Etiket habervs

Meğer ki Nakşibendiliği de kapatasın!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com23 Mart tarihli Radikal2’de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kapatılma teşebbüsünü dar hukuki, hatta siyasi çerçevenin dışında bir bakış açısıyla anlamlandırmak isteyen okurlar için ilginç bir yazı vardı. Araştırmacı yazar Mehmet Ali Gökaçtı, “Bir Nakşibendi projesi olarak AKP” başlıklı makalesinde, Hilmi Yavuz’un Cumhuriyet’e Dair adlı kitapta dile getirdiği tespit ve fikirleri daha da açarak yorumluyor. Gökaçtı’nın da katıldığı Hilmi Yavuz’a göre, Nakşibendi cemaatinin Türk siyasetine sunduğu iki proje Anavatan Partisi (ANAP) ile AK Parti idi. “Turgut Özal gibi ilk öncüleri tarafından daha çok bireysel olarak temsil edilme ve etkin olabilme imkânı bulan bu hareket, 90’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan yeni bir sınıfın elinde daha organize bir biçimde ülkenin gündemine yerleşmiş”ti. Mehmet Ali Gökaçtı, “Nakşilik(in) diğer tüm tarikatlardan farklı olarak doğası ve yapısı gereği sadece insanların öteki dünyaları ile değil bizzat bu dünyadaki durumları ve konumlarıyla da ilgili” bir tarikat olduğunu hatırlattıktan sonra, tarikatın 1960’lardan itibaren geçirdiği değişimin önemine şu satırlarla dikkat çekiyor: “O günün koşullarında güçlü olmanın ve Kemalist ideoloji karşısında kendisini dengeleyebilmenin yolunun sanayileşme başta olmak üzere ilerleme ve kalkınmadan geçtiği görülerek yeni bir süreç başlatıldı. Bu süreç, İslami geleneğin çağdaş ihtiyaçlara nasıl cevap vereceği noktasında yaşama geçirildi. Bir şekilde ifade etmek gerekirse, o güne değin ‘Bir lokma, bir hırka’ olarak tanımlanan felsefi duruşun yanına bir de ‘Mazda’ eklendi. Müslüman kesimin kendi kaderine hükmedebilmesi için günün koşulları bağlamında teknoloji başta olmak üzere çağdaş tüm enstrümanlara hükmedebilmesi gerektiği açıkça idealize edildi.” Normal olarak İslamcılığın modernleşmesi, “Batı modernliği”ni kendine hedef seçmiş bir siyasi kadroda memnuniyet yaratmalıydı. Fakat öyle olmadı, ya da bu sadece lafta kaldı. Devlet ideolojisi “yobaz”lara veryansın ediyordu ama aslında onlara duyduğu nefretten daha fazlasını “yobazlığı” aşıp modernleşmeye, şehirleşmeye çalışan Müslümanlara karşı duyuyordu. Devlet ideolojisi hiç kuşkusuz Nakşiliğin Cumhuriyet’e savaş açmış 1940’lardaki halini, bugünkü haline tercih ederdi. Ama işler her zaman “ideoloji”nin istediği gibi gitmiyor işte. O […]

Dice Kayek ve Paris

Bilge Egemenbegemen@medyakronik.comFotoğraflar: Eric FaconGece bütün karanlığıyla gelip de gökyüzüne kurulduğunda daha da romantik olur bu şehir. Lakabını boşuna “ışıklar şehri” takmamışlar. Kafanızı nereye çevirip baksanız bir tablo çıkar karşınıza. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bakmaya doyamazsınız. Şaşırırsınız, kıskanırsınız, karışık bir sürü duygu yaşarsınız. Sonunda bari en azından birkaç günlüğüne buraya ait olmaya çalışırsınız. Çıkıp en ince damarlarında yürürsünüz. Sokak, sokak. Haritasız ve kilometrelerce. Sonra o meşhur cafe’lerinden birine oturup söylersiniz kendinize buzlu bir kahve. Fakat heyhat ne yaparsanız yapın, olmaz işte! Yüzünüzdeki şaşkınlık ve yalnızlık ele verir sizi işte. Bir türlü Parisli olamazsınız. Öyle kolay kolay Parisliymiş gibi yapamazsınız. Paris uyanıktır! Yılda 30 milyondan fazla turiste alışıktır. Bir türlü almaz içine sizi. Yapar size 3 günlük hevesli yabancı muamelesi. Fakat elbet vardır zincirleri kırıp, duvardan atlamanın bir yolu. Bulursanız kendinize iki gerçek Parisli, işte o zaman çıkarırsınız Paris’in çırılçıplak röntgenini. Açılır önünüzde kapılar ve girersiniz içeri… Tabii “Parisli” olmanın yüz bin farklı karşılığı vardır. Aynı apartmanda oturan iki komşunun bile Parisleri birbiriyle alakasızdır. 40 yıl boyunca kesişmez hayatları. Ne dinledikleri müzikleri, ne de içip, eğlendikleri mekânları. Biri ak sever, diğeri kara. İki renk arasında da milyonlarca farklı ton vardır. Adresleri çok benzerdir zarfların üzerinde, ama yaşadıkları hayatlar Asya ve Amerika gibi uzaktır birbirine. Dice Kayek’in Paris ve Parisliliği bir “romantik komedi” filminin seti gibi. Ya da Cosmopolitan ve benzeri dergilerin kadınlara kâğıt üzerinde sunduğu o hayatın, ete kemiğe bürünmüş hali. Bu hayatın merkezinde moda duruyor. Üzerinden parfüm kokuları fışkırıyor. Fondaysa, şık restoranlar, lezzetli yemekler, her an bir sanatçı ya da ünlüye rastlayabileceğiniz cafe’ler, hep bir ağızdan Fransızca çene yarıştıran kadınlar ve kahkahaları ve tıkır tıkır öten topuklu ayakkabıları figüranlık yapıyor. Sanki bu film setinde bir sabah aniden birisinin yüzünde bir sivilce patlak verse krizlerin en alası çıkabilir. Dünya yerinden hop oturup, hop kalkabilir. Tabii adı Dice, soyadı Kayek […]

Sokağın Dili: Ekonomik kriz var mı?

Sokağın Dili bu kez Kadıköy’e gitti. Ve halka bir ekonomik kriz olup olmadığını sordu. Kimine göre ortalık güllük gülistanlık, kimine göre hiç olmadığı kadar karışık! İşte yine tek bir soruya gelen birbirinden ilginç cevaplar…Haber: Uğur Orakçı Kamera: Akman Yengin

Uzay robotlarının atası uzaya gönderildi!

