Habervs

Habervs

Alevi açılımı bakana tosladı

Devlet Bakanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Sait Yazıcıoğlu’nun, HABERTÜRK gazetesinde yayımlanan röportajında, “Aleviler diyanette temsil edilemez” şeklindeki sözleri Alevi kanaat önderleri tarafından tepki çekti. Bugün (16 Mart) Habertürk Gazetesinde Balçiçek Pamir’e verdiği röportajında Devlet Bakanı Profesör Sait Yazıcıoğlu, “Aleviliği kişisel olarak da tanımlayamıyorum, devlet de tanımlayamıyor. Alevilerin Diyanet’teki temsilini asla doğru bulmuyorum. O durum başka tartışmaları da beraberinde getirir. Hiç akla gelmedik temsil talepleri olabilir. Hanefiler, Şafiler başka tarikatlar da isteyebilir. Ertuğrul Günay’ın Alevilerden özür dilemesinde olduğu gibi özür işine girersek o kadar özür malzemesi var ki işin içinden çıkamayız. Din dersi zorunlu olmalı…” gibi ifadeler kullanmıştı.Yazıcıoğlu’nun söylediklerine tepki göstererek, hak taleplerinin demokratik bir mücadele olarak görülmesinin gerekliliğini savunan Aleviler, sözkonusu ifadelerin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) inanç özgürlüğü konusundaki gerçek bakışını yansıttığını söyledi. Yerel seçimler öncesi Alevi seçmenlere yönelik bir dizi açılımdan sıkça söz eden AKP’nin, Alevilerin güvenini daha da yitirmesine neden olan bu ifadelerle ilgili cemaat önderlerinin yorumları şöyle:Cemal Şener (Yazar, Karacaahmet Sultan Derneği Başkanı):Bu çok şanssız bir açıklama. Bir taraftan AKP Avrupa Birliği için taahhütler verip Alevi açılımından söz ediyor, öte yandan diyanetten sorumlu devlet bakanı böyle bir açıklama yapıyor. Bu da AKP’nin bu konudaki samimiyetini gösteriyor. Türban konusundaki sıkıntı onlar için inanç özgürlüğünün zedelenmesi anlamına geliyor ama karşısında ister 10 milyon ister 20 milyon nüfuslu olsun, islamiyetin farklı bir yorumu olan Alevilik olunca görmezden geliniyor. Bu Alevilere karşı samimiyetsizliktir. Türkiye’de Allah’a, Kuran-ı Kerim’e, Hz. Muhammet’e inanan ama ibadetlerini onlar gibi yapmayan kitlenin inanç özgürlüğü söz konusu olduğu zaman inkarcılık yapıyorlar. O zaman dünya alem, türban konusunu dini bir gereksinim değil, siyasi bir gereksinim olarak savunduklarını görmüş oluyor. Devlet bakanının bu sözleri, seçim öncesi Alevi toplumunu, inanç özgürlüğünü savunanları hayal kırıklığına uğratan bir düşünce. AB’ye söz vermeleri, kamuoyuna söz vermeleri de samimi değil. Gerçekten, Türkiye’yi Sünnilikle yönetilen bir devlet olarak görüyorlar. “Alevilere bu hakları verirsek başkaları […]

