Etiket medya

Küba Büyükelçisi’nden ulusalcılık dersi

Ferda Balancar Hadi Uluengin’in “Fidel’e destan cehalet bostan” başlıklı köşe yazısı sadece Kübalıları değil, Küba’daki rejimi olumlayan, onu “sosyalizmin son kalesi olarak gören herkesi kızdıracak nitelikteydi. Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e gönderdiği cevabi mektuptaki ifadeler ise aslında sadece Küba tarihi ve Fidel Castro ya da Che Guevara’nın şahsıyla ilgili olmanın çok ötesinde anlamlar içeriyor. Hadi Uluengin’in yazısını ve Abascal’ın bu yazıyla ilgili olarak gönderdiği cevabi mektubu ilginize sunuyoruz. Fidel’e destan cehalet bostan Hadi Uluengin1 Nisan 2008 Ne zaman ki megaloman Küba diktatörü Fidel Kasto’ya sahte destan, yalancı efsane ve cahil methiye düzülür, işte o zaman da benim cinlerim başım toplanır. Nevrim dönüverir. En önce, burada biline ki Antil ülkesini kırk yılı aşkın bir süredir adım adım izliyorum. Küba merakım henüz “cinnet yıllarım”a yelken açarken başladı. Binbir zorlukla Havana’dan İstanbul’a getirttiğim “Granma” ve “Tricontinental” dergilerini okur oldum. Eh yaşım toy ve ahmaklığım diz boyu, Jean Paul Sartre’lerden Regis Debray’lere, “entelokrat” denilen ve züppelik üreten o “sol” aydınların “Kastromani”sine kapılmıştım. Dolayısıyla, Karaip adasının çağdaş tarihini bir papağan gibi ve ezbere anlatabilirim. * * * ARTI, aynı “cinnet yıllarım”ı noktaladıktan sonra da ilgim nihayete ermedi. Küba’yı bu defa da, Gümüşsuyu’ndan aşağı 6. Filo askeri kovalarken attığım “Ernesto’ya bin selám” sloganının romantizmine niçin kapıldığımı; dolayısıyla, nasıl bir naiflikten ötürü totalitarizm batağına saplandığımı kendi kendime açıklayabilmek için sorguladım. Castro’nın kızıl diktatoryasını bir “vicdani hesaplaşma” unsuru olarak inceledim. Ve, işkembe-i kübradan atmadığı vurgulamak için şunu da ekleyeyim ki, gittim de! * * * GİTTİM ki, ayıp tercümesini size bırakıyorum, gümrükten çıkıldığı an “kamon senyor, tüventi dolar, gud cob” diye üşüşen küçük kızcağızlardan kendimi kurtardığımda, “sosyalist cennet” ne kelime, “sosyalist kerhane”ye geldiğim kafama tamamen dank etti. Sonra, turistik yerler hariç tek ampul yanmayan semtlerden geçerek otele vardığımda, ertesi sabah, korumalara rüşvet vererek çöp artığı karıştıran sonsuz yoksul insanları seyrettim. Yalanım varsa […]

Eyvah! ‘Çobanın oyu’ meselesinde Ali Demirsoy referansı!

Alper GörmüşAysun Kayacı’nın bir televizyon programında sarf ettiği, mealen, “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu neden eşit olsun ki” biçimindeki sözlerinin yarattığı tartışma tehlikeli sularda akmaya başladı. Beni böyle düşünmeye sevk eden gelişme, tartışmanın referansının Aysun Kayacı’dan ünlü doğabilimcimiz Ali Demirsoy’a kayması oldu. Ali Demirsoy, doğada gözlediği birçok süreci “ah keşke” makamında topluma da uygulamaya çalışan bir doğabilimci. Mesela, doğada nasıl “iyiler (güçlüler) mutlaka başarır”sa, Ali Demirsoy toplumda da aynı sürecin işlemesini ister. Mesela Figen E. Yanık’ın İş Bankası Yayınları’ndan çıkan Ali Demirsoy portresi “Doğaperest”te, ileride her önüne gelenin başbakan, cumhurbaşkanı olamayacağını, ancak genleri müsaitse olabileceğini gene “ah keşke” makamında öyle bir anlatışı vardır ki, ürpermeden okumak imkânsızdır. Yeni Sabih Kanadoğlu’muz mu? Ulusalcı televizyoncu, Yeniçağ gazetesi yazarı Hulki Cevizoğlu dün (9Nisan) “Çobanın oyu” meselesinde ağzındaki baklayı çıkardı. Fakat ne görelim, üstünde Ali Demirsoy sosu vardı; böylece elitist yaklaşımlarına kendince bir meşruiyet sosu yerleştirmiş oluyordu: “Elimde 1998’de yayınlanmış ‘Bilgi Toplumu’ adlı bir kitap var. Yazarı, sarışın ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın ifadesiyle ‘teneke kafalı’ bir manken değil!.. Kim?.. Prof. Dr. Ali Demirsoy. Diyor ki: ‘Yalnızca yetenekli ve eğitilmiş, bilgili insanlara oy kullandırılmalı!’ Ben de soruyorum. Bir otomobili yönetmek için ‘ehliyet’ gerekiyor da ülkeyi yönetecekleri seçmek için niçin ehliyet gerekmiyor?.. Pek çok mesleğe girmek için belge zorunlu. Seçime katılmak için ‘seçmen kartı’ zorunlu. Bunlara benzer biçimde acaba ‘oy verme kartı-ehliyeti’ verilse nasıl olur? Bunun şartlarını toplum olarak ortaklaşa belirlemeliyiz. Eğer ‘evet’ diyorsanız ve öneri sahibini ‘taşlamak’ istemiyorsanız tabii ki!..” Sabih Kanadoğlu’nun hukuk alanında oynadığı “saygın otorite” rolünü, “cahillerin demokrasi oyununun dışına atılması” mücadelesinde Ali Demirsoy’a mı oynatacaklar acaba? İnsan düşünmeden edemiyor. Cevizoğlu’nun “evrensel genel oy”un iyi bir şey olmadığı yolunda referans gösterdiği başka “şahit”leri de var: “Günümüzden binlerce yıl önce, tarihin en büyük düşünürlerinden(filozoflarından) Eflatun (diğer adı Platon) ilk kez ‘ayak takımı’ kavramını kullanmıştı!.. Bugün AB’nin baş tacı ettiği 1789 Fransız […]

Berkan’ın görüştüğü ‘çok önemli bakan’ bir sır değil!

