Habervs

Habervs

Diyet listesi var, suç belgeleri yok

Ergenekon davasının geçen ay açıklanan ikinci iddianamesinde yer verilen ve bir takım illegal faaliyetlerin gerçekleştirildiğine yönelik atıflarda bulunulan JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) belgeleri sansürlendi. İkinci iddianamenin dün (27 Nisan 2009) sanık avukatlarına dağıtılan 248 klasörden oluşan eklerinde, Ergenekon davası sanıklarından JİTEM’İn kurucusu Arif Doğan’dan ele geçirilen belgelere yer verilmedi. Sansürlenen JİTEM belgelerine yer verilmeyen ek klasörlerin içinde operasyonlarda ele geçirilen belgeler, telefon görüşmesi tutanakları, Cumhuriyet Çalışma Grubu’nun planladığı 4 ayrı darbe planı, istihbarat notları, Özden Örnek’in Darbe Günlükleri ile Mustafa Balbaya’a ait günlük ve notlar, çeşitli kişi ve kurumlara ait fişleme bilgeleri, eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve kimi aile üyelerine ait özel bilgiler de bulunuyor. JİTEM’in illegal faaliyetleri anlatılıyordu Ek klasörlerde Arif Doğan’a Ankara Numune ve Araştırma Hastanesi Beslenme Diyet Bölümünün verdiği perhiz listesi bile yer verilirken, JİTEM’in faaliyetlerinin anlatıldığı yüzlerce belge “devlet sırrı kapsamında gizliliği bulunduğu” gerekçesiyle dosyaya konulmadı. İlk iddianamenin bazı sanıklarda ele geçirilen ve davanın delilleri arasında sayılan kimi askeri belgeler de sansürlenmişti. Askeri makamların ısrarla “yok” demesine karşın çeşitli olaylar vesilesiyle deşifre olan ve adı sık sık dillendirilse de yıllardır varlığı tartışılan JİTEM’e ilişkin belgeler 14 Ağustos 2008r günü gözaltına alınan Arif Doğan’ın Beykoz’daki deposunda ele geçirilmişti. “Gizli” ibareli yüzlerce dokümanda JİTEM’in nasıl kurulduğunun yanısıra, örgütün legal ve illlegal faaliyetlerine ilişkin çok sayıda belgeyle ilgili ikinci iddianamede belgelerin içeriğine yönelik sadece atıf yapılarak detaylı bilgiler verilmemişti. İkinci iddianamede konuyla ilgili atıf yapılan bölümlerde JİTEM elemanlarının kendilerine PKK militanı süsü vererek eylem yapmaları, JİTEM operasyonlarında ele geçirilen silah ve mühimmatın kayıt altına alınmadığı, suça karışmış kişilerin para karşılığında örgüte karşı kullanılması, Doğu ve Güneydoğuda yıllarca bir çok faili meçhul cinayet ve kaçırıp kaybetme olaylarında sorumluluğu bulunan Hizbullah örgütüyle JİTEM’in kurduğu ilişkiler ve birlikte yürüttüğü faaliyetler anlatılıyordu. Savcılar suç işliyor Hukukçular, ikinci iddianamede özellikle JİTEM’le Hizbullah arasında bir takım ilişkilere dikkat çeken ve bazı illegal faaliyetlere […]

Birileri DİSK’i gözetliyor

Sendika ve meslek odalarının temsilcileriyle Çankaya Köşkü’nde görüşen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama isteğiyle ilgili yetkililerle görüşeceğini” açıkladı. KESK Genel Başkanı Sami Evren, TTB Genel Sekreteri Eriş Bilaloğlu ve TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı’nın da yer aldığı ilgili konuşan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi “Gül taleplerimizi, genelde objektif olarak değerlendirdi ve düşünülmesi gereken bir talep olduğunu söyledi” dedi. Görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında konuşan Evren de “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan da görüşme talebinde bulunduklarını söyledi ve Gül’le yaptıkları görüşmenin ardından topun hükümette olduğunu” söyledi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcileri daha sonra Meclis Başkanı Köksal Toptan’la da görüştü. Sendika ve meslek odaları temsilcileri yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladılar. “Biz barış içerisinde demokratik ortamın güçlenmesi ve emekçilerin sorunlarının bir kez daha ifade edilmesini arzuluyoruz” diyen Evren yapılan görüşmelerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanının konuyla ilgili duyarlılıklarını arttırmayı amaçladıklarını” belirtti. “Barış ortamını bozacak, kaos ortamını güçlendirecek, 1 Mayıs’ı korku günü olarak anılmasını istemiyoruz. Bütün gayretimiz 30 yıl sonra tatil olan 1 Mayıs’ın emekçilere zehir olmaması. Biz bu duygularla Gül’le görüştük. Kendisinin de konuyla ilgili makul görüşleri var. Gül’ün de Toptan’ın da taleplerimizi anladıklarını düşünüyoruz. Bu girişimimizin demokrasi mücadelesine olumlu katkılar sunacağı kanaatindeyiz.” Gül’e, cumhurbaşkanı olmadan önce de bu konudaki taleplerini ilettiklerini hatırlatan Çelebi, “Gül’ün bu konuda ciddi bir duyarlılığı olduğunu gördüklerini, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla ilgili talebimizi yürütme organlarına aktaracak” dedi. “Biz 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istiyoruz. Bu engellenmemeli” diyen Çelebi, “Gül ve Toptan’la yaptıkları görüşmenin yararlı olduğunu” ifade etti.

