çözümü hukuki değildir. Bulunabilirse siyasi bir çözümdür. Ancak bugün gelinen noktada nasıl çözüm bulunacaktır bilinmez. Hukuki anlamdaki gelinen durum siyasi anlamda nasıl cereyan edecektir […]

“Velev ki”nin altı ayı

NTV Başbakan Tayyip Erdoğan, Ocak ayında gittiği İspanya’da, yabancı işadamı ve basın mensuplarının sorusu üzerine “Türban velev ki siyasi simge olsun, dünyanın hangi yerinde siyasi simge yasaklanmıştır” dedi. Türkiye’de geniş yankı uyandıran bu sözlere, MHP’nin anında “Yeni anayasa ile çözümü destekleriz” cevabı vermesiyle dönüşü olmayan bir yola girildi. MHP’nin sürpriz desteğini İspanya’da öğrenen Başbakan, Türkiye’ye dönerken şaşkınlığını “damdan düşerek bu alana geldikleri” ifadesiyle açık etti; ama “Yeni anayasayı beklemeye de gerek yok. Bir cümleyle çözeriz” iddiasıyla karşılık verdi. AKP ve MHP kurmayları, müzakereler sonunda “Konu, yükseköğretimde kanayan bir yaradır. İki parti tarafından da hak ve özgürlükler açısından değerlendirilmektedir” açıklamasıyla anlaşmayı kamuoyuna duyurdular.Başsavcıdan bildiriyle ‘kapatma’ uyarısı AKP ve MHP’li 348 milletvekilinin imzasıyla Meclis Başkanlığı’na sunulan teklif, Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10 ve “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddelerinde değişiklik öngörüyordu. Ayrıca YÖK Kanunu’nun Ek 17. maddesine “Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir” ifadesi eklenecekti.İki partinin anlaşmasına ilk tepki Yargıtay Başsavcısı’ndan geldi. Bir bildiri yayınlayan Başsavcı, türban düzenlemesi Meclis’ten geçerse, AKP’ye kapatma davası açacağının da işaretini verdi. Ardından Danıştay Başkanlığı bir bildiri yayınlayarak “Simgeleri yasaklamak üniversitelerin hakkı” diyerek, rektörlere yol gösterdi.Çene altı bağlama: Fiyonk mu, iğne mi? Anayasa’daki türban serbestisinin, üniversitelerle sınırlı kalmayacağı, kamu görevlilerine de türban hakkı doğacağı tartışmalarıyla birlikte, “çene altı bağlama” modelleri tartışılma açıldı. Çene altında fiyonk mu yapılacak, yoksa iğneyle mi tutturulacak, önden mi yoksa arkadan mı bağlanacak soruları, modacılardan yasal tarife uygun model gösterileri başladı. Türban serbestisi konusunda bölünen hukukçular ve rektörler, çene aldı bağlama formülüne karşı ise “Üniversitelerin kapısında bir görevli duracak ve örtülerin nasıl bağlandığını mı kontrol edecek” diyerek birleştiler. Erdoğan’dan Meydan Larousse’a göre savunma AKP formülü “Anneanne modeli” olarak tanımlıyordu; muhalifler […]

“Cüppeli darbe”

Medyakronik/AA Anayasa Mahkemesi’nin, türban özgürlüğünü bir kez daha sona erdiren kararı Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi cephesinde sert tepkiye yol açarken, düzenlemenin iptali için başvuru yapan Cumhuriyet Halk Partisi ve Demekratik Sol Parti de ise memnuniyet gizlenmedi. Hükümet milletvekilleri “cüppeli darbe” yorumunu yaparken, MHP lideri Devlet Bahçeli “Milli vicdanı yaralayan siyasi bir karar” yorumunu yaptı. CHP ve DSP ise “gereksiz yere kutuplaşma yaratıldı” değerlendirmelerin de bulundu. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararını Japonya’da öğrenen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Bu hukuki bir süreçtir, buna bir şey ilave etmek istemiyorum” dedi. AKP’liler hem temkinli hem öfkeli Anayasa Mahkemesi’nin kararını TBMM Kulisinde gazetecilerden öğrenen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Değerlendirme yapmak için gerekçeli kararı görmemiz lazım” dedi. Gerekçeyi görmeden bir değerlendirme yapmak hukuken doğru olmayacağını belirten Çiçek, “Bu önemli bir karar. Hangi gerekçeyle bu sonuca varıldığını görmek lazım. Hukuken ve siyaseten değerlendirme yapmak için bu gereklidir” dedi.AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ise karara sert tepki göstererek, “Bu kadar siyasidir, Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı bir karar vermiştir. Milli iradeye, milli egemenlik ilkelerine de aykırıdır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı takdir hakkına ve yasama yetkisine müdahaledir” dedi. TBMM İdare Amiri ve AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu ise “Hakim oligarşisi” diye değerlendirdiği iptal kararıyla ilgili, “Yok hükmünde bir karar. Anayasa Mahkemesi kararları bundan sonra halkoyuna sunulmalıdır” dedi. AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt da kararı. “Cübbeli darbe” diye niteledi. MHP: “Karar siyasi” MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararı “Milli vicdanı yaralayan siyasi bir karardır” diye nitelendirerek inanç temelinde bölünmeyi hızlandıracağını söyledi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal ise karara herkesin saygı duymak zorunda olduğunu belirterek, “Anayasa’nın 2’nci maddesi, Cumhuriyetin temel nitelikleri ile ilgili bir madde. Oysa değiştirilen anayasanın 10’ncu maddesi vatandaşların devlet hizmetlerinden yararlanmasıyla ilgili eşitliğe ve ayrımcılık yapılmamasına vurgu yapan bir düzenleme. Bu düzenlemenin cumhuriyetin temel nitelikleri ile ilgisi yok. 42’nci madde de […]

