Umut ve korku sınırı Yunanistan

Uluslararası Af Örgütü 2012 -2014 tarihleri arasında Türkiye’den Yunanistan’a gitmeye çalışan mülteci ve göçmenlerin 188’inin öldüğünü açıkladı.

Uluslararası Af Örgütü 2012 -2014 tarihleri arasında Türkiye’den Yunanistan’a gitmeye çalışan mülteci ve göçmenlerin 188’inin öldüğünü açıkladı.

Üç yıllık aradan sonra Atatürk’ün Selanik’teki evinde gerçekleştirilen ilk 10 Kasım törenine Gezi direnişi damga vurdu

Barış Süreçleri ve Medya Semineri'nin son oturumunda barış gazeteciliği örnekler ve deneyimlerle tartışıldı

Yunanistan Euro bölgesinden çıkartılma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu olasılık gerçekleşirse eski para birimi drahminin kaç para edeceği ise belirsiz

Yunan ordularının Anadolu’da yenilmesinin ardından gerçekleştirdiği darbeyle Yunanistan’da yönetimi ele alan cunta, aralarında dört eski başbakan ile bir başkomutan bulunan altı kişiyi idam etmişti. Şimdi bu dava yeniden açılıyor. İstiklâl Savaşı’nın 9 Eylül 1922’de sona ermesinden sonra aynı yılın Ekim ayında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanır. Ama İstanbul’un resmi kurtuluş günü olan 6 Ekim 1923’e kadar yaşanan olaylar pek bilinmez. Yunanistan’da “Küçük Asya yenilgisi”nin yol açtığı gelişmeler Türkiye’nin resmî tarihinde de yer almaz. Oysa, bu gelişmeleri Türkiye’nin yakın tarihinin bir bölümü oarak ele almak gerekiyor… 11 Ekim 1922’de Sakız Adası’ndaki iki Yunan albay Nikolaos Plastiras ve Stilyanos Gonatas darbe yaptıklarını ilan edip, Kral Konstantin’in tahttan çekilmesini ve yenilginin sorumlularının cezalandırılmasını isterler. Darbecilerin kurdurduğu özel Divan-ı Harp, “Altılar davası” olarak tarihe geçen yargılamadan sonra, üçü başbakan, ikisi bakan ve biri de Anadolu’da Yunan ordularının başkomutanı olmak üzere altı kişiyi idam cezasına çarptırır ve 15 Kasım 1922’de cezalar infaz edilir. Kurşuna dizilen başbakanlardan Petros Protopapadakis’in torunu 2 Ocak 2008’de Yunanistan Yüksek Mahkemesi Arios Pagos’a başvurarak yeni kanıtların ele geçtiğini ve büyükbabasının bir vatan haini olmadığını, dolayısıyla 1922’deki davanın yeniden açılması gerektiğini dile getirdi. Talep, önce ceza dairesinde ele alındı ve beş yargıçtan üçü davanın kabulu, ikisi de reddi yönünde oy kullandı. Ceza Dairesi savcısı dosyayı genel kurula havale etti ve kurul, Ocak ayında 88 yıllık davanın yeniden görülmesine karar verdi. “Ulusal Bölünme” ve “Büyük Felaket” “Altılar Davası” adıyla anılan bu hukuk olayının ayrıntılarına girmeden önce, bu davayla sonuçlanan ve “ulusal bölünme” diye anılan Yunanistan’daki tarihsel koşullara bir göz atmakta yarar var. “Ulusal Bölünme”nin başlangıcı, Duvel-i Muazzama yani, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın 1897 Türk-Yunan savaşından sonra Girit’i Osmanlı egemenliğinde, ama “özerk” bir devlet olarak yeniden yapılandırmalarına kadar uzanır. Adaya vali olarak Prens George atanır. Adanın önde gelen politikacılarından birisi de Elefterios Venizelos’tur. Venizelos ile prens ilkin ada halkını, daha sonra da tüm Yunanistan’ı […]

