Etiket medya

Kanaltürk Koza-İpek Grubu’na satıldı

Medyakronik Gazeteci Tuncay Özkan’ın sahibi ve yöneticisi olduğu Kanaltürk, Bugün Gazetesi’nin yayıncısı ve Fethullah Gülen Cemaati ile yakın olduğu belirtilen Koza/İpek Grubu’na satıldı. Yeni sahiplerinin Kanaltürk’ün vergi borçlarıyla birlikte 5 Milyon YTL’ye ulaşan borçlarını da devraldığı ifade ediliyor. Satın alma işlemine dair Koza Davetiye’den İMKB’ye yapılan açıklamada da şöyle denildi: “Şirketimiz Koza Davetiye Mağaza İşletmeleri A.Ş.nin yüzde 99,04 hissesine sahip bağlı ortaklığı ATP inşaat ve Ticaret AŞ. ana iştigal konusu “Kanalturk TV, Kanalturk Radyo ve www.kanalturk.com.tr sitesinin, yayıncılığı ve iletimi ile ilgili bu medya varlıkların her turlu lisans, marka ve fıkri mülkiyet haklarına sahip bulunan ve Diğer şirketlerinde ana hakim ortağı olan Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş.’nin yüzde 99,99 hisselerini satın almıştır.” Bergama Ovacık’taki faaliyetleri nedeniyle uzun bir hukuk mücadelesine konu olan altın madeni işletmecisi Normandy Madencilik’in sahibi olan Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık’ın ana hissedarı Koza-İpek Holding, 2005 yılında Ciner Grubu’na ait olan Bugün Gazetesi’nin yayın hakkını satın alarak medya sektörüne girmişti. Daha önce Star Gazetesi’nin satışı aşamasında teklif veren, ATV-Sabah ihalesini RTL ile birlikte gireceğini açıklayan ancak daha sonra vazgeçen Koza-İpek Grubu’nun patronu Akın İpek, yaptığı açıklamalarda medya sektöründe kalıcı olmayı istediklerini dile getirmişti. Pek çok internet sitesinin “Medyada bomba satış” başlıklarıyla verdiği Kanaltürk satışı için bir süredir görüşmelerin sürdürüldüğü biliniyordu. Satışın duyurulmasından sonra yoğunluk nedeniyle uzun süre kilitlenen bizkackisiyiz.com sitesinde satış “Kanaltürk Koza Grubu’na satılmıştır Yeni kanal yoldadır.” başlığıyla duyuruldu. Ancak platform üyeleri gönderdikleri mesajlarla satışa yoğun tepki gösterdiler. Bir süredir maaş ödemesi yapamayan ve vergi borçları da dahil olmak üzere ciddi bir borç yükü altında bulunan Kanaltürk’ün satışıyla çalışanlara olan maaş borçlarının ödenmesinin de kesinleştiği söyleniyor. Koza-İpek Holding Kanaltürk’ün başına yönetici olarak Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) eski başkanı Fatih Karaca’yı atarken Kanaltürk yöneticilerinin yeni kanal kurulması konusunda çalışmalara başladıkları, Digiturk ve kablo üzerinden haber kanalı formatında yayın yapacak yeni kanalın adının “Vatan TV” olarak düşünüldüğü […]

‘Bazı çevrelerin sırtınızı okşaması başarı değil’

Bugün Kanal D’de yayınlanmaya başlayan “Yol Arkadaşım” adlı dizinin Senaryosu’nu da yazan ünlü yönetmen Çağan Irmak geçtiğimiz günlerde Colors of Bilgi Kulübü’nün davetlisi olarak santralistanbul’daydı. “Hayatımda taktik ve başarılı olma çabası yok. İşinize taktik ve başarı çabası girerse o zaman kurallara uygun filmler yaparsınız, belirli çevreler de sırtınızı okşar, ama o da gerçek başarı olmaz” diyen Çağan Irmak, televizyonda hiç yerli dizi seyretmiyor… Çağan Irmak’la özel söyleşimizi izlemek için videoya tıklayın…Bilgi’deki söyleşiden notlar… “Ulak’taki karakterlerin yeterince kötü olmadığını söyleyenler var, Kızını satan kadın, ot satan adam yeterince kötü değil mi? Dünya bu noktaya geldiyse korkmamız lazım” Çağan Irmak kendi deyimiyle, “yüzlerle senaryo yazan” biri… Kendisini en iyi anlatan filmin “Ulak” olduğunu söylüyor. Bu çok sevdiği filminin bir diğer farkı da “Ulak” karakterinin senaryoyu yazarken yüzü olmamasıymış. Yüzüne bir anda kavuşmuş film; dublörlerden birini görür görmez “Ulak sensin” demiş Çağan Irmak. Ömer’in elinde ekmek taşıyarak beyaz sisin arasından gelmesi ise bu filmde en sevdiği sahne. Ulak filmindeki kötü karakterler için yeterince kötü değil diyenlere ise şaşırıyor: “Kızını satan kadın ve ot satan bir adam yeterince kötü değil mi?.. Dünya bu noktaya geldiyse korkmamız lazım” Irmak’ın mesleğiyle ilgili tek “keşke”si ilk filmi. Yayınlanmasını istemediği tek filmi, “Bana Şans Dile”. “O acemilik, ergenlik öfkesi, dünyaya ders vermekti belki de” diyor. Filmini DVD’lerin arasında gördüğünde kafasını çevirmiş. Çağan Irmak’a göre o filmin tek faydası İsmail Hacıoğlu gibi, sinemaya başarılı oyuncular kazandırması olmuş. Türkiye’yi ağlatan filmi “Babam ve Oğlum” için “Televizyon dizisine yakın bir filmdi. Ağlatması da bilinçli bir tercihti” diyor. Aslında dizileri ve filmleri birbirinin devamı gibi. Televizyon dizisi olan ‘Çemberimde Gül Oya’ 80 darbesinde bitiyor. ‘Babam ve Oğlum’ 80 darbesinde başlıyor. Çocuğun da hayalleri bu filmde başlıyor. Ulak’ta ise hayallerin devamı geliyor. Çağan Irmak, Türkiye’de pek kimsenin görmediği fark etmediği şeyleri, kişileri fark edip göstermeyi seviyor. Ulak’taki ayakkabıların Troya, Harry Potter gibi Hollywood […]