Dünkü (7 Nisan) Medyakronik’te yer alan “İsmet Berkan’dan Ergenekon savcısına çok önemli mesaj” başlıklı yazıdan şu satırları hatırlayarak başlayalım: “Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, 6 Nisan tarihli ‘Ergenekon’un Yakın Tarihi 3’ başlıklı yazısında Ocak 2004’te Başbakan Tayip Erdoğan Kıbrıs’la ilgili olarak ipleri eline aldıktan sonra New York’ta Kıbrıs görüşmeleri bitip İsviçre’nin Bürgenstock kasabası için randevu tarihi beklenirken hükümetin çok önemli bir üyesiyle özel bir görüşme yaptığını belirtiyor. Berkan görüştüğü ‘çok önemli bakan’a askeri cepheden gelen darbe hazırlıklarıyla ilgili dedikoduları aktardığında ‘Hepsini biliyoruz’ şeklinde cevap alıyor. Berkan bu kez bakana ‘Peki ne yapıyorsunuz’ diye soruyor, ‘Bekleyin çok şey olacak’ cevabını alıyor. “Berkan aynı yazısında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz’ün, kendisine bilgi veren önemli bakanın bilgilerine hâlâ sahip olmadığını vurgulayarak, bu bilgilere sahip olmadan Ergenekon soruşturmasının gerçek darbe girişimine uzanması ihtimalinin çok yüksek olmadığının altını çiziyor. Elbette bu cümlelerle İsmet Berkan, Türkiye için çok önemli sonuçları olabilecek bir soruşturmayla ilgili bildiklerini kamuoyuna açıklamış oluyor. Böylece yurttaşlık görevini de yerine getirmiş oluyor. Şimdi savcı Zekeriya Öz’e İsmet Berkan’ın bilgilerine başvurmak düşüyor.” Bizim dünkü özetlememizde olmayan, ama Berkan’ın tam metnini yayımladığımız yazısında yer alan şu cümleyi de unutmayalım (“çok önemli bakan”ın “Bekleyin çok şey olacak” şeklindeki çıkışından sonra): “Aradan dört yıl geçti, hâlâ bekliyoruz!” Nokta’nın yayınının hemen sonrası Nokta’nın 29 Mart- 4 Nisan 2007 tarihli sayısının kapak haberi şöyleydi: “Hayret verici ayrıntılarıyla SARIKIZ ve AYIŞIĞI… 2004’te iki darbe atlatmışız…”İçerde, İsmet Berkan’ın işaret ettiği “Sarıkız” darbesine tam 26 sayfa ayrılmıştı. Darbe girişimi şu spotla anlatılmıştı dergide: “Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinin en ilginç bölümleri, hiç kuşkusuz ‘Sarıkız’ adı verilen darbe planı… Neredeyse bir yıla yayılan darbe planlaması, 24 Nisan 2004’teki Kıbrıs referandumundan sonra tamamen rafa kaldırılmış. Başlangıçta birlikte hareket eden dört kuvvet komutanı zamanla görüş ayrılığına düşmüş. Örnek’in günlükleri, zamanın Genelkurmay başkanı Özkök’ün girişime başından sonuna karşı çıktığını gösteriyor.” Aynı haftanın […]

Hani AB Batı Trakya’yı görmezdi!

Ferda Balancar AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 27 Mart’ta verdiği kararla Yunanistan’da resmen sadece “Müslüman” olarak tanınan Batı Trakya azınlığının, “Türk sıfatını” da kullanabileceğini bildirdi. Bir başka deyişle AİHM başvuruda bulunan Türklerin şikâyetini haklı buldu ve bundan böyle “Türk” sıfatını içeren derneklerin serbest olmaları gerektiğine karar verdi. Dava sürecinde Yunanistan verdiği savunmasında “Türk” sıfatı kullanılırken asıl maksadın bir kimliği belirtmek değil, ülke içinde “etnik bir grubun / azınlığın varlığını kabul ettirmek” olduğunu iddia etmişti. Mahkemenin bu iddiaya yanıtı da şöyle oldu: “Asıl niyet bu olsa bile, Türk ismini taşıyan dernekler şiddete başvurmadıkları sürece, bu eylemleri demokratik toplum için bir tehlike oluşturmaz.” Bir başka deyişle Mahkeme diyor ki; bir dernek şiddete başvurmadıkça yasaklanamaz! AİHM bu kararı yedi üyenin oybirliğiyle aldı. Yedi üye ise Hırvatistan, Azerbaycan, Lüksemburg, Norveç, İsviçre, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’dan geliyordu. Yani Yunan ve Rum hâkimler de karara katılmışlar. Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir başka gelişme ise yine AB ile ilişkili. Türk azınlık ilk kez kendi okul kitabını hazırladı. Yüzde 80’i AB fonlarıyla desteklenen bir eğitim programı kapsamında Türk azınlık kendi kitabını hazırladı. Başında Yunanistan’ın ünlü eğitim uzmanlarından Prof. Anna Frangudaki’nin bulunduğu “Müslüman Çocukların Eğitimi” programı kapsamında Batı Trakyalı dört Türk ile iki İstanbullu Rum’un birlikte hazırladığı kitap şu anda resmi onay bekliyor. Kitap, onaylandığı takdirde Batı Trakya’daki azınlık okullarında yardımcı kitap, azınlık çocuklarının da gittiği devlet okullarında (ortaokullarda) ise doğrudan okutulabilecek. Konuyla ilgili olarak bugün Zaman gazetesinde Herkül Millas’ın yazdığı “AB ve Batı Trakya Türkleri” başlıklı yazıyı dikkatlerinize sunuyoruz. AB ve Batı Trakya Türkleri 08/04/2008 Batı Trakya azınlığının artık ‘Türk’ kelimesini kullanabilmesi konusunda önü açılmıştır. Kendi okul kitaplarının hazırlanmasında söz sahibi olma kapasitesinde olduğunu da göstermiştir. Yunan devletinin nasıl bir tutum izleyeceğini de yakında göreceğiz. Ama her durumda AB’nin olumlu rolü de görülmüştür. Avrupa Birliği kimilerine yarıyor, kimilerine yaramıyor. Kimlere yaramadığını anlamak kolay: AB’ye karşı olanların, bu […]

Afganistan’da hangi medya, hangi özgürlük?

Aslı TUNÇ Afganistan’ın Kültür Bakan Yardımcısı Din Muhammad Rashedi, 5 Nisan günü savaş yorgunu, yoksul ülkesinin medyasını sunmaya çalıştı, bir avuç Türk gazeteciye. Medialog Platformu’nun konuğu olarak İstanbul’da ağırlanan hepsi erkek üst düzey gazeteci, genel yayın yönetmeni ve siyasetçiden oluşan Afganlı davetliler bir günlük seminer boyunca Afganistan’ın medyasını, güvenliğini, siyasal ve kültürel geleceğini ve beklentilerini konuştu. Taliban sonrası hayatı, NATO varlığını, Türkiye’nin rolünü ve daha pek çok konuyu çoğunluğu İslami medyadan gelen gazetecilerle tartıştılar. Medya bağlamında Türk medyasıyla neredeyse hiçbir ortak sorunu ve noktası bulunmayan Afganistan, okuma yazma oranının yüzde yirmi olduğu (hatta kadınlarda bu oran % 12) bir ülkenin gerçeklerini yaşamakta. Yazılı basının yerini radyonun aldığı ülkede 30 ayrı dil ve lehçeyi birleştiren tek kitle iletişim aracı radyo. Şimdilerde ülkede geniş izleyici kitleleri olan beş özel televizyon kanalı ve 40’tan fazla radyo istasyonu var. Rashedi, 2004 yılında hazırlanan anayasadan sonra ifade özgürlüğünün korunma altına alındığını ve aslında Afgan medyasının Türk medyasından bile daha bağımsız (!) olduğunu dile getirdi. Türk konukların yüzündeki şaşkın ifadeler eşliğinde Afgan medyasında asla sansür olmadığını ancak tek koşulun televizyon ve radyo yayınlarının İslam’a uygunluğu olduğunu vurguladı. Bu noktadan sonra salonda bulunan çeşitli İslami medya mensuplarını bilmem ama benim kafam epeyce karıştı. Kültür Bakan Yardımcısı dine dokunmadığı sürece ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu iddia ettiği medyasını överken Batı dünyasının popüler kültür ürünlerine şimdilik bağımlı olduklarından şikayet etti. Anlaşılan ifade özgürlüğünü savunan Media Watch ya da Londra merkezli Savaş ve Barış Gazeteciliği Enstitüsü’nün 2006 – 2007 arasında Afganistan’ı ifade özgürlüğünün neredeyse bulunmadığu ülkeler listesinin başına oturtmaları bir yalan olsa gerekti. Bakan yardımcısı özellikle son günlerde yabancı basına yansıyan Popstar yarışması tartışmalarına ise değinmemeyi tercih etti. Daha 29 Mart günü Rashedi’nin çalıştığı Bakanlık televizyonda erkeklerle birlikte dans eden kadınları görünce çılgına dönmemiş miydi? Derhal program ahlaksızlık ve İslamiyete aykırı unsurlar nedeniyle lanetlenmişti. Zaten bu dejenere Batı program formatları yok […]