Yunan aktivistler, Alman Focusdergisinin Yunanistan’daki mali krizi ve Avrupa Birliği’nden aldığı mali desteği hicveden kapağına yine aynı yöntemle cevap verdi. Focus, üretmeden tüketen Yunan halkını illüstre etmek için Yunanistan’ın kültür mirasından faydalanmıştı. Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY (Memleketim) dergisi de kapağını aynı temayla tasarladı. Haftalık 700 binlik tiraja sahip Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus, 22 Şubat tarihli nüshasının kapağında foto montaja başvurmuş, antik Yunan kaynaklı Milo Venüsü heykelini orta parmağını kaldırırken resmetmişti. Kapakta “Avro ailesinin dolandırıcıları” başlığı kullanılmıştı. Bu yayın Yunan basınında büyük tepkiyle karşılandı. Ancak belki de en etkili tepki, Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY dergisinden geldi. O TOΠOE MOY, 23 Şubat tarihli nüshasının kapağında Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi varlık) heykeline yer verdi. Dergi Satir’in cinsel organına gönderme yaparak “Borçlarımız mı? Alın!” başlığını kullandı. Devamında da “Ama önce borçlu olduğunuz savaş tazminatlarını ödeyin” alt başlığını tercih etti. Focus, makalesinde, Yunanistan’ın AB ülkelerine 300 milyar avroluk borcunu mikroskop altına almış, AB ülkelerinde bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı için belirlenen oranın yüzde 3 olmasına rağmen Yunanistan’ın yüzde 15’lere doğru gitmesini eleştirmişti. Makalede Yunan halkı yan gelip yatmak, tembellik yaparak dışarıdan gelen paralarla geçinmek ve AB’ye katkıda bulunmamakla itham edilmişti. Selanik merkezli gönüllü eylem grubunun karşılıksız dağıtılan yayın organı O TOΠOE MOY, internet sitesinde de yer alan bir mesajla Focusdergisi editörüne seslendi. “Dergimizin bu son sayısı ve Satir size, meslektaşlarınıza ve saygıdeğer derginize adanmıştır” dendi. Focus’un hakaretlerini kabul ettiği var sayılan Yunan halkı ve siyasetçileri de bu sert mesajda nasibini aldı. Focus’a adanan Satir Sayın Bay Helmut MarkwortFocusdergisi Genel Yayın Müdürü Derginizin kapağı bir zevksizlik ve kabalık ürünüdür. Paralarınız konusunda duyduğunuz kaygı, ülkemizin tarihine ve kültürüne hakaret etmek hakkını size vermez. Kültür, Sayın Bay Markwort, grubumuzun dergisinin kapağında görülmektedir. Kültür, Atina Arkeoloji Müzesinde bulunan bu Satir heykelidir. Umarım onu biliyorsunuz. Dergimizin […]