Murat Belge: “Mizaha en çok Türk solunun ihtiyacı var”

“)İlk kitabınız 1983’te yayımlananTarihten Güncelliğeoldu. Sizi, kitap yazmak için uzun diyebileceğimiz bir zaman beklemeye iten etkenler nelerdi?Mükemmeliyetçilik. Fikir olarak tek tek yazılmış yazıları toplayıp kitap yapmak bana çok kolaycı ve pek hoş olmayan bir kitap üretme yöntemi gibi geldi ve bu şekilde yapmayı düşünmedim. Kitap, kitap olarak tasarlanır ve öyle yazılır diyordum. Ama bir türlü oturup bir kitap tasarlamaya vaktim ve imkânım olmuyordu. Hele bir dergi çıkarmak falan, bunlar çok perakendeci işlerdi. Ömrüm hep konferanslarda geçiyordu ve bir gün, “makalelerini birleştirelim bir kitap yapalım” önerisi gelince, bu özgül alanda böyle bir şey olabilir gibi geldi. Çünkü hepsi başka konuda da olsa, aynı anlayışın ve aynı tematik bütünlüğün yazılarıydı. O yazılarda gündelik hayat sosyolojisi yapıyordum ve bir araya getirilebilir dedim. Beğenmediğim gibi değil, istediğim gibi de değil ama ikisinin arasında bir şey çıkartınca, arkasından bir sürü kitap yazabildim. Türkiye’deki üniversitelerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Benim üniversite anlayışım bazı bakımlardan biraz gerici bir anlayıştır. Bugün bildiğimiz üniversiteler, Orta Çağ’da kuruldu. Üniversite Orta Çağ kurumudur ve lonca olarak kurulmuştur. Ben bu lonca karakterinin mümkün mertebe devam etmesinden yanayım. Yani kuyumcu denen bir adama ihtiyacımız var. Kuyumcunun yaptığı işi, fabrikada yapamıyoruz. Hoca öğrenci ilişkisinin de, bu kapsama giren önemli bir kısmı vardır. Ayrıca hâlâ bazı terimlerini de kullanıyoruz. Niye mezun olduğumuz zaman “bachelor of art” yani “sanat bekârı” oluyorsun. Lisans diploması alan adama “kalfa olabilir” diyorsun yani. “Master of art” da usta olabilir, kendi işini kurabilir anlamına geliyor. “YÖK, benim doktora verme ehliyetimi tartacak!” Kaliteli yüksek öğretim, benim önem verdiğim bir husus. Kaç yıldır, kendimi Türkiye’nin her anlamda medeni bir toplum olmasına adamışım ve kamusal bir insan haline gelmişim. Artık başka türlü yaşamama imkân yok. Burada bir kurumun kendini kendi içinden düzelttiği görülmemiştir, bunu da iyi biliyorum. Burada bir kurum, en kalitesizin etrafında kendini oluşturur ve bu da herkesin işine gelir. Kalitesizliği paylaşılması, taşra üniversiteleri, 12 […]

Replikas’tan heykel yapmak

“Zerredir belki, ama yok denilmez…” Bu sözler, en azından bazı müzikseverler için bir hayli tanıdık. Rock grubu Replikas’ın 2008 yılı sonunda çıkan Zerrealbümünden, albüme de isim veren şarkının sözlerinin bir kısmı. Ancak şimdi albümden bağımsız olarak, bir başka sanat etkinliğinin başlığını oluşturuyorlar. Heykeltıraş Bayram Candan’ın yeni sergisi “Zerredir belki, ama yok denilmez…” 23 Nisan-23 Mayıs tarihleri arasında, Beyoğlu Çukurcuma Galeri Apel’de ziyaretçilerini bekliyor. Bayram Candan’ın sergisi için seçtiği isim elbette bir tesadüf değil. Serginin fikri Candan’ın ifadesine göre Replikas’ın albümünün yayınlanmasıyla birlikte gelişmiş ve sanatçının Zerre albümünü dinlerken müzikte hissettiği hacim duygusuyla ortaya çıkan anlık bir karardan doğmuş. Candan, dinlediği müziğin kendisine hissettirdiği görselliği plastik sanatlara aktarırken albümde yer alan 12 şarkıya ve bir de “hidden track”e (gizli şarkı) heykelle cevap vermiş. Müziğin verdiği zaman, mekân, ses ve hareket duygusu Candan’ın heykellerinde hayat bularak gözle görülür, elle tutulur formlara dönüşmüş. Mırıldayan, şımaran, yuvarlanan, düşen, dans eden ve özellikle de ziyaretçisini oyuna davet eden 13 heykeli görmek istiyorsanız Galeri Apel’e uğramanızda fayda var. Sergilenen eserler incelendiğinde Bayram Candan’ın, pek de alışık olmadığımız, izleyiciyi özgür bırakan yaklaşımını fark etmemek elde değil. İlgi duyanların hatırlayabileceği gibi Candan daha önce, İzmir’de kamusal alanda sergilenen iki heykeliyle gündeme gelmiş, bu heykelleri sergilendikleri alanda gördüğü müdahaleleri “Vandalizm” olarak tanımlayan gazetecilere karşı çıkarak müdahalelerin heykellerinin kamuya ait alana yerleştirilmelerinden itibaren geçirdikleri doğal ve yaşanması gereken bir süreç olarak değerlendirmişti. Korunan değil yaşayan sanat eseri Geleneksel “sanat eseri korumacılığının” bir hayli dışında duran bu tavırla Bayram Candan, ülkemizde özellikle açık alan heykellerine yüklenen “çağdaşlaştırma misyonu”na karşı çıkmış ve otoritenin, bu heykelleri bir “halk eğitim aracı” gibi görmesinin yanlışlığına dikkat çekmişti. Bu “aşırı korumacı” tavrı, çocuğuna pahalı bir oyuncak hediye eden anne babanın “Uzaktan bak ama oynama, yoksa kırılır” demesine benzetmişti. Eserlerinin cam fanuslar ardında saklanmasından çok yaşamasını ve yaşamın tanımına uygun olarak tıpkı diğer tüm canlılar gibi dış […]