‘PKK listeden çıkarıldı’ haberinde eğip-bükme ödülü CNNTürk’ün…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comSimge SunguroğluCNNTürk’te her sabah saat 09.00’da başlayan “Parametre” adlı bir program var. Programı İstanbul’dan Yiğit Bulut, Ankara’dan ise Enis Berberoğlu-Bilal Çetin ikilisi sunuyor. Yiğit Bulut aynı zamanda eski Radikal, yeni Vatanyazarı… Türkiye’yi ve dünyayı çok genel olarak “ulusalcı” diyebileceğimiz bir bakış açısından yorumluyor. Buna benim şahsen hiçbir itirazım yok: İçinde yorumu da içeren bir haber programı için biraz fazla “militan” bir görüntü verse de, haberleri düzgün sunmak kaydıyla yorumlarında “hür” olduğunu sanırım siz de kabul edersiniz. Fakat Yiğit Bulut sık sık kendine “hak” olan alanı aşıyor ve haberleri, gerçek içeriklerinden çok farklı bir şekilde, zihninde kurduğu ideolojik formatın taleplerine uygun hale getirerek sunuyor izleyiciye. Bunun son örneğini bu sabahki (4 Nisan) “Parametre” programında yaşadık. Haber patlıyor ve Ankara karışıyor… Yiğit Bulut’un programda ne yaptığını daha iyi anlayabilmek için, patladığı 3 Nisan öğle saatlerinden, Bulut’un programını sunduğu 4 Nisan sabah saatlerine kadar büyük bir değişim geçiren “PKK Avrupa terör listesinden çıkartıldı” haberine biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Televizyonlar, 3 Nisan’da öğle saatlerinde şu haberi geçtiler: “Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Birliği’nin PKK’yı terör listesine alan 2002 tarihli kararını iptal etti…” İlk bakışta mesele açık gibi görünüyordu: Avrupa’nın “Anayasa Mahkemesi” kararı iptal etmişti işte. Demek ki, artık PKK Avrupa Birliği’nin terör listesinde değildi!Türkiye’deki Avrupa Birliği karşıtlarına gün doğmuştu. Televizyonlar bir anda internetteki haberlerin altındaki “yorum”ları andıran yorumların işgaline uğradı: “Avrupa Birliği gerçek yüzünü göstermişti işte…” NTV’de CHP’li Onur Öymen’den bu çerçevede bir değerlendirme dinlerken, saat tam 14.05’te telefon edip araya giren Cengiz Aktar, mevzuya limon suyu sıkan ilk yorumcu oldu. Konuşmasından anladık ki, mesele anlatıldığı gibi değildi. Mesele şuydu: Avrupa Adalet Divanı, AB’nin PKK’yı terör listesine aldığı 2002’den sonraki bir tarihte, AB karar organlarından bir talepte bulunmuştu: Bundan böyle, bir örgütü listeye aldığında gerekçeleri de mutlaka izah etmeliydi ve bu karar örgütün yöneticilerine bildirilmeliydi. Bu talep, önceki kararlar için de geçerliydi. Yani […]

Hürriyet yine mi dümen kırıyor?

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comBurası, ortalıkta dolaşan söylentilerin aktarıldığı bir site olmadığı için, “Başta Hürriyet, Doğan grubu hükümetle arayı düzeltmenin yollarını mı arıyor” şeklindeki son günlerin flaş söylentisini de sayfalarımıza buyur etmedik.Dün, bir gazeteden beni arayan bir muhabir, özellikle de Hürriyet’in Başbakan Erdoğan’ın ağzından aktarılan “Türkiye artık birinci ligde” manşetini de hatırlatarak “Hürriyet’te son günlerde gözlenen gelişmeler” hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de henüz manşeti bile görmediğimi, o nedenle beni mazur görmelerini istedim. Bugün baktım, gazetede o yönde bir haber yoktu, belki yarın olacaktır.Demek ki elimizde söylentilerin dışında bir de son ayların Hürriyet manşetleri arasında bir benzerine daha rastlayamayacağımız manşet var. Peki, bu manşete bakarak bir şeyler söylemek mümkün mü? Hürriyet’in bu türden, karar alıp uygulanmış hissi veren “yeni çizgi” pratiklerini hesaba katarsak, mümkün…Zaten daha birinci gün “bu ne?” diye soranlar var. Mesela bugünkü (3 Nisan) Yeniçağ gazetesi… Gazete, birinci sayfadan uyarıyor:“AMİRAL GEMİSİ SU ALIYOR / Rota değiştiren Doğan medyasının amiral gemisi Hürriyet, hükümet iskelesine çark etti…”Haberin devamında, bunun bardağı taşıran damla olduğuna, meselenin öncesi olduğuna dair şu satırları da okuyalım:“Kaptan-ı Derya Ertuğrul Özkök’ün dümenini tuttuğu Doğan Medyası’nın amiral gemisi Hürriyet’te son zamanlarda bir şeyler oldu. Hürriyet’in fırtınalar kopup, memleket yıkılırken toz duman ortamında siyaset toplarına girmeyip sade suya tirit manşetlerle günü gün etmesi gözden kaçmıyor. Hükümet sahillerinde demir atacak güvenli bir koy arayışına girmiş görüntüsü veren Hürriyet dün de ekonomimizin çok iyi yolda olduğundan dem vuran Başbakan Tayyip Erdoğan’ı manşete çekip ‘Türkiye artık birinci ligde’ diye başlık attı.” Çölaşan’ın çıkarılışı ve son keskin dönüş Acı ama gerçek: Hürriyet söz konusu olunca, “Hiç öyle şey olur muymuş canım, koca gazete bir kararla ‘hükümete bindirme’, sonra bir başka kararla ‘hükümetle iyi geçinme’ çizgisine girecek… Olmaz öyle şey” diyemiyoruz.Benim gözlemime göre Hürriyet en son Emin Çölaşan’ın işten çıkartılmasından hemen sonra “hükümete bindirme” çizgisine geçmişti ve bu çizgi o gün bu gündür devam ediyor.Hatırlayalım: Emin Çölaşan’ın […]

