Etiket akp

Tatilsiz resmi bayram

Ahmet Şık Her yıl, kendisi gelmeden gerginlik haberlerinin medyaya düştüğü bir kutlamadır 1 Mayıs. Faillerinin devlet destekli kontrgerillalar olduğunu artık herkesin bildiği 1977 travmasının üzerine, 1996 yılında Kadıköy’de 3 kişinin polis kurşunlarıyla can vermesiyle sonuçlanan çatışma görüntüleri de eklenince her yıl aynı bildik senaryolar tekrarlanıp durur Türkiye’de. Önce ana akım medya sınıfına giren basın organlarında polis kaynaklı haberler boy göstermeye başlar. Hepsi de “işçi sendikalarının arasına sızan terör örgütü mensuplarının” diye başlayıp, “kutlamaları provoke etmek, çatışma çıkarmak, iş yerlerini yakıp yıkıp yağmalamak” gibi ibarelerin bolca geçtiği haberlerdir. Sonra sendikaların yaptığı başvurular bu haberler dayanak gösterilerek geciktirilir, mülki erkân gözden ırak bir yerde 1 Mayıs’ın kutlanması için bastırır da bastırır. Sendikalar itiraz eder en sonunda “uygun yer” bulunur, 1 Mayıs kutlanır gider.Birkaç yıl öncesine dek böyle sürüp giden uygulama artık sendikaların, 1 Mayıs’ın sembol haline gelen kutlama alanı olan Taksim’de ısrar etmeleri üzerine farklı yaşanıyor. Taksim yasak polis şiddeti serbest Evet, yine aslı astarı olmayan sızdırma haberler yapılıyor. Yine sendikalara zorluk çıkartılıyor ama farklı olarak 3 yıldır Taksim’de ısrar ediliyor. Geçen yıl da tıpkı bu yıl olduğu gibi İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Taksim Meydanı’nda gösteri ve yürüyüş yapılmasının yasak olduğu açıklamışlardı. Sendikalar da haklı olarak milli maçlardan sonra ve başka “milliyetçi hezeyan barındıran” bir takım vesilelerle bu alanda kutlamaların yapıldığını hatırlatmıştı. Bu ısrarın sonunda miting alanı Taksim diye belirleyen sendikaların ısrarının sonunda ortaya çıkan tablodan hafızalarda kalan tek şey polisin orantısız şiddet sahneleriydi. Bu yıl da benzer tartışmalar beklenildiği gibi başladı ve sürüyor. Sendikalar kutlamaların Taksim’de yapılmasını istedikleri gibi bir de 1 Mayıs’ın resmi tatil olmasını istiyorlardı. Sendikalara TBMM’den destek Bu kez sendikalara TBMM’den de destek çıktı. Demokratik Toplum Partisi ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı ve İstanbul milletvekili Ufuk Uras geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için hazırladığı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. […]

1 Mayıs’ın inanılmaz faturası

Güventürk Görgülü Beklenen gün yaklaştı ve işçi sendikalarının “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” taleplerine yanıt dün Bakanlar Kurulu’ndan geldi: “1 Mayıs birlik dayanışma günü olsun ama tatil olmasın, Taksim’de de kutlanmasın” Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek dün Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı açıklamada 1 Mayıs’ı tatil günü ilan etmemelerini son derece mantıklı bir de gerekçeye bağladı; “Tatil günü olursa iki milyar YTL fatura çıkar!..” Hükümet uluslararası finans çevreleriyle konuşurken “Biz durgunluktan etkilenmiyoruz” diyor ama sıra işçilere cevap vermeye gelince “zaten durgunluk var faturası ağır olur” demekten de geri durmuyor. Peki nereden çıkıyor bu “ağır” fatura? Cevabı çok basit.Ekonomide son derece başarılı olduğu iddiasındaki AKP Hükümeti’nin ekonomik büyüklüklerle ilgili açıklamalarının çoğunda gördüğümüz yanlış ve yanıltıcı bilgiler bu açıklamada da aynen tekrarlanıyor. Cemil Çiçek’in hesabına bir bakalım; Hükümet, Türkiye’nin yıllık Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’ndan (GSYİH) yola çıkıyor belli ki. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesapladığı yeni milli gelir serisine göre 2007 yılında yurt içinde ürettiğimiz nihai mal ve hizmetlerin toplamı 856,3 milyar YTL’ye ulaşıyor. Herhalde dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan, “Şu 1 Mayıs’ı tatil edersek maliyeti ne olur?” diye sorunca ve hükümette ekonomiden anlayan bir bakan –mesela Mehmet Şimşek olabilir- diyor ki “Yıllık GSYİH rakamını 365 güne bölersek tatilden ortaya çıkacak rakamı buluruz!” Ve bu dahice fikri uygulayarak 856,3 milyar YTL’yi 365 güne bölerek günlük 2,3 milyar YTL’lik bir üretim değerine ulaşıyorlar. Sonuçta dün akşamüstü Cemil Çiçek, çıkıp bu açıklamayı yapıyor. Peki böyle bir zarar gerçekten mümkün mü? Elbette ki hayır.Türkiye’nin bir günlük tatil sonucundaki kaybını bir ilköğretim dördüncü sınıf öğrencisi hesaplasa herhalde o da Cemil Çiçek’le aynı rakamı bulurdu. Çünkü hükümetin hesabına göre bir gün boyunca ülkedeki tüm ekonomik aktivite tamamen duruyor, kesintiye uğruyor ve hatta felç oluyor. Mesela ülkedeki tüm ama tüm fabrikalar tamamen kapanıyor; yani Erdemir’deki yüksek fırınları bile söndürüyorlar. O gün madenlerde üretim yapılmıyor, balıkçılar balığa çıkmıyor, köylüler pazara […]