/ Brüksel Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkileri, yıllardan beri hem medyada hem de sokaklarda, süreçle ilgili uzmanlığı olsun ya da olmasın her vatandaşın en çok konuştuğu konulardan bir. AB’nin merkezinde de Türkiye’nin durumu sıkça konuşulan ve hâlâ çözüme kavuşamayan bir başlık olmayı sürdürüyor. Avrupa Parlamentosu (AP), özellikle gelişme raporu adını verdiği, 33 maddenin yer aldığı bildirgedeki her maddenin aynı titizlikle yerine getirilmesinin çok önemli olduğunun altını çiziyor. Türkiye, özellikle insan hakları, ekonomi ve demokrasi konularında AB’den gelen uyarılara maruz kalmakla beraber, konulara acilen deyim yerindeyse bir “tamirat yapılması” gerektiğinin altı çiziliyor. Türkiye gerçekten de, hâlâ parti kapatma gibi konularla uğraşırken daha çok eleştiri ve uyarı alacağa benziyor. Bu tarz ciddi sorunların yaşandığı bir süreçte Brüksel’deki hava da aynı derecede gergin oluyor. Özellikle parlamentonun şu sıralar üzerinde en çok durduğu konu Kıbrıs. Yıllardan beri çözülemeyen bu sorun, Türkiye’nin AB’ye girme sürecini en çok etkileyen olaylar arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Hatta yapılan toplantıların ve süreçle ilgili konuşmaların tümü Kıbrıs sorunu ile başlıyor demek doğru olur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme sürecinde yaptıklarını takip eden komisyonda yer alan Finlandiyalı Dr. Taneli Lahti, Türkiye’nin AB üyeliğini çok istediğini ve bunun gerçekleşeceğine inandığını vurguluyor. Ancak şu an için bu üyeliği engelleyecek en önemli sorunun Kıbrıs meselesi olduğunu düşünüyor: “Her iki ülkenin de somut adımlar atması gerekiyor ve artık bu anlaşmazlığın en kısa zamanda çözüme ulaşması gerekiyor. Biz AB olarak bu sorunun ortadan kalkması için elimizden gelenleri yapıyoruz.” Lahti ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyesi olması nedeniyle Türkiye’nin bu sorunu çözme konusunda daha fazla çaba sarf etmesi ve yapıcı adımlar atması gerektiğini de vurguluyor. Lahti, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumuyla ilgili sorulara ve Türkiye’nin her koşula uyması halinde bile AB’ye girişinde sorun yaşayacağı iddiaları karşısında ise sessiz kalmayı yeğliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini tüm kalbiyle istediğini ve bunun için çaba sarf ettiğini söyleyen […]
Yunan İç Savaşı’na (1946-1949) gerilla olarak katılan, Demokratik Ordu saflarında çarpışan 94 yaşındaki Mihri Belli, Türk solunun önemli isimlerinden biri. Partizanlar ona, komutan anlamına gelen “Kaptan (Kapetan) lakabını ve Kemal ismini vermişti. Savaşta, Batı Trakyalı solculardan oluşan Osmanlı Tugayı’nın başında bulunan Belli’nin hikayesi Yunanlı yönetmen Fotos Lambrinos’un da dikkatini çekti. Lambrinos Kaptan Kemal, Bir Yoldaş (Captain Kemal: A Comrade) ismini verdiği belgeselinde Belli’nin Yunan partizanlarla omuz omuza mücadelesini konu aldı. Belli’nin II. Dünya Savaşı sonunda Yunanlı komünistlerle ABD ve İngiltere tarafından desteklenen hükümet güçleri arasında patlak veren iç savaşta komünistlerin safında verdiği mücadeleyi anlatan belgesel, 28’inci Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında izleyicilerle buluştu. Filmin son gösterimi 18 Nisan Cumartesi saat 21:30’da Pera Sineması’nda gerçekleştirilecek. Yunanistan’da da gösterime giren ve halkın takdirini toplayan belgeselin yönetmeni Lambrinos, filmin ortaya çıkış hikayesinden, çekim sırasında yaşananlara kadar tüm merak edilenleri HaberVs’ye anlattı. Röportaj: Ariana FerentinouÇeviri: Niyazi Dalyancı – Pınar KeleşKamera: Ertan Önsel – Gökhan TünayKurgu: Ertan ÖnselEditör: Güventürk Görgülü Mehri Belli 1916’da Silivri’de doğan Mihri Belli, İstanbul’da Robert Koleji’ni bitirdikten sonra Amerika’ya İktisat okumaya gitti. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katılan Belli, 1940’da Türkiye’ye dönerek Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkiye geçti. O zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi altındaki Türkiye’de ise tek muhalefet parti TKP’ydi. 1943-1944’lü yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlığa başlayan Belli, orada İlerici Gençler Birliği’ni kurdu ve sonrasında tutuklandı. 1946’da yurt dışına çıkarak Yunanistan iç savaşında, Yunanlı komünistlerle beraber mücadele ederken iki kez yaralandı. Sonrasında Türkiye’ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tekrar yargılandı. 1950 yılından sonra Türkiye’ye döndü, ancak bu sefer de TKP yöneticisi olmak suçundan tutuklandı. Bu cezası da bitince, ilk defa 1960’lı yıllarda “Aydınlık Sosyalist Dergi”, “Türk Solu” gibi yayın organlarında yazma imkanı elde ettikten sonra, yazılarından dolayı aylarca hapse mahkum edildi. Yine bu dönemde Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini geliştirdi ve Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderlerle de […]