Bir türlü ısınamadık şu küresel ısınmaya

Gökhan Tan Doğa ya da basın jargonuyla “çevre” denilen şey, bu konuda aşırı hassasiyet gösteren azınlığın sorunu mu sadece? Cevap, evet. Türkiye’deki gazetecilerin büyük çoğunluğu böyle düşünüyor. Medyanın çevre sorunlarını ele alış şekline ve bu konudaki haberlerin, tüm haberler içinde tuttuğu hacme bakmak bizi bu sonuca götürüyor. Küresel ısınma Türk basınında çok önemli bir haber alanı olarak gözükmüyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 6 Mayıs’ta düzenlediği “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” paneline medya yöneticilerinin gösterdiği yaklaşım, durumu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor. TGC, hazırlıklarına aylar önce başladığı Küresel Isınma Kurultayı’nda, medyayla ilgili panele hemen tüm gazetelerin yayın yönetmenlerini davet ediyor. Yayın yönetmenlerinin bu daveti nasıl değerlendirdiklerini, kurultayın hazırlık komitesini başkanı, gazeteci Seda Poyraz’dan öğrenelim: “Yaklaşık iki ay öncesinden, gazetelerin yayın yönetmenlerini davet etmeye başladık. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’ü çağırdık ama o gün başka bir programı vardı. Bu durumda başka isimlere de gittik, örneğin Bekir Coşkun. Ancak mayıs ayı gündemleri yoğundu. Dolayısıyla Vahap Munyar’dan rica ettik. Milliyet gazetesi Yayın Yöntemeni Sedat Ergin hemen kabul etti. Star’dan Mustafa Karaalioğlu’nu çağırdık, o da danışmanına yönlendirdi. Ancak bu konu hakkında Mustafa Bey tarafından doğrudan bilgilendirilmediği için katılamayacağını bildirdi. Akşam gazetesi Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un katılması konusunda da çok ısrarcı olduk. Fakat onun da bir programı vardı. Bu durumda o gazeteden, yayın yönetmenliği tecrübesi de bulunan köşe yazarı Yavuz Semerci’yi çağırdık. Zaman gazetesinden Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı da çağırdık. O da katılamadı. Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, panelden bir gün önce, çok acil bir programı çıktığı için katılamayacağını bildirdi. Vatan gazetesi Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, prensip olarak katılmayacağını ama gazete olarak destekleyeceklerini söyledi. Cumhuriyet gazetesi Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız panelin, gazetenin kuruluş yıl dönümüne denk geldiğini ve katılamayacağı için üzgün olduğunu bildirdi.” Seda Poyraz’ın bize söylemeyi unuttuğu, davet edilen başka yayın yönetmenleri de olabilir. Fakat davet edilen sekiz yöneticiden sadece Milliyet Yayın Yönetmeni Sedat Ergin panele katıldı. […]

“Küresel ısınma, gezegenin diğer yarısında sanıyorduk”

Nur Niyaz Bildik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) dün İstanbul’da, “küresel ısınma” konulu bir kurultay düzenledi. TGC’nin konferans salonunda gerçekleşen kurultayda, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun konuşmasının ardından “Medyanın küresel ısınmaya yaklaşımı” konulu oturuma geçildi. Bu oturumda kürsüye, gazetelerin yayın yönetmenleri davetliydi. Ancak etkinliğe yayın yönetmeni düzeyinde katılım gösteren tek gazete Milliyet oldu. Küresel ısınma Türkiye’de ancak “evlerimize” girdikten sonra gazetelere girmeye başlayan bir kavram. Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin bu durumu toplumdaki o çok bilindik “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” tavrıyla özdeşleştiriyor biraz. Ergin, . “Küresel ısınma Türkiye için soyut bir tartışma konusuydu. İçedönük bir ülke olduğumuz için bu konu ‘gezegenin sadece diğer tarafını ilgilendiriyor’ diye düşünüyorduk. Ancak son üç yılda küresel ısınma bize kendini tüm acımasızlığıyla fark ettirdi ve biz de basın mensupları olarak konunun üstüne ciddiyetle eğilmeye başladık” diyor. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Müdürü Vahap Munyar’ın görüşleri de bu yönde: “Yanımıza yaklaşana kadar küresel ısınmayı buzul kopmalarından ibaret sanırdık”. Munyar, “Yeşil fabrika’ teriminin etrafı yeşilliklerle çevrili fabrikalar için kullanıldığını, tuvaletlerimizdeki sifon suyu kapasitesini dokuz litreden altı litreye indirme çabalarının da ekonomiye katkı açısından iyi olacağını düşünürdüm” diyor. “Sonradan öğrendim ki yeşil fabrikalar yüzde 50 enerji tasarrufu yapıyormuş, su tasarrufuna da sadece ekonomik açıdan bakmamak gerekirmiş.” Kendi duyarlılığına şaşıran medya Panelin moderatörü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, gazetelerin bu yıl küresel ısınma konusuna daha çok eğildiği görüşünde. Hisarcıklıoğlu bu konuda bir rapor da hazırlatmış. 2008’in ilk dört ayı içerisinde yerel gazeteler ve dergiler de dahil olmak üzere tüm basılı yayın organları taranarak hazırlanan rapora göre, içinde “küresel ısınma” geçen toplam 2 bin 953 haber yayımlandı. Bu konuya en çok yer veren gazete 119 haberle Cumhuriyet. Bunu 117 haberle Hürriyet, 113 haberle Sabah ve 81 haberle Milliyet izliyor. TOBB’un sadece “küresel ısınma” tamlamasını tarayarak yaptırdığı sanılan raporu, gazeteciler arasında da tartışma konusuydu. Vahap […]