Siyaset Atatürk’ün ardında

Mustafa Alp Dağıstanlı CHP lideri Deniz Baykal’ın “Önce Atatürk’le uzlaş” diye Başbakan Tayyip Erdoğan’a çağrı çıkarması, düpedüz, siyasetin lağvedilmesi önerisiydi; başka bir şey değil. Baykal’ın seslenişi bir öneri gibi görünse de, buyurgan bir tutum. Baykal da, ne kadar nazik söylenirse söylensin, Türkiye’deki ideolojik ve psikolojik baskıdan dolayı bu ifadenin bir tahakküm aracı olduğunu biliyor. Bu yüzden kabalığa ve sertliğe yeltenmiyor. Ama bu baskının kendisi ve onun eseri olan ortam başlıbaşına kaba ve sert. “Ben Atatürkçü değilim” sözünü Nadir Nadi gibi Atatürkçülüğünden şüphe edilemeyecek birinin ironik tavrıyla değil de, bir siyasi tutumun yalın ifadesi olarak söylemesi bu ülkede hafsalaların alabileceği bir şey olarak görülmüyor. Atatürkçü/Kemalist olmamak suç! Peki, neden siyasetin alanını daraltmak sayılmıyor bu? Siyasetin alanını daraltmak için darbelere ne hacet; zaten dar ve herkes daraltıyor zaten. Erdoğan’ın Baykal’a verdiği cevap da yine dar bir alana kapı-pencere açacak nitelikte: “Paralardan Atatürk’ün resmini senin partin kaldırdı.” Evet, belki ağzının payını vermiş oldu böylece, ama bu cevap, Baykal’ın davet ettiği siyasetdışı zemini kabullenmek, en azından siyasetin alanını genişletecek bir adım atma cüretini gösterememek demek. Yazık. Baykal iki gün sonra da, bu kayıkçı kavgasında, Erdoğan’ın cevabına cevap verirken aynı şeyi daha açık biçimde söyledi: “Gel sen de Atatürk’ün arkasında siyaset yap.” İyi de, o zaman tek partiden başkasına neden ihtiyaç olsun? Zaten bir –mış gibi yapmaktan öteye götüremediğimiz demokrasimizi tam bir müsamereye çevirmiş olmayacak mıyız böylelikle? Hem sonra nasıl uygulayacağız bunu? Bir “Tek Adam” yok –kimilerine göre malesef! O “tek adam”ı tek adam olarak tutacak, saydıracak ortam ve araçlar da yok. (Siyasi partilerimizin iç işleyişleri hâlâ tek adama dayanıyor tabii.) Dolayısıyla/ve muvazaa partisi kurma zilletini kabul edecek bir Fethi Okyar da yok. (Demokrasi mücadelesi bakımından bütün partilerimiz muvazaa partisi bir bakıma ya, neyse.) Üstelik, Okyar’ın Serbest Fırka’sı bile yürüyememişti. Meselenin daha kötü tarafı, AKP’nin de, Erdoğan’ın da Kemalist olmaması, ama buna rağmen Baykal’ın davet […]

Tüketim vergileri yoksulların enflasyonunu artırıyor…

Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde kurulan Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezinin (BETAM) araştırmasına göre, 2003-2008 döneminde ortalama enflasyon (TÜFE) yüzde 54 olurken, en yoksul yüzde 20’lik harcama grubunun enflasyonu yüzde 57,2, en zengin yüzde 20’lik harcama grubunun enflasyonu ise yüzde 52 olarak hesaplandı. Prof. Seyfettin Gürsel ve Nazan Şak tarafından gerçekleştirilen “Her Harcama Düzeyi İçin Farklı Enflasyon” başlıklı araştırmaya göre, en zengin ve en yoksul yüzde 20’lik kesim arasındaki yüzde 5,2 puanlık enflasyon farkı iki grup arasındaki tüketim kalıplarındaki farklılıktan kaynaklanıyor. TÜİK’in 2006 tüketim harcaması verileri kullanılarak yapılan araştırmaya göre yoksullar daha çok gıda ve alkolsüz içecekler gibi zorunlu tüketim mallarındaki fiyat artışlarından, zenginlerin ise daha çok ulaştırma, otel gibi lüks tüketim hizmetlerindeki fiyat artışlarından etkileniyorlar. Gıda ve alkolsüz içeceklerin enflasyonu diğer kalemlere göre fazla yüksek değil ancak, en yoksul dilimde yüzde 39,5’lik bir paya sahip olmasına rağmen, en zengin dilimde yüzde 17,5’lik bir paya sahip. Ulaştırma ise en zengin dilimde yüzde 20,8’lik bir paya sahipken en fakir dilimde yüzde 4,6’lık bir pay alıyor. Araştırmaya göre, az da olsa alkol, sigara ve tütün kaleminin yoksul sepeti içindeki payı zenginin payından daha fazla. Yüzde 5,6’ya karşılık yüzde 2,8. Yoksullar zenginlere kıyasla göreli olarak daha çok sigara, daha çok rakı içiyor. Yoksul enflasyonu ile zengin enflasyonu arasındaki farkın bir bölümü de AKP döneminde sigara ve alkollü içecekler üzerindeki tüketim vergilerindeki yüksek artıştan kaynaklanıyor. Yoksul enflasyonunun gıda ve alkolsüz içecekler, konut, alkol, sigara ve tütün gibi zorunlu tüketime, zengin enflasyonunun ulaştırma, lokanta ve oteller, eğitim, ev eşyası gibi lüks tüketime duyarlı olduğu anlaşılıyor. Araştırmada, zorunlu tüketim enflasyonu önemli ölçüde gıda fiyatlarına bağlı olduğundan, gerek küresel ısınmanın olumsuz etkileri, gerek Çin ve Hindistan’ın 2 milyarlık aşırı yoksul kitlelerinin gelirlerindeki hızlı artışla birlikte küresel kaynaklara giderek daha fazla ortak olmaları, gerekse petrol fiyatlarındaki artışın biyoyakıt yönelimini hızlandırmasının, gelecekte yoksul enflasyonunun ortalama enflasyondan hissedilir ölçüde ayrışmasına neden olacağı […]

Barroso: “Türkiye düşünce özgürlüğünü kısıtlarsa AB’ye üye olamaz”