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Bilimadamlarının yüksek hayal gücü yine hepimizi şaşırtmaya devam ediyor. Uluslararası bir ekip tarafından yürütülen istasyon geliştirme çalışması buna en iyi örnek. 7 kişiden oluşan ekip, Uluslararası Uzay İstasyonu’na 16 gün içinde bir “Japon” laboratuarı ve bir “Kanadalı” robot yerleştirmeyi hedefledi. Japonca’da umut anlamına gelen Kibo, uzaya yerleştirilmesi planlanan ve Japon başbakanı Yasuo Fukuda tarafından “uzaydaki Japon evi” olarak tanımlanan laboratuarın ismi. Kibo sayesinde, uzayda pek çok deney yapılması öngörülüyor. Peki ya Kibo’da aksamalar olursa ne olacak? Bilimadamları bunu da önceden düşünmüşler. Kibo’da, ya da uzay istasyonunda herhangi bir arıza çıktığı zaman devreye “Special Purpose Dextreous Manipulator” yani kısaca “Dextre” girecek. Marifetli eller Geçen Perşembe istasyona yerleştirilen Dextre, oldukça marifetli ellere sahip. Yapımına 200 milyon dolar harcanan robot temel olarak iki koldan oluşuyor. Bu kollar tıpkı bir insanınki gibi dirsek ve bilek hareketleriyle birçok işi yapmaya müsait. Ana gövdesi de çeşitli rotasyonlar yapabildiği için, Dextre istasyonun dışına küçük parçalar yerleştirebilecek.Dextre aynı zamanda alet kutusu, ışık, ve video ekipmanlarıyla donatılmış. Kanadalı robot yapım şirketi MacDonald, Dettwiler and Associates çalışanlarından Richard Rembala “Dextre’ın en önemli özelliği güç momenti sensörü” diyor. “sensör, bileklere yerleştirildi. Bu şekilde robota bir dokunma hissi kazandırıldı. Böylelikle Dextre, itmek veya çevirmek gibi hareketlerin zor mu kolay mı olduğunu anlayabilecek.” Hassas hareket etme özelliğiyle ince ayarlar yapabilecek robot aslında daha önce istasyona yerleştirilen kolların son parçası. Bundan önce 2001’de Canadarm2 uydu platformuna yerleştirilmişti. Dextre’nin bağlı olduğu bu kol, biraz daha büyükçe ve aslında bir beyin görevi görüyor. BBC’ye açıklama yapan Dr. Rey’e göre, bu robot Kızıl Gezegen Mars’ta yapılacak altı aylık araştırma sürecinde kullanılması planlanan robot sistemine ön ayak olacak.Dextre gibi robotlar dışarıdan arızaları kontrol ederken, astronotlar istasyon içinden çalışmalarını kesintiye uğramadan gerçekleştirecek. Bilimadamları ise bu işbirliğinden oldukça memnun görünüyor. Geriye iki yürüyüş kaldı Dextre’ın yerleştirilmesinden sonra son iki yürüyüşte planlananlar şöyle: Öncelikle bir güç kontrol modülü […]

İlhan Selçuk’un son yazısı

İlhan Selçuk/Cumhuriyet RTE, XIV’üncü Louis mi?.. Geçenlerde (14.03.2008) bu köşede “Sonra Oturup Ağlamasınlar” başlığı altında bir yazı yayımlandı…Ne diyorduk?..“Gün geçtikçe gelişip yoğunlaşan iletişim teknolojisi bizde neye hizmet ediyor ?..İslamcılığın (İslamın değil) beş şartına…Bir azgınlık.. bir azgınlık ki demeyin gitsin…Neden bu azgınlık?..İslamcılar -ılımlısı ve köktencisi- artık ülkeyi, belediyeleri, devleti, her şeyi ele geçirdiklerine inanıyorlar…AKP iktidarı belli hedefe doğru doludizgin yürüyor, yandaşları da içmeden sarhoş olmuşlar…Ülke altüst…Herkes birbirine soruyor:– Ne olacak?..Bu gidişle bir şeyler olacak…Ama ben (…) şimdiden haber vereyim…Bir şeyler olduğunda sonuç düşündükleri gibi çıkmazsa, oturup mazlum rolünde ağlamasınlar … ”Birkaç gün sonra Yargıtay Başsavcısı AKP’yi kapatma davası açınca dinci ya da liboş gazetelerde yorumlar – haberler yayımlandı…Dediler ki:– İlhan Selçuk davadan haberliydi…Geri zekâlılığın üst göstergesiydi bu tür yazılar…Çünkü zaten iki ay önce Yargıtay Başsavcısı dava uyarısını yapmış, haber bütün gazetelerde yayımlanmıştı…Peki, şimdi ne olacak?..Başsavcı görevini yaptı, davayı açtı…Davalı iktidar partisi ve iktidara bağlı medya kendinden geçmiş ve çıldırmış gibi…AKP iktidarı hukuku, anayasayı, yasaları, Başsavcı’yı, yargıyı tepeleme savaşımının borularını durmadan üflüyor…Ve herkes yine birbirine soruyor:– Ne olacak?..Ya anayasal hukuk işleyecek…Ya da AKP iktidarının çılgınca gidişatıyla her şey birbirine girecek…RTE yoksa hastalandı mı?..14’üncü Louis edasıyla diyor ki:“- Devlet benim…”Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor…Evet, bu gidişle bir şeyler olacak…RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız…Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek…Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım…Aklın bir başka yolu yok…

İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasına tepkiler

İlknur Aydoğan iaydogan@medyakronik.com Meltem Ürüt murut@medyakronik.com Ergenekon operasyonu kapsamında sabaha karşı yapılan polis baskınlarında gözaltına alınanlar arasında İlhan Selçuk olmasaydı, muhtemelen pek az bir ses çıkacaktı. Fakat İlhan Selçuk’un da bu isimler arasında bulunması, onunla aynı siyasi görüşleri paylaşmayanlarca da en azından önemli bulundu. Selçuk’un gözaltına alınış biçimi ise ayrıca üzerinde durulan konuydu.Çetin Altan (Milliyet Gazetesi yazarı) Bu olay nedir, ne değildir, anlamı nedir, bilmiyorum? Sadece vakayı biliyorum, ama vaka ne olursa olsun çok ayıp, çok ilkel, vahşi şeyler bunlar. Eziyet derler buna. Sabah 04:30’da alınması hiç hoş değil. İki sene önce hastaydı, ben götürdüm hastaneye. 84 yaşındaki adam, yazar, bir sürü şey yapmış. Sadece 40 yılda yetişen adamlardır bunlar. Ayıp diye bir şey var. Kalem düşmanıdır burası.İlhan Selçuk’la beraber Kartal Cezaevi’nde beraber yattık. Kim yoktu ki orada? Yaşar Kemal, Sabahattin Eyüboğlu…Hukuksal tarafına girmiyorum, çünkü bilmiyorum. Yine serbest bırakırlar onu, ama eziyet ediyorlar. Hep bunu yaparlar; şekil olarak hoş değil. Sadece Türkiye’ye özgü bir hikaye bu. Ondan sonra demokrasi! Şaşırdım kaldım. Çocukluğumuzdan beri hep aynı şey, bir gerekçe bulunuyor. Ayıp yahu.Ben bir hukukçu gözüyle bakmıyorum olaya, bir dostum, bir kalem sahibi olarak bakıyorum. İlhan benim dostum, biz onunla bu konuları konuşmayız; gençliğimizi, edebiyatı konuşuruz, sadece Türkiye’den ibaret değil dünya. Sadece Türkiye’nin içinde yaşamaz bir yazar.Gündemde bütçe, milli gelir, ekonomi yok. Ne var peki? Laiklik var, şeriat var, yapay gündemler var; bu kadar da yapay olmaz ki bu işler. Nazlı Ilıcak (Sabah Gazetesi yazarı) Türkiye’de bazı aydınların darbe girişimlerine katkıda bulunabildiğini biliyoruz. Bazı siviller şimdiki süreçte de darbe girişimlerine katkıda bulunmuş olabilir. Bunu İlhan Selçuk için demiyorum. İktidarın çok büyük bir kusuru ‘nereye giderse’ demiş olmasına rağmen Şemdinli davasının altında kalmış olması. Şu noktada en doğru çözüm erken seçim. Aydın Engin (Gazeteci) Bence bu olayda hukukun değil, siyasetin ağır bastığının bir kanıtıdır bu. Siyasal İslamcılar ile ulusalcı olarak anılan kesimin itiş […]

Koru ve Bayramoğlu ne yazmıştı?

Taha Kıvanç / Yeni Şafak Her kafadan bir sese kişisel katkım / 21 Mart 2008 Aslında önce “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” sorusuna cevap bulmak zorunda Ak Parti. Bazılarının dediği gibi “Avrupa Birliği sürecine samimiyetle sahip çıktıkları için AB üyesi Türkiye’de üstünlüklerini kaybedecek bürokrasinin son hamlesi” olabilir mi bu girişim? Öyleyse, AB sürecine daha sıkı sarılmak mı, yoksa mümkün olduğu kadar uzak durmak mı çaredir?Kimileri “Sebep Ergenekon” diyorlar. İlhan Selçuk böyle diyenlerle alay ediyordu dün: “İş geldi nereye dayandı?.. / Yargıtay Başsavcısı, AKP iktidarına demiş ki: / – Sen Ergenekon davasını açar mısın?.. / – Açarım… / Başsavcı köpürmüş: / – Ya öyle mi, ben de seni kapatmak için dava açarım…“Vallahi ben uydurmadım, gazeteler yazıyorlar, Başbakan RTE ve yardımcıları: / ‘ – Biz Ergenekon çetesini çökerttik, AKP davası ondan açıldı’ diyorlarmış…”Böyle düşünüyorsa Başbakan ve etrafındakiler, elbette alayı hak ediyorlar. Oysa Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ilk gün seslendirdiği kuşkudan da, görüştüğüm Ak Partililerin anlattıklarından da farklı bir tablo çıkardım ortaya.Şöyle düşünün: Kıskacın tamamlanmakta olduğunu, çok yakında öteki örgüt üyelerinin yanına götürülmek üzere olduğunuzu biliyorsunuz… Elinizde ‘dolaylı şantaj’ yapmaya yarayabilecek bir güç var. Bu gücü süreci bir an önce başlatmak üzere kullanır mısınız, kullanmaz mısınız? “Ergenekon yüzünden” diyenler böyle bir mantıktan hareket ediyorlar.Acaba kime/kimlere kadar uzanacaktı Ergenekon operasyonu? “Sebep Ergenekon” diyenler, bu noktada, okuduğunuz mukadder soruyu soruyorlar…Ak Partililere benim de bir tavsiyem var: Şu günlerde Cumhuriyet gazetesini dikkatle izlemeliler. Hürriyet veya Milliyet, hatta Vatan önemli değil bu süreçte, onlar “Vur kaç” ekibi; karargâh (Ergenekon’un karargâhını kast ettiğimi sanmayın, Ak Parti’yi ne pahasına olursa olsun durdurma çabasının karargâhı), Cumhuriyet gazetesi…Şu satırları haftanın ilk günü Cumhuriyet’in ‘başyazı’ sütununda okudum: “Yüksek mahkemenin vereceği kararın ne olacağı elbette bilinemez; ancak Türkiye’nin lâik Cumhuriyet olarak İslâm dünyasındaki olumsuz gelişmeler karşısında ayakta kalabilmesini elbette yalnız hukukla ve davalarla sağlamak mümkün değildir.”Bilinenlerin tekrarı olan […]

Sosyal güvenlik reformu gerçekten gerekli mi?

