Etiket medya

Meğer ki Nakşibendiliği de kapatasın!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com23 Mart tarihli Radikal2’de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kapatılma teşebbüsünü dar hukuki, hatta siyasi çerçevenin dışında bir bakış açısıyla anlamlandırmak isteyen okurlar için ilginç bir yazı vardı. Araştırmacı yazar Mehmet Ali Gökaçtı, “Bir Nakşibendi projesi olarak AKP” başlıklı makalesinde, Hilmi Yavuz’un Cumhuriyet’e Dair adlı kitapta dile getirdiği tespit ve fikirleri daha da açarak yorumluyor. Gökaçtı’nın da katıldığı Hilmi Yavuz’a göre, Nakşibendi cemaatinin Türk siyasetine sunduğu iki proje Anavatan Partisi (ANAP) ile AK Parti idi. “Turgut Özal gibi ilk öncüleri tarafından daha çok bireysel olarak temsil edilme ve etkin olabilme imkânı bulan bu hareket, 90’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan yeni bir sınıfın elinde daha organize bir biçimde ülkenin gündemine yerleşmiş”ti. Mehmet Ali Gökaçtı, “Nakşilik(in) diğer tüm tarikatlardan farklı olarak doğası ve yapısı gereği sadece insanların öteki dünyaları ile değil bizzat bu dünyadaki durumları ve konumlarıyla da ilgili” bir tarikat olduğunu hatırlattıktan sonra, tarikatın 1960’lardan itibaren geçirdiği değişimin önemine şu satırlarla dikkat çekiyor: “O günün koşullarında güçlü olmanın ve Kemalist ideoloji karşısında kendisini dengeleyebilmenin yolunun sanayileşme başta olmak üzere ilerleme ve kalkınmadan geçtiği görülerek yeni bir süreç başlatıldı. Bu süreç, İslami geleneğin çağdaş ihtiyaçlara nasıl cevap vereceği noktasında yaşama geçirildi. Bir şekilde ifade etmek gerekirse, o güne değin ‘Bir lokma, bir hırka’ olarak tanımlanan felsefi duruşun yanına bir de ‘Mazda’ eklendi. Müslüman kesimin kendi kaderine hükmedebilmesi için günün koşulları bağlamında teknoloji başta olmak üzere çağdaş tüm enstrümanlara hükmedebilmesi gerektiği açıkça idealize edildi.” Normal olarak İslamcılığın modernleşmesi, “Batı modernliği”ni kendine hedef seçmiş bir siyasi kadroda memnuniyet yaratmalıydı. Fakat öyle olmadı, ya da bu sadece lafta kaldı. Devlet ideolojisi “yobaz”lara veryansın ediyordu ama aslında onlara duyduğu nefretten daha fazlasını “yobazlığı” aşıp modernleşmeye, şehirleşmeye çalışan Müslümanlara karşı duyuyordu. Devlet ideolojisi hiç kuşkusuz Nakşiliğin Cumhuriyet’e savaş açmış 1940’lardaki halini, bugünkü haline tercih ederdi. Ama işler her zaman “ideoloji”nin istediği gibi gitmiyor işte. O […]

“Sarıkız” sonrası belirlenen konsept bugün de yürürlükte…

Alper Görmüş Geçen yıl bu zamanlarda, Noktadergisinde, bir hafta sonra (29 Mart 2007) yayımlanacak “Darbe günlükleri… 2004’te iki darbe atlatmışız: Sarıkız ve Ayışığı” kapağı ile ertesi hafta yayımlanacak olan “Genelkurmay’ın sivil toplum örgütleriyle işbirliği planı” kapağı üzerinde çalışıyorduk. Biz çalışmalarımızı yürütürken, çok sayıda sivil toplum örgütü de, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde, ilki 17 Nisan’da Ankara’da yapılacak olan “Cumhuriyet mitingleri”nin hazırlıklarını sürdürüyorlardı. Gerek darbe günlüklerindeki kimi tespitleri, gerekse de Genelkurmay belgesindeki yaklaşımları bilen biri olarak, söz konusu mitingler benim gözümde bambaşka bir anlam kazanmıştı. Günlüklerde, aylar süren darbe planlarının işleyemeyeceği tespiti yapıldıktan sonra, “sivillerin öne çıkarılacağı” yeni tipte bir müdahale konsepti belirleniyordu. O zamanlar Nokta’da şöyle yazmıştım: “Şöyle diyebiliriz: Siyasete müdahale ‘sivil’ güçler kullanılarak ve böylece görünürde meşruiyet alanı içinde kalınarak gerçekleştirilecektir önümüzdeki dönemde. Tam bu noktada, bu ‘güç’lerin en ön sırasında eski Jandarma Genel Komutanı, şimdiki Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Şener Eruygur’un bulunduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.” Yalnız dikkat: 2004’te söz konusu olan, klasik bir darbenin imkânsızlığı üzerinde bir fikir birliğine varılmış olmasıydı. Yoksa, siyasete müdahaleden vazgeçilmiş değildi, değişen yol-yordamdı yalnızca. Nokta’da, bu yeni durumu şöyle izah etmiştim: “O yöntem ne mi? Bunu, 3 Mart 2004’te Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) salonunda yapılan ve ‘ulusalcı-siyasi’ bir gösteriye dönüşen ‘Hilafetin kaldırılmasının yıldönümü’ toplantısına ilişkin olarak Özden Örnek’in notlarında neler yazıldığına bakarak açıklamaya çalışalım: ‘ATO’da yapılan panele tüm kuvvet komutanları eşli olarak katıldık. Genelkurmay Başkanı İsveç’te olduğu için,Hava Kuvvetleri Komutanı ise dün şehit olan pilotların cenaze törenine Konya’ya gittiği için bu panele katılamadılar. Bu paneli el altından biz teşvik ettik. Çoşkulu ve tatmin edici bir toplantı oldu. Salona girdiğimiz zaman katılanlar bizleri alkışladılar ve ‘Cumhuriyetin Koruyucuları’ diye slogan atmaya başladılar.’” Darbe günlükleri kapağını izleyen hafta yayımlanan “STK’nın işbirliği yapabileceği sivil toplum örgütleri” çalışması da günlüklerde tespit edilen yeni “sivil darbe” konseptiyle mükemmel bir uyum içinde görünüyordu. Gerek günlükler, gerekse Genelkurmay çalışması 2004 tarihini taşıyordu. […]