Çocuk bayramın kutlu olsun Seyfi

Dün tam anlamıyla çocuklara ayrılmış bir gündü. Sokaklarda çocuklar için hazırlanmış şenlikler, tüm televizyon programlarında farklı farklı maharetlerini sunan ve hatta devletin zirvesine oturan çocuklar. Televizyonda hangi kanalı açsak, ya kendinden geçercesine İstiklal Marşı okuyan bayrak renkli bir kız, ya da milli dansımız haline gelen kolbastı oynayan kızlı erkekli gruplar vardı. Barış Manço şarkıları söylendi, dünya çocuklarıyla kardeşlik mesajları verildi. Devletin zirvesiyse her sene olduğu gibi koltuğunu yarım saatliğine çocuklara bıraktı! Başbakan’ın koltuğuna oturan 23 Nisan Başbakanı 10 yaşındaki Ecem Gülce Uçar, Başbakan’dan bile daha iyi manevralarla cevapladı sorulan soruları. “Kriz” dediler, “Çok da etkilenmedik” dedi. “Maaşlar yetmiyor” dediler, “Dişimizi biraz sıkmak lazım” dedi. “Ermenistan sınırı” dediler, “Azeri dostlarımızı üzmek istemeyiz” dedi. “Kabine’de revizyon” dediler, “Daha koltuğa yeni oturdum, revizyonu konuşmak için erken değil mi” dedi. Ecem yaşından beklenmeyecek cevaplarla Başbakan’ı aratmasa da Cumhurbaşkanı Gül’ün koltuğuna oturan 4. sınıf öğrencisi Büşra Kılıç, 23 Nisan Cumhurbaşkanı olsa da çocuk olduğunun unutulmamasını istedi. Bir gazetecinin siyaset içerikli sorusu üzerine “Ben çocuğum, bana neden böyle şeyler soruyorsunuz” diye cevap verdi. Evet, o çocuktu ve diğer tüm çocuklar gibi siyasete, devlet işlerine, ekonomiye kısacası büyüyünce sıkça bulaşmak zorunda kalacağı konularla ilgilenmek zorunda değildi. Onun görevi çocuk olmaktı, çocukluğunu yaşamaktı.Doğu’da çocuk olursan… Peki ya Seyfi? O da henüz çocuk. 12 yaşında. Tıpkı Batı’daki tüm çocuklar gibi o da bugün eğlendirilmek, kendini önemli hissetmek istiyordu. Ama o ülkenin en doğusunda doğmuştu, teni batıdakilerden daha esmer, konuşması daha gırtlaktandı ve bir de polise taş atmış bulunuyordu. Doğal olarak onun için gün, elinde balonla eve dönerek değil, beynindeki kanamayla hastaneye yetişerek bitmeliydi. Hakkari’de günlerdir süren DTP’ye yönelik operasyon kapsamında Dağgöl ve Bağlar mahallelerinde slogan atan göstericilere polis tarafından müdahale edildi. Polis araçlarına taş atan göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale eden Özel Harekat Timi’nden bir polis, 12 yaşındaki Seyfi Turan’ı yakalayarak tekme ve yumruklarla dövdü. Polis yere […]

Efsane geri dönüyor

Son demlerinde bile gözleri parıldayan, yürekleri aşkla ve sevgiyle dolu olan, müziğin ritmini her daim içlerinde hisseden Küba’nın efsanevi grubu Bueno Vista Social Club 28 Nisan’da Santral İstanbul’da. Kimilerine göre süper dedeler, kimilerine göre ihtiyar delikanlılar. Daha önce Türkiye’ye hem teker teker hem de grup olarak gelen “Buena Vista” bir çok kayba rağmen hâlâ ayakta ve geride kalan üyeleriyle tekrar Türkiye’de. Bueno Vista, Küba’nın yerel müziğini ve danslarını kendi aralarında paylaşmak için 1940’lı yıllarda Havana’da kurulan bir sosyal klüp. Latin Amerika’daki ABD işgalleri ve müdahaleleri sonrası, olağanca kayıp ve fakirliklere rağmen hayata umutla bakabilen yüz binlerce insan için yaşama ışığını yansıtıyordu. İçlerindeki yaşama coşkusu, kalplerindeki aşk ateşi hiç sönmeyen bu ihtiyar delikanlıların, devrim öncesi hemen hemen hiç kimse Havana’da ne yaptığını bilmiyordu. Bir çok müzisyenin Küba’dan kaçtığı yıllarda ülkesinde kalan ve Küba’yı dünyanın çeşitli festival ve konser salonlarında temsil eden Buena Vista yoksulluğa rağmen hayata bağlılıklarıyla insana umut veriyor. Ölümlerine az bir zaman kala ellerinde müziklerinin dışında hiçbir şey olmayan ihtiyar delikanlılar Küba müziğinin bir numaralı temsilcisi olarak kabul ediliyor. 90’larda Amerikalı yapımcı Ry (Ryland) Cooder’ in çabaları ve Alman yönetmen Wim Wenders’ in gözüyle “Buena Vista Social Club” adlı belgeseli ile hayatlarının sonbaharında tanıyabildiğimiz ustalar, “geç kaldınız” dercesine peşi sıra göçüp gittiler. Dünya çapında Küba müziğine yeni bir ilgi duyulmasını sağlayan Buena Vista’nın, canlanan bu merak sayesinde Küba’nın kitlesel turizmin en gözde uğraklarından biri haline gelmesinde büyük rolü bulunuyor. Oscar’a aday olan belgeselde Havana’dan çıkıp Hollanda’nın Amsterdam kentine ve Amerika’ya kadar grubu turnede kameraya alan Wenders, kulüpte çalan bütün müzisyenlerin tek tek yaşamlarından görüntüler aktarıyor. 80’li ve 90’lı yaşlarına gelmiş bu muhteşem müzisyenlerin içlerindeki yaşama içgüdüsü, hayata bağlılıkları ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjilerinin kaynağını araştırıyor. Muhteşem Küba müzikleri ve egzotik mekânlarının yanısıra sefaleti de gözler önüne seren film, kendileri yaşlı ama ruhları genç müzisyenler İbrahim Ferrer, Compay Segundo, Ruben […]