Mustafa Sönmez AKP Hükümeti’nin “reform” adı altında gündeme getirdiği ve çalışanların, emeklilerin büyük tepkisine neden olan “sosyal güvenlik” düzenlemesi, kozmetik değişikliklerle yeniden düzenleniyor ve sendikaların rızası alınmaya çalışılıyor. Hâlâ, aylardır olduğu gibi, ağaçla uğraştırılıp orman gözlerden saklanıyor. Hâlâ insanlar, “yasa çıkarsa prim oranım artacak mı?, kız çocuklarıma yetim aylığı için yaş koşulu var mı?, işverenin benden keseceği prim artacak mı gibi sorularla uğraştırılıyor. Oysa, halledilmeye çalışılan sorun nedir? Kapatılacığı iddia edilen açık nedir? Bütçenin toplamında nereye oturtulmaktadır ve çalışanların boğazına sarılıp onları muzdarip etmeden çıkış yolları yok mudur? Sorularının sorulması gerekiyor.Çıkış elbette vardır. Sorularla ve yanıtlarla ilerleyelim: Bütçeden sosyal güvenliğe aktarılan kaynak nedir ve ne kadar nüfus için yapılmaktadır? Resim-1’de bütçeden sosyal güvenlik sistemine aktarılan kaynağın 26 milyar YTL’yi bulduğu görülüyor. Bu transfer, toplamı 35,2 milyonu bulan nüfus için ayrılmaktadır. Yani 4,7 milyon emekli, 9,2 milyon sigortalı ve onların 21,2 milyon aileleri için. Bu da nüfusun yarısı demek. Nüfusun yarısının sosyal güvenliği için bütçeden aktarılan ve şikayet konusu yapılan 26 milyar YTL, toplam bütçe içinde ne anlam ifade etmektedir? Bütçe kaynakları nereye gidiyor? 2007 bütçesini örnek alırsak, (Resim-2) yapılan toplam 203 milyar YTL’lik harcamada sosyal güvenlik transferlerinin yüzde 13 pay aldığını görürüz. Oysa aynı yıl, rantiyelere ödenen faizler yüzde 23 pay almıştır. Rantiyelere aktarılan faiz giderlerini azaltmak dururken 35 milyonun yararlandığı sosyal güvenlik hizmetlerine el atılmaktadır. Öte yandan, tıkandığı, sürdürülemez duruma geldiği iddia edilen sosyal güvenlik sisteminin bu duruma gelmesi, sendikaların, çalışanların sorumlusu oldukları bir durum değildir, tersine bu durum, sistemin çöplerini hep halı altına süpüren hükümetlerin, özellikle de AKP hükümetinin sorumluluğudur. Mesele, sadece sosyal güvenliği değil, maliye politikalarını ve genel makro ekonomik politikaları ilgilendirmektedir. Sosyal Güvenlik sisteminde , sistemin gelirlerinin yetersiz kalması, kaçak işçiliğe göz yumulması, ücretlerin eksik beyan edilmesi sonucu prim ve vergi kayıplarından kaynaklanmaktadır. İstihdamdaki kaçak… 2007 verilerine göre toplam istihdam 21 milyon 219 bindir. Bunun yüzde […]

İlhan Selçuk, Cumhuriyet ve Ergenekon Soruşturması

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı gün yayımlanan yazısı şu cümlelerle bitiyordu:“Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor… Evet, bu gidişle bir şeyler olacak… RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız… Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek… Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım… Aklın bir başka yolu yok…”Yazıda geçen “hesaplaşma”, televizyonlarda bugünün (21 Mart) en çok rağbet edilen sözcüğü… Bu tespiti yapanlar, hesaplaşmanın araçları olarak da Ergenekon soruşturması ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılma girişimini gösteriyorlar.Ergenekon soruşturması kapsamında bugün gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk’un böyle bir suç girişimiyle nasıl bir ilişkisinin olabileceği soruluyor şaşkınlıkla. Tasarrufun sahibi Cumhuriyet savcılarının ellerinde bu yönde ne gibi delillerin bulunduğunu bilmiyoruz, yarından itibaren belki bir kısmını öğrenebiliriz.Dediğim gibi, İlhan Selçuk’un Ergenekon çetesiyle ilgisi konusunda herhangi bir spekülasyon yapmam mümkün değil, fakat şunu güvenle söyleyebilirim: Cumhuriyet, bu operasyonla ilgili haberlere “soğuk” bakan bir gazete olageldi ve bu soğukluğunu kendi bahçesine atılan bombaların “Ergenekon” menşe’li olduğunun ortaya çıkmasından sonra da sürdürdü. Bugün burada sözünü ettiğim bu süreci özetlemek istiyorum. Cumhuriyet’e bomba…. Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki binası, birincisi 5 Mayıs 2006’da olmak üzere altı gün içinde tam üç kez bombalandı; saldırılarda birer el bombası kullanılmıştı.Cumhuriyet, 10 gün boyunca eylemi “laikliğe saldırı”, “şeriatçı terör” çerçevesinde ele aldı. 14 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te manşetten girilen bir “haber” ise bu çizgide sadece bir günlüğüne derin bir kırılmanın ortaya çıktığını gösterir nitelikteydi.“Derin soruşturma” manşeti aslında tipik bir haber değildi, basbayağı bir yorumdu. Birçok okurun muhtemelen “teknik bir polis soruşturması haberi” sanıp geçtiği haber-analiz aslında şaşırtıcı değerlendirmeler içeriyor, olayın muhtemel dış bağlantılarına ve “emperyalist güçler”in inisiyatifine dikkat çekiyordu. Gazetenin içinde her gün yüzlerce “irticanın laikliğe saldırısı” mesajları yayımlanırken manşette […]

Dink suikastında yeni itiraflar

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle tutuksuz yargılanan iki jandarma görevlisi dün Trabzon 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmada önceki ifadelerini yalanlayan itiraflarda bulundu. Suikasttan sonra açılan idari soruşturmada müfettişlere verdikleri ifadelerde Dink’in öldürüleceğinden haberleri olmadığını savunan sanıklar bu kez de, Dink’in öldürüleceği bilgisini üstlerine aktardıklarını ancak konuyla ilgili işlem yapılmadığını söyledi. Suikasttan sonra açılan adli soruşturmada gözaltına alının cinayetin azmettircisi Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci, İstanbul emniyetinde verdiği ifadesinde jandarma için muhbirlik yaptığını belirterek, “Cinayetin işleneceğini çok önceden jandarmaya bildirdiğini” anlatmıştı. Benzer bilgilerin polisçe de biliniyor olmasının ortaya çıkmasından sonra idari soruşturma açılmıştı. Ancak hem sanık askerler hem de üstleri müfettişlere, “Haberimiz yoktu” şeklinde ifade vermeleri üzerine hem polisler hem de askerler hakkında ‘takipsizlik’ kararları verilmişti. Ancak Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin hakkında ‘ihmal’ davası açılmıştı. Cinayetten sonra, sanık olarak yargılanan iki jandarma görevlisinden Okan Şimşek’in tayini İstanbul’a, Veysal Şahin’in tayini ise Adana’ya çıkmıştı. İlk duruşmaya katılmayan iki sanık dün Trabzon’da yapılan duruşmada ise önceki ifadelerini yalanladı. “Suikast krokisini biliyorduk”Verilen istihbaratı değerlendirmedikleri iddiasıyla “görevi ihmal ve kötüye kullanma” suçundan, 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan sanıklardan Okan Şimşek, İğci’nin kendilerine, Dink’in öldürüleceği istihbaratını 2006 Temmuzunda verdiğini belirterek, “2006 yılı temmuz ayı içerisinde, personelim Veysal Şahin ile birlikte şehir merkezindeyken, Veysel’i, Coşkun İğci isimli biri aradı ve görüşmek istediğini söyledi. İğci ile görüşmemizde, bize, akrabası olan Hayal’in, Agos gazetesinin sahibi olduğunu söylediği, Ermeni asıllı bir gazeteciyi öldüreceğine yönelik bilgiler vererek , Dink’in internetten çıkarılmış fotoğraflarını Yasin Hayal’in kendisine gösterdiğini, Hayal’in 3-4 kişilik arkadaş grubunun olduğunu, fakat Hayal haricindekileri tanımadığını, Hayal’in İstanbul’a gittiğini, Agos gazetesi ile Dink’in evi arasındaki güzergâhın krokisini çıkardığını, hatta kendisine, el yapımı silah alınması için 500 YTL para verdiğini bize anlattı.” dedi. “Komutanlar biliyordu”Hayal’in eniştesi İğci’den aldıkları istihbaratı önce İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı […]