Duygu Ertürk Başbakan Tayyip Erdoğan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ziyaretinin ikinci ayağında bugün İstanbul’daydı. Sabah saatlerinde kente gelen Barroso, öğleden sonra Fener Rum Patriği Barthalomeos ile görüştü. Müteakiben, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampusu’nda düzenlenen “Küresel Sorunlar Platformu” konferansının konuğu oldu. Konuşmasının başında küresel sorunlara küresel cevaplar bulma gerekliliğinin altını çizen Barroso, iklim değişikliği, güvenlik sorunları ve uluslararası terör gibi meselelerin üstesinden beraberce gelerek sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada fark yaratmayı amaçladıklarını belirtti. Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesiyle ilgili değişiklik öngören yasa tasarısını olumlu karşıladığını belirten Barroso, anayasada bulunan, özgürlükleri kısıtlamaya yönelik diğer maddeler için de aynı hassasiyeti göstereceklerini, onları ilgilendirenin yasanın numarası değil, içeriği olduğunu aktardı. “Tek bir maddede ısrarcı değiliz. Temel prensip, şiddeti teşvik etmediği ve hakaret içermediği sürece fikir beyan etmek asla suç olmamalı. Bu özgürlük kısıtlanırsa, Türkiye AB’ye üye olamaz” dedi.Söylediklerim medyada çarpıtıldı Türkiye ziyaretinin AKP’nin kapatılma davasıyla kesişmesinin, partiye destek amaçlı olup olmadığı sorusu üzerine, “Doğru değil. Bunu öngöremezdim. Bu daveti Erdoğan’dan beş, altı ay önce almıştım. Yoğunluk nedeniyle fırsat bulunamadı” diyen Barroso, Başbakan’la ve iktidar partisiyle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdiklerini, ama AB’nin Türkiye’deki her partiye eşit mesafede durduğunu ekledi. Kapatma davasıyla ilgili yorum yapmaktan kaçınan Barroso: “Ben bir hukukçuyum. Dava sürecinde konuşmak istemem. Zaten, bu konuda söylemediğim sözler bana atfedildi, söylediklerim medyada çarpıtılarak yer aldı” dedi. Barroso, müzakere sürecinde AB’nin Türkiye’nin iç işlerine karışmasının, Türkiye AB’ye kendi rızasıyla üyelik başvurusunda bulunduğu için çok normal olduğunu vurguladı. AB’nin Türkiye’nin salatalık standartlarına müdahale edip yüzde 10’luk barajı dayatan parlamenter sisteme neden müdahale etmediği sorusuna cevap vermekte zorlandığı gözlenen Barroso: “Delegasyonumuz bunu not etti, ama yüzde 10’luk barajı halletmek zor bir mesele. Baraj derecesi, Avrupa’da da halen tartışma konusu” demekle yetindi. Nüfusun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede demokrasi olmasının tüm dünyaya örnek teşkil edeceğini söyleyen Barroso, bunun yabancı düşmanlığından arınmış, […]

Diyarbakır anlattı Erdoğan duydu mu?

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin sorunlarını anlatmak için Ankara’ya giderek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile muhalefet partileriyle görüşen Diyarbakır sivil toplum örgütleri, sorunlar ve çözüm önerilerini içeren 20 maddelik rapor sundu. Dün (7 Nisan) Başbakan Erdoğan’la gerçekleşen görüşmede “ana dilde eğitim” talebini dile getirdiği için başbakan tarafından “yalan söylemek ve dürüst olmamakla” suçlanan Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Kürt sorununun çözümüne karşı bir direnç olduğunu belirterek, “Yapabileceğimiz tek şey olan demokratik taleplerimiz ve önerilerimizi ilettik. Sorunun demokrasi içinde ve şiddeti dışlayan biçimde çözümünde ısrarcı olmak gerekiyor ancak bizim dışımızda da girişimler olması lazım” dedi. Tanrıkulu, Başbakan Erdoğan’ın kendisini yalancılıkla itham etmesi üzerine, “Ben dürüstlüğümü kimseye sınatmam” diyerek toplantıyı terk etmişti. MHP randevu vermedi Baro Başkanı Tanrıkulu dışında Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kaya ile Meclis Oda Başkanı Abdulselam Odabaşı, Diyarbakır Ticaret Borsası Başkanı Fahrettin Akyıl, Esnaf Sanatkarları Odaları Birliği Başkanı Alican Ebedinoğlu, Ziraat Odası Başkanı Bahri Erdem, Tabipler Odası Başkanı Adem Avcıkıran, Mazlum-Der Başkanı Selahattin Çoban, Türk-İş Diyarbakır temsilcisi Zülküf Karakoç, Kadın Merkezi Başkanı Nebahat Akkoç, Diyarbakır Sanayici İşadamları Derneği Başkanı Raif Türk, Güneydoğu Sanayici İşadamları Derneği Başkanı İsmail Bedirhanoğlu, Müstakil Sanayici İşadamları Derneği Başkanı Ahmet Öcal ve Doğu Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği Federasyonu Başkanı Şeyhmus Akbaş’tan oluşan heyet bugün de (8 Nisan) Ankara’da bazı görüşmelerde bulundu. Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Zeki Sezer ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’la görüşerek 20 maddelik sorunlar ve çözüm önerilerini içeren raporu sunan heyeti Milliyetçi Hareket Partisi ise randevu talebini geri çevirerek kabul etmedi. Siyasi ve ekonomik çözüm paketi Heyetin hazırladığı ve Cumhurbaşkanı, Başbakan ile muhalefet partileri liderlerine sunduğu siyasal ve ekonomik reformlar içeren raporda yer alan talepler özetle şöyle sıralandı:Anadilde eğitim, hizmet ve yayın hakkı hayata geçmeli.Yeni demokratik, özgürlükçü bir anayasa yapılmalı.Zorunlu göçe maruz kalanların […]

AKP savunma vermezse…

Ferda Balancar Medyakronik Gündem sayfalarında okuyabileceğiniz Mustafa Dağıstanlı’nın Demokratik Misak’a İhtiyacımız Var yazısında 27 Mayıs darbecilerinin kudretli isimlerinden Orhan Erkanlı’nın yayımlanmış anılarında geçen bir ifadeye dikkat çekiliyor: “Mahkemeyi reddetselerdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.” Erkanlı, Yassıada yargılamaları başlarken Celal Bayar ve Adnan Menderes’in mahkemeyi reddetmesine engel olmak için DP’nin her iki lideriyle ilgili kişisel suçlamalar icat ettiklerini itiraf ediyor. Yaklaşık 50 yıl sonra bir başka tarihi bir davada benzer bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne savunma vermeyi reddetmesi durumunda ne olacağı sorusunun henüz bir yanıtı yok. Ama AKP’ye savunma vermeyi reddetmeyi tavsiye edenler de yok değil. Dün akşam Kanal 24’te yayımlanan Açık Görüş programında Etyen Mahçupyan, AKP’nin kapatma davasıyla ilgili kesinlikle savunma vermemesi gerektiğini vurguladı. Mahçupyan’ın bu ifadelerine MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal tepki gösterdi. Bal’a göre bu, “ülkede kargaşalık çıkmasına yarayacak anarşist ve marjinal bir görüş.” Mahçupyan ise Bal’a “Evet marjinal ama marjinal olduğu kadar da doğru bir düşünce. Doğru olduğu için de bu kadar rahatsız oluyorsunuz bu görüşten, çünkü siz de AKP’nin böyle bir tavır benimsemesi halinde neler olabileceğini biliyorsunuz ve bundan korkuyorsunuz” diye cevap verdi. Programın akışı içinde “MHP’nin korktuğu aslında neydi?” “AKP savunma vermeyip de ne yapmalı?” gibi sorular net cevaplar bulamadı. Bu soruların yanıtlarını bugün kendisiyle konuştuğumuz Etyen Mahçupyan, öncelikle Türkiye’deki mevcut yüksek yargı sisteminin ve bu kapatma davasının hukuki meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Mahçupyan, Medyakronik’e yaptığı açıklamada yargı sisteminin hukuki meşruiyetinin iki kaynağı olduğunu belirtti. Ona göre evrensel normlar ve toplumsal talepler hukuki meşruiyetin iki kaynağı ve Anayasa Mahekemesi’ndeki bu kapatma davası ne evrensel normlar ne de toplumsal talepler açısından meşruiyet taşımıyor. Eğer AKP hukuken gayrimeşru olan bu davada savunma verirse davanın meşru olduğunu kabul etmiş olacak. Mahçupyan’a göre AKP’nin önünüde bir başka yol daha var: Anayasa Mahekmesi’ne savunma vermeyi reddedip mevcut yargı sistemini evrensel normlar ve toplumsal talepler açısından meşru […]

“Demokratik misak”a ihtiyacımız var!