AKP savunma vermezse…

Ferda Balancar Medyakronik Gündem sayfalarında okuyabileceğiniz Mustafa Dağıstanlı’nın Demokratik Misak’a İhtiyacımız Var yazısında 27 Mayıs darbecilerinin kudretli isimlerinden Orhan Erkanlı’nın yayımlanmış anılarında geçen bir ifadeye dikkat çekiliyor: “Mahkemeyi reddetselerdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.” Erkanlı, Yassıada yargılamaları başlarken Celal Bayar ve Adnan Menderes’in mahkemeyi reddetmesine engel olmak için DP’nin her iki lideriyle ilgili kişisel suçlamalar icat ettiklerini itiraf ediyor. Yaklaşık 50 yıl sonra bir başka tarihi bir davada benzer bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne savunma vermeyi reddetmesi durumunda ne olacağı sorusunun henüz bir yanıtı yok. Ama AKP’ye savunma vermeyi reddetmeyi tavsiye edenler de yok değil. Dün akşam Kanal 24’te yayımlanan Açık Görüş programında Etyen Mahçupyan, AKP’nin kapatma davasıyla ilgili kesinlikle savunma vermemesi gerektiğini vurguladı. Mahçupyan’ın bu ifadelerine MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal tepki gösterdi. Bal’a göre bu, “ülkede kargaşalık çıkmasına yarayacak anarşist ve marjinal bir görüş.” Mahçupyan ise Bal’a “Evet marjinal ama marjinal olduğu kadar da doğru bir düşünce. Doğru olduğu için de bu kadar rahatsız oluyorsunuz bu görüşten, çünkü siz de AKP’nin böyle bir tavır benimsemesi halinde neler olabileceğini biliyorsunuz ve bundan korkuyorsunuz” diye cevap verdi. Programın akışı içinde “MHP’nin korktuğu aslında neydi?” “AKP savunma vermeyip de ne yapmalı?” gibi sorular net cevaplar bulamadı. Bu soruların yanıtlarını bugün kendisiyle konuştuğumuz Etyen Mahçupyan, öncelikle Türkiye’deki mevcut yüksek yargı sisteminin ve bu kapatma davasının hukuki meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Mahçupyan, Medyakronik’e yaptığı açıklamada yargı sisteminin hukuki meşruiyetinin iki kaynağı olduğunu belirtti. Ona göre evrensel normlar ve toplumsal talepler hukuki meşruiyetin iki kaynağı ve Anayasa Mahekemesi’ndeki bu kapatma davası ne evrensel normlar ne de toplumsal talepler açısından meşruiyet taşımıyor. Eğer AKP hukuken gayrimeşru olan bu davada savunma verirse davanın meşru olduğunu kabul etmiş olacak. Mahçupyan’a göre AKP’nin önünüde bir başka yol daha var: Anayasa Mahekmesi’ne savunma vermeyi reddedip mevcut yargı sistemini evrensel normlar ve toplumsal talepler açısından meşru […]

Taraf, Expo’da tarafını şaşırdı

Ümit Bayazoğluubayaz@gmail.com Malumunuz yeni ay sanki “1 Nisan” şakası gibi bir haberle başladı. Yarım saatliğine de olsa ülkemizi ve bilhassa Egelileri önce sevince, ardından derin bir kedere garkeden bu habere göre, Uluslararası Expo Fuarı’nı İzmir kazanmıştı. Ama çok geçmeden gerçek öğrenildi; Expo’yu İzmir değil, Milano kazanmıştı. Taraf gazetesi o gün bu mutlu haberi birinci sayfa manşeti yaptı ve başta İzmir, Ankara olmak üzere taşraya müjdeledi. Ama bir süre sonra haberin palavra olduğu anlaşılınca Taraf sırf İstanbul için yeni bir baskı yaparak yanlışını düzeltti. Sanırım bu yanlış Taraf’ın diğer gazetelere göre daha erken basılmasından kaynaklandı.Ancak, takip eden günde taşralı Taraf okurlarından bir açıklama ve bir özür esirgendi. Bundan da vahimi, rezaletten üç gün sonra Taraf’ta Arzu Çakır Morin imzalı Paris’ten gönderilmiş yazıydı. Tek kelimeyle kötü bir Türkçeyle kaleme alınmış bu yazıda Expo yanılgısına düşen medya ile alay ediliyordu. Arzu Hanım’ın 1 Nisan’da yazdığı, ama 3 Nisan tarihli Taraf’ta yer bulan “İzmir Milano arasında kötü gazetecilik” başlıklı yazısı (virgülüne dokunmadan) aynen şöyleydi: “Sorumsuz bir gazetecilik yarışı İzmir halkını boşuna sevindirerek iki kez üzdü. Herşey güzel başladı Paris’te. Sonra gizli oylamaya geçildi. Ben ve bir grup gazeteci arkadaşımız hemen oylama salonunun kapısının yanınındaki masanın etrafında gönlümüzden ‘güzel yüzlü İzmir’in kazanmasını’ geçirerek sonuçları bekliyoruz. İtalyan meslektaşlarımız da yanıbaşımızda… Onlar da Milano’nun kazanmasını umuyor tabi. Bir kıvılcım… ‘İzmir dediler!’ …Kim dedi, niye dedi !!! Umutla bekleyen İzmir delegasyonu alkışlamaya başladı. Gazetecilik yaptığını sanan, sürekli kapının önünde bir oraya bir buraya gezinip, ‘önce ben geçeceğim bu haberiiii’ diye dişlerini gıcırtatan bazı tipler de atladı tabi habere. Bağırdım ‘Durun bir dakika camdan görünüyor daha içerde oylama var. Nereden çıktı bu’ bir duraklama oluyor. Herkes birbirine bakıyor. Kimse dinlemiyor. Ne duydularsa gönderiyorlar Türkiye’ye. İzmir’de bir bayram başatıyorlar. Sadece 15 dakika süren…Arzu Çakır Morin / Paris – Taraf” Sanırım Taraf okurları, “malum medya”nın bile zaman zaman okurlarından esirgemediği bir […]

Eski bir “cumhuriyetçi”den Cumhuriyet’e ve İlhan Selçuk’a farklı bir bakış

Ferda Balancarfblancar@medyakronik.com Necdet Şen ilk kez 1980’li yıllarda yarattığı “Hızlı Gazeteci” tipiyle tanınan bir karikatürist. 1990’larda Cumhuriyet’ten ayrılan Necdet Şen’in geçen pazar günü Star’ın Açık Görüş ekinde yayımlanan yazısı Cumhuriyet’in nereden nereye geldiği kadar bir Cumhuriyet okurunun Cumhuriyet’i algılayışındaki değişimi de çarpıcı biçimde yansıtıyor. Aşağıda dikkatinize sunduğumuz yazının geçenlerde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak gözaltına alınan İlhan Selçuk’a ve Cumhuriyet gazetesine farklı ve özgün bir bakış taşıdığını düşünüyoruz. İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i 31.03.2008 ‘Cumhuriyet hariç her şey değişir’ kozmik yasası uyarınca, gün oldu biz de değiştik. Daha doğrusu hayatı ve Cumhuriyet’i algılayış biçimimiz değişti. O halimizle sindiremedi bizi Cumhuriyet. Onca yıl emek verdiğimiz gazetemiz, daha sonra bizi en çok aşağılayan, en çok hedef gösteren gazete oldu. Bir zamanlar ‘Hepimizin Cumhuriyeti’ idi o gazete. Şimdi ise sadece ‘İlhan Abi’nin Cumhuriyet’i. Sadece Hasan Cemal mi sevecek Cumhuriyet’i? Ben de çok sevmiştim. Aşıktım hatta. Çınarlarında kolon vurdum, koridorlarında sabahladım, göz nuru tükettim tam yedi buçuk yıl.Ama gün oldu, ayrı düştük.Ailemden ve öğretmenlerimden sonra belki de kişiliğimin oluşmasında en büyük paya sahiptir Cumhuriyet. Eğri ile doğruyu, çağdaş ile yobazı, devrimi ve karşı devrimi, menemeni, köy enstitülerini, halkevlerini, öz Türkçeyi ben hep o gazeteden öğrendim. Çocuktum ufacıktım, memlekette ‘devrim’ diye bir kelime hasıl olmuştu. Ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Aydınlanmanın Bilgesi, gazetedeki penceresinde ‘aslanım Deniz, kaplanım Mahir’ diye yazılar yazar, kırlardan şehirlere inecek, tersaneleri, kışlaları, fabrikaları zapturapt altına alıp, ehil ellere teslim edecek devrimcileri arı Türkçesiyle destekler, yol gösterir, boy boylar, soy soylardı. ‘Aydınlanma Bilgesi’Neyin ne olduğunu kendi başıma bilecek değildim ya, çocuktum ufacıktım, işin doğrusunu öğreneyim diye her Allah’ın günü İlhan Abi’nin Pencere’sini okurdum. İyi ki okumuşum, kafam bilinçle doldu, aydınlandım, devrimleri korumak için önemsiz bir sıra neferi olmanın erdemini kavradım. Hatta bir ara (okuduklarımı yanlış algılamış olmalıyım ki) silahlanıp dağa çıkmaya heveslendim. Ne var ki, ben çıkacak uygun bir dağ bulana kadar Denizler ve Mahirler sıram […]

‘Din kardeşliği’ Kürt sorununu çözer mi?