Bu okulda Marksizm var

Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı’na (BEKSAV) bağlı Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi yaklaşık 2 ay önce Türkiye’nin ilk Marksist Bilimler Akademisi olarak ders başı yaptı. Akademide öğrencilere felsefe, politik ekonomi, tarih, siyasal ve sosyal bilimler, kadın ve hukuk kürsülerinin yanı sıra Türkiye akademi dünyasında görmezden gelinen Kürdoloji gibi alternatif kürsülerden ders alma şansı da sunuluyor. Aynı zamanda Arapça, Kürtçe ve İngilizce dil atölyeleri de bulunan ve Sovyet eğitim sistemindeki emekçi üniversitelerine gönderme yaparak yetişkin eğitimine yönelen akademide işçiden öğrenciye, avukatan hemşireye dek çeşitli meslek ve yaş gruplarından öğrenciler ders görüyor. Kendisini burjuva eğitim sisteminin tam karşısında konumlayan akademide katkı payı adı altında ders başına cüzi miktarlarda ücret alınıyor.Ekonomik krizin dayattığı koşullar içinde, Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde “neoliberal entelektüel terör” olarak adlandırdıkları varolan akademik hayata karşı bir alternatif olmayı hedefleyen akademinin kurucuları arasında İsmail Beşikçi, Mihri Belli, Naci Kutay, Korkut Boratav gibi tanıdık isimler de mevcut. Eğitim sonrasındaki sürecin örgütlenmesini sendikalar, siyasi parti, örgüt ve çeşitli organizasyonlara bırakan akademi, emekçi semtlerinde çeşitli organizasyonlar yapmak ve okulun İstanbul dışındaki illerde de faaliyete geçmesini sağlamak gibi alanlara yönelmiş durumda.Tarih kürsüsünde Sosyalizm ve Devrimler Tarihi, kadın kürsüsünde Kadın Sorunu ve Sosyalizm dersleri veren Mukaddes Erdoğdu Çelik akademiye referans noktası olarak, gerçeğin bilgisini dünyaya açıklamış ilk eğitim sistemi olduğunu düşündüğü Sovyet sistemini gösteriyor. Hedeflerinin pratik etkinlikler içinde olan kesimlere akademik bir düzlem sunmak olduğunu belirten Çelik, bir akademi kurma projesinin yeni olmadığını fakat Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde projenin hız kazanarak bu aşamaya geldiğini söylüyor. Çelik sorularımızı yanıtladı: Açılacak kürsüleri nasıl belirlediniz, ders verebilecek insanların uzmanlıkları üzerinden mi? Yoksa elzem gördüğünüz başlıklar çerçevesinde mi eğitmen kadrosunu toparladınız? Öncelikle kürsüleri belirledik, sonra insanları toparladık. İstediğimiz başlıkların hepsini de açamadık. Buna karşın Kürdoloji ve Kadın gibi yenilikçi başlıklar altında ders vermeye başladık. Kadın konusu çerçevesinde BEKSAV’da yapmış olduğumuz atölye çalışmalarından bir adım […]

Kadınım, sömürülmek için varım

2003 yılında kurulan Filmmor Kadın Kooperatifi sadece kadın katılımcıların yer aldığı ve kadınlar için üretmek, paylaşmak, itiraz etmek ve eyleme geçmek için tasarlanmış bir platform. Altı yıldır yapılan filmler, düzenlenen paneller, söyleşiler, sergiler ve atölyelerle cinsiyetçiliğin önüne geçebildikleri bir dünya düşünün izini sürüyor. Kadınların Medya İzleme Grubu, Anayasa Kadın Platformu gibi çeşitli kadın örgütlerine destek veren Filmmor ekibi, kadınlara kendini ifade etme, yaratma, ayrımcılığa, şiddete ve sömürüye karşı koyma ortamı sunuyor. Bu yılki organizasyon yine kadın yönetmenlerin çektiği film ve belgesellerle sesini duyurmaya devam ediyor. Bu küçük beden tecavüz edilmek içindir İngiltere’de Ulusal Sinema Okulu’nda görüntü yönetmenliği ve yönetmenlik eğitimi gören Kim Longinotto’nun çektiği Rough Aunties (Teyzeler) belgeseli Güney Afrika’da tacize, tecavüze, kötü muameleye maruz kalmış kadınlara yardım eden kuruluşları anlatıyor. Beş kadının bir araya gelerek oluşturdukları “Ayıcık Bobi Operasyonu”, tecavüz edilen küçük çocukların yaşadıklarını anlatmalarını ve adaletin yerini bulmasını amaçlıyor. “Ayıcık Bobi” dedikleri ayıların üstünden tecavüz ya da taciz mağduru çocukların nerelerine dokunulduğu, onlara nasıl tecavüz edildiği çocukları zorlamadan anlattırılıyor. Başına gelenleri oyuncak ayının üstüne bantlar yapıştırıp kalemle işaretleyerek gösteren çocuklar, suçlulular yakalanana kadar dernek evinde bakılıyor. Ailelerinin bile sahip çıkmadığı bu çocuklara hem psikolojik destek sağlanıyor hem de hukuksal süreçte yardımcı olunuyor. Polisle birlikte evlere baskınlar düzenleyen bu beş kadın, altı yaşındaki bir kıza tecavüz eden oğlunu koruyan bir annenin “O kıza önce babası tecavüz etti, oğlumu niye tutukluyorsunuz?” sözleriyle karşılaşabiliyor. Tecavüze uğramış on bir yaşındaki zeka özürlü kızın evine döndüğünün ertesi günü büyükbabası tarafından da tecavüze uğraması Zulu halkının ne kadar yozlaşmış olduğunu düşündürtüyor. “Bir toplumun ruhunu en iyi çocuklarına davranışı yansıtır” diyen Nelson Mandela’nın sözlerini hatırlatan belgesel izleyende bir an Zulu halkını “ötekileştirme” eğilimi yaratıyor. Oysa Güney Afrika’da yaşanan çocuk istismarları Türkiye’dekinden farklı değil. Prof. Dr. Oğuz Polat’ın 23 Nisan: Çocuk Hakları ve Türkiye konulu makalesinde belirttiği gibi “Adalet Bakanlığının son açıkladığı verilere göre Türkiye’de yılda […]