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın iddianamesinin Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesinin ardından yaşanan gelişmeler, merhum İdris Küçükömer’in yıllar önce ortaya attığı “demokratik misak” kavramını bir kez daha gündeme getirdi.

‘Parti kapatma yaptırımını, aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek yok’

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Demokrasiyle parti kapatma arasında nasıl bir ilişki var? Demokratik düzenlerin, parti kapatma yasağına yer vermesi şart mıdır Demokrasi ile siyasi partilerin kapatılması yasağı arasında, doğrudan doğruya ilişki kurmak mümkün değildir. Demokrasinin ampirik örnekleri arasında, parti yasağına yer vermeyen ülkeler mevcuttur. İngiltere, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde parti yasağı olmadığı halde, bunların hepsi güçlü demokrasiler arasında değerlendirilmektedir. Buna karşılık, parti kapatma yaptırımını, Türkiye gibi aşırı ölçüde uygulayan başka bir örnek bulma olanağı mevcut değildir. Siyasi partilerin kapatılması yaptırımı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ilk kez Alman Anayasası ile kabul edilmiştir. O tarihten bu yana, Almanya’da sadece iki siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan biri, ırkçı parti diğeri ise komünist partidir. 1956’dan bu yana, Almanya’da herhangi bir siyasi parti kapatılmamıştır. Alman hukukundan mülhem olarak kapatma yaptırımına yer veren başka bir örnek ise, İspanya’dır. İspanya’da ise bu yaptırım, sadece bir kez, terör örgütü ile organik ilişkisi kanıtlanan Batasuna Partisi için uygulanmıştır.Türkiye’ye gelince, 1961 Anayasası’ndan bu yana, benimsenen militan demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplam 26 siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan altısı, 1961 Anayasası döneminde, 18’i ise, 1982 Anayasası döneminde gerçekleşmiştir. Bu rakamlara bir de askeri yönetim dönemlerindeki parti kapatma uygulamaları eklenirse, Türkiye’nin gerçek bir siyasi partiler mezarlığı olduğu anlaşılacaktır.Türkiye, 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) onaylamış, 1987’de bu Sözleşmenin yer verdiği bireysel başvuru mekanizmasını, 1990’da ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir. 1987’den sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarıyla ilgili olarak, AİHM’ye yapılan başvuruların hepsi, Türkiye’nin bu kapatma kararlarıyla, Sözleşmeyi ihlal ettiği şeklinde sonuçlanmıştır. Bunlardan sadece Refah Partisi ile ilgili kapatma kararı, Sözleşmeye uygun görülmüştür. Anılan kararlarında AİHM, Türk Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararlarını, Sözleşmenin 10. maddesindeki ifade hürriyetinin ve 11. maddesindeki örgüt kurma hürriyetinin ihlali olarak değerlendirmiştir. Sözleşmeyi ihlalin sonuçlarından biri, tazminat mükellefiyetidir. Bu ihlal fiillerinin devamlılığı ise, Avrupa Konseyi üyeliğinden ihracı gerektirecek bir siyasi ve hukuki sonuca da yol açabilir.Sözleşme, taraf devletlere Sözleşme […]

“Korku tacirlerine fırsat vermeyeceğiz”

Medyakronik/AA Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması ile ilgili iddianameyi kabul etmesine ilişkin yaptığı ilk değerlendirmede, seçmenine sağduyu çağrısı yaparak provokasyonlara fırsat verilmemesini istedi. Anayasa Mahkemesi’nin dün (31 Mart 2008) verdiği karardan sonra suskun kalan Başbakan Erdoğan, bugün partisinin TBMM grup toplantısındaki konuşmasında konuyu değerlendirdi. Mahkeme sürecinin kendi mecrasında yürüyeceğini belirten Erdoğan, “Biz Ak Parti olarak hiçbir zaman kişisel bir dava, kişisel bir mesele üzerinde durmadık durmayacağız. Bugün muhatap olduğumuz mesele de bizler için asla kişisel bir mesele değildir. Bizim şahsi davamız yoktur. Bizim için mesele Türkiye meselesidir milletimizin geleceğidir” dedi. Partililerinin kendisini uzun süre alkışladığı ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları attığı Erdoğan bir süre konuşmasına ara verdikten sonra şöyle devam etti: “Kazanan hukuk olsun” “Omuzlarımızdaki sorumluluğun idraki içinde soğukkanlılıkla metanetle bu süreci yürüteceğiz. Bu Türkiye’yi bir ve bütün olarak kucaklama sorumluluğudur. Bu milletimizin geleceğini düşünme sorumluluğudur. Milletimiz müsterih olsun. Biz bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Ak Parti olarak üzerimize düşen azami sorumluluğu yerine getireceğiz. Bundan kimsenin, hiçbir vatandaşın şüphesi endişesi kaygısı olmasın. Milletimizden arzu ve beklentimiz geleceğimizi karartmak isteyen korku tacirlerine tahrik ve provokasyonlara asla fırsat vermemesi. Diliyor ve umuyoruz ki bu sürecin sonunda kazanan adalet olsun, hukuk olsun. Diliyor ve umuyoruz ki kazanan demokrasi olsun, millet iradesi olsun. Kazanan Türkiye olsun, biz kaybedelim.” “Yola devam edeceğiz” Dava sürecinde hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak, demokratik duruşlarını sürdüreceklerini ve hizmete odaklanmaya devam edeceklerini ifade eden Erdoğan, “’Her şey Türkiye için’ ilkesiyle yola çıktık ve milletimiz bize 22 Temmuz’da durmak yok yola devam dedi. Burada da durmadan yolumuza devam edeceğiz. Milletimizin hukukunu iradesini geleceğini savunmaya devam edeceğiz. İnanıyorum ki demokrasimiz ve hukuk sistemimiz bu sınavdan daha da güçlenerek çıkacaktır. Her zaman söylediğimiz gibi biz Türkiye’ye güveniyoruz, milletimize güveniyoruz. Kendimizden de şüphemiz yok. Tam bir özgüven ve kararlılık içinde yola devam edeceğiz. Bütün […]