“Susalım, hukuk konuşsun” demeyenler, ne diyor?

Alper Görmüş “Bu hukuk darbesi girişimi askeri darbe girişiminden çok daha vahim, çok daha tehlikelidir. Askeri darbeye karşı hiç olmazsa ‘ne şeriat, ne darbe’ pankartları çerçevesinde göstermelik de olsa ‘asgari ve vicdani bir demokrasi’ zemini mevcuttu. Şimdi herhalde kimsenin ‘ne şeriat, ne hukuk darbesi’ diye bir pankart tasarlamasını beklemiyorsunuz. Olan biten, darbeyi, siyasete müdahaleyi ‘meşrulaştırma’ girişimidir. Bunu, bütün bu debdebede unutmayın. Unutturmayın.”Bu satırlar, Radikal’in, münafık-muvaffık herkes tarafından “çok güçlü” diye tanımlanan “yeni” yazarı Gökhan Özgün’e ait. Buraya tadımlık kabilinden küçük bir bölümünü aldım, birazdan yazısının geniş bir bölümünü aktaracağım.Gökhan Özgün, AK Parti için açılan kapatma davasıyla ilgili olarak “Konu hukuka intikal etmiştir, biz susalım hukuk konuşsun ve sonuca saygı gösterelim”ciler cephesinin tam zıttında yer alan cephenin önde gelen yazarlarından biri. Girişimi “hukukun işleri” çerçevesinde kabul etmeyi kesinlikle reddediyor ve bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söylüyor.Yeri gelmişken, konuyla ilgili olarak basında genişçe bir blok oluşturan üçüncü gruptan da söz edelim ve böylece konunun bütün taraflarını size aktarmış olalım:Bu gruptakiler de “Devletin savaş ilanı”ndan söz ediyor ama, onlar, Gökhan Özgün ve benzerlerinin tersine, savaşı ilan edenlerin yanında duruyor. Geçtiğimiz hafta birkaçından söz etmiştik, hatırlayalım: Yiğit Bulut (Vatan, 16 Mart): “Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’ mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var, buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve ‘yeter’ demek!” Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart): “İşte bu süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir aşamasıdır bence.”Geldik, “Susalım, hukuk konuşsun” demeyenlerin “Bu savaş kirli bir savaştır” versiyonundan seçtiğimiz iki örneğe. Birincisini söylemiştim; Radikal’den Gökhan Özcan… İkincisi de gene […]

Ostalji bir çözüm olabilir mi?

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Demokratik Alman Cumhuriyeti (DDR), nam-ı diğer Doğu Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Soğuk Savaş’ın sonunda, Sovyet bloku ülkeleri birer birer çözülürken, DDR de bu kaçınılmaz sonu yaşadı.Marketler, kalitesine bakılmaksızın, Batı’nın mallarıyla doldurulurken; “eski”ye ait her şey bir anda ortadan kayboldu. Bu yeni ürünler ve yaşam tarzı aslında çok çekiciydi. Gelgelelim birleşme sonrası Doğu’daki fabrikaların kapatılması, artan işsizlik, ucuzlayan emek ve tüm bunların kaçınılmaz sonucu yoksullaşma tüm çalışanları vurdu.Evet, marketler çeşit çeşit yiyecek, içecek ve giyecekle dolmuştu ama emekçiler bunları alacak paraya sahip değildi. Seyahat özgürlüğü gelmişti, ama bu kez de çalışmak zorunda olan insanların kendilerine ayırabileceği vakit yoktu. Gençler istedikleri branşta eğitim alamadı, işsizlik nedir bilmeyen Doğu Almanlar iş bulamadı. İş bulduklarında ise Batı’dakinden daha düşük ücretlerle çalıştırıldılar. Daha da kötüsü, Doğulularla hep alay edildi ve Doğulular kendilerini hep sığıntı gibi hissetti.Almanca’nın ‘ost’u, nostaljinin ‘talji’si İşte tüm bu nedenlerle, Almanya bugün “Ostalji” denen bir fenomenle karşı karşıya. Almanca doğu demek olan “Ost” sözcüğü ile, nostalji sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş bu yeni kavram, Doğu Almanya’ya duyulan özlemi ifade etmek için kullanılıyor. Ardı ardına Doğu Almanya temalı filmler çekiliyor, Doğu Alman markaları farklı üreticiler tarafından yeniden piyasaya sürülüyor. DDR tişörtleri giyen gençler, “Doğu Rock”ı ile kendini buluyor. Başkent Berlin’de sosyalizm döneminden kalma eşyaların satıldığı bitpazarlarında geçmiş ve hatıralar el değiştiriyor.Ama söz konusu olan yalnızca eski, güzel günlere duyulan bir özlemden ibaret değil. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde “devlet partisi” olan Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamı sayılan PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) ile daha ziyade Batı Almanya’da örgütlü, Sosyal Demokrat Parti’den ayrılan sendikacıların kurduğu WASG (Emek ve Toplumsal Adalet Partisi-Seçim Alternatifi) birleşerek 2005’te yapılan erken genel seçimlerde yüzde 8.7 oy aldı. PDS ve WASG’nin birleşmesi sonucu kurulan yeni parti (Die Linke–Sol Parti) şu anda Almanya’nın 16 eyalet meclisinin 10’unda temsil ediliyor.Üstelik yapılan pek çok kamuoyu araştırmasında, (Report 2006, Schell 2006, Allensbacher […]