İlhan Selçuk, Cumhuriyet ve Ergenekon Soruşturması

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı gün yayımlanan yazısı şu cümlelerle bitiyordu:“Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor… Evet, bu gidişle bir şeyler olacak… RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız… Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek… Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım… Aklın bir başka yolu yok…”Yazıda geçen “hesaplaşma”, televizyonlarda bugünün (21 Mart) en çok rağbet edilen sözcüğü… Bu tespiti yapanlar, hesaplaşmanın araçları olarak da Ergenekon soruşturması ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılma girişimini gösteriyorlar.Ergenekon soruşturması kapsamında bugün gözaltına alınan gazeteci İlhan Selçuk’un böyle bir suç girişimiyle nasıl bir ilişkisinin olabileceği soruluyor şaşkınlıkla. Tasarrufun sahibi Cumhuriyet savcılarının ellerinde bu yönde ne gibi delillerin bulunduğunu bilmiyoruz, yarından itibaren belki bir kısmını öğrenebiliriz.Dediğim gibi, İlhan Selçuk’un Ergenekon çetesiyle ilgisi konusunda herhangi bir spekülasyon yapmam mümkün değil, fakat şunu güvenle söyleyebilirim: Cumhuriyet, bu operasyonla ilgili haberlere “soğuk” bakan bir gazete olageldi ve bu soğukluğunu kendi bahçesine atılan bombaların “Ergenekon” menşe’li olduğunun ortaya çıkmasından sonra da sürdürdü. Bugün burada sözünü ettiğim bu süreci özetlemek istiyorum. Cumhuriyet’e bomba…. Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki binası, birincisi 5 Mayıs 2006’da olmak üzere altı gün içinde tam üç kez bombalandı; saldırılarda birer el bombası kullanılmıştı.Cumhuriyet, 10 gün boyunca eylemi “laikliğe saldırı”, “şeriatçı terör” çerçevesinde ele aldı. 14 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te manşetten girilen bir “haber” ise bu çizgide sadece bir günlüğüne derin bir kırılmanın ortaya çıktığını gösterir nitelikteydi.“Derin soruşturma” manşeti aslında tipik bir haber değildi, basbayağı bir yorumdu. Birçok okurun muhtemelen “teknik bir polis soruşturması haberi” sanıp geçtiği haber-analiz aslında şaşırtıcı değerlendirmeler içeriyor, olayın muhtemel dış bağlantılarına ve “emperyalist güçler”in inisiyatifine dikkat çekiyordu. Gazetenin içinde her gün yüzlerce “irticanın laikliğe saldırısı” mesajları yayımlanırken manşette […]

Oktay Ekşi’ye göre bazıları ‘sözde’ bazıları ‘özde’ savcı

Ferda Balancar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya AKP’ye dava açılmasından ve/veya partinin kapatılmasından yana olan, bunu direk veya dolaylı şekilde ifade eden yayın organlarından ve köşe yazarlarından destek yağıyor. Bu kesimde herkes kendi üslubunca şu düşünceyi dile getiriyor: “Yargı süreci başlamıştır. İddianameyle veya başsavcıyla ilgili eleştiriler yargıya müdahale anlamına gelir. Bu doğru ve yasal değildir.” Bu görüşü dile getirenlerden biri olarak Oktay Ekşi’nin söyledikleri ve yazdıkları “çifte standart” konusunda iletişim fakültelerinde ders konusu olabilecek bir örnek niteliği taşıyor. Zira Oktay Ekşi sadece bir köşe yazarı değil. Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet’in başyazarı unvanı taşıyor. Basın Konseyi Başkanı sıfatıyla basın ahlak ilkelerine uymayan meslektaşlarını uyarmak onun sorumluluklarının başında geliyor. Ama gelin görün ki Oktay Ekşi, Başsavcı ve iddianamesiyle ilgili öyle bir tutum sergiliyor ki aklımıza daha önceki benzer davalarda takındığı tutumlar geliyor. Bugün kapatılma davasını sorgulayanlar yargıya müdahale etmekle suçlanırken meselenin bir haklar ve özgürlükler meselesi olduğu hasıraltı ediliyor. Ve akla Ekşi’nin bir zamanlar yaptığı müdahaleler geliyor. Önce, Oktay Ekşi’nin bugünkü Hürriyet’te yayımlanan yazısından bir alıntıyla söze başlayalım: “Medeni diyeceğiniz herhangi bir ülkede kamu hukukunu korumak için -isterseniz savcı deyin, isterseniz mülki amirden yahut karakoldaki polis memurundan söz edin- görevini yapan insana birilerinin, “Bu adam canımızı sıkan şeyler yapıyor. Gidelim haddini bildirelim” demesi mümkün mü? Demeye kalksa başına ne gelir hiç düşünebiliyor musunuz? Biz söyleyelim. Devletin hukuk ve adalet sistemi öyle bir işler ve öyle bir ders verir ki, bir daha o tür bir edepsizliği aklından bile geçiremez. Bize gelince… Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı adeta “sanık” sandalyesine oturtuldu. Ne kadar edepsiz, terbiyesiz mahluk varsa karşısına geçip veryansın etti. Sanki kamu adına o değil de ötekiler davacı imiş gibi. Bu rezaleti sanıyoruz ki Türkiye’den başka hiçbir ülkede göremezsiniz.” Bu satırların yazarı, 18 Mart Salı akşamı CNN Türk’te yayınlanan, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Tarafsız Bölge” adlı tartışma programında Başsavcıya yönelik eleştirilerle ilgili olarak şunları söylüyordu: […]

“Susalım, hukuk konuşsun” demeyenler, ne diyor?