UNESCO’nun (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) 19 Şubat’ta yayınladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası (Atlas of the World’s Languages in Danger) dünyanın çeşitli ülkelerinden toplam 33 dilbilimci ve editörün katkısıyla hazırlandı. Araştırmaya göre, Türkiye’de yok olduğu kabul edilen dillerden biri “Cappadocian Greek” yani Kapadokya Yunancası. 2005 yılında Yunanistan’da tekrar keşfedildiği savunulan bu dil hakkında henüz bir yayın yok. Öte yandan nüfus mübadelesinden önce Orta Anadolu’da Rumlar tarafından konuşulan, ancak Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’nin (Karamanlıca), Türkçe bilmeyen araştırmacılar tarafından sık sık Yunanca ile karıştırılması, “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen bu dilin Karamanlıca olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Keşif olarak sunulan bu dil gerçekten de Yunanca değil ise, bilgisizlikten doğan bin yanlış ya da siyasal bir çarpıtma söz konusu. Atlastaki notlar Atlas’ın Türkiye bölümündeki araştırmada imzası bulunan, Helsinki Üniversitesi Fin-Ugur Dilleri Kürsüsü Öğretim Üyesi Tapani Salminen “Kapadokya Yunancası”yla ilgili şu notları düşüyor: “Nüfus mübadelesi öncesinde Orta Anadolu’daki Kapadokya bölgesinde, özellikle Konya Sille’de, Kayseri civarı ve Faraşa’da konuşuluyordu. Mark Janse and Dimitris Papazachariou 2005 yılında Yunanistan’da bu dili konuşanları keşfedene kadar Yunanca’nın bir lehçesi olan Kapadokya Yunancası’nın yok olduğu sanılıyordu.” Üniversitenin sitesinde yer özgeçmişine göre Avrupa ve Kuzeybatı Asya’da tehlike altındaki diller, Salminen’in uzmanlık konuları arasında yer alıyor. 47 yaşındaki dilbilimci UNESCO’nun 1993’te yayınladığı Avrupa’da Tehlike Altındaki Diller Raporu’nda (UNESCO Red Book Report on Endangered Languages: Europe)da derleyici olarak görev aldı. Dil kâşifleri Yine üniversite sitesindeki yayın listesine göre Salminen’in doğrudan Türkiye ya da Türkçe ile ilgili bir yayını bulunmuyor. Atlasta “Kapadokya Yunancası” olarak isimlendirilen dilin Türkiye’de kaybolduğu ve Yunanistan’da ise “son derece tehlikede” olduğu bilgisi iki akademisyenin 2005’te yayınladığı makaleye dayanıyor. Bu isimler o tarihte Ghent Üniversitesi (Belçika) öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mark Janse ve Patras Üniversitesi’nden (Yunanistan) Dr. Dimitris Papazachariou. Janse ve Papazachariou, popüler ve bilimsel yayınlarda 1960’larda yok olduğu kabul edilen “Kapadokya Yunancası”nı yeniden keşfeden ikili olarak anılıyor. Mark Janse şu […]