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Mazlumder Kütahya Şube Başkanı Selahattin Üneş, 29 Mart tarihli Yeni Şafak’ta kaleme aldığı makalesinde “Müslümanlığı tek kimlik olarak önceleyerek bir çözüm aracı olarak kullanmaya kalkışmak, sorunun çözümünden çok çözümsüzlüğüne yol açar” görüşünü dile getiriyor. Üneş’in, “’Din kardeşliği anlayışında yaygın bir biçimde geçerli olan, Müslüman kimliğin dışındaki tüm alt kimliklerin bastırılması tezi”ni de eleştirdiği makalesinin tümünü aşağıda dikkatlerinize sunuyorum. “Kürt sorununu ‘din kardeşliği’ çözmez” Selahattin Üneş, Yeni Şafak, 29 Mart Hiç kuşkusuz, din, en genel anlamıyla bir araçtır. İnsanın mutluluğunu -Tevhit ve Adalet yoluyla- gerçekleştirmeyi amaçlayan bir araç… İdeolojilerden farkı ise, insanın mutluluğu için öngördüğü insan hayatının süresini, sadece insanın doğumu ile ölümü arasındaki süreden ibaret görmeyip, bu sürenin ölümden sonrasını da kapsamasıdır. Bununla beraber bilinmektedir ki, tarih boyunca en çok istismar edilen araçlardan biri de din olmuştur. İnsanlık tarihinin kimi karanlık dönemleri, en acımasız zulümleri din kisvesi altında ve sözüm ona dini referanslara dayandırılarak yaşanabilmiştir. Dolayısıyla sorunların çözümünde din unsurunu, kimin, nasıl ve hangi amaçla kullanacağı son derece hayati öneme haizdir. Daha açık ifade etmek gerekirse;– Egemen güçlerin önceden tercih ettikleri çözüm yöntemlerinin din aracılığıyla meşruluğu mu sağlanmak istenecektir?– Yoksa sorunun çözümünde artık duvara toslanmıştır da, sırf bu yüzden mi din adamlarının katkısı kaçınılmaz görülmektedir?– Din, bir ‘keşif kolu’ rolüne mi indirgenmek istenmektedir?– Resmi ideolojilerin gerçekleştiremediği kitlelerin ehlileştirilmesi/itaatkârlaştırılması işi, dine mi havale edilmek istenmektedir?Bu ve benzeri soruların hiç biri asılsız, aşırı kuşkucu ve hayali sorular değildir. Tarih, bu sorulara verilen ve onlarca olumsuz sonucun örnekleri olabilecek cevaplarla doludur. Bu babtan olmak üzere, 1400 yıl öncesinden mızrakların ucuna takılan Mushaf sahifelerini ve çok değil 25 yıl kadar önce bu ülkede uçaklardan atılan Kur’an ayetlerini hatırlamak bile yeterli olacaktır.Son günlerde, Kürt sorunun çözümü çerçevesinde Din unsurunun ne denli önemli olduğu belli çevrelerde sıkça vurgulanmaya başladı. Bu konuda, tanınmış ilahiyatçılar son derece önemli tespitlerde ve tekliflerde bulunuyorlar. İnsan ister istemez, bugüne […]

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (2)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDün başlattığımız mini dizinin sunuşunda şöyle demiştim:“Yuvadan kopup ‘bağımsız’ bir gazete kuran eski Sabah’çılar yeni Sabah’çılara öfkeli… Vatan’cıların ‘İktidarın gazetesi oldunuz’ eleştirilerini cevaplamak Sabah’a düşer, onlar da bunu yapıyor zaten. Ben bu yazıyı, ‘iktidar gazeteciliği’nde bu kadronun eline hiç kimsenin su dökemeyeceğini hatırlatmak ve geçmişten birkaç örnekle bu iddiamı temellendirmek için kaleme aldım.”Bugün sırada 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ekip”in yürüttüğü gazetecilik var. Dün olduğu gibi bugünkü hatırlatma da eski Medyakronik üzerinden olacak. Ama izninizle ben biraz arka plan bilgisi vereyim ki, üzerinden sekiz yıl geçmiş metni daha iyi anlayabilesiniz… Üçlü koalisyon ve “baba” 2000 yılının başlarında Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni cumhurbaşkanının seçimiydi. Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 5 yıllık süresi dolmuştu ve yeniden seçilmesi yasal olarak mümkün değildi. Fakat üçlü koalisyon’un (Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan partisi) liderleri (Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz) aralarında anlaşarak Demirel’in süresini uzatmaya karar verdiler. “5+5” diye formüle edilen yeni bir yasa maddesi hazırlayarak TBMM’ye sundular. Böylece, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir kişi beş yıllığına yeniden seçilebilecekti.Önerge, iktidar milletvekilleri arasında dahi memnuniyetsizlik yarattı. Çünkü Süleyman Demirel’in adı dönemin batık bankacılığı ve kamu kaynaklarının yağma edilmesi siyasetiyle birlikte anılıyordu. Fakat bu, dönemin büyük medyasının umurunda bile değildi. Zamanın üç büyük gazetesi (Hürriyet, Sabah, Milliyet) militan bir “Demirel gazeteciliği” yapıyorlardı. O kadar ki, sonradan ortaya çıkacağı gibi, Demirel’in, yeğeni batık bankacı Murat Demirel için Azerbaycan Devlet Başkanı’na gönderdiği iş takibi mektubu bu gazetelere gittiği halde, “5+5” oylamasına zarar verir gerekçesiyle yayımlanmamıştı. (Bir gün bu “insaf artık” dedirten oto sansürü daha geniş biçimde ele alırız.)Konumuz eski Sabah… O nedene bugünlük Hürriyet ve Milliyet’i bir kenara bırakıp sadece Sabah üzerinde yoğunlaşalım. Eski Medyakronik’e teşekkürle, buyurun Mart-Nisan 2000’inin Sabah’ına… “Baba garantiledi…”, “Baba banko”, “Babadan sonra kaos…” 1 Mart’ta gazete, “Demirel garantiledi,” diyor. (…) 12 Mart’ta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “memleketin daha önemli sorunları var, cumhurbaşkanlığı […]