Alper Görmüş “Bu hukuk darbesi girişimi askeri darbe girişiminden çok daha vahim, çok daha tehlikelidir. Askeri darbeye karşı hiç olmazsa ‘ne şeriat, ne darbe’ pankartları çerçevesinde göstermelik de olsa ‘asgari ve vicdani bir demokrasi’ zemini mevcuttu. Şimdi herhalde kimsenin ‘ne şeriat, ne hukuk darbesi’ diye bir pankart tasarlamasını beklemiyorsunuz. Olan biten, darbeyi, siyasete müdahaleyi ‘meşrulaştırma’ girişimidir. Bunu, bütün bu debdebede unutmayın. Unutturmayın.”Bu satırlar, Radikal’in, münafık-muvaffık herkes tarafından “çok güçlü” diye tanımlanan “yeni” yazarı Gökhan Özgün’e ait. Buraya tadımlık kabilinden küçük bir bölümünü aldım, birazdan yazısının geniş bir bölümünü aktaracağım.Gökhan Özgün, AK Parti için açılan kapatma davasıyla ilgili olarak “Konu hukuka intikal etmiştir, biz susalım hukuk konuşsun ve sonuca saygı gösterelim”ciler cephesinin tam zıttında yer alan cephenin önde gelen yazarlarından biri. Girişimi “hukukun işleri” çerçevesinde kabul etmeyi kesinlikle reddediyor ve bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söylüyor.Yeri gelmişken, konuyla ilgili olarak basında genişçe bir blok oluşturan üçüncü gruptan da söz edelim ve böylece konunun bütün taraflarını size aktarmış olalım:Bu gruptakiler de “Devletin savaş ilanı”ndan söz ediyor ama, onlar, Gökhan Özgün ve benzerlerinin tersine, savaşı ilan edenlerin yanında duruyor. Geçtiğimiz hafta birkaçından söz etmiştik, hatırlayalım: Yiğit Bulut (Vatan, 16 Mart): “Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’ mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var, buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve ‘yeter’ demek!” Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart): “İşte bu süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir aşamasıdır bence.”Geldik, “Susalım, hukuk konuşsun” demeyenlerin “Bu savaş kirli bir savaştır” versiyonundan seçtiğimiz iki örneğe. Birincisini söylemiştim; Radikal’den Gökhan Özcan… İkincisi de gene […]

Tahsilli fakat çalışmayan: İktidarın yeni annelik modeli bu mu?

Alper Görmüş Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1) Ev kadını: Başbakan seviyo, Yargıtay sevmiyo!2) Türk basınında iyi şeyler de oluyor! Bir ülkede kızların okullaşma oranı yükselirken işgücündeki kadın istihdamının azalması beklenemez. Çünkü istisnaları hariç tutarsak, okumak çalışmak içindir. Fakat son yıllarda Türkiye’de olan, tam bu. Önce rakamlara bakalım… (iki alandaki rakamları da Radikal’in haberlerinden derledim):Kızların okullaşma oranında son 10 yılda büyük bir ilerleme kaydedilmiş durumda. İlköğretimde net okullaşma oranı 1997’de kız çocukları için yüzde 78,97 iken, 2006-2007 öğretim yılında yüzde 87,93’e yükseldi. 1997-98 öğretim yılı için lise ve dengi okullarda kız çocuklarının net okullaşma oranı yüzde 34,16 iken 2006-2007 öğretim yılında yüzde 52,16 oldu. Fakülte ve yüksekokul düzeyinde ise 1997-98 yılında yüzde 9,17 olan kız çocukları için net okullaşma oranı, 2005-2006 öğretim yılında yüzde 17,41 olarak gerçekleşti.Buna karşılık kadın işgücünün istihdamında tam tersi bir gelişme gözleniyor. Türkiye İstatistik kurumu’nun 2007 İşgücü İstatistikleri’ne göre kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 23.4 geriledi ve bir yılda 237 bin kadın, işgücünden koptu. Ayata: Çelişki yok Prof. Dr. Ayşe Ayata’nın Milliyet’ten (10 Mart) Devrim Sevimay’a verdiği söyleşideki argümanlar geçerliyse, ortada bir çelişki yok. Çünkü zaten iktidarın kadın politikası bu. Söyleşinin başlığıyla söylersek: “Özelde yüceltilmiş ama kamuda olmayan kadın.” (Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bize armağan ettiği bu yanlışlığı galiba düzeltemeyeceğiz. O başlık tabii ki “Özelde yüceltilmiş ama kamusal hayatta olmayan kadın” diye düzenlenmeliydi. Kamu, “devlet alanı, resmî alan” demek; oysa Ayşe Ayata burada ev dışı sosyal hayattan söz ediyor.)Düşüncelerini şöyle açıyor Prof. Ayata: “Aslında AKP kadın hakları içerisinde bazılarının lehine bilinçli bir tercih kullanıyor… Mesela eğitimi seçiyor. Çok aktif olmasalar da kız çocuklarının okuması gerektiği konusunda samimiler. Tabii meslek sahibi olması için değil, daha iyi bir eş ve anne olması için. (…) Aile içi rol modellerini değiştirmeyi hiç düşünmüyorlar. Mesela okul kitaplarındaki bu tür rol modellerinin sorgulanmasına yönelik çalışmalar vardı, onların hepsini durdurdular. Hâlâ anne bulaşık yıkıyor, baba […]

Medyakronik’i RSS’le takip edin!