Nostaljik bir öğe ve orta sınıf bir köken arayıcılığının baş ağrıtmayan, renkli ve bol hatıratlı figürü olarak karşımızda duran mübâdele, içi boşaltılmış kültürel bir biblo olarak bizlere sunuluyor. Peki, bizler mübadeleye ilişkin neler biliyorduk? Gelenler ve gidenler mübâdelenin sebeplerini biliyorlar mıydı? Mübâdele, iki halk arasındaki husumete son vermek amacıyla mı yapılmıştı? Mübadil yemeklerine ve kültürüne, anne ve babalardan kalma hatıralara, solmuş fotoğraflara, sayıları belli belirsiz kahramanlık öykülerine, komşu köylerdeki gezilere, birkaç aşk acısına sıkışan bir mübadil anlatısıyla donatılmış dağarcığımızın yeni bilgilere kavuşması için, mübadelenin üzerinden 70 yıl geçmesini bekleyecektik… Güncel siyaseti analiz eden kitaplar “Yeniden Kurulan Yaşamlar”, “Ege’yi Geçerken” ve “Diplomasi ve Göç” gibi ‘mübâdele çalışmalarının ardından, yine İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıkan İki Kere Yabancı da bu uzun bekleyişin yarattığı toz bulutunu dağıtmayı amaçlıyor. Mübâdelenin gerçek ve dillendirilen sebeplerini karşılaştırmayı ve buradan elde edeceği sonuçlarla günümüzün siyasal durumunu daha iyi tahlil edebilmeyi amaçlayan bu kitaplar Türkiye’deki “mübâdele çalışmaları” için önemli birer kaynak olmaya aday. Anlaşılabilir sebeplerden dolayı her iki devletin de mübâdeleden beklentileri farklı olduğu için mübâdele araştırmalarının en önemli ayağının Clark’ın adı geçen araştırmaları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mübadele hayali öykülerle beslendi Mübadeleden beklentilerini karşılamak için her iki devlet de efsanelerin, kahramanlık öykülerinin, olmamış katliamların, bahsi edilmemiş hırsızlık ve talan öykülerinin oluşturulmasında ve yaygınlaştırılmasında muazzam bir çaba gösterdi. Bu çabaları Bruce Clark İki Kere Yabancı’da şöyle açıklıyor:“Okullarda, konferans salonlarında ve ordu barakalarında her iki ülkenin gençlerine zorunlu mübadele, mutlu sonla biten bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılıyor. Türkiye resmi tarihinde yabancı çıkarlara hizmet ederek kendisini lekelemiş Ortodoks Hıristiyan azınlığın bu topraklardan çıkması, ülkenin kurtuluşu ve modernleşme sürecinde zorunlu bir duraktır. Ortodoks Yunan devleti için ise Türkiye’nin dindaşlarını yurt dışı etmesi sonucu bu insanların anavatan Yunanistan’ın bağrına basılması mutlu sonla biten trajik ama asil bir hikâyedir.” Mübadale ulus-devlet yaratmanın aracı Bruce Clark, Türkiye ve Yunanistan’ın ulusal […]

Yunanistan’ın kırmızı çizgilerinin de bizden aşağı kalır yanı yoktur aslında. Bunlardan biri de Yunanistan’ın neden 1990’lı yıllarda Slobodan Miloseviç’in rejimi destekleyen tek NATO (ve daha sonra AB) ülkesi olduğunu sormak olsa gerek mesela. Yugoslavya’nın bölünmesiyle sonuçlanacak olan Balkanlar’da yaşanan kanlı savaş sırasında Yunanistan nasıl olup da Sırbistan’a koşulsuz destek verebilmişti? Miloseviç ve Radovan Karadziç’in işlediğini dünya alemin bildiği insanlık suçlarına Yunanistan nasıl olup da ortak olabilmişti? Takis Michas’in Unholy Alliance: Greece and Milosevic’s Serbia in the Nineties (Günah İttifakı: Doksanlarda Yunanistan ve Miloseviç’in Sırbistan’ı) adlı kitabı Yunanistan’ın ana akım medyası, yerleşik düzen savunucuları ve tabii milliyetçi politikacıları için kolay yenilir yutulur cinsten değil. Michas, araştırmasında Yunanistan’ın etnosentrik yapısındaki büyük payın Ordodoks Kilisesine düştüğünü savunurken, Yunan toplumundaki irrasyonel tavırlarda azınlıkları tanımama ve Amerikan karşıtlığının izlerini sürer. Anlayacağınız dünya çapında saygın bir gazeteci ancak kendi topraklarında epeyce tartışmalı bir isimdir Takis Michas. 31 Ocak Cumartesi günü Eleftherotypia’nın bu ünlü gazetecisi, Berlin merkezli Avrupa İstikrar İnsiyatifi (ESI) adlı bir STK’nın Açık Toplum Enstitüsü’nden finansal destek alarak çektiği filmlerden biri üzerine tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeydi. Yunanistan üzerine yapılan 50 dakikalık Aleksander’ın Gölgesi adlı belgeselden sonra Takis Michas ve 13 yıldır Türkiye’de yaşayan ve konuk üniversitede gazetecilik dersleri veren Yunanlı meslektaşı Ariana Ferentinou kürsüye geldi. Güllük gülistanlık bir Yunanistan portresi çizen belgeselin ardından iki gazeteci de ayakları yere basan yorumlarla Türk-Yunan ilişkilerinde medyanın rolünü sorguladı. Önce söz alan Ferentinou, iki ülke arasındaki dengelerin her zamanki gibi pamuk ipliğine bağlı olduğunu, gazetecilerin bu dengeyi tiraj ve reyting kaygısıyla sık sık bozduğunu söyledi. “Eğer on yıl geçtikten sonra hâlâ bu noktadaysak biz gazeteciler görevimizi yapmamışız demektir” diyerek okları medyaya çevirdi. Gazeteci olarak karamsar ancak eğitmen olarak iyimser olduğunu vurguladı. Bunlar konuşulurken daha bir gün önce Yorgo Hristodulu adlı bir muhabir elinde Yunan bayrağı Kardak Kayalıkları olduğunu iddia ettiği bir yerde poz veriyor ve bu asparagas haber […]
Tiyatrocu Atilla Olgaç’ın itirafı, kendimizle yüzleşmemiz için bir vesile olmalı. Olgaç çark etse ve askeri müdahale gerekçesi sağlam olsa bile Kıbrıs’ta suç işlediğimizi biliyorum.