AKP’nin önündeki 3 yol

Medyakronik Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı AKP hakkındaki kapatma davası iddianamesini kabul etmesi kararıyla dava süreci başlarken hükümet partisinin nasıl bir yol izleyeceği ise merakla bekleniyor. Gazetelere yansıyan haberlere bakılırsa AKP’nin önünde 3 seçenek bulunuyor. Parti kapatmayı zorlaştıran Anayasa değişikliği, referandum ya da davada savunmayı yapıp sonucu beklemek. Seçeneklerden ilki olan parti kapatmayı zorlaştıracak bir anayasa değişikliği için 367 oy gerekli; bunun için de AKP bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Meclis’te bulunan üç parti de buna destek vermeyeceklerini açıkladı. İkinci seçenek ise TBMM’de 367 oyluk mutlak çoğunluk bulunamazsa devreye girecek olan referandum. Böylece AKP, Anayasa’da parti kapatılmasını zorlaştıracak değişikliği Cumhurbaşkanı’nın onaylamasının ardından referanduma götürebilecek. Bir diğer seçenek ise AKP’nin, davayı engellemek yerine sürecin işlemesini kabul etmesi. Buna göre, iddianame üzerine bir ay içinde savunma hazırlaması gerekli. Parti, ek süre de isteyebilir. Savunma hazırlanınca Yargıtay Başsavcısı esas hakkındaki görüşünü açıklayacak. Daha sonra da sözlü savunma ve görüşler alınacak ve mahkeme bir sonuca varacak. AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün dün, anayasa değişikliğiyle ilgili Meclis’te uzlaşma arayacaklarını; olmadığı takdirde referanduma gideceklerini söylemişti Japon modeli değişiklik Anadolu Ajansı’nın haberine göreyse AKP siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oy çokluğu yerine oy birliği ile karar vermesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliği için hazırladığı taslağı hafta sonu TBMM’ye sunacak. Anayasa Mahkemesi’nin iddianamenin kabulüne karar vermesinin ardından AKP’nin Anayasa değişikliği için düğmeye bastığı belirtilen haberde, Anayasa değişikliği taslağının hafta sonuna kadar Meclis Başkanlığı’na verileceği belirtildi. Japon modeli olarak adlandırılan ve dava açmak için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın TBMM’den izin alma şartının da yer aldığı taslakla AKP, siyasi partilerin kapatılmasında Anayasa Mahkemesi’nin oybirliği ile karar vermesi şartını getirecek. “Referandumun koşulları var” AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, “Olay parti kapatmaktan parlemantoyu kapatmaya doğru gidiyor” dediği konuyla ilgili açıklamasında yargılama sürecinin başladığını belirterek, “Anayasa Mahkemesi’nin süreciyle ilgili söylenecek birşey yok. İddianame resmen AK Parti’ye ulaştırıldığında gereken çalışma yapılacak” dedi. […]

Eleştirilerin odağında Erdoğan var

Medyakronik/AA MHP lideri Devlet Bahçeli, partisinin TBMM’deki grup konuşmasında AKP’ye açılan kapatma davası sonrası yaşanan gelişmelere değindi. Bahçeli yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin sancılı bir haftayı geride bıraktığını belirterek, “Anayasa Mahkemesinin kararıyla dava süreci başladı. Kapatma davasının siyasi sonuçlarının daha fazla hissedileceği ve AKP’nin hükümet ve Meclis düzeyindeki bütün tasarruflarının tartışmaya açılacağı ve sorgulanacağı çok nazik bir döneme girilmiştir. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeler, artık kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmekte ve maalesef sorunlar giderek ağırlaşmaktadır” diye konuştu. Türkiye’nin böyle bir noktaya gelmiş olmasının her bakımdan talihsizlik olduğunu belirten Bahçeli, krizin bir Anayasa krizine ve rejim bunalımına dönüşmemesini temenni ettiğini ancak karşılarındaki tablonun iyimser olmaya fazla yer bırakmadığını ifade etti. Siyaset kurumunun, istikrar ve hukuku esas alan çözümler üreterek, krizi aşma yönünde çaba gösterme dirayetini ve basiretini gösteremediğini savunan Devlet Bahçeli, “TBMM çatısı altında çözüm yönünde demokratik süreçler ve mekanizmalar harekete geçirilememiş, bunun için gereken diyalog kanalları açılamamıştır. Tıkanan ve kilitlenen siyaset kurumu, gelişmelerin peşinde sürüklenmekte ve bunun sonucu başlı başına bir kriz unsuru haline gelmektedir. Kapatma davası sonrası çalkantı ve gerilim döneminde, karşıt tutumları giderek kemikleşmekte yeni bir gerginlik ve çatışma ortamının direniş mevzileri her geçen gün güçlenmektedir. Ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabı almış, gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girilmiştir. Türkiye çok ağıt tahribatı olacak siyasi bir depremin öncü sarsıntılarını yaşamaktadır” dedi. Siyasi miyopluk ve çıkar hesapları cepheleşmesi Başbakan Erdoğan’ı, milletvekili dokunulmazlığını arkasına saklanacağı bir koruma zırhı olarak görmekle suçlayan Bahçeli, “Erdoğan şimdi de aynı amaçla milli irade kalkanına sığınmaya çalışıyor. ‘Arkamda halk desteği var, önümden çekilin’ diyen Başbakan meşruiyet sınırlarını tanımama ve her istediğini yapma konusunda açık çek istiyor” diye konuştu. Kapatma davası sonrasında ortak aklın ve iyi niyetin yerini, siyasi miyopluk ve çıkar hesabının aldığını ve gemlenemeyen siyasi ihtirasların çatıştığı bir cepheleşme sürecine girildiğini belirten Devlet Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın Bulgaristan’da, “Ben ne yanlış […]