Türban değişikliğine Anayasa Mahkemesi’nden iptal

Medyakronik/AA Anayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. 11 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin türbana ilişkin iptal kararında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ve üye Sacit Adalı dışındaki 9 üye iptal yönünde oy kullandı. Üniversitelerde türbanı serbest bırakan anayasa değişikliğinden sonra CHP ve DSP, 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci ve ikinci maddelerinin iptali veya yok hükmünde olduklarına karar verilmesi ve dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulması” istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. İptal edilen düzenleme Anayasa Mahkemesi, yaklaşık 6 aydır tartışılan konuyu bugün (5 Haziran) karara bağladı. Anayasa Mahkemesi, yaklaşık 6 saat süren toplantı sonrasında yazılı olarak duyurduğu kararında üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini iptal edip, uygulamanın yürürlüğünü durdurdu. Mahkemeden yapılan yazılı açıklamada, “5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanunun birinci ve ikinci maddeleri, Anayasa’nın 2, 4, ve 148’inci maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur” denildi.Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği değişiklikle Anayasa’nın, “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesinin son fıkrasına, “… ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmişti. Bu değişiklikle madde, “Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” haline gelmişti. Anayasa’nın, “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddesine ise “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir” şeklinde yeni bir fıkra eklenmişti. Türbanın yolu yine kapandı Anayasa Mahkemesi’nin yazılı açıklamasında iptal kararının kaç üyenin oyuyla alındığına yer verilmese de kararın Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ve üye Sacit Adalı dışındaki 9 üyenin iptal yönünde oy kullanmasıyla alındığı öğrenildi. Anayasa’nın 149. maddesinin birinci fıkrası anayasa değişikliklerinin iptaline karar verilebilmesi için beşte üç oy çokluğu aranacağını öngörüyor. Bu da en az 7 üyenin iptal yönünde oy kullanmasını […]

Başsavcılık, AKP kapatma davasına dair mütaalasını verdi

Anadolu Ajansı AKP’nin sunduğu ön savunmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesinin ardından 1 ay içinde esas hakkındaki görüşünü sunması gereken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, yasal sürenin son gününde esas hakkındaki görüşünü yüksek mahkemeye bildirdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AKP’ye gönderilecek, AKP de 1 ay içinde esas hakkındaki savunmasını yapacak. Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, AKP yetkilileri de sözlü savunma yapacak. Bütün bu aşamalarda istenebilecek ek süre taleplerini Anayasa Mahkemesi değerlendirecek. En az 7 oy gerekli Bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak Anayasa Mahkemesi raportörü, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Bu işlemler sürerken, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gerekse davalı AKP ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek. Raporun, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç toplantı günü belirleyecek. Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacak. AKP hakkındaki kapatma davasını 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak. Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması durumunda 4 yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak. Anayasa’ya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranacak. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az 7’sinin oyu gerekecek.

Atma Recep din kardeşiyiz

Güventürk Görgülü “Atma recep din kardeşiyiz” sözünün Ekşi Sözlük’e göre hikayesi Ekşi sözlük halk arasında çok kullanılan bu sözü “çok yalan söyleyen kimselere söylenen bir deyim” olarak tanımlıyor.Hikaye şöyle devam ediyor:Osmanlı devrinde Arnavut Recep isminde birisi eşkıyalık yapmaktadır. Bir gün Osmanlı askerleri bunu ve adamlarını sıkıştırır. Silahlar patlar. Arnavut Recep ve avanesi çok kötü bir duruma düşünce kahramanımız, askerlere : “Durun, vurmayın, atmayın! Din kardeşiyiz hepimiz! Acıyın!” şeklinde yalvarır. Askerler de “Tamam! Fakat bir daha görmeyelim!” diyerek bunları bırakırlar. Bir kaç gün sonra bir kahvede (ya da benzeri bir yerde) Recep Efendi nutuk çekmektedir: “Geçen gün askerleri mahvettim! Vurdum, kırdım. analarını ağlattım! Herifler canlarını zor kurtardılar elimden!” Bu sırada oradan geçen ve olaya da şahit olmuş olan bir vatandaş şöyle der: “Atma Recep, din kardeşiyiz!”