Medyada “erkek sorunu” yaşanıyor

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu MEDİZ’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde düzenlediği “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” Kampanyası kapsamında düzenlenen konferansta medya sektöründe işbölümü ve cinsiyetçilik, yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz konuları tartışıldı. Konuşmacılar arasında yer alan Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Temuçin Tüzecan dünyaya hakim olan “erkek sorunu” var oldukça, medya sektöründe çalışan kadın sayısının artmasının kaliteyi yükseltmeyeceğini söyledi. Uzun bir süre Kanal7 ve Yeni Şafak gibi islami yayın organlarında çalışan AKP Kadın Kolları üyesi Ayşe Böhürler, “medya sektöründe çalışmak kadınlar için özveri meselesi” derken Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Bu özelliklerimle kadın olsaydım da aynı başarıyı gösterirdim” iddiasında bulundu. Künyeye bir kaç kadın eklemekle sorun çözülmez Temuçin TüzecanMedyadaki cinsiyetçilik kotayla değil, kültürel ve tarihsel nedenlere dayanan “erkek sorunu”yla açıklanabilir. Bu sorun tüm dünyada kadını sosyal hayattan dışlayan bir bakış açısıyla açıklanabilir. Erkek sorunu var oldukça, medyada çalışan kadınların oranı yüzde 80 de olsa mesele çözülmez. Sonuçta kadınlar o kültürel ortamda çalışacak. İslamcı gazeteler künyelerine üç, beş kadın daha koyunca sorun çözülecek mi yani? Konuya sadece şehirli, profesyonel kadın bağlamında bakmamak lazım. Türkiye’nin genel toplumsal yapısı medya sektörüne yansıyor. Kadınlar toplumun genelinde sosyalleşemiyor. Sadece güzel kadınlar yükselebiliyor Ayşe BöhürlerTürkiye’deki bütün genel yayın yönetmenleri erkek. Bu durum Türkiye’deki medya profilini ortaya koyuyor. Gazetecilik gibi sert bir işte çok az kadın başarılı olabiliyor. Hele işin fikri yönetim kısmında bulunmak bir kadına kolay bahşedilen bir şey değil. Çünkü erkekler bu “hak”kı kadınlara bahşediyor. Ülkemizde muhabir kadınlar güzel, şık olmak zorunda. Çirkin kadınlar görünmeyecek yerlere itiliyor. Erkekler için böyle bir problem yok. Erkeklerin rahatlıkla çalıştıkları medya sektöründe bulunmak kadınlar için özveri meselesi.” Kadın olsam da aynı başarıyı gösterirdim İsmet BerkanBizim gazetemizde kimseye bir şey bahşedilmiyor. Daha ziyade biz bunu bir yükün altına girmek ve o yükü başarıyla taşıyabilmek olarak tanımlıyoruz. Ben bu özelliklerimle ve deneyimimle […]

AKP medyasına göre suçlu sendikalar

Simge Sunguroğlu1 Mayıs’ta yaşanan polis şiddeti bugünkü gazetelerin de manşet haberiydi. Genel olarak basın polisin sert tutumunu eleştirilirken, AKP taraftarı gazeteler olayların sorumlusu olarak sendikaları gösteriyordu. Zaman, Yeni Şafak, Starve Vakitgazeteleri haberlerinde polisi ve hükümeti koruyan bir tavır sergilerken Zamangazetesi 12. sayfasında kullandığı fotoğraflarda polis şiddetine yer vermekten kaçındı. Stargazetesi ise olayların, illegal örgüt mensuplarınca çıkarıldığını iddia etti. Yeni Şafak ve Bugün,DİSK’i baş sorumlu olarak gösterirken, en “sarsıcı” haber Vakitgazetesindeydi: Gazete, sendikaların Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak istemesinde Ergenekon “çetesi”nin etkisi olduğunu öne sürdü. Akşam: Şanlı Taksim MüdafaasıNe Çanakkale ne Kanije… Devlet ‘Taksim geçilmez’ dedi. Binlerce polisin kuşattığı meydanda değil 500 bin, 5 kişi bile toplanamadı. Gaz bombalı direnişte Taksim ‘ayaktakımı’na haram oldu. Birgün: Öldürmeye çalıştılarDİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün ablukaya alınan binadan haykırdı: “Hükümetin gözü dönmüş, bizi burada öldürecekler, can güvenliğimiz yok…” Bugün: 1 Mayıs DehşetiDİSK’in inadının faturası Türkiye’ye çıktı. Polis kanunsuz eylemi biber gazı ve copla püskürttü. Gazdan göz gözü görmez hale geldi. Yüzlerce kişi hastaneye koştu. İstanbul savaş yerine döndü. Cumhuriyet: 1 Mayısta AKP terörüDemokrasi maskesi düşen hükümetin emriyle polis, İstanbul’u savaş alanına çevirdi. Halkın üzerine gaz bombaları yağdı. Orantısız güç kullanan polis yurttaşların suratını tekmeledi. Turistler bile coplandı. Evrensel: Orantılı faşizm1 Mayıs’ta “Orantılı güç kullanacağız” diyen hükümet, İstanbul’da “Bu faşizmdir” dedirtecek şiddet kullandı. 500’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Güneş: Polisin GazabıTaksim’e çıkmak için toplanan her grup dağıtıldı. Göstericilere sıkılan gazdan çoluk çocuk, yaşlı genç onbinlerce masum kişi de nasibini aldı. Hürriyet: 1 Mayıs polis devletiTaksim’de 1 Mayıs yine olaylı geçti. Polis, işçilere DİSK binasından dışarı adım attırmadı, basınçlı suyla çıkanı ya içeri ya yola devirdi. Küçük grupların Taksim’e yürüme çabası, cop, gaz bombaları ve attıkları taşlar geri fırlatılarak kırıldı. Şişli Etfal Hastanesi’nde atılan gaz bombasından doktor, hemşire ve hastalar da nasibini aldı, Cumhuriyet Gazetesi muhabirinin kolu copla kırıldı, 530 kişi gözaltına alındı.Milliyet: Neden?Sendikalar ve hükümet arasında günlerdir […]