Medyada “kapatma” haberleri

Medyakronik Hürriyet : “Oybirliğiyle”Gazete, haberi “Oy Birliğiyle” manşetiyle duyurdu. Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamını kürsüde gösteren bir fotoğraf kullanan gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılması iddianamesini oybirliğiyle, Cumhurbaşkanı Gül’le ilgili bölümü ise 4’e 7 oyçokluğuyla kabul etti” ifadelerini kullandı. Milliyet : “İşte AKP’nin önündeki 3 yol”Milliyet Gazetesi, haberi, “İşte AKP’nin Önündeki 3 Yol” manşetiyle duyurdu. Gazete, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını kullandığı haberinde, “Anayasa Mahkemesi, iddianameyi oybirliğiyle ‘kabul edilebilir’ buldu. Mahkeme, Gül dahil 71 kişiye siyasi yasak istemini de karara bağlayacak” spotuna yer verdi. Radikal : “AKP’nin zor seçimi”Haberi manşetine taşıyan ve “AKP’nin Zor Seçimi” başlığını kullanan Radikal Gazetesi, kapatma davasına ilişkin AKP’nin önünde iki seçenek bulunduğunu belirtti. Gazete, “Kapatma davasından kurtulmak için gerekirse referandumu göze alıp Anayasa değişikliği yapmaya çalışmak, Savcının ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma’ iddiasını çürütmek için mahkemede kendini savunmak” ifadelerine yer verdi. Vatan : “Erdoğan’ın kritik kararı”Vatan Gazetesi’nin manşeti ise “Erdoğan’ın kritik kararı” manşetiyle çıktı. Sürmanşetinde, “Mahkemeyi bırak, ekonomiye bak” ifadelerine yer veren Gazete, “Erdoğan’ın bugün Meclis grubu ve kurmaylarıyla yapacağı toplantıların ardından ‘Davanın düşürülmesi çin Anayasa değişikliğinin Meclis’e gelip gelmeyeceği’ kesinlik kazanacak” spotunu kullandı. Posta : “AKP’nin yolu belli”Posta Gazetesi ise haberi, “AKP’nin yolu belli” manşetiyle duyurdu. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın, Meclis’te yan yana otururken gösteren fotoğrafına yer veren gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılma davasını oybirliğiyle kabul etti. Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi yasak istenen 71 AKP’linin arasına alınmasına 11 üyeden 4’ü ‘hayır’ dedi. AKP, Anayasa Mahkemesi’nin önünde ‘Biz laikiz’ savunmasını yapmak yerine önce parti kapatmayı zorlaştıran kanunun Meclis’ten geçirmeye uğrayacak. Bu olmazsa da halk oylamasına gidecek” spotuna yer verdi. Cumhuriyet : “Dava kabul edildi”Cumhuriyet Gazetesi birinci sayfasından duyurduğu haberinde “Dava kabul edildi” manşetini kullandı. Gazete, “Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılmasını içeren iddianameyle ilgili kararını oybirliğiyle aldı” üst başlığını kullandı. Gazete ayrıca, birinci sayfadan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın karikatürize edilmiş fotoğraflarına yer verdi. Akşam […]

ABD yüzde 47’yi hatırlattı

Medyakronik/AA ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen günlük olağan basın toplantısında konuyla ilgili soruları yanıtlayan Tom Casey, “Herşeyden önce bildiğiniz gibi biz, Türkiye’nin bağlı olduğu demokratik değerlere ve laik ilkelere büyük önem veriyoruz ve bu da bizim ilişkimiz ve müttefikliğimiz için temeldir” dedi. Anayasa Mahkemesi’nin davayı kabul ettiğini ancak bunun uzun bir süreç olacağını bildiklerini belirten Casey, “Bu süreçten beklediğimiz ve umduğumuz, ilgili tarafların, siyasal olmayan ve Türk seçmenlerin geçen seçimlerde ifade ettiği temsili demokrasiye bağlılığını yansıtacak bir biçimde ilerlemesidir” dedi. Dış basından kriz yorumları Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ye yönelik kapatma davasını görüşme kararı, dış basında da yankı buldu. Independent:“Türkiye’nin iktidar partisi ‘fazla dindar’ olduğu için yargılanacak” başlığıyla verdiği haber-yorumunda, “Anayasa Mahkemesinin kapatma talebini ele alma kararıyla Türkiye’de halkın seçtiği hükümetler ile laikler arasında 50 yıldan bu yana sürmekte olan savaşta en amansız mücadelenin yolunu açtığını” savundu. Partinin kapatılmasının yanı sıra aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu bazı isimler için siyasi yasak da istendiği” ifade edilen yorumda, davanın 6 ay sürmesinin beklendiği, bu durumun reform sürecine darbe indireceğine dair korkular bulunduğu kaydedildi. Bazı analistlerin, davanın görüşülmeye başlanmasını “Türkiye’deki soğuk savaşın sona erişi” olarak gördükleri de belirtilirken, “işaretlerin her iki tarafın da sonuna kadar mücadeleye hazırlandıklarını gösterdiği” iddiasına yer verildi. Yorumcuların, AKP’nin “uzlaşmaya yanaşmayan laiklerle uzlaşmak” dışında izleyebileceği tek yolun Yargıtay Başsavcısının ortaya attığı iddiaları mahkemede çürütmek olduğuna inandıkları da belirtilen haber-yorumda, bazı parti yöneticilerinin ise savunmaları ne olursa olsun mahkemenin kapatma yönünde oy vereceğine inandıkları belirtildi. “Partilerinin ve daha da önemlisi karizmatik liderlerinin geleceğinin tehlikeye girmesi karşısında AK Partililerin şimdi parti kapatılmasını güçleştirmek için Anayasa değişikliği yapmayı da düşündüklerini” kaydeden Independent, “Analistler ise böyle bir adımı hukuken tartışmalı ve politik olarak da tehlikeli buluyor” diye yazdı. “Hükümetin değişiklik için mecliste yeterli oy desteğini sağlayamaması halinde bunu referanduma götürmesi ihtimalinin bulunduğuna” da dikkat çekilen haber-yorumda, böyle bir referandumun da […]