Övgü Akgürgen Bir içerik izleme sistemi olan RSS sayesinde, çeşitli internet siteleri tarafından yayınlanan haber, video, resim gibi internet içerikleri tek bir ortamda toplanabiliyor. Medyakronik veya başka internet sitelerinin RSS beslemelerine abone olduğunuzda kendi tercihinize göre düzenlediğiniz RSS Reader sayfanızdan çok kolay ve hızlı bir şekilde istediğiniz sitenin içeriğine ulaşabiliyorsunuz. Üzerine tıkladığınız sitenin son güncellemelerini başlıklar halinde veya başlık ve spotuyla görebildiğiniz gibi üzerine tıkladığınızda içeriğin yayınlandığı siteye girip konunun tamamını da görebiliyorsunuz. RSS, genellikle haber sağlayıcıları, bloglar ve podcastler tarafından kullanılan, yeni eklenen içeriğin kolaylıkla takip edilmesini sağlayan özel bir XML dosya formatı olarak tanımlanıyor. “Genişletilebilir İşaretleme Dili – eXtensible Markup Language” olarak adlandırılan XML ise hem insanlar hem bilgi işlem sistemleri tarafından kolayca okunabilecek dokümanlar oluşturmaya yarayan standardı anlatıyor. RSS kısaltması önceleri, “Rich Site Summary” olarak tanımlanırken 2.0.0 versiyonu “Really Simple Syndication” (RSS 2.0.0) olarak tanımlanıyor. İnternet kullanıcıları RSS teknolojisi sayesinde düzenli olarak içerik sunan sitelere abone olabiliyor ve istediği içeriği kolayca takip edebiliyor. Site yöneticileri ise sitelerine belirli kodlar ekleyerek sitelerini RSS beslemesine uygun hale getirebiliyorlar. RSS dosyaları ilk olarak Firefox internet tarayıcısının temelini atan Netscape Navigator yazılımını geliştiren Netscape şirketi tarafından ortaya atıldı. XML ise aynı zamanda HTML’i de tasarlamış olan Tim Berners Lee tarafından geliştirilerek bir standart haline getirildi. RSS’i nasıl ve nereden kullanabiliriz? İnternet kullanıcılarının RSS abonesi olabilmeleri ve tarayıcılar üzerinden içerikleri izleyebilmeleri için bazı yazılımlar gerekiyor. Bu yazılımlardan en yaygın kullanılanları ise şunlar:• Windows RSS Okuyucular• Mac RSS Okuyucular• Cep Bilgisayarı RSS Okuyucular• E-mail RSS Okuyucuları• Java Tabanlı RSS Okuyucular• Linux Tabanlı RSS Okuyucular• Web Tabanlı RSS Okuyucular• RSS Okuyucu programı Medyakronik’i RSS ile izlemek için…Değişik kaynaklardan sağlayabileceğiniz RSS beslemesini örnek olarak G-mail veya Google hesabınız üzerinden nasıl göstereceğinizi adım adım anlatalım; 1- Öncelikle ekleyeceğiniz siteyi açın. Örneğin medyakronik.com sitesine girip resimde işaretlenen butona basın. (Resim1)2- Sayfa değiştiğinde resim 2-3’te gördüğünüz gibi Google […]

Yeni sosyal güvenlik yasası: Nihayet düzgün, anlaşılır bir izah…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Gazetecilerin kokmaz-bulaşmaz insanlar olmaları gerektiğine dair; işlerinin “olan bitenin fotoğrafını çekmek”ten ibaret olduğuna dair eski tip “objektiflik” giderek tedavülden kalkıyor. Onun yerine gazetecinin de bir tavrının, bir siyasi-ideolojik yaklaşımının olabileceğini, olması gerektiğini kabul eden, “dürüstlük ve hakkaniyet duygusu” sayesinde bu yeni gazeteciliğin muhtemel sakıncalarının ortadan kaldırılabileceğine inanan bir anlayış giderek güç topluyor.Fakat tabii ideal bir durumdan söz ediyoruz… Biliyoruz ki, özellikle Türkiye’de bu yeni tip “sübjektif” gazeteciliği tercih edenlerin gazetecilik pratikleri bir felaket: Bol sübjektivizm ve fakat pek az dürüstlük ve hakkaniyet! Sonuç: Herkesin kendi kampının ezberini güçlendirecek haberlere abanma ev bu uğurda icabında haber gizlemeyi, manipülasyonu ve dezenformasyonu göze alma… Bu kötü gazeteciliğe bir de tembellik eklenince işler iyice felaket bir durum arz etmeye başlıyor.Bu uzun girişi, son günlerin en tartışmalı konusu yeni sosyal güvenlik yasasına ilişkin haberlere atıfla yazdım. Fazla toptancı bulabilirsiniz yaklaşımımı. Fakat ne yapayım, beni yalanlayacak hiçbir haberle karşılaşmadım bugüne kadar. Yeni yasanın ne getirip ne götürdüğüne ilişkin her yeni haberi okuyup bitirdiğimde canım biraz daha sıkıldı. Ve nihayet bugün Vatan’da okuduğum bir haberle yüzüm güldü. Nihayet neyin ne olduğunu anladım.Tümünü aktarıyorum, eminim okuyup bitirdiğinizde siz de benim gibi düşüneceksiniz. Emekli aylığı hesabında büyüme katkısına tırpan(Vatan gazetesi, 12 Mart)VATAN, kazanılmış hakları geriye götürüp götürmediği çok tartışılan paketi mercek altına aldığında mevcut çalışanlar için en önemli gelir kaybının emekli aylığını belirleyen bağlama oranlarında olduğunu tespit etti. İşte çalışanı yakından ilgilendiren ve kazanılmış hakları geriye götüren en önemli değişiklikler:Büyümenin yüzde 70’i uçuyorEmekli aylığı belirlenirken bir ortalama kazanç rakamı üzerinden gidiliyor. Mevcut yasada ortalama kazanç her yıl TÜFE ve ekonomik büyüme oranlarında artışla güncelleniyor. Diyelim ki emekliliğe esas maaşınız 1000 YTL. Bir yıl sonrasında TÜFE yüzde 10 oldu, Türkiye GSMH’si de yüzde 10 büyüdü. O zaman ortalama kazanç, 100 YTL’si TÜFE’den, 100 YTL’si de büyümeden olmak üzere güncellenirken 1.200 YTL’ye çıkıyor. Ancak yeni yasa TÜFE katkısını aynen […]

Zorunlu din dersi: Aslında zor değil ama yine çaktık!

Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1. Büyükanıt Türkiye’yi Afganistan’a mı hazırlıyor?2. The köy: Bademler.3. You Tube’a düşmelerde neden şikâyet yok. Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Avrupa İnsan hakları Mahkemesi (AİHM), mevcut müfredatıyla Türkiye’deki “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin zorunlu olarak okutulamayacağını karara bağladı ve Türkiye’de ortalık karıştı. Oysa mesele hiç de zor görülmüyor. Şu alıntıyı okuyun, sahibini daha sonra söyleyeceğim:“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı daha da dinler üstü hale getirilebilir. İslam dininin oradaki temsil oranı azaltılabilir. O zaman ne olması lazım? Şunun yapılması lazım: Anayasa’nın 24. Maddesinin birinci bölümünde diyor ki ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunludur.’ İkincisinde de diyor ki ‘Bunun dışında kalan din eğitimi insanların kendi tercihlerine, küçük çocukların velilerinin tercihlerine bağlıdır.’ Şöyle olabilir: Bir zorunluluk olmayan seçmeli din dersi getirirsiniz. Aleviler, Aleviliği öğrenmek istiyorlarsa onlara Alevilik ile ilgili eğitim verilir, Sünnilikle ilgili ne gerekiyorsa da onun eğitimi verilir.”Bu sözlerin sahibi Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik… Görüyorsunuz, “din eğitimini ille de devlet vermelidir” argümanı çerçeve kabul edildiğinde, gayet sağduyulu, işleyebilecek ve laikiyle dindarıyla geniş bir çoğunluğun desteğini alacak bir çözüm önerisiyle karşı karşıyayız, üstelik sahibi de sorunun kaynağı gibi görünen Milli Eğitim Bakanı…İbadetlerin (de) öğretildiği seçmeli bir din dersi ve bütün dinlerin “taraf tutmaksızın” anlatıldığı bir “Din kültürü” dersi… Eh, bundan iyisi can sağlığı. Zaten gazetelerde konu üzerine yazan birçok yazar da çözümün bu doğrultuda olması gerektiğini söylüyor.Peki sorun ne? Sorun, adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” olan bir dersin Anayasa tarafından zorunlu kılınmış olması. Bakan, “Bu anayasal zorunluluk, kaldıramayız” diyor ve önerisini de yukarıda aktardığımız gibi formüle ediyor.Peki geçerli mi bu argüman? Değil. Onu da İsmet Berkan pek güzel anlatmış bugünkü (11 Mart) yazısında:“Gerek AİHM’nin ve gerekse Danıştay’ın 8. Dairesi’nin kararını tersinden okuduğunuzda mahkemelerin, Bakan Çelik’in deyimiyle ‘dinlerüstü’ nitelikte bir ‘din kültürü’ dersini arzu ettiği/uygun gördüğü anlaşılıyor. Yani, mevcut dersi gerçekten dinler tarihinden, dinlerin gelişiminden ve temel anlayışlarından ibaret […]

Yarışma endüstrisi

İlknur Aydoğan En istikrarlı yarışma Bir yarışma endüstrisi haberi yaptığımıza göre, selam göndermemiz gereken bir yer var aslında. Yıllardır değişmeden devam eden “Bir Kelime Bir İşlem”, TRT’nin imaj tazeleme gereği duymadığı bir yapımı. Sunucusu, yarışmacısı değişiyor ama kullanılan dil ve moda hep aynı bu programda. Kravatlı, ‘sayın’lı konuşmalar arasında hiç “biraz yardım etseniz” gibi mağdurluk ifadesi yok. İsteyen kelimeleri buluyor, isteyen işlemleri çözüyor; danışmanlara soruluyor ve puanlar hesaba yazılıyor. Büyük paralar kazanılmıyor, teselli hediyesi olarak kitap veriliyor. Sunucusu ise oyuncu Levent Ülgen. Neden izleniyor? İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Haluk Üçel yarışma formatındaki programlarla ilgili şunları söylüyor: “Televizyon seti, bir ritüel, bir olayın gerçekleştiği yer; bir kısmı kazanıyor, bir kısmı kaybediyor. Hayatı temsil etme durumu var. Sunucu ilahi adaleti temsil eden, koruyan, cezalandıran kişi oluyor. Sanki bir tapınak gibi, orada dua edenler var, talep edenler var, o da dağıtıyor. Kimine veriyor, kimine vermiyor. Toplumu iyi tanıyan, dili iyi kullanan, popüler kültüre yakın olan başarılı oluyor. İzleyici açısından şöyle bir çekicilik var; izleyici katıldığı anda programı izleyebilir ve devam edebilir. Daha önce bir bilgiye ihitiyaç yoktur. En çok ilgi çeken yarışma programları şans oyunları üzerinden yürüyor. Bu, kitleleri heyecanlandırıyor. Hayatın böyle bir şans oyunu olması gibi bir algılama var. İzleyici kitlesi yarışmacıyla özdeşleşiyor. Orada o kişinin ne yaptığı önemli değil; kendisi kazanıyor, kendisi kaybediyor, bu da oldukça çekici. Özellikle ekonomik sorunların yüksek olduğu dönemlerde, bir şekilde kolay bir kazanca ulaştırdığı için büyük izleyici kitlesi çekmesi normal.”

Zamane özgürlüğü ve medya tartışmaları

Böşörtüsü dolayımıyla yürüyen özgürlük tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın bir kısım medyaya öfkeyle yüklenmesi üzerine medyanın özgürlüğü/bağımsızlığı alanına da taşınmış oldu. Gelgelelim, medya, doğrudan kendisini ilgilendiren bu tartışmada da sınıfta kaldı.

Pitbull beslemek kâğıt üzerinde suç, fiilen değil.

Zaman zaman gazetelerde çıkan “pitbull şuna saldırdı, şunu yaraladı” türü haberlerden sonra hep aynı tartışma yaşanır; Pitbull beslemek suç mu değil mi? 24 Haziran 2004’te çıkarılan Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14. maddesinde yer alan; “pit bull terrier, Japanese tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; sergilemek ve hediye etmek yasaktır” ibaresi her geçen gün insanların kafalarını karıştırmaya devam ediyor. pit bull’u olan suçlu mudur? Suçluysa bunun cezası nedir? Peki ya pit bull’unu 2004’ten önce aldıysa? Şimdi bu pit bull’lar ne olacak? Yasadaki “gibi” bize neyi anlatmak istiyor? Madem kanunda satışı yasak deniyor o zaman Eminönü’nde, internet üzerinden ve pet marketlerden yapılan satışlara nasıl izin veriliyor? İnsanlar kafalarındaki bütün bu yanıtsız soruların yanı sıra her gün medyada yer alan yeni bir pit bull vahşeti haberiyle irkiliyorlar. Gelin bu pit bull “canavarını” yakından tanıyalım ve yasadaki yerini öğrenelim. Pit bull’u tanıyalım Pit bull terrier, 19. yüzyılda İngiltere’nin Staffordshire bölgesinde bulldog ile çeşitli terrierlerin çiftleştirilmeleriyle elde edilen bir tür. ABD’ye getirilen bu cins burada ağırlığını arttıran ve başının daha güçlü hale gelmesini sağlayan yöntemlerle şu andaki durumuna getirildi. Pitbull erkekleri 44–46 cm, dişileri 40–42 cm yüksekliğinde oluyor ve ağırlıkları 17–20 kg arasında değişiyor. Güçlü, kaslı bir gövdeye sahip bu hayvanlar aynı zamanda çok da çevik olarak biliniyorlar. Amerikan Köpek Kulübü tarafından American Staffordshire, İngiliz köpek kulübü tarafından ise Amerikan pit bull terrier olarak sınıflandırılan pit bull’lar düşmanlarıyla öldüresiye savaşan bir tür. Ancak, asgari bir eğitimle yabancıların niyetini anlayabilmesini sağlayacak kadar yetenekli, sakin, iyi huylu ve itaatkâr bir köpek haline getirilebildikleri gibi çok da iyi bekçi köpeği olabiliyorlar. Sonuçta her şeyin pitbullunuzu nasıl eğittiğinize bağlı olduğu söyleniyor. Pit bull’un medyanın insanların kafasında yarattığı sahte bir canavar olduğunu söyleyen Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, pit bull’un diğer bütün köpekler gibi çok iyi bir ev köpeği olabileceğini dile getiriyor. “Önemli olan hayvanlara […]

“Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak”

Bilgehan Aykul baykul@medyakronik.com İnternetin bir derya olduğunu, arama motoruna yazılan en masum sözcüğün hiç umulmadık sitelere ulaşım sağladığını artık herkes biliyor. Peki 23 Kasım’da yürürlüğe giren 5651 sayılı yasa bizi nereye kadar koruyacak, hangi noktada suçlayacak? İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Özgür Uçkan, yapılan yasal düzenlemelerin öteden beri TCK’da yer aldığını ancak yeni çıkan yasa ile eski düzenlemelerin işlevsiz hale getirildiğini söylüyor. Anlaşılan o ki, yasal uygulama konusunda herkesin kafası karışık. Belirsizlikler soruları da beraberinde getiriyor. Uçkan, “Esas sorun neyin yasal neyin yasal olmadığına karar verecek kişiden kaynaklanıyor” diyor. Çünkü neyin çocuk pornosu sayılacağına, nelerin intihara yönlendireceğine, neyin müstehcenlik içerdiğine ve nelerin kumardan sayılacağına bir kurumun başındaki idari müdür karar verecek. Bu kurum da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı. Karar vericinin neleri göz önüne alarak ve nasıl bir bakış açısıyla hareket edeceğini kestirmek ise mümkün değil. Uçkan, yasanın durumunun da muğlak olduğunu söylüyor. Uçkan’a göre yasanın tartışmaya açık birçok tarafı olduğu gibi niteliksel tutarsızlıkları da söz konusu. Uçkan durumu şöyle bir örnek vererek açıklıyor: “Neyin sanat olduğunu bilmeyen biri ihbar hattını arayıp ihbarda bulunacak fakat ihbar ettiği sitenin çıplak kadın resimleri çizen bir ressama ait olduğunu bilmeyecek. Ya da Metallica’nın sitesi insanları intihara sürükleyebileceği gerekçesiyle şikâyet edilebilir. Bu ve bunun gibi birçok nedenden ötürü davalar açılacak, bazı siteler kapanacak bazıları sansürlenmiş bir şekilde yayın hayatına devam edecek.” “Bugün seks içerikli siteler, yarın…” Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinde henüz “Uluslararası Siber Suçlar Kanunu”nu imzalamadığını ve hızla polis-devlete gittiğimizi söyleyen Uçkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak. Mesela AIDS hakkında bilgi almak için Google’a ‘seks’ yazarsın. Anahtar kelimeyi yanlış girdiğin için sayfa açılmaz. Durum daha da kötüye gidebilir. Basın kanunu da birçok sansürü içerecek, istediğin haberi, istediğin şekilde koyamayacaksın, çünkü internet polisi seni yakalayacak.” Hukuk devletinin asıl yükümlülüğünün halkını korumak olduğunu söyleyen Uçkan, bugün seks içerikli görüntüleri sansürleyenlerin yarın muhalefeti […]

MTV, Türk müziğini dünya ile tanıştırıyor

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com MTV Türkiye 23 Ekim 2006’dan beri faaliyette… Acaba kanal, vermek istediği mesajı seyirciye iletebildi mi? Kanalın Sanatçı İlişkileri Direktörü Hakan Aldemir bu soruya olumlu cevap veriyor. Dünyanın her yerinde MTV’nin bir müzik çizgisi olduğunu söyleyen Aldemir, Türkiye’de de bu kuralı uyguladıklarının altını çiziyor: “Bir kanalın başarılı olabilmesi için öncelikle seyirciyle arasındaki iletişim problemini aşmış olması gerekiyor. Bunun yolu da seyircinin dilinden anlamaktan geçiyor. Bu, albümü yeni çıkan sanatçılar için de geçerli bir kural aslında. Mesela Ricky Martin, şarkılarını kendi dilinde söylemeye başlamadan önce tarzının Batı kalıplarına ne kadar uyduğuna bakmıştır. Türkiye’de de aynı şey oldu, bir yılın sonunda gerçek sanatçılarla, hemen tüketilen işler yapanları birbirinden ayırmış olduk.” “Duman’ın Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz…” Peki ama MTV’de seyrettiğimiz klipler nasıl bir düzende yayımlanıyor? Mesela Madonna’nın yeni klibinden sonra hangi parçanın yayımlanacağına nasıl karar veriliyor diye merak ediyoruz. Aldemir, çalınan parçaları seçerken öncelikle aralarında bir ahenk olmasına dikkat ettiklerini söylüyor. Mesela arabesk müziği iyi ya da kötü olarak değerlendirmiyorlar, yayımladıkları kliplerle bütünlük içerisinde olan çalışmaları seçmeye özen gösteriyorlar. Doğu’dan Batı’ya giden işleri değil, Batı’dan Doğu’ya uzanan yelpazede yer alan parçaları tercih ediyorlar. Aldemir Duman’ın bu konuda iyi bir örnek olduğunu söylüyor: “Duman’ın Türk müziğinden etkilenen Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz kimse itiraz etmez mesela.” Yani Duman, parçalarında arabesk esintiler taşıyan bir grup olmasına rağmen MTV’nin kendisini yakın hissettiği Türk gruplarından biri. Kimlere destek oluyorlar? Bir de MTV’nin destek verdiği sanatçılar var. Onları sorduğumuzda Aldemir’in aklına ilk gelen isim Ceza oluyor. “Ceza, çok büyük bir birikime sahip. MTV’ye gelene kadar harcandığını düşünüyorum. Biz onun ne kadar değerli bir imza olduğunu gördük. Müzikal standartlarını ortaya çıkarması için fırsat tanıdık. Bir de kliplerini yayımlarken hiç zorlanmadık, bütün parçaları kendisinden sonra yayımladığımız şarkılarla bütünlük içindeydi zaten. Ceza hep Ceza idi anlayacağınız. MTV Türkiye ile ünü ikiye katlanmış oldu. Zaten, Ceza bu sene MTV Avrupa […]

Arkadaşım, şaka yapma!