Anthony Barnettopendemocracy.net6.04.2004 opendemocracy.net internet sitesi, Yorgo Papandreu, PASOK liderliğine seçildiğinde kendisiyle uzunca bir röportaj yapmıştı. Papandreu’nun PASDK liderliğine seçilme şekli başlı başına bir yenilikti ve dikkat çekmişti. Bu yenilik, aslında, Papandreu’nun siyasete topyekun bir yenilik getirme hevesinin ve düşüncesinin bir işaretiydi. Aradan dört sene ve bir seçim yenilgisi geçmesine rağmen söyledikleri güncelliğini koruyor.openDemocracy: Bu yıl partinizin lideri oldunuz. Bunun nasıl gerçekleştiğini anlatarak başlayabilir misiniz? Yorgo Papandreu:Ocak 2004’te partim Pasok (Panhelenik Sosyalist Hareket), kısa bir ara hariç, 20 yıldır iktidardaydı ve ben de dışişleri bakanıydım. Parti olarak tecrübeliydik ve yıllar içinde, tahmin edebileceğiniz gibi, başta parti liderlerinde olmak üzere birçok değişiklik geçirdik. Fakat iktidarla ve kurulu düzenle de tanımlanır bir hale geldik. Yunan toplumu içinde derin bir yenilenme arzusu gelişti. Mart seçimlerine doğru gidiyorduk ve Pasok, kamuoyu yoklamalarında yüzde 10 gerideydi. Ama yenilenme arzusu bizim partimiz içinde ve seçmen tabanımızda da kendini göstermişti. Başbakanımız Kostas Simitis, parti liderliğini bırakmaya karar verdi. Bu, Yunan siyasetinde bayağı yeni bir şeydi —çok büyük bir alicenaplıktı ve Simitis de değişime kapı açmak istediğini açıkça söylemiş oluyordu. Böylece ben Simitis’in yerine geçtiğimde —onun halefi olmaya rakipsiz adaydım— tüm düşüncem, “Tamam, artık değişmeliyiz”di. Ve sadece parti değil, siyasi sistem ve en çok da, “siyaset yöntemi ” diye adlandırabileceğim şey değişmeliydi —yani insanların giderek daha çok yabancılaştığı politika yapma tarzımız.openDemocracy: Kostas Simitis parti liderliğini Ocak 2004’te bıraktı?Yorgo Papandreu: Evet. Seçimin Mart’ta yapılacağı ilan edilmişti. Ocak’la Mart arasında, değişim ruhunu hayata geçirebilmem için çok az zaman vardı. Fakat Simitis çekildiğinde, sadece parti merkez komitesi tarafından seçilmekle kalmayıp —ki bu daha hiyerarşik bir partiye geri dönüş olurdu— o andan itibaren daha katılımcı ve doğrudan politika yapmak istediğimi söyledim. Lider doğrudan halk tarafından, hem parti üyeleri hem de üye olmayanlar tarafından seçilebilsin diye, daha ben seçilmeden parti tüzüğünü değiştirmeyi önerdim ve kabul edildi. Bir önseçim gibi, seçim sandıklarını oy kullanmak isteyen […]