Elektronik oylama seçim hilesine çare mi?

29 Mart tarihinde yapılan yerel seçimler, hiç kuşkusuz bu zamana kadar en çok tartışılan seçimlerden biri oldu. Sandıkların açılmaya başlamasıyla beraber, bazı bölgelerde yaşanan elektrik kesintileri, seçim bilgi sisteminin çökmesi, sandık kaçırma girişimleri “Seçime hile karıştı” iddialarını da beraberinde getirdi. Sonrasında yakıldığı iddia edilen ve çöp kutularından çıkan oy pusulaları da bunlara eklenince yaklaşık 20 ilde, çeşitli partilerden seçim sonuçlarına itirazlar geldi. Birçok ilde oylar yeniden sayılmaya başlandı. Yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından, Türkiye’de var olan seçim sisteminin yanlış olduğu, “yolsuzluk ve hile” ihtimallerinin en aza indirgenmesi için farklı bir seçim sistemine geçilmesi gerektiği tartışmaları başladı. Farklı bir seçim sisteminden kastedilen ise “elektronik oylama”ydı. Birçok ülkede kullanılan bu sistemde yüzde yüz güvenilirlikten söz edilmese de, sandık yolsuzluklarının önemli bir ölçüde önüne geçmenin mümkün olduğu söylendi. Yerel seçimlere “hile” karıştığını iddia eden ve bunun da elektronik oylamaya geçişle en aza indirgenebileceğini düşünen CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, böyle düşünen isimlerden biri. Tekin, Türkiye’deki oy verme ve sayma sisteminin yolsuzluğa fazlasıyla açık olduğunu hatırlatarak, elektronik oylamada da yolsuzluklar yaşanabileceğini ancak bu riskin şu an yapılabilenlerin milyonda biri olacağını vurguladı. Tercih edilen elektronik uygulama Seçim hilelerine çare olarak gösterilen ve çeşitli ülkelerde uygulamaya konulan elektronik oylama siteminde, alışık olduğumuz kağıt oy pusulaları yerini çeşitli aygıtlara bırakıyor. Bu aygıtlarda toplanan oylar yine bu aygıtlarla değerlendiriliyor. Bu sistemin tercih edilmesinin altında ise, seçim maliyetlerini azaltmak, seçim sürecini hızlandırmak, seçim sonuçlarını belirleme ve duyurma hızını artırmak, yolsuzlukları önlemek ve seçime katılımı artırmak gibi nedenler yatıyor. Yani, seçimlerde birtakım sebeplerden ötürü oy kullanamayan insanlar da, bu sistemle birlikte görevlerini yerine getirmiş oluyorlar. Sistemi ilk benimseyen ülkelerden biri olan Kanada’da 1990’lardan beri yerel seçimlerinde, Brezilya’da ise 1996 yılından beri elektronik oylama kullanılıyor. Yine Belçika’da 1991 yılından beri hem genel hem de yerel seçimlerde yaygın bir şekilde kullanılıyor. Sık sık oy sandıklarının çalınması sorunuyla karşılaşan ve 2004 yılındaki […]

‘Suçları’ yaşlarından büyük çocuklar

Yaşları taş çatlasa on dört, on altı… Ancak onların şu an bulundukları yer, olması gerektiği gibi okulları değil cezaevleri. Ailelerinin yanında evlerinde değil, cezaevi koğuşundalar. Artık onların oyun alanları parklar, bahçeler değil, cezaevlerinin o dar avluları. Suçları ise yaşlarından çok daha büyük: Örgüt propagandası yapmak, örgüt lehine slogan atmak, gösterilerde üstlerine gelen polise ise taş atmak. Yaklaşık 3 senedir devam eden bu tutuklamalara, her gösteride bir yenileri ekleniyor. Aldıkları cezalar ise yaşlarından çok daha büyük. Üstelik Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında tutuklanan bu çocuklar hem “ağır ceza mahkemelerinde” yargılanıyor, hem de çocuk koğuşlarında değil, yaşları dikkate alınmadan yetişkinlerle aynı koğuşlarda tutuluyorlar. Çünkü TMK’nın 9. ve 13. maddeleri bu uygulamayı öngörüyor. Çocuk olduklarının farkında olan yok Yaklaşık 3 yıldır Diyarbakır, Hatay, Adana, Gaziantep, Mardin, İzmir, Mersin, Siirt, Şırnak ve Van’da yüzlerce çocuk tutuklandı, tutuklanıyor. Suçları ise; “birtakım protesto gösterilerine katılmak, zafer işareti yapmak, slogan atmak, onları kovalayan polise taş atmak.” Yaşları daha ufak olsa da, bu çocuklara 20 yıla kadar varan cezalar isteniyor. Adana’da Abdullah Öcalan lehine yapılan gösteriye katıldığı için, 17 yaşındaki bir çocuk “örgüt adına suç işlemekten” 7 yıl 6 ay, örgüt propagandası yapmaktan 1 yıl 8 ay hapse mahkum edildi. Yargılandığı yer ise, Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ydi. Özgür Yurttaş Derneği’nin açılış törenine katılan 13 ve 14 yaşındaki iki çocuk, Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanarak, “örgüt adına suç işlemekten” 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yine Adana’da Mimar Sinan Açık Hava Tiyatrosu’nda düzenlenen Nevruz kutlamalarına katılan 16 ve 17 yaşındaki iki çocuk attıkları sloganlardan dolayı 1’er yıl hapse mahkum oldular. Yine yakın zamanlarda Adana’da 14 yaşındaki üç çocuk ise “polise taş attıkları” iddiasıyla Özel Yetkili Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutuklandı, onlar için istenen hapis tam 38’er yıldı. Hatay’da, örgüt propagandası yapmak iddiasıyla TMK kapsamında yargılanan 14 ve 17 yaşındaki iki çocuğa 3,5 ve 4,5 yıl […]