Hürriyet ve Cumhuriyet’te Ergenekon haberi!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Ergenekon haberlerine alerjisi artık iyice açığa çıkmış bulunan iki gazetemiz Hürriyet ve Cumhuriyet bu defa bütün gazeteleri “atlatarak” bir Ergenekon haberine ortaklaşa imza attılar. Benzer içerikteki haberlerin Hürriyet versiyonu şöyle: “İşçi Partisi (İP), ‘Ergenekon’ soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz hakkında, ‘Cumhuriyet Savcılığı göreviyle bağdaşmayan uygulamaları’ ve ‘görevini ihmal ve suistimal suçunu’ işlediği iddiasıyla Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) şikâyette bulundu. İP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Basri Özbey, Savcı Öz’ün, Ergenekon soruşturmasını Tuncay Güney’in 2001’de İstanbul Emniyet müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi’ne verdiği ifade ve teslim ettiği bazı uydurma belgelere dayandırdığını savundu.”

Medyada cinsiyet ayrımına son!

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu‘nun (MEDİZ) “Medyada Cinsiyetçiliğe Son” kampanyası kapsamında düzenlenen “Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin…” Konferansı 3-4 Mayıs’ta İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde gerçekleştiriliyor. Konferansta medya yöneticileri, medya çalışanları, medya izleme grupları, feminist medyadan temsilciler, akademisyenler ve kadın gazeteciler medyada cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi medyadan arınma yollarını tartışacaklar. Amacı, kadınların cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı; cinsel nesne, anne, namus simgesi ve kurban olarak yansıtılmadığı, yalnızca magazin ve üçüncü sayfa ürünü olarak kullanılıp siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi konulardan dışlanmadığı; beceri ve uzmanlık alanlarıyla temsil edildiği, dengeli bir medya ortamı ve cinsiyetçi olmayan bir medya etiği oluşturmaya katkıda bulunmak. Bu amaç doğrultusunda, kampanya boyunca afişler, gazete, dergi ve internet ilanları, televizyon ve radyo spotları ile kamuoyunda da duyarlılık oluşturacak etkinlikler düzenlenecek. MEDİZ tarafından düzenlenen kampanya, Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Girişimi kapsamında Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, Filmmor Kadın Kooperatifi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Konferans programı 3 Mayıs Cumartesi11:00-13:30 Forum I Medyada Temsil ve Cinsiyetçilik Kadın ve erkeklerin temsil biçimleri, cinsiyetçi kalıp yargılar ve iş bölümü, muhafazakarlık, küreselleşme, militarizm, milliyetçilik, homofobiAsa Eldén (Uppsala University- İsveç)Hale Bolak (İstanbul Bilgi Üniversitesi)Hülya Gülbahar (KA-DER)Jennifer Pozner (Women in Media and News, ABD)Kürşad Kahramanoğlu (Birgün Gazetesi)Mine Gencel Bek (Ankara Üniversitesi, KASAUM)Neşe Yaşın (Yazar) Kolaylaştırıcı: Ferai Tınç (Hürriyet Gazetesi) 13:30-14:30 Ara 14:30-17:30 Forum II Medya “Sektör”ünde İşbölümü ve Cinsiyetçilik Yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz Ayşe Böhürler (Yeni Şafak Gazetesi)Ayşenur Arslan (Kanal D)Fernanda Zanuzzi (Meditereranean Network of Information and Communication of Gender, İspanya)İsmet Berkan (Radikal Gazetesi)Nuran Bayer (TRT)Şirin Payzın (CNN Türk)Temuçin Tüzecan (Hürriyet Gazetesi) Kolaylaştırıcı: Yasemin Arpa (NTVMSNBC)18:00-19:00 Kokteyl 4 Mayıs Pazar 10:30-12:00 Forum III Medyada Cinsiyetçiliğin Teşhis ve Teşhiri: MEDİZ Araştırması Televizyon, yazılı basın, radyo ve internette cinsiyetçi temsiller üzerine yapılan araştırma sonuçlarının paylaşılmasıBarış Kara (Galatasaray Üniversitesi)Ceren Sözeri (Galatasaray Üniversitesi)Ece Vitrinel (Galatasaray Üniversitesi)Hülya Uğur Tanrıöver (Galatasaray Üniversitesi)Melda Sunar (Galatasaray […]

Boşanma “ilginç” olunca özel hayat kriteri geçersizleşir mi?

Alper GörmüşGazetelerimizin, “Ünlülerin özel hayatı olmaz, çünkü onlar artık kamuya mal olmuşlardır” uydurmasının keyfini en fazla çıkardığı alanlardan biri de ünlülerin boşanması alanı… Fakat bir boşanmanın haber olması için ille de bu uydurulmuş meşruiyet sınırının içinde olması gerekmiyor. Yani, boşanan tarafların ünlü olmasına dahi gerek yok; boşanma “ilginç” olsun yeter. Sabah muhabirleri, biri ünlü, biri ünsüz ama ikisi de “ilginç” iki boşanma haberi getirmişler yazı işlerine… Sonuç, 28 Nisan tarihli Sabah gazetesinin yan manşetine şu surette yansımış: “İki ilginç boşanma öyküsü / 1. Aldatma için ağır tazminat… / 2. Psikologa gizli bilgi davası…” Birinci haberden, İzmir’de özel bir hastanenin ortağı olan bir doktorun karısının, kocasının kendisini bir hemşireyle aldattığı iddiasıyla hakkında boşanma davası açtığını öğreniyoruz. Doktorun eşi, tam 1.5 milyon YTL tazminat ve 5 bin YTL aylık nafaka istiyormuş. Haberin devamında başka şeyler de öğreniyoruz: Kadının doktoru hemşireyle yatağında bastığını ve bu eylemi nedeniyle darp edildiğini, falan… İkinci haber de ünlü bir profesöre ilişkin… Profesör, iki kızının psikologunu, kızlarından elde ettiği gizli bilgileri boşandığı eşine vermekle suçlamış. Profesör, eski eşinin bu bilgileri, açtığı “velayetin kaldırılması davası”nda kullanmasını gerekçe göstererek psikolog hakkında dava açmış. Zygmunt Bauman, Metis Yayınları’ndan çıkan “Siyaset Arayışı” adlı kitabında, özel hayatların kamusallaştırılması sürecine ilişkin olarak şu ilginç saptamayı yapıyor: “Merak uyandırmış ya da uyandırabilecek ne varsa onu kamusal hale getirmek, artık, ‘kamu çıkarına olma’ fikrinin merkezi olup çıktı. Kamusal hale getirilmiş her şeyin merak uyandıracak ölçüde cazip bir biçimde teşhir edilmesini sağlamak da ‘kamu çıkarlarına iyi hizmet etme’nin ana ölçütü oldu.”Tam bizimkilerin yaptığı gibi yani… Bizimkiler, Bauman kadar “afili” cümleler kuramasa da onların da benzer cümleleri var. Birini yukarıda aktardım: “Ünlülerin özel hayatı olmaz…” Öbürü de şu: “Biz, halkın haber alma hakkının gereğini yerine getiriyoruz…” Türkiye Cumhuriyeti’nde mahkemelerin kamuya açık olmasının bu ölçüde istismar edildiği başka bir alan var mıdır acaba? Bu serbestiyetin verdiği hakla uzat kafanı […]