Çocuk askerlerin yaşam savaşı

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com “Oğlum kendisine askeri eğitim verileceğini ve eve dönmeyeceğini söyledi. Asker oldu, ama o henüz bir çocuk…” Sri Lankalı Rajawesran Valarmathai, 14 yaşındaki oğlunu 18 aydır göremiyor. Silahlı adamlar tarafından zorla alıkonan küçük çocuk, iki düşman isyancı gruptan ‘Karuna’nın savaşçısı. Sri Lanka’da, 10 Mart’ta yapılan yerel seçimler öncesi kutuplaşan “Tamil Eelam’ın Özgürlük Kaplanları” ve “Karuna’nın Tamil Halkı Özgürlük Partisi” onun gibi nice çocuğu kendi kavgalarına dâhil ederek güç kazanmaya çalışıyor. Farklı nedenlerle bugün başta Afrika olmak üzere dört kıtada toplam 24 ülke çocuk asker kullanımını sürdürüyor. Kolombiya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Rusya, İran, Afganistan, Uganda, Ruanda, Çad, Gine, Sudan bu ülkelerden yalnızca birkaçı.UNICEF’in raporuna göre son 10 yılda iki milyon çocuk silahlı çatışmalarda öldürülürken, altı milyonu evsiz kaldı, on iki milyonu yaralandı veya sakat kaldı, üç yüz bini ise çaresizlikten veya korkutuldukları için asker olmaya zorlandı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Uluslararası Af Örgütü’ne üye ülkeler, çocuk asker kullanan devletlerin adalet önüne çıkarılması için çabalıyor. Fakat “Çocuk Askerlerin Kullanımını Durdurun Koalisyonu”nun verilerine göre şu ana kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde sadece Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde işlenen suçlarla ilgili dava açılabildi. Şimdilik yasal yollarla isyankâr gruplar veya hükümet güçleri engellenemese de, UNICEF ve Kızılhaç gibi kuruluşlar sayesinde kurtarılan çocukların sayısı artıyor. Çocuk asker sayısı 1997’de 300.000 olarak tespit edilmişti, şimdi 250.000 civarına inmiş gözüküyor. Buna rağmen sivil toplum kuruluşlarının rehabilitasyon ve topluma kazandırma programları uzun vadede yeterli olmuyor. Çaresiz yalnızlık Bugün çocuk askerler silahlı grupların tehdidiyle, öç alma adına kışkırtıldıkları için veya fakirlikten kurtulmak için ellerine silah almak zorunda kalıyorlar. Bunların büyük bir kısmı aile fertlerini çatışmalarda kaybettiği için öksüz. Silahlı örgütler maddi ve manevi destekler sunduğu için ve en önemlisi aç kalmalarını önlediği için savaşmak onlar için hayatta kalmanın bir yolu. Örneğin 13 yaşındaki Isaak, kendisini silah kullanmaya itecek sebepleri asla unutmayacak. İlk kez Şubat 2006’da “Değişim İçin Birleşmiş Cephe”ye (FUC) katılmış […]

Bir Ankaralı olarak Recep İvedik

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Şahan Gökbakar’ın filmi Recep İvedik üçüncü haftasında, 3 milyondan izleyiciyi salonlara çekti ve gişe hasılatı 22 milyon TL’yi aştı. Şahan Gökbakar’ın yarattığı Recep İvedik, film henüz vizyona girmeden televizyon ekranlarından zaten herkesin çok güldüğü ve benimsediği bir karakter olmuştu. Film vizyona gireli daha iki hafta oldu ama Recep İvedik’ten birçok replik aramızda dolaşmaya başladı bile: “Salih Abi sen feysbuk’a üye misin?”, “Gonuşma laayn!”, “Asabiyim, gompleksliyiimm…” Recep, kıl konusunda cimri davranılmamış, çocukluktan kalma emzik alışkanlığını dudağının sağ tarafında daimi duran sigara izmaritiyle gideren, gömleği, ona uyumsuz pantolonu ve özen gösterdiği sivri burun kösele ayakkabısıyla hepimizin yakından tanıdığı bir karakter. Cam kenarında bira içme keyfinden asla vazgeçmeyen, sinirini sadece kendine has tepkilerle ifade eden bir halk kahramanı. Pamuk kadar yumuşak kalbini ve kimseye belli etmemeye özen gösterdiği romantik tarafını unutmamak gerek. Tabii bir de yardımsever yanını… Öyle ki, bu özelliği, kilometrelerce yolu kendi imkânlarıyla katetmesine mal oluyor. Yol uzun. Recep bol bol güldürüyor: “Metalci bebeler”, “kamyoncular derneğindeki dingiller”… Şahan Gökbakar büyümüş, üniversiteyi Ankara’da okumuş bir oyuncu. Belli ki Ankara’dan mizah açısından çok beslenmiş. Ankaralılar bahsedilen durumu iyi anlar; Recep İvedik’in Ankaralı olması çok muhtemel. Ankara Anadolu’nun bağrında yer aldığı için doğu, batı, kuzey ve güneyden gelen farklı kültürlerle beslenir ve bunları tek potada birleştirerek kendine ait mizahi bir dil oluşturur. Ankara’da bu mizahi yapıyı ortaya çıkaran ve hayatının her anında yaşayıp, yaşatan insanlara rastlayabiliriz. O kadar fazla hikâye vardır ki Ankara’ya ait… İşte bunlardan biri: Yıllar önce Ankara’da bir işadamı Kızılay Bakanlıklar’dan Esenboğa Havaalanı’na gitmek için taksiye biner. Havaalanı yakınlarında radyoda – ki o zamanlar özel radyolar yoktur ve yalnızca TRT vardır- Ankara oyun havası olan “misket” çalmaya başlar. Taksi şoförü arabayı sağa çekip, radyonun sesini yükseltir, arabadan iner ve yol kenarında oynamaya başlar. Yolcu kızar: “Ne yapıyorsun be adam uçağı kaçıracağım!” Şoför hiç istifini bozmaz: “Valla beyefendi bu uçak […]

Tasarımcıların resmigeçidi

İşvecan Nur ÖzenKameraman: Erdem Özüeriozen@medyakronik.com I-deco Dekorasyon ve Tasarım Fuarı, ziyaretçi akınına uğradı. Ama sıradışı tasarımların bulunduğu “I-deas Salonu”na giren ziyaretçiler gördükleri objeler karşısında neye uğradıklarını şaşırdı. 6 – 9 Mart 2008 tarihleri arasında CNR Expo’da düzenlenen fuarda birbirinden ilginç dekoratif aksesuarlar, perdeler, cam objeler, koltuklar ve ışık tasarımları yer aldı. Büyük bir alana yayılan fuarda, firmaların yanısıra yurtiçi ve yurtdışından birçok bireysel tasarımcı da kendi özel tasarımlarını sergiledi.