Murat Belge’den “uzlaşma” üstüne önemli yazılar…

Uzlaşma tartışmaları geçen hafta TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu başkanlığında bir grup meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşunun yaptıkları açıklamayla gündeme geldi. Yapılan yoğun tartışmalar bugün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla yeni bir evreye giriyor. Bundan sonra AKP Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanan bir parti konumunda… Bu koşullarda AKP yönetiminin ve hükümetin ne yapacağı, kendisine yönelik “uzlaşma çağrıları”nı nasıl değerlendireceği merakla bekleniyor. Önümüzdeki günlerde konuyla ilgili ne tür gelişmeler olursa olsun Murat Belge’nin “uzlaşma”yla ilgili aşağıda sunduğumuz yazılarının kolay kolay unutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. 28 / 03 / 2008 “Münazara toplumu” Sorunların büyüdüğü, daha doğrusu kamuoyunun çeşitli etkiler sonucu sorunlarla ilişkisinin ısındığı evrelerde, Türkiye’nin bir ‘münazara toplumu’ olduğu, belirgin bir biçimde ortaya çıkar. “Münazara toplumu” derken, ne demek istiyorum? Aslında, bunu, gerekli araştırmanın sonunda değil, başında söylüyorum. Özellikle eğitim sistemimizde ne zamandan beri bir “münazara” vurgusu olduğunu ve bunun nasıl işlediğini henüz incelemedim; başka toplumlarda konunun nasıl ele alındığını da bilmiyorum. Ama kurcalanırsa altından çok şey çıkacak bir konu olduğundan şüphem yok ve bu işe girişeceğim. Baştan söyleyeyim: Bu alanda bana yardımcı olacaklara cidden “medyun-u şükran” olurum.Evet, hayatta bir “münakaşa” var, bir de “münazara” var; birbirimizi “ikna etmek için”, münakaşa ederiz. Bunun sonucunda, ikna etmek kadar edememek de mümkündür. Ama işin amacı budur: Durumun, bizim düşündüğümüz şekilde açıklanmasının, daha doğru olduğuna ikna etmek… “Karşındakini” “ikna” etmek için “münakaşa” edersin (tartışırsın); “münazara” ise “karşıdaki” ile pek fazla ilgili değildir. Onun “ikna” olmayacağı zaten baştan bellidir. “Münazara”, daha çok bu olayı izleyen, seyredenleri “ikna” etmek için yapılan bir şey, bir çeşit “gösteri”, bir çeşit “müsabaka”dır. Bu saptama doğruysa, “münazara”, seyircisinden çok yapan açısından, “doğru”yla da fazla ilgili değildir. Bir “performans”tır son analizde. Performansın doğruyla ne gibi bir ilgisi bulunabilir? Yapılan işin özü, bir “doğru”yu araştırıp ortaya çıkarmaktan çok, tartışmanın her aşamasında “üstte kalma”nın tekniklerini geliştirmektir. Bu gibi “teknik”lerin gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Bunun için bir konunun […]

Ergenekon, gel bu dala kon! Ha, ha, ha!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comAçılışı Mehmet Ali Erbil yaptı, sunduğu televizyon şovunda espriyi patlattı. Hürriyet genel yayın yönetmeninin o kadar hoşuna gitti ki bu espri, onu aldı, bir yazısının başlığı yaptı: “Şakanın ardındaki gerçek.”Açılımı da şöyleydi başlığın:“Kime rastlasam önceki akşam Kanal 1’de Mehmet Ali Erbil’in yaptığı espriyi konuşuyor. Erbil, jüri üyeliğine davet edilen Paris Hilton için şu espriyi yapıyor: ‘Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Serbest kalınca gelecek. Önce İlhan Selçuk çıkacak, arkasından onu bırakacaklar.’ Buna basit bir espri olarak bakabilirsiniz. Ama iş espri düzeyine gelmişse, ‘sokağın algılaması’ olarak da bakabilirsiniz. ‘Ergenekon soruşturması’ halka bu algılamayla iniyor. Yani, önüne geleni içine alıp kartopu gibi büyüyen bir soruşturma.”Hayır, yanlış anlamayın. Ertuğrul Özkök bu güzel soruşturmanın bu şekilde sulandırılmasına karşıydı, yoksa tabii ki o da hepimizin hayatını ilgilendiren bu soruşturmanın sonuna kadar gitmesini savunuyordu.Bu tür “ifade”ler hangi edebi sanatın içine giriyordu, şimdi tam çıkaramadım, aklıma gelirse sonra söylerim.Mehmet Ali Erbil’in açtığı yoldan girenlerden biri de Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar oldu. Yazar, “Dün 006 Hikmet’i aradım, 008 Sedat telefonda” başlıklı yazısı “Ergenekon çetesi kayıtlarına göre ajan arkadaşlarımdan 006 Hükümet’in dün beni aradığını söylediler” cümlesiyle başlıyor ve şöyle bitiyordu:“Ergenekon çetesi kayıtlarında yer alan ajanlar aralarında ne konuştular?.. 10 Güngör, 11 Ruhat… Ajan çift intihar edecek mi? 07 neden Teşkilat’ın yerini bilmiyor?.. Teşkilat’ın kapısından ayağını sokmamış 007 Reha nasıl ajan oldu? Eğitimi nerde aldı? Onu kimler yetiştirdi?Azzz sonra…”Son espri geçen pazar akşamı Star TV’de yayımlanan Popstar Alaturka yarışma programında Armağan Çağlayan’dan geldi. Ulusal kelimesi çıkmış ağzından, acaba onu da Ergenekon’a dâhil ederler miymiş?Memleket böyle işte…

Eski Sabah’çıların itiraf edilmemiş gazetecilik günahları (1)

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comDünkü (30 mart) Sabah’ta genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, günlerdir gazetesini topa tutan eski “yoldaş”larına hitap ediyordu.“Sabah’ı batırmak için yola çıkıp, kendileri 100 milyonlarca lira batırıp, şimdi bunu borsadaki küçük yatırımcının sırtına yıkmaya hazırlananlar, timsah gözyaşı döküyor. ‘Sabah ne hale geldi’ diye. Sanki kendi yaptıkları Sabah onur ve haysiyet abidesiydi. Madem kavgada yumruk sayılmaz yazalım” diye başlayan “’Satmak’ üzerine” başlıklı yazıda Babahan, kendini de katarak eski kadronun gazetecilik günahlarını özetliyordu yazısında:“Hep beraber kendi yazarlarımızı ‘PKK’dan para aldı’ diye manşete biz çıkarmadık mı? Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ı düzmece belgelerle ‘vatan haini’ ilan etmedik mi? 28 Şubat’ta postal yalayıcısı olup belli merkezlerden servis yapılan haberleri manşetlere çıkarmadık mı? O zaman neredeydiniz sevgili Güngör Abi? Bir gün sesinizi çıkarttınız mı, bir gün muhalif olmayı, kendi fikrinizi dile getirmeyi denediniz mi?”Babahan, bu meşhur günahlardan, daha az bilinen birkaç günaha geçip hatırlatıyor:“Sırf sizin çıkar düzeninize karşı diye, Cumhuriyetçi Ahmet Necdet Sezer’i bile ‘Avanta villa’ aldı haberleriyle tehdit etmediniz mi? Laik Ecevit’i yerden yere vuran yalan haberlere yorumlar yazmadınız mı? Bunları unutmak işinize gelebilir ama biz unutmayız.”Babahan, yazısının sonunda Sabah’la Vatan’ın hangi noktalarda ayrıştığını izah ediyor ki, bence de mesele zaten buralardan patlıyor:“Bizim duruş noktamız bellidir: Demokrasi. Biz bu ülkede ordu malı bombalarla gazeteler bombalanıp kaos yaratılsın istemiyoruz. Biz bu ülkede Hrant Dink’ler öldürülsün istemiyoruz. Biz, misyonerlikle savaş adı altında insanların vahşice öldürülmesini istemiyoruz. Biz, Türkiye’nin Nobel ödüllü yazarı can korkusuyla Amerika’da yaşamak zorunda kalsın da istemiyoruz. Bu ülkenin gencecik evlatları genç yaşta şehit düşsün istemiyoruz. Biz böyle bir kavga içindeyiz. Bu işleri çevirenlerin ortaya çıkarılması mücadelesi veriyoruz, vermeye devam edeceğiz. Çünkü Türkiye çetesiz bir yaşamı hak ediyor. Siz ne derseniz deyin, biz bildiğimiz yolda gideceğiz.” Zafer Mutlu’dan itiraflar Aslında, ekibin komutanı Zafer Mutlu, Vatan’ın kuruluşundan hemen önce Hürriyet’ten Ayşe Arman’a, gazetenin birinci yıldönümünde çıkarılan “tuğla gazete” sayısında da kendi gazetesinden Devrim Sevimay’a […]