Bu da vatandaşın kriz paketi

sayfasından da imza vererek katılınabiliyor. 7. Pakette sıralanan talepler 1- Temel gıda maddelerinden ve ilaçtan KDV’nin kaldırılmasını ve bunlara 1 yıl boyunca zam yapılmamasını istiyoruz. Konutlarda elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarına uygulanan tüm vergiler, sabit ücretler ve fon kesintilerinin kaldırılmasını istiyoruz.2 -Kişilere ait kredi kartı borç faizlerinin silinmesini, kalan borçların 2 yıllık ödeme planıyla taksite bağlanmasını istiyoruz.3 – Asgari ücretin iki katına çıkartılmasını, vergiden muaf tutulmasını istiyoruz.4-İşten çıkarmaların yasaklanmasını, çalışma sürelerinin ücret kaybına yol açmaksızın kısaltılmasını istiyoruz.5 – Bütün işsizlere “işsizlik kartı” verilmesini, bu kart sahiplerine elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarında yüzde 50 indirim yapılmasını ve toplu ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz.İşsizlik ödeneğinin arttırılmasını ve kapsamının genişletilmesini istiyoruz.6 – Yoksulluk sınırı altında yaşayan konut kiracılarına nakdi kira desteğinin sağlanmasını istiyoruz. Kentsel dönüşüm uygulamalarının durdurulmasını istiyoruz.7 – En düşük gelire sahip kesimlerden başlayarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına bir an önce geçilmesini istiyoruz.

Dink cinayeti davası bildiğiniz gibi

Agos gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili davanın İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 9. duruşması bugün (20 Nisan 2009) yapıldı. Cinayetin tetikçisi Ogün Samast, sağlık nedenlerini gerekçe göstererek katılmadığı iki duruşmanın ardından bu kez mahkemedeydi. Duruşmada Samast’ın yanısıra tutuklu sanıklardan Ersin Yolcu ve Ahmet İskender ile tutuksuz sanıklardan dönemin Alperen Ocakları Trabzon il başkanı Mustafa Öztürk’de hazır bulundu. Bir önceki celse yumruklaştıkları için mahkemenin bu duruşmaya getirilmemeleri kararı aldığı Erhan Tuncel ve Yasin Hayal ise duruşmada yoktu. Duruşmada Ogün Samast’ın bıyıklı ve kilolu hali dikkat çekti. Hrant Dink’in kızı Delal Dink, eşi Rakel Dink, kardeşleri Orhan ve Yusuf Dink’in yanısıra duruşmayı Paris Barosu’ndan avukatlar ve milletvekili Ufak Uras da izledi. Cüppe krizi Duruşmanın sabah oturumu avukat cüppesi kriziyle başladı. Bazı avukatlar duruşmaya barodaki cüppeler bittiği için cüppesiz katılmak isteyince, Mahkeme Başkanı Erkan Canak, “Cüppesiz almam” dedi. Avukatlar, “Adliyede çok duruşma varmış. Baroda cüppe kalmamış” deyince Mahkeme Başkanı duruşmaya gözlemci olarak katılan Paris Barosu’ndan avukatları kastederek, “Fransa’dan avukat gelmiş cüppeli, sizin cüppeniz yok” diye tepki gösterdi. Müdahil avukatlarından Bahri Bayram Belen “Arkadaşlarımız cüppesiz otursun. Ancak söz alırken biz cüppelerimizi onlara verelim” diye öneri sundu. Mahkeme Başkanı’nın Belen’e yönelik “Olmaz, burası gardırop mu?” sözleri ise salonda gülüşmelere neden oldu. Tetikçi başkasıydı iddiası Davanın sabahki oturumunda Dink cinayetiyle ilgili bilgileri olduğunu iddia ettikleri bir dilekçeyle ifade vermek istediklerini belirten adli suçlardan tutuklu 5 kişi tanık olarak dinlendi. Silivri Cezaevi idaresine dilekçe sunan çoğu cinayetten tutuklu Volkan Eryeliğ, Şinasi Şentürk, Veli Halis Çelik, Orçun Cürek ve Adil Orhan mahkemede verdikleri birbirine benzeyen ifadelerde, Ogün Samast’ın cinayette piyon olarak kullanıldığını ve tetiği çekenin başkası olduğunu öne sürdü. Tanıklar ifadelerinin kaynağının, cinayet suçlamasıyla Silivri Cezaevinde bulunan ve bir süre koğuş arkadaşlığı yaptıkları eski İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın oğlu Ertuğrul Balcı olduğunu söyledi. Tanıklar daha önce de cezaevi idaresine konuyal ilgili dilekçe yazdıklarını ancak […]