CHP Kurultayı’nın gösterdiği: Muhalifliğine aşkla bağlı bir parti…

Alper Görmüş 21 Nisan’da kaleme aldığım “CHP Kurultayı” yazısında, Baykal’ın muhalifliğine aşkla bağlı bir genel başkan olduğuna dair inancımı, onunla ilgili daha önce yazdığım bir portreden de faydalanarak şöyle dile getirmiştim: “İktidar istemeyen bir iktidar hırslısı… Çok mu tuhaf geldi? O zaman şöyle diyelim: Yük gerektiren iktidar pozisyonlarını sevmiyor, yük altındakilere laf oturtabilecek alt-iktidar pozisyonlarını seviyor. Bugün de bu tespitimin tümüyle arkasındayım. Bu gidişle Baykal’ın ‘iktidar arzusu’ hiçbir zaman kelimenin hakiki manasıyla ‘iktidar arzusu’ haline gelemeyecek gibi geliyor bana…” Bu yazıyı kaleme aldığımda, kurultaya altı gün vardı, bugün de üzerinden iki gün geçmiş bulunuyor. Bu kurultay bence en çok, Deniz Baykal’ın ruh halinin bütün partiye sirayet ettiğini göstermesi bakımından önemliydi ve en çok bu açıdan irdelenmesi gerekiyordu. Yeni Şafak yazarı Kürşat Bumin’in dünkü (28 Mart) yazısı, bu açıdan benzer düşüncelere sahip olduğumuzu gösteriyor. Bumin, “CHP niçin iktidar olmaktan söz etmiyor?” başlıklı yazısında, öncelikle şu tespiti yapıyor: “Bir kongre daha geride kaldı. Dikkat ettiyseniz ,’yaşam boyu genel başkan’ saatler süren kongre konuşmasında hemen her şeye (‘Milli Görüş’e bile, hem de az biraz nostalji ile!) temas etmesine rağmen, ‘iktidara gelmemiz yakındır’ türünden küçük-büyük hemen her siyasi parti kongresinde karşılaşılan bir ‘umut’tan hiç söz etmedi. O hâlâ, CHP’nin yüzde 4.7 oy aldığı yıllardan bugünlere nasıl geldiğini hatırlatıyor.” Bumin’le devam edeceğiz, fakat önce işaret ettiğim ruh haline ilişkin iki küçük anekdot aktarayım size… Birincisini, 2002 seçimlerinde Baykal’ın üç “sahne prensi”nden biri olan Yaşar Nuri Öztürk (öbürleri Zülfü Livaneli ve Bayram Meral) anlatmıştı: 2002 seçimlerinden hemen sonra… Seçim her zamanki gibi hüsranla sonuçlanmış… Öztürk, Baykal’a giderek mealen şöyle diyor: “Sayın genel başkan, yarından itibaren öyle bir hazırlığa başlayalım ki, Türk halkı, bunların morali hiç bozulmamış, iktidarı istiyorlar ve hak ediyorlar, desin.” Baykal’ın cevabı (gene mealen): “Yaşar Bey, sakin olun, biraz oturup dinlenelim ve AKP’nin karşılaşacağı zorlukların altında ezilmesini izlemenin keyfini sürelim.” (Deniz Baykal bu iddiayı […]

“İkon fotoğraf”ı da görmediler!