Eşcinseller, Vakit, Saadet Partisi, CHP, AK Parti…

Alper Görmüş “AKP’den eşcinsellere herkes eşittir mesajı…”Akşamgazetesi, KAOS Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği “Homofobiye Karşı Buluşma” toplantısını işte bu başlıkla verdi. Akşam’ın haberinden iki paragraf okuyarak konu hakkında biraz daha bilgi edinelim:“AKP’den eşcinseller konusunda dün dikkat çekici bir adım geldi. Eşcinsellerin derneği KAOS GL tarafından düzenlenen ‘Homofobiye Karşı Buluşma’ toplantısının açılışına AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül de katıldı. Diğer partilerden kimsenin katılmadığı (bu bilgi yanlış; ÖDP’den Ufuk Uras ve DTP’den Sebahat Tuncel de vardı – A. G.) toplantıda eşcinsellere hitap eden Üskül ‘Haklarınızın ihlal edildiğini düşündüğünüz durumlarda adresiniz belli. Bize başvurabilirsiniz’ dedi. Üskül’ün katılımının, bugüne kadar eşcinsellerin bu tür toplantılarına bu düzeyde ilk katılım olduğu ifade edildi. “Toplantı sonunda basının sorularını yanıtlayan Üskül, ‘Muhafazakâr bir partinin üyesi olarak eşcinsel toplantısına katılmanız nasıl karşılanacak?’ sorusuna, ‘Bizim partimiz herkese aynı bakar’ diye yanıt verdi. Üskül, ‘Farklı cinsel tercihleri olanlar da insandır. Farklı cinsel tercihleri olduğu gerekçesiyle ayırmayız. Heteroseksüele nasıl bakıyorsak, diğerlerine de öyle bakarız’ diye konuştu.” Katılım “kurumsal” mı? Bizim basın, Akşam’ın vurguladığı gibi aslında gayet önemli olan bu gelişmeye hak ettiği önemi vermedi. Belki “kullanışsız” buldu, belki başka bir şey… Tersini düşünün: Bir AK Partili “eşcinselliğin cehennemlik bir günah olduğunu, topunun cehennemde yanacağını, onların toplumda meşruluk kazanmasına yardım edenlerin de aynı akıbete uğrayacağını” falan söyleseydi (ki partide böyle düşünen çok sayıda milletvekili vardır eminim) gazetelerimiz ne yapardı? Çok büyük, çok “çağdaş” bir tepki göstererek o milletvekilini doğduğuna pişman etmezler miydi? Haberlerini seçerken, büyüklüklerine karar verirken, onların “olumlu ve olumsuz propaganda değeri”ne değil de önemine bakan bir basınımız olsaydı, aradan bir hafta geçti, bugüne kadar bu AK Parti hamlesi mutlaka analiz edilir; girişimin sadece Zafer Üskül’ün girişimi mi, yoksa AK Parti’nin kurumsal girişimi mi olduğu; İslami kesimlerden duymaya hiç alışık olmadığımız bu türden seslere karşı oralarda nasıl bir tepkinin oluştuğu ve daha […]

Yeni yasayla daha çok ‘hapı yutacağız’

Başbakan Erdoğan, “Batının limitlerine uygun” diyerek marketlerde ilaç satılacağını ilan etti. Hükümetin temelde bu konu nedeniyle bir süredir kavgalı olduğu eczacılar ve meslek odaları ise uygulamanın tehlike barındırması nedeniyle karşı çıkıyordu. İlaç tekellerinin ağır basmasıyla hayata geçirilecekolan “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesiyle ilgili İstanbul Eczacılar Odası Başkanı Semih Güngör’ün sorularımızı yanıtladığı haberimizi tekrarlıyoruz. Sağlık Bakanlığı ve eczacılar arasında 10 yıldan fazla bir süredir tartışmaya neden olan ve “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesi, ilaç firmalarının da ağır basmasıyla Meclis’in önüne getirildi. “İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Tasarısı” ile Sağlık Bakanlığı’nın ilaçla ilgili tüm işlevine son verilip yetki ve sorumluluk “özerk” olacağı söylenen bir kuruma devredilecek. İlacın üretiminden, tüketimine fiyatının belirlenmesine kadar tüm yetkiler, kurulacak olan ilaç kurumunun tasarrufunda olacak. İlaç firmalarının pazarlarını genişleteceği ve karlarını artıracağı söylenen bu projeyle Sağlık Bakanlığı ve ilaç sanayii “ara ürün” adını verdiği en az bin 600 ilacın reçetesiz ve reklam serbestisiyle satılabilmesi konusunda da anlaşmak üzere. Söz konusu ilaçlar bu sınıflandırmaya girdikten sonra devletin sosyal güvenlik kurumlarının ödeme listesinden de çıkartılacak. Sağlık Bakanlığı’nın “ara ürün” kapsamında kabul ettiği ve bugün doktorların reçeteye yazdığı, devlet tarafından ödemesi yapılan ilaçlar arasında ağrı kesiciler, öksürük, soğuk algınlığı, mide rahatsızlıkları, alerji ilaçları ve vitaminler yer alıyor. Bundan böyle bu ilaçları kullanmak zorundaki hastalar artık ilaç bedelinin tamamını kendi ceplerinden ödeyecek. Üstüne üstlük bu ilaçlar reklam serbestisiyle marketlerde, bakkallarda, işporta tezgâhlarında ehil olmayan kişiler tarafından hastalara sunulacak. Pazarın büyümesini ve en çok ihtiyaç duyulan ilaçların “ara ürün” adıyla eczane dışında da satılmasına olanak sağlayacak yasa değişikliğiyle büyük holdingler de süpermarket benzeri eczane zincirleriyle ilaç pazarına girmeye hazırlanıyor. Bir süredir eczane vitrinlerinde “Geleceğimizi karartmayacağız” pankartlarıyla eylem başlatan eczacılar en son 14 Mayıs Eczacılar Günü’nde Taksim’de bir yürüyüş ve basın açıklaması […]