Cezası olmayan tecavüz

Dünyada erkeklerin tarih sahnesine çıktığı günden beri kadınlar o sahnenin seyirci koltuklarında her gün bir sıra daha geriye oturuyor. Kadınlar geri gittikçe erkekler kadınları “yan yana durulamaz” varlıklar olarak her gün bir kez daha tanımlıyor. Kadından uzaklaştıkça ondan korkmaya başlayan erkek, kadınla yan yana değil, ancak onun önünde ya da üstünde rahat hissediyor kendini. Korkan erkek, acizliğini örtmek için saldırganlaşıyor. Ve hatta kimi zaman bunu kendisine verilmiş bir hak sanıyor. İşte bu yüzden dünyanın karanlık bir köşesinde her 29 saniyede bir bu aciz ve karanlık adamlardan biri, bir kadının üstüne abanıyor. Her yarım dakikada bir, bir kadın daha tecavüze uğruyor.Bugünlerdeyse bu vahşi eylemin birebir simülasyonu sayılan bir bilgisayar oyunu tartışılıyor. Zaten çıktığı günden bu yana sürekli daha da vahşileşen bilgisayar oyunlarının “puan toplama” metotlarından olan öldürmeye, işkence yapmaya bir de tecavüz etmek eklendi. 2006 yılında Japon “Illusion Soft” şirketi tarafından piyasaya sürülen “RapeLay” adlı oyunun Japonya sınırları dışında satışının yasak olmasına rağmen geçtiğimiz aylarda internet alışveriş sitesi Amazon Japonya’da satışa sunulması oyunu tekrar gündeme getirdi. Amazon, gelen tepkiler üzerine ürünü siteden kaldırdıysa da oyunun içeriği, sanal şiddetin boyutlarının dozaşımına uğradığı gerçeğini göz ardı edemedi.Zoom yap, vahşetin resmini yakından gör Oyun bir anne ve iki kızına tecavüz etmeye dayanıyor. Gerçekçi bir tecavüz simülasyonu olarak nitelendirilen oyunda, oyunu oynayan kişi tecavüzcü karakterine bürünüyor. Olaylar, metro istasyonunda bekleyen bir anne ve iki kızının göze kestirilmesiyle başlıyor. Bu sırada ekrandaki “Pray” (dua et) tuşuna basılarak, Tanrıya rüzgar esmesi için dua ediliyor. Dua kabul olursa büyük bir rüzgar kadının eteğini kaldırıyor. Ancak bu komut, birazdan görülecek komutların yanında neredeyse masum kalıyor. Oyunun ilk etabında anne, komutlar doğrultusunda metroda, herkesin içinde soyuluyor ve tecavüz ediliyor. İkinci etapta ise sıra “liseli, bakire kız” olarak tanımlanan kıza geliyor. Yuuko adlı kıza da tecavüzcüye gösterilen yer seçeneklerinden birinde tecavüz ediliyor. Bu sırada kızın ağlama ve çığlıkları duyulabiliyor. Kıza tecavüz […]

Jane Birkin aramızda

Bir zamanların seksi kadın oyuncusu, söylediği tek şarkıyla muhafazakarları hop oturtup hop kaldıran İngiliz sinema oyuncusu, şarkıcı, besteci ve yönetmen Jane Birkin beş yıl aradan sonra yine İstanbul’da. Jane Birkin denilince, onu skandal yaratan “Je t`aime moi non plus” şarkısındaki erotik sesli kadın ve sansürlere maruz kalan “Blowup” filmindeki seksi manken kimliğiyle hatırlayanlar çoktur. 17 yaşındayken “Passion Flower Hotel” adlı müzikalde sahne alan Birkin, provalar sırasında “James Bond” filmlerinin müziklerine imzasını atan ünlü İngiliz besteci John Barry ile tanışıp, kısa bir süre sonra evlendi. Jane Birkin, henüz 20 yaşındayken oynadığı “Blowup” adlı gerilim filminde baştan çıkarıcı performansıyla hafızalara kazınan mankenlerden birini canlandırmıştı. Erotik sahneleri nedeniyle, 60’lı yıllarda gündeme oturan film, bir kadının çıplak olarak gösterildiği ilk ingiliz filmi olma özelliğini taşıyor. Bu filmdeki rolüyle dikkatleri üzerine çeken Birkin’a film teklifleri gecikmedi. “Blowup”tan sonra “Slogan” adlı filmde Fransızca bilmemesine rağmen başrol alan Jane, aynı zamanda filmin şarkısında da Serge Gainsbourg ile düet yaptı. 1969 yılında film çekimleri sırasında tanıştığı Serge Gainsbourg ‘la 14 yıl süren bir aşka yelken açmış oldu. Düet yaptıkları şarkının erotik sözleri yüzünden İtalya’da, İspanya’da ve İngiltere’de şarkı yasaklandı, buna rağmen büyük bir ticari başarı elde etti. Böylece 60’lı yıllarda skandal yaratan “Je t`aime moi non plus” adlı parçayla, sinema dünyasından sonra müzik dünyasına da adım atmış oldu. 1975’te Gainsbourg’un ilk filmi olan ve şarkıyla aynı ismi taşıyan “Je t’aime… moi non plus” filminde oynadı. Jane Birkin, bu performansıyla Cesar Ödülü kazandı.1992`de Victoires de la Musique ödüllerinde Yılın Kadın Sanatçısı ödülünü kazandı. Birkin, müzik ve sinema hayatında elde ettiği başarı dışında göçmen hakları ve AIDS gibi konularda derneklerle çalışmalar yaptı. Bosna, Ruanda ve Filistin`i ziyaret ederek çocuklarla ilgilendi. 1960’lı yıllarda muhafazakar kesimler tarafından kıyasıya eleştirilen Birkin, 2001`de İngiliz Kraliyet Nişanına layik görüldü. Eşi Gainsbourg’un vefatından sonra onun şarkılarını en iyi yorumlayan sanatçı ünvanıyla 1996 yılında Gainsbourg’un 15 bestesini […]