Alper Görmüş Medyakronik’te 26 Mart 2008 tarihinde yayımlanan “Ergenekon’da iyi gazetecilik, fikri takip, kilit unsur…” başlıklı yazımdan bir bölümle başlayalım; böylece konuya ilişkin hatırlamamız gereken noktaları kısaca gözden geçirmiş olacağız. “Cumhuriyet gazetesi, 2006’nın Nisan ayının ilk yarısında üç kez bombalandı. Gazete, saldırıyı, ‘laikliğe karşı bomba’ olarak yorumladı. Gazetenin okurları da ‘laikliğe karşı’ gerçekleştirilen bu saldırıya karşı kınama gösterileri yaptılar. “17 Mayıs’ta Danıştay silahlı saldırıya uğradı, bir yargıç öldürüldü. Saldırgan yakalandı. Adı Alparslan Arslan’dı ve bir avukattı. Bu olay çok daha büyük laiklik yürüyüşlerine yol açtı. O kadar ki, öldürülen yargıcın Ankara’daki cenaze törenine Başbakan ‘provokasyon’ endişesiyle katılamadı. “Kısa bir süre sonra Danıştay saldırganının Cumhuriyet’e bomba atan kişilerden biri olduğu ortaya çıktı. Bir süre sonra da bu kişinin şu anda Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklu bulunan kişilerle tanıştığı, birlikte fotoğraf çektirdiği ve biriyle de iş ortağı olduğu iddiaları ortaya atıldı.“Fakat asıl bağlantı, önceki yaz Ümraniye’de bir evde bulunan 27 adet el bombası vesilesiyle kuruldu. Çünkü 30’luk ‘kafile’den yerinde bulunmayan üçünün, Cumhuriyet’e atılan bombalar olduğu anlaşılmıştı. Ve evin sahibi (dolayısıyla bombaların da sahibi), Ergenekon tutuklusu bir emekli binbaşıydı.” Devamını biliyorsunuz, bu gelişmeler, başta “bahçesine bomba atılan” Cumhuriyet ve “büyük gazete” Hürriyet olmak üzere “Ergenekon’a soğuk” hatta “Ergenekon’u ti’ye almayı seven” bir kısım gazete tarafından görmezlikten gelinde. Hatırlayın, eski Cumhuriyetçi Umut Talu, eski gazetesinin tavrıyla ilgili olarak “Bu, nasıl iş?” diye sormuştu şaşkınlık içinde…“İkon fotoğraf” gerçekmiş! Aradan zaman geçti, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, Alparslan Arslan’ı Veli Küçük’le birlikte gösteren fotoğrafın gerçek olup olmadığı için gerekli teknik araştırmayı yaptırdı ve sonuç “gerçek” şeklinde tezahür etti. Peki “Ergenekon’a soğuk ve soruşturmayı ti’ye almayı seven” gazeteler ve gazeteciler ne yaptı? Hiçbir şey! Sadece bir gazeteci, Hürriyet’ten Enis Berberoğlu köşesinde buna dikkat çekti ve artık Ergenekon çetesiyle Danıştay saldırısı arasında bağlantının kurulduğunu yazdı: “Kimi dosyalar tabiatı gereği karmaşıktır. Ama bazen ikon bir fotoğraf, ilişki ağını ortaya serer… Aynı […]

Manipülasyonun âlâsı başlık üzerinden yapılır!

Alper Görmüş 25 Nisan’da kaleme aldığım “Okurları bu işe karıştırmayın!” başlıklı yazıda, Hürriyet’in son “çağdaşlık hamlesi” Hürriyet Okur Meclisi’nin de, öncekiler gibi bir makyaj ve göz boyama girişimi olmaktan öteye geçemeyeceğine inandığımı yazmıştım. (Öncekilerden ne kast ettiğim önceki yazıda var, merak ederseniz o yazıya göz atabilirsiniz.)“Okurları bu işe karıştırmayın” başlıklı yazımda, girişimi neden samimi bulmadığımı anlatırken iki de örnek vermiş, şöyle demiştim: “Burnuma kötü kokular geliyor: Bu defa amaç, Majesteleri’nin Meclisi’ne, ‘Gezdik gördük, çalıştayımızı da yaptık, şahane bir gazetemiz var’ mı dedirtmek acaba? Bir hatırlatmayla bitireyim: Gazete son çağdaşlık hamlesini okurlarına duyurma hazırlıkları yapıyorken, gazeteciliğin çağdaş ölçülerle yapıldığı ülkelerden iki siyasetçi, Hürriyet’in kendileriyle ilgili haberlerini ‘çıldırarak’ okumuşlardı. Yalnız bu bile girişilen işle iyi gazetecilik hedefi arasında bir bağ bulunmadığını göstermeye yeter.” Yazı, şu notla bitiyordu: “Aslında bu yazı, sözünü ettiğim iki haberin açılımıyla devam edecekti, fakat haddinden fazla uzayacağını hissettiğim için burada kesiyorum. Önümüzdeki günlerde Lagendijk ve Daniel Cohn Bendit’in Hürriyet’le yaşadığı macerayı ayrıca ele alacağım.” Şimdi sıra bu iki habere geldi…Lagendijk ne dedi, Hürriyet hangi başlığı attı? Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, 18 Nisan tarihli, “Bu ne şiddet ne celal” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Önceki akşam Esma Sultan Yalısı’nda, Amerikan film kanalı TNT’nin gecesindeydim. Cep telefonuma bir mesaj gelmiş. Salonun gürültüsünden işitemediğim için, oradan çıktığımda fark ettim. AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk aramış. Ben telefonu açmayınca bu defa bir mesaj geçmiş. ‘Hi, this is Joost Lagendijk’ diye başlayan mesaj, o günkü Hürriyet’te çıkan kendisiyle ilgili haberden dolayı çok mutsuz olduğu şeklinde devam ediyordu.“Girişten sonraki cümleyi aynen aktarıyorum: ‘It suggests that I personally or the EU is afraid AKP wants to take Turkey, towards Iran. What I said, was that there are people in Turkey who have that fear and the best way for AKP to show those people wrong would be to return to the EU […]