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

Türkiye’nin etik ufku ve AKP

Halil Nalçaoğlu Türkiye’de kim demokrasi lafını ağzına almaya kalksa tacize uğramaya başladı. Sanırım bu durum demokrasi kelimesinin basit bir siyasî meşrulaştırıcı unsura indirgenmesinden kaynaklanıyor; eğer cumhuriyet gibi başka değerlerle girdiği asimetrik ilişkiden söz edilmiyorsa. Her iki seçenek de çok kötü ve demokratik değil! Cumhuriyet söz konusu ise demokrasinin teferruat olması sözde-seçeneği, malum, CHP çizgisini anlatıyor. Her bulduğu çatlaktan muhafazakâr toplumsal yaşam propagandası sızdıran ve siyasal İslâm kazanımları elde etmeye çabalayan AKP ise demokrasiyi “yüzde kırk yedi” sloganı ile özdeş kılmış durumda. Demokratlık önemli ölçüde şeklî bir seçenek. Sayılar bu anlamda önemli. Ancak, toplumda demokrasi denildiği zaman ne anlaşıldığı ve demokratik tutumların nasıl oluştuğu önemli. Bu bağlamda MHP’nin bu şekle ne kadar yakın durduğunu anlamak için her Salı günü grup toplantılarında konuşan MHP liderinin üslubuna bakmak yeterli. Bu üslubu geçenlerde bir otomobilin arka camında gördüğüm ve kan misali aşağı doğru aktığı izlenimi veren, kırmızı harflerle yazılmış şu cümle çok iyi anlatıyor: “Herkes haddini bilecek!” İşte böyle bir parlamenter güç dengesi içinde demokrasiden söz ediyoruz. Ben bir tür şantajla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bu şantaj, ironik biçimde, İslâmî ve muhafazakâr bir toplumsal yaşamdan uzaklaşılırsa demokrasinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Benzer biçimde, bu toplumun fazla demokratikleşmeyi kaldırmayacağını düşünenler var. Sorulması gereken soru, bu seçeneklerin gerçekten de karşılarına koyulan alternatiflere yol açıp açmayacağı olmalı. Şantajdan kurtulmanın tek yolu, tehdidin ödenecek bedele değmeyeceğini, sunulan seçeneklerin gerçek seçenekler olmadığını görmek. Kendini AKP çizgisi dışında konumlayan pek çok kişinin AKP’nin yasalaştırdığı demokratik açılımları desteklediğini biliyoruz. Ancak ikinci kez seçildikten sonra AKP, belki de oy oranında sağladığı artıştan cesaret bularak, bir dizi ilginç söylem geliştirmeye başladı ve yine büyük yurttaş gruplarını yadırgatan uygulamalar başlattı. Bunlara “uygulamamalar” da dahil ve bu kategoriye AB’ye uyum yasaları giriyor. Bu yazıda AKP’nin kendini içine soktuğu bu açmazı ve bir şantaj olarak demokratikleşmenin nasıl kullanıldığını irdelemeye çalışacağım. Başbakanın şu meşhur “bir cümle bu işi […]

Kanaltürk Koza-İpek Grubu’na satıldı

Medyakronik Gazeteci Tuncay Özkan’ın sahibi ve yöneticisi olduğu Kanaltürk, Bugün Gazetesi’nin yayıncısı ve Fethullah Gülen Cemaati ile yakın olduğu belirtilen Koza/İpek Grubu’na satıldı. Yeni sahiplerinin Kanaltürk’ün vergi borçlarıyla birlikte 5 Milyon YTL’ye ulaşan borçlarını da devraldığı ifade ediliyor. Satın alma işlemine dair Koza Davetiye’den İMKB’ye yapılan açıklamada da şöyle denildi: “Şirketimiz Koza Davetiye Mağaza İşletmeleri A.Ş.nin yüzde 99,04 hissesine sahip bağlı ortaklığı ATP inşaat ve Ticaret AŞ. ana iştigal konusu “Kanalturk TV, Kanalturk Radyo ve www.kanalturk.com.tr sitesinin, yayıncılığı ve iletimi ile ilgili bu medya varlıkların her turlu lisans, marka ve fıkri mülkiyet haklarına sahip bulunan ve Diğer şirketlerinde ana hakim ortağı olan Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş.’nin yüzde 99,99 hisselerini satın almıştır.” Bergama Ovacık’taki faaliyetleri nedeniyle uzun bir hukuk mücadelesine konu olan altın madeni işletmecisi Normandy Madencilik’in sahibi olan Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık’ın ana hissedarı Koza-İpek Holding, 2005 yılında Ciner Grubu’na ait olan Bugün Gazetesi’nin yayın hakkını satın alarak medya sektörüne girmişti. Daha önce Star Gazetesi’nin satışı aşamasında teklif veren, ATV-Sabah ihalesini RTL ile birlikte gireceğini açıklayan ancak daha sonra vazgeçen Koza-İpek Grubu’nun patronu Akın İpek, yaptığı açıklamalarda medya sektöründe kalıcı olmayı istediklerini dile getirmişti. Pek çok internet sitesinin “Medyada bomba satış” başlıklarıyla verdiği Kanaltürk satışı için bir süredir görüşmelerin sürdürüldüğü biliniyordu. Satışın duyurulmasından sonra yoğunluk nedeniyle uzun süre kilitlenen bizkackisiyiz.com sitesinde satış “Kanaltürk Koza Grubu’na satılmıştır Yeni kanal yoldadır.” başlığıyla duyuruldu. Ancak platform üyeleri gönderdikleri mesajlarla satışa yoğun tepki gösterdiler. Bir süredir maaş ödemesi yapamayan ve vergi borçları da dahil olmak üzere ciddi bir borç yükü altında bulunan Kanaltürk’ün satışıyla çalışanlara olan maaş borçlarının ödenmesinin de kesinleştiği söyleniyor. Koza-İpek Holding Kanaltürk’ün başına yönetici olarak Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) eski başkanı Fatih Karaca’yı atarken Kanaltürk yöneticilerinin yeni kanal kurulması konusunda çalışmalara başladıkları, Digiturk ve kablo üzerinden haber kanalı formatında yayın yapacak yeni kanalın adının “Vatan TV” olarak düşünüldüğü […]