AK Parti’yi kapatma davası: İddianame ‘zayıf’ bulunuyor…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comYargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın geçtiğimiz hafta biterken Anayasa Mahkemesi’nde açtığı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) kapatma davası süreci, iddianamenin Anayasa Mahkemesi üyelerine dağıtılmasıyla birlikte bugün resmen başladı. Aslında süreç gayri resmi olarak hafta sonu başlamıştı; çünkü hafta sonu olduğu için üyelere dağıtılamayan iddianame, Pazar günkü bütün gazetelerde en küçük ayrıntısına kadar vardı ve üyeler, hafta sonunu bu haberleri ve internet sayfalarındaki tam metin iddianameyi okuyarak geçirmişti.Gerek dünkü ve gerekse bugünkü (17 Mart) gazeteler iddianame ile ilgili çok sayıda yorumla doluydu. Bu yorumların en dikkat çekici olanı, eldeki metnin “zayıflığı”na ilişkindi. O kadar ki, Taraf gazetesi çalışanları, henüz temyiz aşamasında olan, yani hukuken sonuçlanmamış Danıştay Davası çerçevesindeki kimi konuşma ve tanıklıkları dahi iddianamesine aldığı gerekçesiyle Başsavcı Yalçınkaya hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Taraf çalışanlarına göre, Başsavcı, “temyiz aşamasında mütalaası istenmek üzere önüne gelecek bir davadaki bir sanığın sözlerini aleyhte delil olarak sunarak görevini kötüye kullanmış”tı.İddianamenin tümüyle gazete kupürlerinden oluşmuş olması, yeni hiçbir iddia içermemesi ve AK Parti’yi hiçbir şekilde bağlamayacak kimi konuşmaların dahi delil olarak sunulması (mesela Danıştay’a silahla saldıran Alpaslan Arslan’ın mahkûm olduğu duruşmadan sonra Tayyip Erdoğan’a “şeriatı kurun” çağrısı yapması) iddianameye yöneltilen öbür eleştirilerden birkaçı.Hafta sonunu, “Kâğıda döktüğünüzde 162, bilgisayar ekranında 338 sayfa tutan, boşlukları dahil 430 bin 77 vuruş, bir başka deyişle 53 bin 453 kelime uzunluğundaki metni” okuyarak geçiren Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan da iddianameyi zayıf bulanlardan: “Bir kere şunu söyleyeyim, iddianamede hafızası kuvvetli iyi bir gazete okuyucusunun bilmediği, ilk kez duyduğu hiçbir delil yok. ‘Delil’ olarak kullanılan şeylerin büyük çoğunluğu zaten demeç, miting konuşması, yazılı açıklama türünden şeyler.”Berkan, Başsavcı’nın bazı kupürleri de kendine göre yorumlayıp iddianamesine aldığı kanısında: “Mesela meşhur ‘beyaz çarşaf’ sözleri… Hepimiz biliyoruz ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu sözleri CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, ‘Anayasayı değiştirmek isteyen ihtilali göze alır, idamını göze alır’ sözlerine cevaben söyledi, bir şeriat çağrısı olarak […]

Rakip Chelsea

Volkan Ağır Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali’nde eşleştiği Chelsea ile bugüne kadar hiç karşılaşmadı. Kuruluşundan bu yana maçlarını 42,055 kapasiteli Stamford Bridge’de oynayan Chelsea, 2004-2005 sezonundan itibaren bu statta oynadığı 118 maçta -ikisi Liverpool, biri Barcelona’dan olmak üzere- sadece üç mağlubiyet aldı. Bu açıdan bakıldığında Fenerbahçe’nin Londra’daki maçta işi çok zor. Az gol yeme özelliğine de sahip takım, bu yıl Premier Lig’de bu statta oynadığı maçlarda dokuz yedi. Şampiyonlar Ligi’nde grup maçlarında kendi evinde oynadığı maçlarda yediği tek gol ise Norveç ekibi Rosenborg’dan geldi. Avrupa’nın güçlü ekipleri içinde ismi çok geçmeyen bir takımdan gol yiyebilmesi, Fenerbahçe için bir umut olabilir. Fenerbahçe’nin umudunu arttıran ikinci bir neden ise, Chelsea’ye grup maçlarında gol atamayan hemen tüm takımların, bu sezon istikrarsız performans göstermesi. Hızlı oynamak şart Kalesinde Avrupa’nın en iyilerinden Petr Cech bulunan Chelsea’nin defasında John Terry, Ricardo Carvalho, Alex, Ashley Cole, Juliano Belletti gibi çok önemli oyuncular yer alıyor. Özellikle Terry ve Carvalho’nun uyumu takımın yediği gol sayısındaki en önemli etken. Hızlı ve oyun görüşü çok iyi olan bu ikili, birebir mücadelelerde sert ve etkili defanslarıyla rakip forvetleri yıldırıyor. Bu ikilinin karşısında ayakta kalkmak gerekecektir. Ya da akıllıca davranıp, ceza sahasına yakın bölgelerde serbest vuruş kazanılmalı. Bunu yapabilmenin ilk şartı ise hızlı oynayabilmek. En son, Vestel Manisa maçında hızlı atak yapabileceğini gösteren Fenerbahçe’nin karşısında bu sefer, 24 milyon sterlin ettiğine kendisi bile inanmayan Ganalı yıldız Michael Essien, John Obi Mikel ve son maçta Derby County’ye karşı takımının altı golünün dördünü atıp, bu sezonki en yüksek performansına ulaşan Frank Lampard var. Aurelio, Selçuk, Uğur Boral’lı orta sahanın bu isimler karşısında hataya düşmeleri çok ağır cezalandırılabilir. Destekçi forvetlere dikkat Forvet hattında Fildişi Sahilli, “Kara İnci”’ Didier Drogba, Ukraynalı Shevchenko ve eski bir Fenerbahçeli olan Nicolas Anelka var. Oynaması durumunda Drogba’nın karşısında ayakta dimdik durabilmek gerekecek. Dünyanın, fizik kuvvetini en iyi kullanan golcülerden Drogba, uzaktan, […]

Tahsilli fakat çalışmayan: İktidarın yeni annelik modeli bu mu?