“AKP’nin oluşum süreci”ne farklı bir bakış

Esra Elmas AKP kurulduğu günden bu yana sadece yapıp ettikleri dolayısıyla değil “varoluşuyla” da dikkatleri üzerine çeken bir parti oldu. Ülkenin siyasi gündemindeki tartışmalar ilgili ya da ilgisiz, bir noktada ille de AKP ve resmi ideoloji arasında bir krize dönüşme potansiyeli taşıdı ve taşımaya devam ediyor. Ülke içinde gerçek gündemi bu gerilim dışında tartışmak çok kolay değilken duruma “uzaktan” bakanlar için mesele daha da karışık. Amerika ve Avrupa, Türkiye’deki İslami ve seküler politikaları anlamaya çalışıyor. 11 Eylül sonrası İslami terör paranoyasına karşılık içini rahatlatan ‘Ilımlı İslam ülkesi Türkiye’yi anlamak Amerika ve Avrupa için şimdi daha da önemli. Ümit Cizre’nin editörlüğünü üstlendiği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Kenan Çayır, Başkent Üniversitesi öğretim üyesi Menderes Çınar, Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi Burhanettin Duran, siyaset bilimci Ahmet Yıldiz, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ali Resul Usul, Çankaya Üniversitesi öğretim üyesi Ertan Aydın, Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyesi İbrahim Dalmış ve yine Ümit Cizre’nin makalelerinden oluşan kitap, bugün gündemi meşgul eden pek çok tartışma konusuna dair önemli tespit ve analizler içeriyor. 28 Şubat ve 11 Eylül 28 Şubat ve 11 Eylül… Ümit Cizre kitabın girişinde bu iki önemli tarihe dikkat çekiyor. ‘28 Şubat Türkiye, 11 Eylül ABD ve Avrupa için birer dönem noktası oldu. Türkiye 28 Şubat’tan sonra kapatılan Refah ve Fazilet Partisi geleneğine karşılık ‘yenilikçiler’i, Amerika ve Avrupa ise 11 Eylül’den sonra İslami terörü karşılık ‘ılımlı İslam modeli’ni tartışmaya başladı.’ Kitap Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkış hikâyesi ve bugün geldiği noktayı bu iki tarihi akılda tutarak düşünmeyi tavsiye ediyor. Ümit Cizre sunuş yazısında bu iki tarihin önemini şu şekilde özetliyor: “28 Şubat Türkiye’de Siyasal İslam’a karşı yapılan ‘yumuşak’ bir darbeydi ve o dönem akımın meclisteki temsilcisi Refah Partisi (RP), Anayasa Mahkemesi tarafından ‘laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle’ kapatıldı. Bu olaydan sonra Milli Görüş’e referansla farklı isimlerle olsa dahi gelenekten kopmayan partilerle siyaset sahnesinde yer alan […]

Bu ideoloji ve bu programla Baykal hep bir yıldız gibi parlar!

Alper Görmüş Yeni Aktüel dergisi için kaleme aldığım Deniz Baykal portresinde şöyle yazmıştım:“İnternet forumlarında, sözlüklerde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal hakkında yazılmış irili ufaklı binlerce değerlendirme okudum. Bunların çok ama çok büyük bir ekseriyeti (kabaca yüzde 90’ı) öfke doluydu, gene hemen hepsi Baykal’ı istifaya çağırıyordu.“Değerlendirmeler, sahiplerinin siyasi kimlikleri hakkında az çok bilgi veriyordu ama ben başka bir şey daha yaptım: Kimliklerini ‘solcu, sosyal demokrat, laik’ vb. sıfatlarla anabileceğimi düşündüğüm kişilerin başka konularda neler yazdıklarına baktım. Sonuç çok ilginçti: Hepsi Deniz Baykal gibi konuşuyordu. Varsa yoksa Cumhuriyet değerleri elden gidiyor, laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor… Birkaç istisna dışında hiçbirinde çağdaş bir solculuğun salt kaba bir laiklik savunuculuğuna indirgenemeyeceğine ilişkin en küçük bir eleştiri dahi yoktu. Hepsi Bekir Coşkun, Emin Çölaşan hayranıydı ve hepsi AK Parti’ye bakınca ‘irtica’dan başka bir şey görmüyordu. O kadar ki, Deniz Baykal, ‘Bu ordu hâlâ ne bekliyor’ diye hayıflanan ‘solcu’ tiyatrocu Ferhan Şensoy’a bile yaranamamıştı: ‘Yakında CHP’yi C, H ve P şeklinde üçe bölerek muradına erecek.’”İşte bu nedenle Deniz Baykal son yıllarda bana hep, Türkiye’nin çok garip noktalara savrulmuş bulunan “sol ve sosyal demokrat”larının siyasi günahlarının kefaretini ödeyen bir İsa figürü gibi görünüyor. Düşünsenize, bir siyasi parti lideri, asla iktidar şansı bulunmayan bir ideolojiyi ve siyasi programı tam da sizin dile getirdiğiniz cümlelerle ve çok etkili bir belagatla savunuyor… Sonra seçim oluyor ve mukadder sonuç bir kez daha tecelli ediyor… Ve siz, sizin cümlelerinizle siyaset yapan lideri “neden iktidara gelemiyorsun” diye taş yağmuruna tutuyorsunuz…Benzetmeyi beğenmeyebilir, “sosyal demokratların İsa’sı”nın bu kefareti iktidar hırsı nedeniyle ödediğini, dolayısıyla burada ahlaki bir problemin olduğunu söyleyebilirsiniz; haklısınız fakat işin bu boyutunu şimdilik tartışma dışında tutarak söyledim söyleyeceklerimi.Deniz Baykal faslını bitirip “Baykal’ın Kurultay’daki rakipleri” faslına geçmeden önce, şu “iktidar arzusu” ile ilgili olarak da bir şeyler söyleme ihtiyacında hissediyorum kendimi. Yukarıda andığım portrede, Baykal’ı “İktidar istemeyen iktidar hırslısı” diye anmış, […]

Kameramanı öldüren görüntü…

Gazze Şeridi’nde İsrail’in düzenlediği saldırıda ölenler arasında bulunan Reuters kameramanı Fadıl Şena’nın son çektiği görüntü, İsrail tankından çıkan ve hayatına mal olan top mermisi oldu. Youtube’ta yayınlanan Reuters haberinde, Fadıl Şena’nın görüntülediği tank ateş ettikten sonra kameramanın vurulduğu açıkça izlenebiliyor. Reuters haber ajansı için 3 yıldır çalışan Filistinli Fadıl Şena, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El Bureyc Mülteci Kampı yakınındaki çatışmaları izlerken, üst üste füzelerin atıldığı saldırılara hedef olmuştu. Olay yerindeki basın mensupları, atılan füze ile Şena’nın jipinin alev aldığını, Şena’nın da jipin yanında yerde yattığını gördüklerini bildirdiler. Gazetecilerin yardım için koştuğu sırada, ikinci bir füze daha geldi. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Şena, hastaneye ulaştırıldığı sırada hayatını kaybetti. Görüntüleri izlemek için tıklayın>>

Darbe Günlükleri Davası: Bundan sonra hangi ihtimaller var?