Ekonomi yavaşlama trendinde

Güventürk Görgülü 2007 yılının dördüncü çeyreğine ait büyüme rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan rakamlar beklendiği gibi geride bıraktığımız yılın son çeyreğinde ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2007 yılı dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 9.9’luk artışla 221 230 Milyon YTL oldu. Aynı dönemler itibariyle sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) artışı ise yüzde 3.4 düzeyinde kaldı ve 25 872 Milyon YTL düzeyinde gerçekleşti. . 2007 yılının tamamına bakıldığında ise sabit fiyatlarla GSYİH artışının önceki yıllara göre oldukça yavaşlayarak yüzde 4.5 düzeyinde gerilediği görülüyor. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 12 bin132 YTL ve 9 bin 333 dolar olarak hesaplanıyor. Medyakronik’in daha önce gerçekleştirdiği hesaplamalara göre ise 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1.431 YTL ve 5 bin 512 dolar düzeyinde bulunuyor. Bu verilere göre 2006’dan 2007’ye kişi başına milli gelir artışı yüzde 3.1, 1998-2007 arasındaki 10 yıllık dönemde milli gelir artışı ise yüzde 27 düzeyinde. Başbakan’ın yanıltıcı açıklamaları Bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonundan beri çeşitli toplantılarda dile getirdiği; “AKP döneminde kişi başına gelirin 2 bin 500 dolardan 9 bin 500 dolara yükseldiği” yönündeki açıklamaları da bizzat TÜİK tarafından yalanlanmış oluyor. Zira Erdoğan’ın veri olarak aldığı 2002-2007 döneminde kişi başına GSYİH 1998 sabit fiyatlarıyla 4 bin 217 dolardan 5 bin 512 dolara yükselmiş durumda. Bir başka deyişle 2002-2007 arasında kişi başına GSYİH Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi dört katına çıkmış değil, yalnızca yüzde 30 artmış durumda. Erdoğan’ın açıklamalarındaki yanılgı ise 2002 verilerinin, eski milli gelir serisi sabit fiyatlarının eski nüfus tahminine bölünmesiyle ortaya çıkan 2 bin 960 dolarlık kişi başı gelirin 2007 rakamlarıyla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Başbakan, açıklamalarında geçmişe dönük olarak eski seri, sabit fiyat ve eski nüfus tahminlerini kullanırken, 2007 rakamlarında yeni milli gelir serisi, cari […]

AKP’nin büyüme balonu sönüyor…

Mustafa Sönmez 2007’nin yüzde 4,5 olarak açıklanan büyüme oranı, birçok zaafı içinde barındıran ve zaaflarıyla beraber sürdürülebilirliği tartışılan bu büyüme patikasının da sonuna gelindiğini göstermektedir. 2007 büyüme trendleri bunu doğrulamaktadır. (Resim:1) İmalat sanayiinde tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. Sektörlerde Durum.. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 10,2 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 4,3 olarak belirlendi, son çeyrekteki büyümesi ise yüzde 3,6’ya gerilemiş görünüyor. (Resim 2) 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4’e düştü.Tarım, 2006’da yüzde 1.3 büyüme gösterirken 2007’nin tamımnda yüzde 7,3 küçüldü. Kuraklığın yanısıra tarım girdilerindeki fiyat artışları ile başedemeyen tarımdaki çözülme, küçülmede önemli bir etken oldu. Bunun 2008’de de sürmesi bekleniyor. (Resim 3) 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. İnşaat 2006’da yüzde 18,5 büyümüştü, 2007’nin büyümesi yüzde 5’e düştü. İnşaattaki tempo düşüşününü 2008’de de sürmesi çok muhtemel. Özellikle dünya krizinin getireceği daralmanın öncelikle bu sektörü vurması bekleniyor. Dış Kaynak Girişi Yetmiyor Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıkla dış kaynak girişi ile gerçekleştirdi. İlk yıllarda sıcak para lokomotif güçtü. Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, […]

AKP’ye kapatma davası kabul edildi

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi üyeleri bu sabah (31 Mart 2008), Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından hazırlanan AKP’ye yönelik kapatma istemli iddianamenin ele alındığı ön inceleme toplantısı için bir araya geldi. Haşim Kılıç başkanlığında yaklaşık dört saat süren toplantı sırasında gazeteciler, daha öncekilerin aksine Anayasa Mahkemesi’nin önünde beklemelerine izin verilmeyerek uzaklaştırıldı. Yaklaşık dört saat süren ve saat 14.15 sıralarında sona eren toplantının ardından Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, kısa bir açıklama yaparak iddianamenin kabul edildiğini söyledi. İddianamenin kabulüne oybirliğiyle karar alan 11 kişilik mahkeme heyeti, iddianamenin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili bölümünde ise görüş ayrılığı yaşadı. Bu bölüm, Başkan Haşim Kılıç ile üyeler Sacit Adalı, Serdar Özyıldız ve Ferruh Kaleli’nin kullandığı karşı oylar nedeniyle yediye karşı dört oyla kabul edildi. Süreç nasıl işleyecek? Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianame, ön savunmasını yapması için AKP’ye gönderilecek. Yasal olarak AKP’nin bir ay içinde ön savunmasını vermesi gerekiyor. Ek süre talebinde bulunulması halinde Anayasa Mahkemesi bu talebi de değerlendirecek. Ön savunmanın Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü AKP’ye gönderilecek. Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya’nın sözlü açıklama, AKP yetkililerinin de sözlü savunma yapması gerekiyor. Bütün bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak raportör, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak.Bu işlemler sürerken gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AKP, ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek. Raporun, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Başkan Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek. Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacak.Kapatma davasını Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak. Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması halinde dört yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak. Anayasaya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranacak. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az yedisinin oyu gerekecek. […]

AKP sessiz, CHP memnun

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi’nin oybirliğiyle kabul ettiği AKP’nin kapatılması istemli iddianameye hükümet çevresinden en üst düzeyde yorumu ilk Hükümet Sözcüsü, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi. Çiçek, gazetecilerin konuyla ilgili sorularına, ”Hep beraber bu süreci göreceğiz. Biz kendi işimize bakıyoruz. Bu iş mahkemenin işidir” karşılığını verdi. Çiçek, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararla ilgili, ”Bir hukukçu olarak konuya şöyle bakarım: Bu parti kapatma davası Anayasa Mahkemesine ilk defa açılıyor değil. Daha evvel de Anayasa Mahkemesine sayısız dava açılmıştır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, hem Anayasa, hem de kuruluş yasasına uygun olarak bu tip davalarda hangi usulü takip ediyorsa o usül çerçevesinde bugün AK Parti’yle ilgili de bu süreci değerlendirmiştir. Dolayısıyla bize ayrık, bize mahsus bir uygulama söz konusu değildir. Hep beraber bu süreci göreceğiz. Biz kendi işimize bakıyoruz. Bu iş mahkemenin işidir. Yüksek Mahkeme bu süreci işletecek. Parti olarak da hukuken kendimiz için ne söylenmesi gerekiyorsa uluslararası hukuk açısından, kendi hukukumuz açısından, ortaya konulan iddialar açısından söylenmesi gereken ne varsa Anayasa’nın ve yasanın yetki çerçevesinde mahkemeye bildireceğiz. Hükümet olarak kendi işimize bakıyoruz ve ekonomik gelişmeler en öncelikli meselelerimizdir. Yapılacak reformlar en öncelikli konular arasında bulunmaktadır” dedi. “AKP referanduma hazır” AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün de, anayasa değişikliği için Meclis’te uzlaşma sağlanamazsa referanduma gitmeye hazır olduklarını söyledi. Bundan sonraki süreçte, konuyla ilgili siyasi partiler arasında görüşmeler yapılabileceğini belirten Ergün, “Eğer düzenlemeler mutabakat halinde Parlamentodan geçirilirse, süratli bir şekilde sistem düzeltilmiş olur. Parlamentoda büyük bir mutabakat olmazsa, olabildiği kadarıyla olur. Sorun o şekilde çözülmüş olur. Ama referandum konusu da bir seçenek olarak hala masada durmaktadır. Gerekirse Parlamento, bu düzenlemeyi yapar ve konuyu emanetin gerçek sahipleri olan millete götürür. Biz isteriz ki milletten önce, milletin temsilcileriyle uzlaşılsın ve onların eliyle bu sorun bir çözüme kavuşturulsun” diye konuştu.Bundan sonraki değerlendirmelerin farklı olacağını, Anayasa Mahkemesinin kararlarına ya da yargılama sürecine dönük bir değerlendirmede bulunulmayacağını ifade eden Ergün, […]