İlknur Aydoğan Onlar aslında ünlü olmaya çalışan, iki bahtsız oyuncu. Bu yüzden smokin giyiyorlar. Sürekli azar işittikleri karanlık bir yönetmenleri var. Ama o en çok şaka yapmalarına kızıyor. Tolga Çevik nedenini şöyle açıklıyor: “Şaka bizi engelleyen bir şey. Sadece durum komedisi var bu programda. Yani bir usta-çırağın, yapamadıkları şeyin komik görünmesi olay. Şaka yapan çok program var. Onların riski şaka yapmaları. Her şaka herkese uymayabilir. O yüzden bu program herkese uyuyor. 50 sene sonra da seyredilecek bir şey bu. Çünkü içinde şaka yok. Tarihi geçmeyecek, tükenmeyecek.” Modern meddah gösterisi Programın asıl mimarı Tolga Çevik. Plato Film, ona bir proje yapmasını teklif ediliyor. Sonrasını şöyle anlatıyor Çevik: “Benim aklımda daha kenarları tam törpülenmemiş bir proje vardı. Onu ne yapalım, ne edelim derken, ‘bir tane de üstat lazım buraya’ dedik. Kafamdaki şey için sizi yontacak biri. Bu da Salih Kalyon’du. Bu proje metni olmadığı ve sağı solu belli olmadığı için çok zor. Ben de o konuda tecrübeme çok da güvenemiyorum hakikaten. Tek başına yapılacak bir şey değil çünkü bu. Böyle bir şans atışı yapıp, Salih ağabeye, ‘arzu eder misin?’ diye sorduk, kabul etti de şimdi gülüyoruz.” Salih Kalyon yaptıkları işin kökünde orta oyunu, meddahlık olduğunu söylüyor ve bunun gülmece tarihimizde önemli bir yeri olduğunu belirtiyor: “Bu modern meddah gösterisi. Ama meddah tek kişidir, biz bunu diyaloga dönüştürdük, Karagöz, Hacivat olduk. Televizyonda yayımlandığı için adı televizyon programı oluyor. Ama özünde tiyatro yapıyoruz. Bizim toplumumuz meddah, Karagöz tiplemeleriyle biliyor tiyatroyu. Bu topraklarda öyle bir kültür vardı.”“Tutmamasına imkân yoktu” Aslında programı izleyen ve bu formatın yurtdışından gelip gelmediğini merak edenlere de bir cevap oluyor usta oyuncunun dedikleri. Bir taraftan da her farklı şeyin yurtdışından geldiği kanısından hiç hoşlanmıyor Kalyon. İlkin Plato Film Okulu’nda, 80 kişilik bir salonda oynayıp çektikleri program, Kasım sonundan itibaren 650 kişilik, Ferhan Şensoy Tiyatrosu’na ait bir salonda devam ediyor. Seyirci katılımı […]

Sabah programlarının kadrolu seyircileri…

Sabah programlarına seyirci olarak katılalım, diye bir öneriyi nasıl yaptım ben de bilmiyorum. Gündem toplantısındakiler sanki hep bu anı bekliyormuş gibi, söylediğimin üzerine atladıklarında benim için artık çok geçti. Ben “kızlardan biri yapsaydı” filan derken kendimi Petek Dinçöz’in “Arım Balım Petiğim” programının kapısında bulmuştum bile… Yağmurlu bir Çarşamba günü Ayazağa Ata stüdyolarına saat 9:30 civarında vardım. Hava çok soğuktu ve kapı, ellerinde torbalar, çantalarla ve büyük bir heyecanla programa girmeyi bekleyen teyzelerle doluydu. Kapıdaki güvenlik beni gördüğünde yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Sapasağlam adamsın burada ne işin var?” bakışıyla, teyzelerin yanına gidip beklememi, on dakika içinde içeri alınacağımızı söyledi. Artık benim için ok yaydan çıkmıştı, bizden önce içeri alınan başka bir teyze grubunun arasına karıştım ve onlarla birlikte stüdyoya girdim. 20 metre yürüdükten sonra karşıma son hazırlıklarını yapan telaşlı bir set ekibi çıktı. Canlı yayına 20 dakika kalmıştı; kamera, ses ve ışık ayarları yapılıyordu stüdyonun sağ tarafında 5 katlı bir tribün vardı. Burası ağzına kadar seyirciyle doluydu ama dışarıda bekleyen bir o kadar kişi daha vardı ve içeriye girmek için çok sabırsızlanıyorlardı. Ben hemen aradan kaçarak kendime en üst köşede bir yer buldum. Oturduğum koltuk çok stratejik bir yerdi, hem stüdyoyu hem seyircileri geniş açıdan görebilecektim. Yayının başlamasına 10 dakikadan daha az kalmıştı ve seyirciler akın akın gelmeye devam ediyordu, ama oturacak hiçbir yer yoktu. İşte bu noktada ”grup başı” olarak adlandırılan teyzeler devreye giriyordu. Bu üst rütbeli teyzeler, diğerlerine nereye, nasıl oturmaları gerektiği hakkında talimat veriyordu; “Hey! Baştaki, sen geçen program öne oturdun, git arkaya sıkış!..” Daha sonraki gözlemlerimden anladım ki, bu üst rütbeli organizatör teyzeler ön sıralardan arkaya doğru en çalışkandan en tembele bir sıralama yapıyorlar… Her konuda yorum yapmayı seven, şarkılarda kendinden geçebilenler ön saflarda yer alırken, daha durgunlar onun arkasında, daha da durgunlar en arka sıralarda oturuyorlar. Eğer yetirince hareketli biri değilseniz ve o gün şansınız […]