Türkiye’nin AB ufku karanlık

Simge Sunguroğlussunguroglu@medyakronik.com Emekli Büyükelçi Volkan Vural, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği yolunda son 3 yıldır gelişme kaydedemediğini belirterek, Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine açılan davanın da üyelik sürecini 2020’ye dek uzatacağını söyledi. Bilgi Üniversitesi öğretim görevlilerinden Solu Özel de kapatma kararı çıkması halinde AB’nin tepkisinin Türkiye ile ilişkisini bitireceğini söyledi. 9 Mayıs Avrupa Günü nedeniyle İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Birliği Enstitüsü ve Türkiye Avrupa Vakfı işbirliği düzenlenen, “İnişli çıkışlı AB: Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen nokta” başlıklı panel Santralistanbul’da yapıldı. Türkiye’nin AB sürecinin tartışıldığı panele Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Bertil Emrah Oder, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlisi Soli Özel, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Eski AİHM Yargıcı ve Büyükelçi Dr. Rıza Türmen ve Emekli Büyükelçi Volkan Vural konuşmacı olarak katıldı. Yapılan değerlendirmelerde AKP’ye yönelik kapatma davası, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlanması ve kadının insan hakları alanındaki geri kalmışlığın halen devam ettiği belirtilerek Türkiye’nin AB hedefinden uzaklaştığı vurgulandı. AB takvimi 2020’ye uzar “Türkiye AB konusunda 2005’ten bu yana patinaj yapıyor” diyen emekli büyükelçi Volkan Vural, “Çünkü son 3 yıldır çalışmalar gevşedi ya da ciddi çalışmalar ertelendi. Şimdi yeniden hızlanma dönemine girsek de AKP’ye yönelik kapatma davası ve bu davadan çıkacak bir kapatma kararı AB girişinde yeni bir engel olacak. Dolayısıyla Türkiye’nin AB takvimi 2020’ye kadar uzayabilir. Önümüzdeki döneme karamsar bakıyorum, ama sonunda Türkiye AB’ye üye olacak. Sanılanın aksine Türkiye AB’ye kaldırılamayacak bir yük değil, katkı sağlayacak” dedi. Soli Özel ise, kapatılma kararı verilmesi durumunda AB’nin vereceği tepkinin müzakereleri askıya almakla sınırlı kalmayacağın belirterek, “Bu durum Türkiye ve AB arasındaki ilişkiyi bitirir” dedi. İfade özgürlüğü ve kadın hakları hala sorun Kadın hakkının öncelikli sorunlardan birisi olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Bertil Emrah Oder ise, “AB kadın-erkek eşitliği konusu karar alma sürecinde mutlaka eşitlik komisyonu filtresinden geçmekte. Türkiye bu konuyu göz ardı edemez. 2007 ilerleme […]

Polis terörünün faturası esnafa çıktı

1 Mayıs’ta dükkanını açmaya cesaret edemeyen esnafla birlikte dükkanını açanlar da günü zararla kapattı. Yaşanan olayların insanları korkuttuğunu ve hiç müşteri olmadığını aktaran Osmanbey Tekstilci İşadamları Derneği (OTİAD) Başkanı Gaffar Koca, Şişli bölgesindeki esnafın bir günlük kaybının 22 milyon dolara ulaştığını tahmin ettiklerini açıkladı. Osmanbey ve geniş çevresinde yaklaşık 4 bin esnafın bulunduğunu belirten Koca, bu bölgenin yıllık 5 milyar dolar ciro gerçekleştirdiğini ve 200 bin kişiye iş olanağı sağladığını söyledi. Biz de 1 Mayıs’ta polis ablukasının en yoğun olduğu bölgede, DİSK Genel Merkezi’nin bulunduğu Abide-i Hürriyet Caddesi üzerindeki esnafa, olaylardan nasıl etkilendiklerini sorduk.Engin Çalık