Umut Duran Bu yıl beşincisi düzenlenen toplantı, Avrupa’nın geleceği, Avrupalı kimliği ve medyanın rolü üzerineydi. Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci ve güncel gelişmeler de seminerde tartışılan konular arasında yer aldı. Akademik kadronun yanı sıra gazetecilerin de katıldığı seminer, özellikle öğrencilerin karşılıklı fikirlerini beyan etmeleri ve çözüm yollarını tartışmaları açısından oldukça faydalı oldu. Toplantıya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yanı sıra Atina’nın köklü üniversitelerinden Panteios ve Aegean Üniversiteleri de katıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslı Tunç, Yard. Doç. Okan Tanşu, Öğretim Görevlileri Ariana Ferentinou, Esra Ercan Bilgiç ve Gülen Kurt’un katıldığı toplantıya öğrenciler de sunumlarıyla katkıda bulundular. Crete Üniversitesi’nden Dimitris Chrysochoou, Makedonya Üniversitesi’nden Spyros Litas, Panteios Üniversitesi’nden Byron Matatangas ve Atina Haber Ajansı’nın müdürü Andreas Christodoulides’in de katıldığı seminer oldukça sıcak bir hava içerisinde geçerken, öğrencilerin birbirleriyle olan yakın diyalogları da ilgi çekiciydi. Oturumlarda, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında yaşanan tartışmalarda sık sık 301. madde ve insan hakları ihlallerine vurgu yapılırken, Türk öğrencilerin bu konuda oldukça rahat, Yunan öğrencilerin ise oldukça ılımlı olması toplantıya katılan akademisyen ve gazetecilerin dikkatinden kaçmadı. Akademik düzeydeki tartışmaların yanı sıra öğrenciler aynı zamanda sosyal anlamda da yararlı bir gezi yapmış oldular. İkinci gün yapılan Delfi Arkeoloji Müzesi gezisi ve Aziz Lukas kilisesine yapılan ziyaret, özellikle Türkiye’den katılan öğrencilerin ilgisini çekti. Üçüncü gün dünyaca ünlü Atina Akropolisi’ne yapılan gezi, sıcak hava ve kalabalığa rağmen büyük heyecan yarattı. Burada mitoloji tarihinden eserleri görme şansı yakalayan öğrenciler, bol bol fotoğraf çekerek bu anı ölümsüzleştirdiler. Daha sonra toplu olarak Panteios Üniversitesi’ne geçen grup, burada okulun rektör yardımcısı ile toplantıya katıldı. 75 yıllık köklü bir tarihe sahip olan Panteios Üniversitesi hakkında bilgi alan öğrenciler önümüzdeki senelerde de buna benzer toplantılarda bir araya gelmek istediklerini vurguladılar. 9 Mayıs akşamı sona eren gezi öğrenciler ve akademisyenler için faydalı geçerken, bir sonraki toplantının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde farklı bir başlık altında düzenleneceği açıklandı.

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kârdır” deyip, toplantının yolunu tuttum.İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığı hissini verdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim.Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, beni benden aldı.Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u… Haritada yerlerini biliyor sadece… Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden… Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örneklerle öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama “cacıki,” “karpuzi,” “spanaki” deyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemiyor olmama hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum. “Sokaktaki adam”ın ruh hali Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk.Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar,” “Avrupa ülkeleri bize düşman,” “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve […]