PKK soslu DTP operasyonu

PKK’nın şehir yapılanmasına yönelik olduğu iddia edilen bir soruşturmayla, 4 gün önce Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP) yönelik yurtçapında yapılan operasyonlarda gözaltına alınanların sayısı 200’ü geçti. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla 14 Nisan günü başlatılan ve Türkiye geneline yayılan operasyon kapsamında bugün de (17 Nisan) İstanbul, İzmir, Ankara ve Batman’da baskınlar gerçekleştirildi. DTP’nin il ve ilçe binaları ile çeşitli adreslere eş zamanlı olarak yapılan baskınlarda yaklaşık 100’den fazla kişi gözaltına alınırken, yapılan aramalar sonunda bilgisayarlar ile bazı dokümanlara da el konuldu. Operasyonlarla ilgili sorularımızı yanıtlayan DTP Diyarbakır Miletvekili Selahattin Demirtaş, baskınların partilerinin siyasi iradesini kırmaya ve yalnızlaştırmaya yönelik bir operasyon olduğunu söyledi. Partilerini hedef alan operasyonları “hazin” diye nitelendiren Demirtaş, “Hükümetin içine düştüğü çaresizlik ve acıyı gösteriyor. Hükümetin seçimde yenildiği bir partiye karşı intikam alma ve güçten düşürmeye yönelik bir operasyondur bu. Hükümet içine düştüğü bu aciz durumdan çıkmak istiyorsa DTP’nin siyaseten önünü açmalıdır” dedi. Devlet karar verdi hükümet uyguladı Operasyonların “devlet kararı” olduğunu vurgulayan Demirtaş, “Hükümet de bu devlet kararının icracısıdır. Bunda hükümetin işine gelen kısım ise DTP’nin siyaseten güçsüzleştirilmesidir. Ama bu durum savaşın devamını isteyen güçlerin ekmeğine yağ sürer. Kürtlere ‘siyaset yapma’ deniyorsa ne diyorlar tam olarak bunu da açıklasınlar. Bütün kaygımız, barış adına ılımlı gibi görünün bu sürecin sekteye uğramasıdır. Çünkü umutların doğduğu bir dönemde böylesi bir operasyon çözüm arayışlarını zora sokar ki bu operasyona karar verenler ve uygulayanlarda bunun farkındadır” şeklinde konuştu. DTP örgütün değil çözümün parçası Partilerinin PKK’nin siyasi kanadı olduğuna ilişkin yorumlarla ilgili, “Biz kimsenin uzantısı ya da parçası değiliz” diye yanıtlayan Demirtaş, “DTP bağımsız siyaset yapan, meşru ve legal bir partidir. Ama buna bile tahammül yoksa durum vahimdir. Kimse adına söz söyleme yetkimiz yoktur ve sadece DTP adına konuşuruz, PKK ile konuşmak isteyen doğrudan konuşur. Bu şekilde bizi kabul eden eder, etmeyenin kendi ayıbıdır. Ancak devlet Kürt sorununun çözümünde aktif rol oynamak isteyen ve çözüm […]

Atlantik Okyanusu’nda minik bir Yakamoz

Hayal kurmak bedava, ama bunu gerçeğe dönüştürmek kimi zaman ciddi özveri istiyor. Tolga Pamir’in beş sene önce verdiği radikal karar, aslında bu durumun en güzel örneği. Pamir, dokuz sene boyunca reklam sektöründe çalışırken kurduğu hayallerin ağına düşüyor ve yelken sevdası onu Fransa’nın güneyindeki La Rochelle şehrine sürüklüyor. Amacı, MiniTransat isimli yarışa katılarak, küçük teknesiyle tek başına Atlas Okyanusu’nu geçen ilk Türk olmak. 1975 doğumlu Pamir’in hikâyesi aslında yedi yaşında, Tuzla Ankara Mercan Spor Kulübünde yelkenle tanışmasıyla başlıyor. Okul, iş hayatı derken karşısına çıkan her boşlukta kendini yelken yaparken buluyor. Arada bir de babadan kalma küçük bir kayıkla denize açılıyor, rüzgârın ve denizin tadını çıkartıyor. Avrupa’daki yelken yarışlarını yakından takip eden Pamir, bu işin televizyondan takip edilemeyeceğini düşünmüş olsa gerek, eşinin karşısına “Ben Vendee Globe yarışına katılacağım, Fransa’ya gidiyorum” diyerek çıkıyor. Arabasını, müzik setini satarak kısıtlı bir bütçeyle 2004’ün Kasım ayında aldığı kararı, Ocak 2005’te uyguluyor ve La Rochelle’e ayak basıyor. Eşinin Fransız asıllı olması bir takım bürokratik sorunları da ortadan kaldırıyor. Bilmediği bir şehir ve dilini anlamadığı insanlar onun hevesini kırmıyor ve hemen bir dil kursuna yazılıyor. Altı ay sonra eşi yanına geldiğinde kendi tabiriyle, “çat pat” Fransızca konuşuyor ve yavaş yavaş tüm kapılar açılmaya başlıyor. Gittiği dil kursundaki bir öğretmen Pamir’in yelkene olan ilgisini duyunca, denizcilerin uğrak yeri olan bir bardan bahsediyor ve gitmesini öneriyor. Tabii, Pamir zaman kaybetmiyor ve hemen gidiyor. Barda ilk gözüne çarpan, duvara çizilmiş büyük bir dünya haritası ve onun yanında da yarışçıların geldikleri noktaları gösteren bir denizci haritası oluyor. Haftanın üç günü o bara giderek hem çevresini hem de dilini geliştiriyor. Tam da paraya ihtiyacı olduğu bir zamanda bardan iş teklifi geliyor ve yarış için hedeflediği haritaya bakarak barmenlik yapıyor. Pamir, dil kursunu tamamladıktan sonra tekne imalatıyla ilgili bir sertifika programının sınavına giriyor. Sınavda epey zorlansa da başarılı oluyor, ama kontenjanın dolması yüzünden iki […]