AKP medyasına göre suçlu sendikalar

Simge Sunguroğlu1 Mayıs’ta yaşanan polis şiddeti bugünkü gazetelerin de manşet haberiydi. Genel olarak basın polisin sert tutumunu eleştirilirken, AKP taraftarı gazeteler olayların sorumlusu olarak sendikaları gösteriyordu. Zaman, Yeni Şafak, Starve Vakitgazeteleri haberlerinde polisi ve hükümeti koruyan bir tavır sergilerken Zamangazetesi 12. sayfasında kullandığı fotoğraflarda polis şiddetine yer vermekten kaçındı. Stargazetesi ise olayların, illegal örgüt mensuplarınca çıkarıldığını iddia etti. Yeni Şafak ve Bugün,DİSK’i baş sorumlu olarak gösterirken, en “sarsıcı” haber Vakitgazetesindeydi: Gazete, sendikaların Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak istemesinde Ergenekon “çetesi”nin etkisi olduğunu öne sürdü. Akşam: Şanlı Taksim MüdafaasıNe Çanakkale ne Kanije… Devlet ‘Taksim geçilmez’ dedi. Binlerce polisin kuşattığı meydanda değil 500 bin, 5 kişi bile toplanamadı. Gaz bombalı direnişte Taksim ‘ayaktakımı’na haram oldu. Birgün: Öldürmeye çalıştılarDİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün ablukaya alınan binadan haykırdı: “Hükümetin gözü dönmüş, bizi burada öldürecekler, can güvenliğimiz yok…” Bugün: 1 Mayıs DehşetiDİSK’in inadının faturası Türkiye’ye çıktı. Polis kanunsuz eylemi biber gazı ve copla püskürttü. Gazdan göz gözü görmez hale geldi. Yüzlerce kişi hastaneye koştu. İstanbul savaş yerine döndü. Cumhuriyet: 1 Mayısta AKP terörüDemokrasi maskesi düşen hükümetin emriyle polis, İstanbul’u savaş alanına çevirdi. Halkın üzerine gaz bombaları yağdı. Orantısız güç kullanan polis yurttaşların suratını tekmeledi. Turistler bile coplandı. Evrensel: Orantılı faşizm1 Mayıs’ta “Orantılı güç kullanacağız” diyen hükümet, İstanbul’da “Bu faşizmdir” dedirtecek şiddet kullandı. 500’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Güneş: Polisin GazabıTaksim’e çıkmak için toplanan her grup dağıtıldı. Göstericilere sıkılan gazdan çoluk çocuk, yaşlı genç onbinlerce masum kişi de nasibini aldı. Hürriyet: 1 Mayıs polis devletiTaksim’de 1 Mayıs yine olaylı geçti. Polis, işçilere DİSK binasından dışarı adım attırmadı, basınçlı suyla çıkanı ya içeri ya yola devirdi. Küçük grupların Taksim’e yürüme çabası, cop, gaz bombaları ve attıkları taşlar geri fırlatılarak kırıldı. Şişli Etfal Hastanesi’nde atılan gaz bombasından doktor, hemşire ve hastalar da nasibini aldı, Cumhuriyet Gazetesi muhabirinin kolu copla kırıldı, 530 kişi gözaltına alındı.Milliyet: Neden?Sendikalar ve hükümet arasında günlerdir […]

Erdoğan: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun?”

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Aslında “olaylar”ı, Milliyet’ten Fikret Bila’nın, “adının açıklanmasını istemeyen çok önemli bakan”la gerçekleştirdiği söyleşiden başlatacaktım, fakat internette dolaşırken Mehmet Ali Birand’ın bu söyleşiden önceki bir tarihte kaleme aldığı satırları okuyunca vazgeçtim. Cemil Çiçek olduğuna dair neredeyse fikir birliği oluşmuş “adını açıklamak istemeyen bakan”ın “Söylensin, ne yapmamız isteniyor, bilelim ki biz de ona göre davranalım” yollu açıklaması, sanki Birand’ın o yazısından yola çıkılarak yapılmış gibiydi çünkü. Şöyleydi Birand’ın satırları (Posta, 18 Nisan): “AKP, türban adımını atarak Ulusalcıları tahrik etti. Yani ilk eşik aşılmış oldu. Şimdi Ulusalcılar tüm nükleer silahlarını AKP’ye yöneltmiş durumda.AKP türban konusunda geri adım atmadığı veya örneğin, bazı bakanlarını değiştirerek, kamuoyundaki bilinen kuşku ve kaygıları gidermek için bir iyiniyet gösterisinde bulunmadığı, başka bir deyişle, atacağı adımlar konusunda kesin kararlı, geri dönme niyetinde olmadığını gösterirse, Ulusalcılar nükleer füzelerini ateşleyecekler. (…) AKP tutum değiştirmezse, Türkiye’yi imha stratejisi devreye sokulacak ve düğmeye basılacak.” Ne kadar ilginç! Söz konusu bakan da zaten tam bu iki noktada “bir şeyler” yapmaya hazır olduklarını açıklamıştı kamuoyuna… Yani, “Türbanın ilk ve orta öğretim kurumlarında kullanılamayacağına ilişkin güvence verilmesi” ve “bazı bakanların, özellikle de Milli Eğitim Bakanı’nın değiştirilmesinin düşünülebileceği…”Bakana göre, AK Parti’nin kapatılmasının önüne geçebilmek için başka neler yapılabileceğini de konuşmaya hazırdı parti. Hayır, kendisi için bir şey istemiyordu AK Parti, sadece, partinin kapatılması durumunda ülkenin ekonomik krize girmesinden ve “Güneydoğu’nun kaybedilmesinden” korkuyordu. Hükümet içinden doğrudan bilgi alabildiği bilinen gazeteci Fehmi Koru’nun sözleri, bu çıkışın tahmin edilenden çok daha ciddi, üzerinde düşünülmüş bir çıkış olduğunu gösterir nitelikteydi: “Bu açıklamanın bir ‘deneme balonu’ olarak Ak Parti içerisinde üstlenilen bir görev gereği yapılıp yapılmadığını merak ediyorsunuzdur sanıyorum. Doğrusu ben de meraklardayım. Öyle ya, hükümette çok etkili bir koltukta oturan bakan böylesine bir çıkışı partisinin yönetimine haber vermeden yapmış olabilir mi? Bana sanki yapamazmış gibi geliyor. Haberleri olmasaydı Başbakan Tayyip Erdoğan veya onun adına konuşabilecek bir parti yetkilisi, mesela Dengir […]