Erkeklik krizde mi?

Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın düzenlediği “Toplumsal Cinsiyet” konulu söyleşi programının ilk oturumu, Bülent Somay, Doç. Dr. Aslı Tunç ve Doç Dr. Ferhat Kentel’in katılımıyla gerçekleştirildi. Söyleşide mikrofonu alan ilk isim Doç. Dr. Ferhat Kentel’di. Kentel, toplumsal cinsiyetten bahsederken, modern toplumun yeniden inşa ettiği o ikili düşünme mantığına ilişkin somutlaşmak gerektiğini savundu. Kadın ve erkek olarak doğduktan sonra, cinsiyetin küresel olarak şekillendiğini ve bunun adının en sonunda “toplumsal cinsiyet” adını aldığını düşünen Kentel, modernleşmenin artık çok daha farklı bir boyut aldığına değindi. “Modernlik en çok modernleri ezer” diye konuşan sosyolog, modernliğin aslında bir tür sınav vermek olduğunu anlattı:“Kadınlık ve erkeklik algılarımızda birbirleriyle karışıyor. Bunlar birbirleri arasında bir erozyona uğruyor. Yani aslında hayat, erkeklik durumunu kadınsıl bir duruma dönüştürüyor. Erkekler bütün hayatları boyunca bu dilin taşıyıcıları ve erkekler kadınsılaşmakla karşı karşıya kalabilirler.” Konuşmasının sonunda “kadınca yaklaşım” ifadesini tırnak içinde kullanarak vurgu yapan Ferhat Kentel, erkek dilinden olmayan bir tarih yazmanın mümkün olduğunu ve bunun ayrıca şart olduğunu belirtti. Oturumdaki ikinci konuşmacı ise Doç. Dr. Aslı Tunç oldu. Tunç, konuyu medya açısından ele alarak temsiliyetin neden önemli olduğuna ve insanların toplumsal rollerin sorunlu yansımasından neden şikayetçi olduğuna değindi. “Algılarımızı yoğunlaştırmakta ve geliştirmekte olan medyanın haber dili de erkek” diyen Aslı Tunç, karar mekanizmalarının erkek egemen bir dile sahip olduğunu söyledi. “Eş anne, fedakâr kadın tiplemesi de medyanın kadını temsil ettiği diğer durumlardır. Gazetelerde arka sayfalarda yer alan kadın fotoğrafları ve üçüncü sayfalarda magazin nesnesi olarak sunulan kadınlar… Bütün bunların hepsi kadını, haberle ilgisi olmasa da cinsel bir nesne olarak gösteriyor.” Medyada son zamanlarda sıklıkla yer alan kadın kuşaklarından da bahseden Tunç, bu programların kadına ses verdiği fikrine inanmadığını belirtti. “Medya var olan rolleri tekrar üretiyor ve bize sunuyor. Bu çok muhafazakâr bir duruş. Dolayısıyla, toplumu hep geriye çekmek, herkesin diline inmek ve herkesi kucaklamak zorunda. Bu da bildiğiniz gibi çok kötü bir durum” diye […]

Bilim ve Teknik’te ‘salla başı al maaşı’