Medyakronik İstanbul’da ve Atina’da birbirine paralel iki merkezi bulunan Defne Türk-Yunan Derneği’nin bu fotoğraf yarışmasında “su ve ışık” temasını seçmesinin iki amacı var: Birincisi, iki ülke arasındaki ortak denizi bir barış ve dostluk gölüne dönüştürmeyi amaçlamak ve Türklerle Yunanlıların aynı ışığı paylaştığına dikkat çekmek. İkincisi ise küresel ısınmaya ve Akdeniz’in kirlenmesine karşı uyarıda bulunmak. 7-10 Haziran 2008’de her iki ülkede gerçekleştirilecek festivalde düzenlenecek panel, sergi, konser gibi etkinliklerde de yine “su ve ışık” yine ana tema olacak. Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerden katılan bilim insanları küresel ısınmayı ve Akdeniz’in kirlenmesine karşı alınacak önlemleri tartışacak. Türkiye’de ve Yunanistan’da kurulan iki ayrı seçici kurulun değerlendireceği yapıtlara Altın Defne, Gümüş Defne ve Bronz Defne ödülleri verilecek. İki ülkeden Altın Defne kazanan fotoğrafçılar dört gün sürecek olan festivale onur konuğu olarak katılacak. Son başvuru tarihi 1 Mayıs 2008 olan yarışmanın sonuçları 10 Mayıs 2008’de açıklanacak. İki yakadan ödül alan fotoğraflar Türkçe ve Yunanca basılacak olan festival afişlerinin görsel unsuru olarak değerlendirilecek. Katılım için irtibat : Defne Türk-Yunan Dostluk DerneğiAdres: FİGEN ÇİFTÇİNişantaşı Vali Konağı Caddesi 12/11 34000 Şişli-İSTANBULFaks: 0212.2251958Email:enstantane9@gmail.com

Simge Sunguroğlu Stelios Kouloglou, soyadından da tahmin edileceği gibi Anadolu’dan Yunanistan’a göç eden bir aileye mensup. Ailesi 1922’de savaş nedeniyle İzmir’den Yunanistan’a göç etmişler. Stelios, hayatının hiçbir döneminde İzmir’de yaşamamış olmasına rağmen büyükannesinin anlattığı o “büyülü şehri” her zaman çok sevdi. Kouloglou ailesinde eczacılık “baba mesleği”ydi. Dedesi gibi babası da eczacıydı. Tabii aile küçük Stelios’un da baba mesleğini sürdürmesini bekliyordu. Stelios’un hangi mesleği seçmek istediği konusunda kafası karışıktı ama ailesinin ısrarına dayanamayarak eczacılık fakültesini bitirdi ve eczacı oldu. Aile baskısı amacına ulaşmıştı ama bu arada da o aslında eczacı olmak istemediğini anlamıştı: “Bu işi yapmaya başladığımda hiç sevmedim, çok sıkıcıydı. Bütün gün eczanede oturuyorsun ve insanların gelmesini bekliyorsun. En sonunda da ilaçları satabilmek için insanlar grip olsun diye dua ediyorsun.”Stelios, hâlâ ne yapmak istediğini bilmiyor olsa da artık ne yapmak istemediğini biliyordu.İşte ailesiyle yolları da bu yüzden ayrıldı. Babasının tüm ısrarlarına rağmen eczacılığı bıraktı. Babası bu karara o kadar kızdı ki onu mirasından çıkardığı gibi ölene kadar kendisiyle bir daha hiç konuşmadı.Babasının bu tavrı onun hayatında dönüm noktası oldu. Hayatını kazanmak için Berlin’e giden Stelios, bu şehirde aslında hayatta ne yapmak istediğinin cevabını bulmak istiyordu. Berlin’deki bir Yunan tavernasında gitar çalarak hayatını kazanmaya başladı. Gitar çalmaya başladığı sıralarda Alman Yeşiller Partisi kuruldu. Avrupa’da ilk kez bir Yeşiller Partisi kuruluyordu ve Stelios bunu Yunanistan’da duyurmak için haber yapmaya karar verdi. Aslında gazeteciliğe pek uzak değildi. Üniversite yıllarında, okul gazetesinde editörlük yapmıştı. Stelios gazetede haftalık olarak politik eleştiri ve analiz yazıları yazıyordu. Bu tecrübeden dolayı haber yazmakta hiç zorlanmadı. Alman Yeşiller Partisi’nin kuruluşuyla ilgili olarak yaptığı bu ilk haberden ötürü para da kazanmayı başardı. Bu ilk haber sayesinde gazeteciliğe olan ilgisini keşfetti. Madem gazeteci olacaktı bunun eğitimini de görmeliydi. Bunun için Paris’e gitti.Paris’te gazetecilik eğitimi aldığı günlerde bugün en yakın arkadaşı olan Ragıp Duran’la tanıştı. Başarılı bir öğrenci olduğu için kendisine verilen […]