Yüz binlerce genç için en önemli haberdi: Gazetelerde yoktu!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.comMeltem Ürütmurut@medyakronik.com Dün (27 Mart), YouTube’dan yapılan “Son kapatma kararına neden teşkil eden videoları inceledik ve YouTube içerik politikasına aykırı içeriğe sahip olmasından dolayı yayından kaldırdık” açıklamasının ardından sitenin yeniden erişime açılmasının an meselesi olduğunu söylemiştik. Nitekim öyle oldu, YouTube saat 18.00 civarında yeniden açıldı. Gene dün, sitenin kapatılmasını izleyen günlerde yazılı basın ve televizyonların konuya ilgisizliklerinden söz etmiş, şöyle demiştik: “New York Times, bu yasağın Türkiye’nin saygınlığına Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi’nden de büyük bir darbe indireceğini yazdı. Doğru. Fakat burada da tuhaf bir durum yok mu? 301 için onca mücadele eden Türkiye’nin özgürlükçüleri nasıl oluyor da YouTube yasağı hakkında neredeyse hiçbir şey yazmıyor? Bu garip durumun nedeni, gazetelerin yaşlı gazetecilerin ve yazarların egemenliği altında bulunması olabilir mi? Bence öyle. Ya da en önemli nedeni bu. İnternette bir tür ‘isyan’ varken gazetelerin ve televizyonların sessiz kalması, bilmiyorum başka nasıl açıklanabilir?” Bugünkü gazeteler, dün sözünü ettiğimiz ilgisizliğin vahim boyutlarda olduğunu gösteriyor. Düşünün: Yüz binlerce (milyonlarca?) genç için günün en önemli haberi saat 18.00 civarında patlıyor: “YouTube yeniden açıldı…” Gazetelerin haberi ferahfeza hazırlayabilmeleri için önlerinde yeteri kadar zaman var. Ve ertesi gün, yani bugün (28 Mart) gazeteleri açtığımızda karşımıza çıkan manzara şudur: Hürriyet(5. sayfa tek sütun): “O videoları çıkardık yasağımız kaldırılsın…” (YouTube’dan yapılan yazılı açıklamayı içeriyor. Sitenin yeniden erişime açıldığına dair bir bilgi yok.)Milliyet: Yok.Radikal: Yok.Sabah (18. Sayfa): “Videoları kaldırdık yasak sona ersin…” (Sitenin yeniden erişime açıldığına dair bir bilgi yok.)Taraf (5. Sayfa): “Youtube’a erişim ENGELLENEMEZ…” (Sitenin yeniden erişime açıldığına dair bir bilgi yok.)Akşam: Yok.Star: Yok.Birgün: Yok.Zaman: Yok.Evrensel (15. Sayfa): “Youtube açılmaya hazır… ” (Sitenin yeniden erişime açıldığına dair bir bilgi yok.)Cumhuriyet: Yok.Vatan: Yok.Dünya: Yok.Yeniçağ: (9. Sayfa): “’Çete’ bastırdı, site yayında…”Yeni Asya: Yok.Today’s Zaman(5. sayfa tek sütun): “Access to Youtube restrored after removal of Anti-Atatürk video clips” (Atatürk karşıtı videoların silinmesinin ardından Youtube’a erişim yeniden açıldı.)Turkish Daily News: “No offensive […]

‘Kazansan da vermem’ yarışması

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Neredeyse her televizyonda kanalında gördüğümüz yarışma programlarından birine katıldınız ve çok başarılı bir yarışma çıkarıp 250 bin YTL’lik ödüle hak kazandınız… Ama bu, hak kazandığınız ödülü alacağınız anlamına gelmiyor. Aynı, Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel’in hak kazandıkları ödülü alamamaları gibi. Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel’in katıldığı yarışma programı, ATV’de geçen sezon yayınlanan ve sona eren “Milyoner (Veto)”ydu. Yapımcılığını Med Yapım’ın üstlendiği, Kenan Işık’ın sunduğu yarışma, isminden de anlaşıldığı gibi bir milyon YTL vaat eden ve iki kişinin ekip olarak yarıştığı bir bilgi yarışmasıydı.Makbule Dinçer televizyonda programın tanıtımını görünce babasını aramış ve “bir hatıra olur” diyerek babasını yarışmaya katılmaya ikna edince kendilerini stüdyoda bulmuşlar. Oldukça başarılı bir yarışma çıkaran baba kız 250 bin YTL ödül kazansalar da, yarışma sözleşmesinde yapılan bir kandırmacayla bu paraya hiçbir zaman kavuşamamışlar. Baba kız şimdi alamadıkları ödüllerini mahkeme yoluyla almanın peşinde. “Üzerimizden reklâm yaptılar” Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel, geçen yıl ATV’de yayınlanan Milyoner isimli yarışma programının konuklarıydı. 1 Şubat 2007 günü iki bölüm halinde çekimi yapılan program sonunda baba kız, 500 bin YTL ödüllü son sorunun yanıtından emin olmadıkları için yarışmadan çekildiler ve 250 bin YTL’lik ödülün sahibi oldular. Bir süre sonra yarışmayı yayınlayan TV kanalında, kendilerinin yarışmacı olarak yer aldığı bölümün tanıtım görüntüleri gösterilmeye başlandı.“Günde 3–4 kere olmak üzere reklâmlarını yayınladılar. Babamı, beni, soruları, cevapları, aradaki muhabbetleri ve 250 bin YTL’lik soruyu göstererek, ‘Saat 17.00 de, ATV’de’ diye bitiyordu” diyen Dinçer ve babası programın yayınlanmaması üzerine kanaldan ve yapım şirketinden muhatap aramaya başladılar. Fakat “Yayınlanacak”tan başka bir cevap alamadılar. ‘Kazansan da ödemem’ sözleşmesi Baba kızın zenginlik mutluluğu kısa süre sonra, yarışma öncesinde yapımcı firmanın kendilerine imzalattığı bir sözleşme nedeniyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Çünkü sayfalar tutan sözleşmede, kazanılan ödülün sadece programının yayınlanması halinde ödeneceği şartı bulunuyordu. Makbule Dinçer şöyle anlatıyor:“Orada burada beyanat vermeyeceksin, yayınlama hakkı ATV’ye aittir; ister yayınlar […]

YouTube bu gece tahliye edilebilir!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Türkiye’den erişimi 13 Mart’tan bu yana mahkeme kararıyla engellenen YouTube’la sevenlerinin bir kez daha buluşması yakın görünüyor (“bir kez daha” diyoruz, biliyorsunuz siteyle sevenleri arasındaki ilk ayrılık-vuslat pratiği değil bu).Böyle düşünmemizin nedeni, YouTube’dan bugün (27 Mart) yapılan şu yazılı açıklama:“Son kapatma kararına neden teşkil eden videoları inceledik ve YouTube içerik politikasına aykırı içeriğe sahip olmasından dolayı yayından kaldırdık. YouTube’a Türkiye’den kısa bir süre içerisinde erişimin tekrar sağlanmasını bekliyoruz. Youtube olarak Türk kanunlarına aykırı olabilecek içeriğe ilişkin sorunları gidermek amacıyla yetkililerle işbirliğine her zaman hazırız.”Eğer ilgili bir savcı ya da savcılar bu açıklamayı okur, ardından siteyi incelerse “tahliye” bu gece gerçekleşebilir. Olmayabilir de tabii. “Sıktınız artık, deyip deyip gene koyuyorsunuz o alçak videoları, size artık inanmıyoruz, bekleyin biraz daha” anlamına gelebilecek bir tavır gelebilir Türk savcılarından. Bakalım, göreceğiz.Savcıların hareket tarzını öğrenmek için beklerken, bu arada Türkiye’de ne oldu, yasaklama kararına nasıl bir tepki verildi, ona bakalım biraz… “Türk’ün Atatürk’le imtihanı”En tazesinden başlayalım: Romancı, Vatan gazetesi yazarı Tuna Kiremitçi dün (26 Mart) “Türk’ün Atatürk’le imtihanı” başlıklı yazısına 21 Ocak’ta kaleme aldığı bir başka yazıdan yaptığı bir alıntıyla başlıyordu:“Bizi sevmeyenlerin ‘YouTube’a Atatürk’e saldıran bir klip koyalım ve Türkleri küçük düşürelim’ dediğini mi sanıyorsunuz? Bence artık şöyle düşünüyorlar: ‘Atatürk’e saldıran bir klip yapalım. Türk mahkemeleri siteye erişimi durdursun. Türkler de dünyanın bir numaralı iletişim sitesinden mahrum kalsın… Siteyi yasaklayan değerli hukukçulara hatırlatmak isterim: YouTube ‘gençlerin takıldığı bir eğlence sitesi’ değildir sadece; şu an yerkürenin en önemli web ortamlarından biridir. Küresel iletişimde neredeyse televizyondan bile önemli hale geldi. Orada paylaşılan görsel malzeme akademisyenlerin, doktorların, sanatçıların ve mühendislerin de işine yarıyor. Özellikle dünyayı günü gününe takip etmek zorunda olan meslekler için vazgeçilmez bir nimet. Bizi bu iletişim ortamının dışına itmekse Türkiye düşmanlarının çok önemli bir başarısı.”İnternette küçük bir tur atmak, Kiremitçi’nin bir tür komplo teorisi kıvamında öne sürdüğü “asıl gerekçe”nin hayli taraftar bulduğunu görecektir.Aslına […]