Çukurova başka, Çalık başka…

Basında hayli tartışma konusu olan ATV-Sabah ihalesinin ardından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk Bilgi Üniversitesi’nde bir konferans verdi. Ahmet Ertürk’e 2005 yılında yapılan ancak daha sonra TMSF tarafından iptal edilen Kral TV ihalesiyle ATV-Sabah ihalesi arasındaki farkı sorduk…. Röportaj: Uğur Orakçı Kamera: Asım Can Yılmaz Fotoğraflar: Övgü Akgürgen

Uzmanınız bir tık ötede

Aslıhan Birgül Türkiye’de yaşayanların televizyona olan aşırı ilgisi ve internetteki Youtube çılgınlığının Türkiye’deki önlenemez yükselişi web tabanlı yeni bir televizyon kanalını hayatımıza soktu. İnternet dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler sayesinde hayatımıza yeniden giren video çılgınlığı rüzgârını arkasına alan girişimciler, aklınıza gelecek her soruyu uzmanına soracağınız yeni bir siteyi hayata geçirdiler. Bu sitede Çincede vurgunun nasıl yapılacağından, Çarşı Grubu’nun taraftarları böldüğünün doğru olup olmadığına ve ön sevişmenin ne kadar sürmesi gerektiğine kadar ilk okunduğunda insana, “bu ne saçmalık” dedirten soruların cevaplarını dahi bulabiliyorsunuz. 6 aylık bir çalışmanın ardından geçen Ağustos ortasında yayına başlayan sitenin daha şimdiden günde 30 bin ziyaretçisi var ve siteye her gün 10 farklı konuda 100 sorunun cevabı ekleniyor. Şimdilik 4 bin 500 sorunun cevabı var Bilgi kavramının anlamını ve kapsamını başka bir boyuta taşıyarak web üstünde Türkçe ilk ve tek uzman video kaynağı unvanını kazanarak merak edilen konular hakkında videolu cevaplarla çözümler sunan sitenin mimarı, ilk olarak itiraf.com’la internet dünyasına adım atan, daha sonra gittigidiyor.com gibi başarılı bir web sitesini kuran Ersan Özer. Bir gece internette dolaşırken uzmanlardan gelen yazılı yanıtlarla beslenen ABD’li bir siteyle karşılaşan Özer’in bu içeriği video ile birleştirmeye karar vermesiyle doğan www.uzmantv.com. isimli internet sitesinde 300’e yakın uzman 600 ayrı konu başlığıyla 4 bin 500 farklı soruya yanıt veriyor. Öncelikli hedeflerinin 600 uzman, 1000 çeşit konu ve 9 bin sorunun cevabına ulaşmak olduğunu belirten Ersan Özer, sitenin nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: “İlk olarak about.com’dan esinlendim. Orada soru-cevap şeklinde günlük haberlerden loglar var. Bunu video haline getirsek nasıl olur diye düşündüm. İnternette böyle bir site aradım, yoktu. Ben de ortaklarıma danıştım. Mart ayında işe koyulduk. Konuları belirledik. Her konuyla ilgili uzmanlar bulundu. Uzmanların anlattıklarından da sorular hazırlandı. İçerik, en çok sorulan sorular mantığıyla belirlendi ve site ağustos ortasında faal hale geldi.” Ya sorumun cevabını bulamazsam? Sağlık, eğitim, astroloji, kadın, spor gibi konuların en çok ilgi […]

“Muhabirlerimiz, büyük gazetelerin köşe yazarlarından daha iyi”

Özgecan Okay Mardin’de onlarca erkeğe pazarlanan 12 yaşındaki kızın dramını, Mersin Arslanköy’de tarlada çalışırken tiyatro grubu kuran dokuz kadının başarısını, Şemse Allak’ın namus temizleme gerekçesiyle taşlanarak öldürüldüğünü onlardan öğrendik. Oysa hiçbiri daha önce gazetecilik yapmamış, hatta bir bölümü o ana kadar bilgisayar dahi kullanmamıştı.Uçan Süpürge, kadınlar arasında işbirliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla eğitimden politikaya, kültür ve sanattan yayıncılığa pek çok alanda aktif bir sivil toplum kuruluşu. Onları, her yıl düzenledikleri ve medyada geniş yer tutan kadın filmleri festivaliyle tanıdık. Öyle ki bu festival tek başına bir marka haline gelerek, kuruluşun da önüne geçti. Gerçekleştirdikleri pek çok proje, tıpkı seslerini duyurmak istedikleri kadınlar gibi arka planda kaldı. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, Uçan Süpürge’nin sessiz sedasız hayata geçirdiği projelerden. Bu projeyle gazetecilik eğitimi alan 20 kadın, çoğu zaman hiçbir yerde yayımlanmayan haberlere imza atıyor. Geride kalan dört yılda pek çok haber Uçan Süpürge’nin yerel muhabirleri sayesinde bilinir ve konuşulur oldu. Proje kaynak sıkıntısı yaşasa da www.ucansupurge.org Türkiye’de, kullandığı dilden içeriğine, alternatif bir haber merkezi olmayı başardı. Hedeflerinin, 81 ilden muhabir çıkarmak olduğunu ifade eden Uçan Süpürge Genel Koordinatörü Selen Doğan, Türkiye’nin tek “kadın haberleri merkeziyle” ilgili sorularımızı cevapladı. – Kadınların, kadınlar hakkında haber yaptığı bir yayına neden ihtiyaç var?– Ulusal medyada çıkan haberlerin biz kadınları sistemli bir biçimde mağdur ettiğini, oradaki kadın temsilinin fazlasıyla ataerkil-cinsiyetçi olduğunu ve o haberlerin “bizi” anlatmadığını görüyorduk. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, 2003 yılında alternatif bir örgütlenme olarak ortaya çıktı. Kadın odaklı hak haberciliği diye tanımladığımız bir iş bu. Kadınların kendi haberlerini yapabilecekleri, başka kadınların yaptıklarından haberdar olacakları, kadın gündemini takip edecekleri bir alan yaratmak istedik. “Öyleyse kendi haberimizi kendimiz yapalım” dedik. Çeşitli illerdeki kadınların yaşantılarını, ihtiyaçlarını, taleplerini, önceliklerini, sorunlarını muhabirlerimizin kaleminden okumaya başladık. En güzeli de, muhabirlerimizin yaptıkları haberlerin ana akım medyanın haber diline ve yaklaşımına benzemeyecek biçimde, kadının insan haklarını gözeten, toplumsal cinsiyete duyarlı haberler olmasıydı. […]