Murat Belge’den “uzlaşma” üstüne önemli yazılar…

Uzlaşma tartışmaları geçen hafta TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu başkanlığında bir grup meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşunun yaptıkları açıklamayla gündeme geldi. Yapılan yoğun tartışmalar bugün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla yeni bir evreye giriyor. Bundan sonra AKP Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanan bir parti konumunda… Bu koşullarda AKP yönetiminin ve hükümetin ne yapacağı, kendisine yönelik “uzlaşma çağrıları”nı nasıl değerlendireceği merakla bekleniyor. Önümüzdeki günlerde konuyla ilgili ne tür gelişmeler olursa olsun Murat Belge’nin “uzlaşma”yla ilgili aşağıda sunduğumuz yazılarının kolay kolay unutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. 28 / 03 / 2008 “Münazara toplumu” Sorunların büyüdüğü, daha doğrusu kamuoyunun çeşitli etkiler sonucu sorunlarla ilişkisinin ısındığı evrelerde, Türkiye’nin bir ‘münazara toplumu’ olduğu, belirgin bir biçimde ortaya çıkar. “Münazara toplumu” derken, ne demek istiyorum? Aslında, bunu, gerekli araştırmanın sonunda değil, başında söylüyorum. Özellikle eğitim sistemimizde ne zamandan beri bir “münazara” vurgusu olduğunu ve bunun nasıl işlediğini henüz incelemedim; başka toplumlarda konunun nasıl ele alındığını da bilmiyorum. Ama kurcalanırsa altından çok şey çıkacak bir konu olduğundan şüphem yok ve bu işe girişeceğim. Baştan söyleyeyim: Bu alanda bana yardımcı olacaklara cidden “medyun-u şükran” olurum.Evet, hayatta bir “münakaşa” var, bir de “münazara” var; birbirimizi “ikna etmek için”, münakaşa ederiz. Bunun sonucunda, ikna etmek kadar edememek de mümkündür. Ama işin amacı budur: Durumun, bizim düşündüğümüz şekilde açıklanmasının, daha doğru olduğuna ikna etmek… “Karşındakini” “ikna” etmek için “münakaşa” edersin (tartışırsın); “münazara” ise “karşıdaki” ile pek fazla ilgili değildir. Onun “ikna” olmayacağı zaten baştan bellidir. “Münazara”, daha çok bu olayı izleyen, seyredenleri “ikna” etmek için yapılan bir şey, bir çeşit “gösteri”, bir çeşit “müsabaka”dır. Bu saptama doğruysa, “münazara”, seyircisinden çok yapan açısından, “doğru”yla da fazla ilgili değildir. Bir “performans”tır son analizde. Performansın doğruyla ne gibi bir ilgisi bulunabilir? Yapılan işin özü, bir “doğru”yu araştırıp ortaya çıkarmaktan çok, tartışmanın her aşamasında “üstte kalma”nın tekniklerini geliştirmektir. Bu gibi “teknik”lerin gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Bunun için bir konunun […]

AKP davasına yeşil ışık iddiası

Medyakronik/ANKA Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ilişkin açtığı kapatma davasının kabul edilip edilmemesine ilişkin incelemeyi yapan raportörün “davanın kabulü” yönünde görüş bildirdiği öne sürüldü. ANKA Haber Ajansı’nın haberine göre ilk incelemeyi yapan raportör Osman Can’ın hazırladığı raporu, resmi bir ziyaret için gittiği Abu Dabi’den yarın (27 Mart) dönecek olan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a sunacağı belirtildi. Ajansın haberinde Kılıç’ın, raporu 28 Mart Cuma veya 31 Mart pazartesi gündemine alıp almayacağına karar vereceği belirtildi. Haber sitelerinin ANKA ajansını kaynak göstererek verdiği haberde raportör Can’ın “davanın kabulü” yöhühde görüş bildirdiği iddia edilmesine karşın Reuters Haber Ajansı’nın abonelerine geçtiği konuyla ilgili haberde ise Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın AKP kapatılma davası için görüşünü henüz oluşturmadığını söylediği belirtildi. Reuters Haber Ajansı’na konuşan Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın, AKP hakkındaki kapatılma davası için görüşünü henüz oluşturmadığı belirten Can’ın, “Görüşümün sunulması için son gün Pazartesi. O gün gelince Mahkeme gündeme alınıp alınmayacağına bakar” dediği anlatıldı. Raportörün görüşü mahkemeyi bağlamıyor Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianame sonrasında açılan davada, raportörün görüşü mahkemeyi bağlamıyor. Mahkeme heyeti, ilk inceleme raporundan sonra başvuruda bir eksiklik olup olmadığına bakacak. İddianamede AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılması ve aralarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi politikacıların da olduğu 71 AKP’linin 5 yıl boyunca siyasetten yasaklanması talep ediliyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, bir siyasi partinin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne açılan davalarda, “ceza davası” prosedürü izleniyor. Mahkeme heyeti, raportörün görüşü doğrultusunda veya aksi yönde bir karar alabilecek. Mahkeme heyeti, ilk inceleme raporundan sonra başvuruda bir eksiklik olup olmadığına bakacak. Herhangi bir eksiklik bulunmazsa “tensip tutanağı’ hazırlanacak. Bu tutanakta kapatma davası sürecinde izlenecek yöntem belirlenecek. Bu yöntem ile birlikte iddianame, ön savunmanın hazırlanabilmesi için AKP’ye gönderilecek. AKP’nin savunma süresi uzayacak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP hakkında laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla kapatma talebiyle açtığı davada […]