Alper Görmüş Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1) Ev kadını: Başbakan seviyo, Yargıtay sevmiyo!2) Türk basınında iyi şeyler de oluyor! Bir ülkede kızların okullaşma oranı yükselirken işgücündeki kadın istihdamının azalması beklenemez. Çünkü istisnaları hariç tutarsak, okumak çalışmak içindir. Fakat son yıllarda Türkiye’de olan, tam bu. Önce rakamlara bakalım… (iki alandaki rakamları da Radikal’in haberlerinden derledim):Kızların okullaşma oranında son 10 yılda büyük bir ilerleme kaydedilmiş durumda. İlköğretimde net okullaşma oranı 1997’de kız çocukları için yüzde 78,97 iken, 2006-2007 öğretim yılında yüzde 87,93’e yükseldi. 1997-98 öğretim yılı için lise ve dengi okullarda kız çocuklarının net okullaşma oranı yüzde 34,16 iken 2006-2007 öğretim yılında yüzde 52,16 oldu. Fakülte ve yüksekokul düzeyinde ise 1997-98 yılında yüzde 9,17 olan kız çocukları için net okullaşma oranı, 2005-2006 öğretim yılında yüzde 17,41 olarak gerçekleşti.Buna karşılık kadın işgücünün istihdamında tam tersi bir gelişme gözleniyor. Türkiye İstatistik kurumu’nun 2007 İşgücü İstatistikleri’ne göre kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 23.4 geriledi ve bir yılda 237 bin kadın, işgücünden koptu. Ayata: Çelişki yok Prof. Dr. Ayşe Ayata’nın Milliyet’ten (10 Mart) Devrim Sevimay’a verdiği söyleşideki argümanlar geçerliyse, ortada bir çelişki yok. Çünkü zaten iktidarın kadın politikası bu. Söyleşinin başlığıyla söylersek: “Özelde yüceltilmiş ama kamuda olmayan kadın.” (Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bize armağan ettiği bu yanlışlığı galiba düzeltemeyeceğiz. O başlık tabii ki “Özelde yüceltilmiş ama kamusal hayatta olmayan kadın” diye düzenlenmeliydi. Kamu, “devlet alanı, resmî alan” demek; oysa Ayşe Ayata burada ev dışı sosyal hayattan söz ediyor.)Düşüncelerini şöyle açıyor Prof. Ayata: “Aslında AKP kadın hakları içerisinde bazılarının lehine bilinçli bir tercih kullanıyor… Mesela eğitimi seçiyor. Çok aktif olmasalar da kız çocuklarının okuması gerektiği konusunda samimiler. Tabii meslek sahibi olması için değil, daha iyi bir eş ve anne olması için. (…) Aile içi rol modellerini değiştirmeyi hiç düşünmüyorlar. Mesela okul kitaplarındaki bu tür rol modellerinin sorgulanmasına yönelik çalışmalar vardı, onların hepsini durdurdular. Hâlâ anne bulaşık yıkıyor, baba […]

Sandıktan çıkan John Lennon

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Efsane kelimesi de yetersiz kalabiliyorsa ne diye bahsetmeli ondan? Kimilerine göre ilah, kimilerine göre gönül adamı. Birini öldürebilecek kadar ilkelce -ya da çılgınca mı demeli- seven hayranının kurbanı: John Lennon. Birçoklarına göre depresyonla geçen, kendi deyimiyle “kayıp hafta sonu” 1973 – 1975 yılları, fotoğraf karelerine yansıyan samimi haliyle yeniden canlanıyor. John Lennon’ın daha önce yayınlanmamış 140 fotoğrafı, bir dönem beraber olduğu May Pang tarafından sandıktan çıkarıldı, “Instamatic Karma” isimli bir kitapta toplandı. Yüzerken, eğlenirken, yemek yerken, oğluyla vakit geçirirken çekilmiş fotoğraflarıyla Lennon’ı hiç bu kadar “yakından” tanımamıştık. May Pang, Lennon’la geçirdiği 18 aylık sürecin fotoğraflarını anekdotlarla harmanlamış. 52. Sokak’ta kiraladıkları daireden Disneyland’da geçirdikleri zamana kadar her anıyı… Pang, sadece en yakın arkadaşlarıyla paylaştığı bu fotoğrafları yıllarca dolabındaki bir kutuda saklamış… Gülümseyen fotoğraflarMay Pang, fotoğrafları yayınlama fikrinin son birkaç yılda doğduğunu söylüyor. “Ne zaman arkadaşlarıma John’la ilgili bir anımı anlatacak olsam, bu anıyı yansıtan bir fotoğraf bulup çıkarıyordum. Hayranları John’u bir de benim gözümden görsünler istedim.” Lennon’ın mutsuz, depresif, bol alkol tükettiği dönemi olarak bilinen bu yılların o kadar da kötü geçmediğini ispatlama isteği de kitabın basılmasında büyük etken olmuş. Gülümseyen bu fotoğrafların önyargıları bir kalemde sileceğiyse kesin. Instamatic Karma, “evde”, “oyunda”, “işte” ve “dışarıda” başlıklı dört bölümden oluşuyor. 4 Mart’ta basılan kitap -üzülerek söyleyelim- henüz Türkiye’deki raflarda yerini almadı. Sabredemeyenler için Amazon.com ve eBay’de satışta.

Sokağın Dili: Herkes üç çocuk yapacak mı?

Akman Yengin – Uğur OrakçıKamera: Ersan Bayram – Asım Can Yılmaz Yine sokaklara çıktık ve mikrofonu halka uzattık. Beşiktaş ve Eminönü’nde halkın nabzını tuttuk. Tek bir soruya karşılık birbirinden farlı cevaplar aldık. Halkın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Her aile 3 çocuk yapsın” açıklamasını nasıl karşıladığını merak ediyorduk. Beklenmedik cevap, tartışma ve yorumlarla karşılaştık.