İstanbul’da Paskalya

Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi ile yeniden dirilişini sembolize eden Paskalya Bayramı geçtiğimiz hafta kutlandı. Tüm dünyadaki Hıristiyanlar gibi istanbul’da yaşayan hıristiyan cemaatler de paskalya çörekleri ve boyalı yumurtalarla başlayan paskalya ritüellerini pazar günü kiliselerinde gerçekleştirdikleri törenlerle noktaladılar. HaberVs, Paskalya’yı ve İstanbul’daki Hıristiyan cemaatlerin paskalya kutlamalarını araştırdı ve izledi.

Kimse gelmesin, gelenler de gitsin

ABD Mülteci ve Göçmenler Komitesi (USCRI), tarafından hazırlanan Dünya Mülteci Araştırması 2008’e göre, sadece Batı ülkelerinden gelen iltica başvurularını kabul eden Türkiye yaklaşık 18 bin sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. İçişleri Bakanlığı’nın son verilerine göreyse Türkiye’de mülteci satüsünde bulunan kişi sayısı ise 25. Bu mülteciler de zaten Kosova ve Bosna-Hersek’te yaşanan savaş sırasında ülkelerini terketmek zorunda kalan kişiler. Avrupa dışındaki ülkelerden gelen ve ülkesine döndüğünde can güvenliği riski bulunduğunu iddia eden sığınmacılar için Türkiye diğer ülkelere geçmeden önceki bekleme durağı. Yani sığınmacılar, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) yapılan iltica başvuruları olumlu ya da olumsuz sonuçlanana dek yasal olarak Türkiye’de kalabiliyorlar. Ancak Türkiye’nin göç politikası üzerinden mülteci ve sığınmacıların yaşadıkları koşullar düşünüldüğünde ne kadar “misafirperver” bir evsahibi olduğu tartışılabilir. Sonu belirsiz bekleyiş Çoğu başta Somali olmak üzere kimi Afrika ülkeleri ile Irak, İran, Filistin ve Afganistan’dan kaçarak bir Batı ülkesine iltica etmeye çalışan sığınmacılar Türkiye’deki yaşam şartlarının zorluğu ve 3.ülkeye geçişte yaşadıkları sorunların altında eziliyor. Bir yere aidiyet duygusu taşıyamadan, neyi ve ne kadar beklediklerini bilemeden sadece bekliyorlar. Bazen 20 kişilik tek göz odalarda, kimi zaman kacak çalıştıkları bir atöylenin içinde yaşıyorlar. Mülteci statüsü tanınıp bir 3.ülke tarafından kabul görme şansını yakalayabilenler kişi başı yıllık 600 TL ikamet harcını ödeyemediği için ülkeden çıkamıyor. Başvuruları reddolunanlar ise “kırtasiye yardımı yapacağız” denilerek emniyete çağırılıp sınır dışı ediliyor. Ülkesinde zulüm gördüğünü ispatlayamadığı için geri gönderilen ve idama mahkum edilenlerden tutun da, 2 kilo kömür için Sosyal Hizmetler’e yalvarmak zorunda kalan profesörlere kadar sonu gelmeyen insan hakkı ihlalleri söz konusu. Zaten zor olan hayatlarını daha da zorlaştıran prosedür batağında hayatları yiten bu insanlara sivil toplum kuruluşları destek olmaya çalışıyor. Devlet ise “ödenek yok” diyerek kendini savunuyor. Helsinki Yurttaşlar Derneği Mülteci Destek Programı Koordinatörü Özlem Dalkıran ile Türkiye’nin göç politikası ve mültecilik üzerine konuştuk. Mültecilere ve sığınmacılara tanınan yasal haklar nelerdir?Türkiye özelinden baktığımızda, 1951 Cenevre Sözleşmesi, […]

Eyüp’ün ahşap oyuncakları yeniden vitrinlerde

Osmanlı döneminde 18’inci yüzyıldan başlayıp 1950’li yıllara kadar üretilen Eyüp oyuncakları bugün yeniden canlandırılıyor. Eyüp Belediyesinin desteğiyle, Avrupa Birliği ve Türkiye iş kurumu’nun ortaklığında yütütülen Eyüp Oyuncakları Projesi kapsamında oluşturulan atölyede ahşap oyuncaklar yeniden hayat buluyor. Atölyede oyuncak üretimini Bölgede oturan kadınlar gerçekleştiriyor.

IBM: Sanal grev, örgütlenme, işsizlik…

adresindeki sitede İngilizce ve Türkçe metinlerle şöyle açıklıyorlar: Ücretler arasında adaletsizlik. 6 yıldan bu yana zam alamamak. Bazı sosyal hakların gaspedilmesi. Taşeronlaşma ve haksız işten çıkarmalar.