‘Ayak takımı’ ayaklar altında

İstanbul’da 1 Mayıs İşçi Bayramı, hükümet, içişleri bakanlığı ve İstanbul Valiliği’nin gayretleriyle beklendiği gibi olaylı geçti. İstanbul Valisi Muamer Güler’in iddia ettiğinin aksine polisler “orantılı” değil, neredeyse “intikam” amaçlı “şiddet” kullandı. Biber gazi ve tazyikli suyla grupları dağıtan polisler plastik mermi atan silah kullanmaktan da çekinmedi. Özellikle kullanılan biber gazları nedeniyle çok sayıda kişi fenalık geçirdi. Şişli Etfal Hastanesi’nde de polisler, kendilerine taş atarak kaçan bir grubu kovalarken girdikleri hastane bahçesinde uyarılara rağmen çok sayıda gaz bombası kullandı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) binalarının içine de gaz bombaları atıldı. Bu nasıl “orantı” Üç büyük emek örgütü DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ’in 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talepleri, başbakan ve kimi bakanlar tarafından “devlete baş kaldırmak” diye nitelenince, İstanbul Valisi Muaamer Güler’in dile getirdiği “orantılı şiddet” yerini bilindik görüntülere bıraktı. İstanbul’da ilan edilen “sıkıyönetim” uyarınca Taksim ve çevresindeki birçok cadde ve yol, bir gün öncesinden trafiğe kapatılmıştı. İstanbul polisinin yanı sıra Rize, Erzincan, Diyarbakır ve Şanlıurfa da dahil 12 ayrı ilden takviye polis getirilirken askeri birlikler de Taksim çevresinde güvenlik önlemi aldı. Bariyerlerle çevrilen ve kimsenin girmesine izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda adeta kuş uçurtulmadı. Taksim Meydanı’na çıkmayı hiçbir grup başaramazken, Şişli, Kurtuluş, Nişantaşı, Beyoğlu, Cihangir, Osmanbey, İstiklal Caddesi ve Firuzağa’dan meydana gitmek isteyen gruplara tazyikli su ve gaz bombası kullanarak müdahale edildi. Yer yer uzun süreli çatışmalar çıktı. DİSK’lilere üç kez polis saldırısı Polislerin ilk müdahalesi Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi Nakiye Ergül Sokak’ta bulunan DİSK Genel Merkezi’nde yaşandı. Bir gece öncesinden sendika önünde toplanan işçilere polis, sabah 06.30 sıralarında biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. Genel merkez binasının içine de su sıkılıp gaz bombaları atılınca fenalaşan 2 kişi ambulansla hastaneye götürüldü. Bazı işçilerin de gözaltına alındığı ilk müdahale sonrasında yüzlerce işçi sendika binası içinde beklemeye devam etti. Yarım saatlik bir bekleyişin ardından yeniden sendika binasının önüne […]

“Hanemize tecavüz edildi”

Sabahın erken saatlerinden itibaren Şişli’deki Genel Merkez binası polis tarafından abluka altına alınan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve bazı sivil toplumu örgütü yöneticileri öğle saatlerinde can güvenlikleri bulunmadığı gerekçesiyle Taksim’e yürüyüş kararlarından vazgeçtiler. Polisin sabah saatlerinden başlayarak su ve biber gazıyla sendikacılara uyguladığı fiziksel şiddet ve baskı sonucunda DİSK Genel Merkezi önünde öğle saatlerinde çok sınırlı sayıda bir kalabalık toplanabildi. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, Taksim’e yürüme kararından vazgeçtiklerini açıkladıktan sonra Genel Merkez önünde yaptığı basın açıklamasında AKP hükümetini yalnız kendine demokrat olmakla suçlayarak şunları söyledi: “1 Mayıs’ı kutlayanları engellemek için akla gelen her türlü şiddet uygulanmıştır. Sendikamızın İşçimizin hanesine tecavüz edilmiştir, saldırılmıştır. Bunu kınıyorum. Gaz bombalarıyla, sularla işçi sınıfının birlik dayanışma gününde acımasızca, insanlık dışı her türlü uygulamayı yaptılar. İşte AKP iktidarının kendisine demokrat, yalnız türbana özgürlük isteyen ikiyüzlülüğü ortaya çıkmıştır. “Güventürk Görgülü Gökhan Tan 