“Darbe Günlükleri” Deniz Kuvvetleri’nin bilgisayarından…

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Noktadergisinin kapatılmasına, Eski Deniz Kuvvetler Komutanı Özden Örnek’in “Bana ait değil” diyerek şikâyetçi olmasıyla eski Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün de “yalan haber yapmak” iddiasıyla yargılanmasına neden olan “Darbe Günlükleri”nin, Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki bilgisayarından elde edildiği kanıtlandı. Tarafgazetesinin 26 Mart günü yayımlanan manşet haberinde, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün, yürütülen soruşturma kapsamında tanık olarak bilgisine başvurduğu Görmüş’ten aldığı günlüklerin kopyasının emniyet birimlerine yaptırılan incelemesinde günlüklerin Örnek’in bilgisayarından çıktığı belirlenerek bir rapor haline getirildi.Günlüklerde anlatılan Sarıkız ve Ayışığı adlarıyla 2004’te yapılmak istenen darbe girişimlerini haber haline getirdiği için “Yalan haber yapmak ve iftira atmak” suçlamasıyla Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Görmüş’ün avukatı Ümit Kardaş, 11 Nisan’da görülecek 4. duruşmada mahkemeden emniyetin konuyla ilgili raporunun istenmesini talep edeceklerini söyledi. Kardaş raporun gelmesinden sonra müvekkili Görmüş’ün beraat etmesi gerektiğini belirterek, “Yani yalan haber yapılmadığı gibi tam aksine bir anayasal suçla ilgili yapılan hazırlıklar kanıtlanmış olacak. Bu durumda günlüklerde adı geçen dönemin kuvvet komutanlarının da anayasal bir suç olan darbe girişimi nedeniyle yargılanmalarının önü açılmış olacak” dedi. Darbe Günlükleri’nin kaynağı Tarafgazetesinde Mehmet Baransu imzasıyla yayımlanan habere göre, Ergenekon soruşturması savcısı Öz Nokta Dergisi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün de bilgisine başvurdu. Savcı Öz, 7 Mart 2008 günü tanık olarak 2.5 saat süreyle ifadesi aldığı Görmüş’ten Ergenekon operasyonuyla ilgisi olup olmadığını araştırmak amacıyla “Darbe Günlükleri”nin bir kopyasını da aldı. Savcı Öz, bilgisayar ortamında yazılı olan günlüklerin incelenmesi için emniyetin ilgili birimlerine gönderdi. Geçen hafta sona eren teknik inceleme sonunda ise günlüklerin, Özden Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda kullandığı bilgisayarından çıktığı belirlendi. Tarafgazetesine bilgi veren bir emniyet yetkilisi metinlerin orijinal halinin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki hangi bilgisayardan çıktığının resmi bir yazıyla belgelenerek rapor haline getirildiğini söyledi. “Emekli paşalara yargı yolu açılacak”Hakkında açılan davada, “Basın yoluyla alenen hakaret ve iftira” suçlarını işlediği iddiasıyla 6 yıl 8 aya kadar hapis cezası istenen Görmüş’ün avukatlarından […]

Radikal’in Taraf’la derdi ne?

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.comÖnce 23 Mart tarihli Radikal’deki bir haber dikkatimizi çekti: “İslamcı basın gözaltıları mutlulukla karşıladı” başlıklı haber şu şekilde bir sunum yapıyordu: “Ergenekon soruşturmasında İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek’in gözaltına alınması İslamcı basında ‘arkası gelecek’ yorumlarıyla karşılandı.” Bu sunumun ardından “İslamcı gazetelerin” gözaltıları nasıl aktardıklarına dair alıntılar yer alıyordu. Vakit, Star, Yeni Şafak, Taraf…Bu da nereden çıktı derken bugünkü Radikal’in birinci sayfasıyla karşılaştık. Haberin başlığı: “Bilgi sızdırma çetesi mi var?” Star, Yeni Şafak, Vakit ve Tarafgazetelerinin son günlerdeki nüshalarından yapılmış bir kolaj, fotoğraf olarak habere eşlik ediyor. Haberin spotu şöyle: “Ergenekon’da soruşturma gizli yürütülüyor. Hatta Kemal Alemdaroğlu, hakkındaki suçlamalar ‘gizli’ diye kendisine söylenmediği için susma hakkını kullandı. Ancak zanlılar ve avukatlara söylenmeyenleri, bazı gazeteler yazıyor.” Ustalıkla hazırlanmış bir spot bu. İnsan haberin gerisini merak etmeden duramıyor. Neden acaba “bazı gazeteler” yazabiliyor bunları ve o “bazı gazeteler”in ne ayrıcalığı var? Bu merakla haberin devamını okuduğumuzda şu cümlelerle karşılaşıyoruz: “Türkiye’yi geren Ergenekon soruşturması yetkililerin ifadesiyle ‘son derece gizli’ yürüyor; savcı, savunma hazırlaması gereken avukatlara, sorgulanan sanıklara bile bilgileri vermiyor. Ancak, dosyada olduğu söylenen gizli bilgiler, günlerdir AKP yanlısı gazetelerde boy boy yer alıyor.” Haberden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Star, Yeni Şafak ve Tarafhakkında suç duyurusunda bulunduğunu da öğreniyoruz. Kaderin garip cilvesi olsa gerek Radikal’de bu satırları okurken yine bugün Tarafgazetesinin manşetinde “Yargıçları fişlediler” başlıklı manşet haberinde Ergenekon operasyonu kapsamında yürütülen soruşturmada İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay üyelerini Nakşiler, Kürtler, Tuncelililer, MHP’liler ve Fethullahçılar diye sınıflandıran bir belge bulunduğu yazıyordu. Yani Radikal’in tepki gösterdiği çerçevede yapılmış bir haber… Kaderin garip cilvesi derken bu haberin altındaki imzaya dikkat çekmek istedik aslında: Soner Arıkanoğlu. Bir süre önce 40 civarında arkadaşıyla birlikte Radikal’den atılan deneyimli bir muhabir. Taraf’ın Ergenekon’la ilgili bazı haberlerinin altında ise bir başka “Radikalzede” Adnan Keskin’in imzasını göreceksiniz. Yani Radikalyöneticileri bir süre daha sabredip bu muhabir arkadaşları işten atmasaydı belki de bu […]