Alper Görmüş Haberin öznesi bizzat haberi yazan kişiyse eğer, o haber nasıl yazılmalı? Birinci sayfanın başlığında, alt başlığında ve spotunda (gördünüz) kendimi dışarıda tutarak yazmayı becerebildim. Fakat bunun sonuna kadar böyle devam etmesinin pek suni kaçacağını hissediyorum. O nedenle izninizle bundan sonrasında “ben” diye gideceğim… Biliyorsunuz, Darbe Günlükleri’yle ilgili olarak emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in şikâyetiyle hakkımda açılan “hakaret ve iftira” içerikli kamu davası, 11 Nisan’daki üçüncü duruşmada beraatla sonuçlandı. Duruşmadan sonra yaptığım açıklamada, “buruk bir sevinç” içinde olduğumu söyledim. Sevinçliydim, çünkü böylece kamuoyu kanaati bakımından oluşmasını istediğim atmosfer, beraat kararıyla birlikte oluşmuştu. “Demek gerçekten de 2004’te iki darbe atlatmışız, Günlükler gerçekmiş” kanaati kamuoyunda yerleşmişti böylece. Bunun en iyi göstergesi de, bir yıl boyunca günlüklerle ilgili bolca tezvirat yayan basındaki kimi köşe yazarlarının tam siper vaziyet almaları ve konuyla ilgilerini kesmeleriydi. Öte yandan buruktum, çünkü hâkimin açıkladığı beraatın sözlü gerekçesi (yazılı gerekçe henüz yazılmadı) beni hiç tatmin etmemişti. Hâkim, “Ben bu davaya hakaret ve iftira suçlaması açısından baktım ve kararımı bu yönden verdim. Darbe girişimlerinin olup olmadığı bu davanın konusu değildir.” Oysa ben ve avukatlarım başından beri bu davanın basit bir “hakaret ve iftira” davası olarak görülemeyeceğini, kamusal niteliğinin olduğu ve bu nedenle davanın mutlaka genişletilmesi gerektiğini savunduk. Bu yönde, Günlükler’in sahihliğine yorumlanacak demeçler veren eski Dışişleri Bakanı yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün tanıklığına başvurulmasını istedik. Keza, verdikleri haberler ve yazdıkları yorumlar Günlükler’in gerçek olduğu yönünde delil sayılabilecek kimi gazetecilerin de tanık olarak dinlenmesini talep ettik. Mahkeme, bunların tümünü reddetti. Son duruşmada ise basında haberlere konu olan, Emniyet’in Günlükler’in CD’leriyle ilgili olarak yaptığı anlaşılan teknik inceleme raporunun ilgili savcılıktan istenmesi yönündeki talebimiz de reddedildi. Yani, “iftira” suçlamasını açığa düşürecek en somut delil dahi dosyaya giremedi. Oysa davanın cumhuriyet savcısı, bu talebin kabulü yönünde mütalaa vermişti. Savcı ayrıca “görünür gerçek”in “gerçek”le uyuştuğunu da söylemişti. Savcı […]

Basın adalet haberlerinde bile adil değil

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.comMeltem Ürütmurut@medyakronik.com Türkiye’de basının ciddi sorunları olduğu, güven krizi yaşadığı, bağımsız ve tarafsız olmadığı çok da bilinmeyen şeyler değil. Fakat son bir araştırma, yargıyla ilgili konularda da Türkiye basınının karnesinin bir hayli zayıf olduğunu ortaya koydu. Vatandaşın adaletle ilgili konulardaki başat bilgilenme kaynağı olan basının bu halde olması ayrıca kaygı verici. İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin “Adalet Gözet” projesi kapsamında yürütülen “Medya Arşivi” çalışması, Türkiye’de tartışma yaratmış dokuz davanın farklı siyasal yelpazedeki gazetelerde ele alınışlarındaki farklılıkları inceledi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölüm Başkanı Doçent Doktor Aslı Tunç’un yaptığı bu araştırma, haberlerin bilgilendirmektenziyade yorumlarla okuru yönlendirmeyi gözettiğini, böylece profesyonel mesafelilik ve güvenilirlik gibi konularda sorunlu bir tavır sergilediğini ortaya koydu. Tunç, Danıştay saldırısı, Elif Şafak davası, Hrant Dink’in TCK 301 davası, Hrant Dink cinayeti, Gamze Özçelik, İlhami Erdil, Orhan Pamuk, Yücel Aşkın davaları ve Ferhat Sarıkaya soruşturmasıyla ilgili haberleri ele aldı. 2004’ten Nisan 2008’e dek geçen sürede Sabah, Hürriyet, Radikal, Cumhuriyet, Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde bu olaylarla ilgili yayımlanan haber ve fotoğrafları inceledi. Toplam bin 215 haber ve 604 fotoğrafı değerlendirdi. Cinayeti meşru gösteren ifadeler Güvenilirlik ölçütlerinden biri olan haber kaynağının belirtilmesi kuralı haberlerin yüzde 32.4’ünde yerine getirilmemiş. Kaynağı belirli olmayan haberleri en fazla kullanan gazete Yüzde 47’lik oranla Radikal; onu Sabah ve Zaman izliyor. Araştırma, “incelenen haberlerin yüzde 10’unda vakaya konu olan cinayet, saldırı gibi eylemin kendisini ya da 301. maddeden dava açılması, soruşturma başlatılması gibi adli sürecin ya da işlemin kendisini haklı gösteren ifadelerin kullanıldığını tespit ediyor”. Haberde yanlı ifadelerin kullanımı genel olarak azınlıkta olsa da, Hrant Dink’in 301. maddeden yargılandığı davayla ilgili haberlerin yüzde 24’ünde, Dink’in öldürülmesiyle ilgili 230 haberden 16’sında eylemi haklı gösterebilen ifadeler kullanılmış. Haberin nesnelliğine zarar veren bu tür yanlı ve meşrulaştırıcı ifadelere en çok yüzde 15’lik oranla Cumhuriyet’te, ardından % 11’lik oranla Hürriyet’te yer […]