Taksim’de 1 Mayıs’a izin yok, İstanbul’da sıkıyönetim var

Ahmet ŞıkÜç büyük emek örgütü Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu ve Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (TÜRK-İŞ) Taksim’de 1 Mayıs kutlaması yapmalarına hükümetten izin çıkmadı. Dün (28 Nisan) Ankara’da Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’le bir araya gelerek sorunu çözmeye çalışan sendikaların talepleri reddedildi. Faruk Çelik ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay birlikte yaptıkları açıklamada 1 Mayıs’ın emek ve dayanışma bayramı olarak mülki idarelerin gösterdikleri alanlarda kutlanması gerektiğini söyledi. Öte yandan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin de bu konuda bir yorum yaparak 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının “anayasaya karşı gelmek” olduğunu söyledi. Hükümetten gelen bu açıklamaya paralel olarak İstanbul’da bir basın açıklaması yapan sendikalar ise 500 bin kişiyle Taksim’de olacaklarını etti. “Taksim izin verilecek alan değil” Hükümet adına yapılan basın toplantısında konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik, 1980’den sonra kaldırılan 1 Mayıs’ın Bakanlar Kurulu kararıyla “Emek ve Dayanışma Günü” ilan edildiğini hatırlatarak, 1 Mayıs’ın kamplaşmalar ve ölümlerle değil demokrasi kültürünün zirveye çıktığı bir gün olarak hafızalarda yer etmesini istediklerini söyledi. Bu bakış açısının yeni açılımları da beraberinde getirebileceğini ifade eden Çelik, “Hükümet olarak önceliğimiz, nerede kutlanacağından ziyade, 1 Mayıs ile ilgili olumsuz imajı silmek ve ortadan kaldırmaktır. Tüm sivil toplum kuruluşlarının ve emekçilerinin bu konuda aynı duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz. Olası hukuk dışı eylemlere, provokasyonlara ve yönlendirmelere emekçilerin rağbet etmeyeceğine inanıyoruz” dedi. İçişleri Bakanı Atalay da, 1977 yılından bu yana Taksim Meydanı’nın toplantı ve gösteri yürüyüşleri için tahsis edilmediğini belirterek, “Bunun haklı gerekçeleri vardır, bunun anlaşılması lazım. Taksim Meydanı giriş çıkışı çok olan bir meydandır, denetlenmesi zor bir alandır. İstanbul’daki belli bölgelere trafik akışının adeta merkezidir, vatandaşımızın günlük hayatını çok etkiler, çok özel bir bölgedir” dedi. İstanbul’da mitingler için belirlenmiş 4 alan bulunduğunu ve kutlamaların buralarda yapılmasını gerektiğini belirterek, “Taksim, bu manada değerlendirilen, bu manada izin istenebilecek veya izin verilebilecek bir alan değildir. […]

“AKP’nin oluşum süreci”ne farklı bir bakış

Esra Elmas AKP kurulduğu günden bu yana sadece yapıp ettikleri dolayısıyla değil “varoluşuyla” da dikkatleri üzerine çeken bir parti oldu. Ülkenin siyasi gündemindeki tartışmalar ilgili ya da ilgisiz, bir noktada ille de AKP ve resmi ideoloji arasında bir krize dönüşme potansiyeli taşıdı ve taşımaya devam ediyor. Ülke içinde gerçek gündemi bu gerilim dışında tartışmak çok kolay değilken duruma “uzaktan” bakanlar için mesele daha da karışık. Amerika ve Avrupa, Türkiye’deki İslami ve seküler politikaları anlamaya çalışıyor. 11 Eylül sonrası İslami terör paranoyasına karşılık içini rahatlatan ‘Ilımlı İslam ülkesi Türkiye’yi anlamak Amerika ve Avrupa için şimdi daha da önemli. Ümit Cizre’nin editörlüğünü üstlendiği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Kenan Çayır, Başkent Üniversitesi öğretim üyesi Menderes Çınar, Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi Burhanettin Duran, siyaset bilimci Ahmet Yıldiz, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ali Resul Usul, Çankaya Üniversitesi öğretim üyesi Ertan Aydın, Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyesi İbrahim Dalmış ve yine Ümit Cizre’nin makalelerinden oluşan kitap, bugün gündemi meşgul eden pek çok tartışma konusuna dair önemli tespit ve analizler içeriyor. 28 Şubat ve 11 Eylül 28 Şubat ve 11 Eylül… Ümit Cizre kitabın girişinde bu iki önemli tarihe dikkat çekiyor. ‘28 Şubat Türkiye, 11 Eylül ABD ve Avrupa için birer dönem noktası oldu. Türkiye 28 Şubat’tan sonra kapatılan Refah ve Fazilet Partisi geleneğine karşılık ‘yenilikçiler’i, Amerika ve Avrupa ise 11 Eylül’den sonra İslami terörü karşılık ‘ılımlı İslam modeli’ni tartışmaya başladı.’ Kitap Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkış hikâyesi ve bugün geldiği noktayı bu iki tarihi akılda tutarak düşünmeyi tavsiye ediyor. Ümit Cizre sunuş yazısında bu iki tarihin önemini şu şekilde özetliyor: “28 Şubat Türkiye’de Siyasal İslam’a karşı yapılan ‘yumuşak’ bir darbeydi ve o dönem akımın meclisteki temsilcisi Refah Partisi (RP), Anayasa Mahkemesi tarafından ‘laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle’ kapatıldı. Bu olaydan sonra Milli Görüş’e referansla farklı isimlerle olsa dahi gelenekten kopmayan partilerle siyaset sahnesinde yer alan […]