Türkiye’nin en eski ve en çok satan süreli yayınları arasında yer TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yaşanan Darwin ve Evrim Teorisi sansürünün arkasında, son bir yılda kurumun ve derginin yapısında yaşanan değişim yatıyor. Uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenen Raşit Gürdilek’in Nisan 2008’de görevden alınmasının ardından bu görevi üstlenen Dr. Çiğdem Atakuman’ın TÜBİTAK yönetiminin dergiye müdahale etmesine göz yumduğu ve dergi çalışanlarının dergiye katkıda bulunmasına engel olarak uzaklaşmasına neden olduğu iddia ediliyor. HaberVs’nin ulaştığı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yazıişleri eski çalışanları bu iddiaları doğruluyor. Bu isimler Raşit Gürdilek’in görevden alındığı Nisan 2008’den itibaren dergiyi hazırlayan ekibe iş yaptırılmadığını, içeride üretilen yazıların hiçbir neden gösterilmeden yayına konmadığını ve hemen tüm içeriğin dergi dışındaki isimler tarafından üretildiğini dile getiriyor. Bu durumu TÜBİTAK yönetimine ve Bilim ve Teknik dergisi Yayın Kurulu’nda da yer alan Prof. Dr. Ömer Cebeci’ye sözlü ve yazılı olarak ilettiklerini ifade eden eski çalışanlar, girişimlerine hiçbir zaman cevap alamadıklarını söylüyor. “İş yapma, seyret” Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman derginin kadrolu yazarlarına, yazı yazmaları yerine dışarıdan gelen yazıları değerlendirme görevi verdi. Bu durum sadece yazarlar için değil, derginin hemen tüm çalışanları için geçerliydi. Örneğin derginin redaktörü (düzeltmen) kendi işini yapmak yerine, yayında kullanılmayacak yabancı dilde metinlerin çevirisiyle görevlendirildi ve redaksiyon işi dışarıya yaptırıldı. Her ay ortasında yapılan Yayın Kurulu ve yazıişleri çalışanlarının katıldığı toplantılar iptal edildi. Bu toplantılar bir sonraki sayısının içeriği, bilimselliği ve kapak konusunun belirlenmesi için yapılıyordu. Ancak son bir yıl içerisinde ya hiç yapılmadı, ya da göstermelik şekilde gerçekleşti, Çünkü içeriğe dair dergi çalışanlarının görüşü alınmıyordu. Maruz kaldıkları muamelenin bir “yıldırma ve temizleme” operasyonu olduğunu düşünen dergi çalışanları istifa ettiler. Gülgün Akbaba, Gökhan Tok, Elif Yılmaz, Zeynep Tozar ve Serpil Yıldız son bir yılda dergiden ayrılan isimler arasında. Krizin nedeni düzensizlik Mart 2009 sayısındaki Darwin kapağının sansüre uğraması bir sürpriz olarak değerlendirmekle birlikte son dönemde yaşanan başıbozukluğa […]

Evrim Teorisi ve Türkiye

Türkiye, modern biyolojinin temelini oluşturan Evrim Teorisi’ni kabul etmekte en çok direnç gösteren ülkelerden biri. Öyle ki, ABD’de bir grup bilim insanının 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 27’si bu teoriye inanıyor. Bu oran, araştırmaya dahil edilen 34 ülke içinde en düşük olmasıyla dikkat çekiyor. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in Bilim ve Teknik dergisinde kapak krizine yol açan ve bundan tam 150 yıl önce ortaya atılan Evrim Teorisi, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ve doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini kabul ediyor. Buna göre insan goril ya da şempanze gibi türlerle benzerlik gösteriyor. Teori, semavi dinlerin temelinde yer alan “yaratılış” fikrine ters düştüğü gerekçesiyle özellikle dindar kesimlerden tepki görüyor. Bilim dünyası tarafından kabul gören ve bir başka teoriyle çürütülemeyen Evrim Teorisi’ne karşı son yıllarda, dini çevrelerde de büyük bir yumuşama gözlemleniyor. Örneğin Darwin ve çalışmalarının geleneksel muhaliflerinden İngiliz Kilisesi, geçtiğimiz yıl “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkilerde hatalı olduğumuz ve bu nedenle başkalarının seni yanlış anlamasına sebep olduğumuz için özür dileriz” açıklamasıyla ölümünden 125 yıl sonra bilim adamından af diliyordu. Geçen hafta benzer bir tepki veren Papa 2. Paul “Evrim bir hipotezden çok daha fazlasıdır” diyordu. En az inanan ülke ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı 2005’te, Evrim Teorisi hakkındaki bir saha çalışmasında 34 ülkede yaşayan erişkinlere “Bildiğimiz haliyle, insanoğlu daha önceki hayvan türlerinden gelişti” cümlesini onaylayıp onaylamadıkları sordu. Alınan cevaplar 1985-2005 yıllarındaki kamu oylamalarından elde edilen verilerle bir araya getirildi. Çalışmanın sonucunda Türkiye, evrimi yüzde 27’lik oranla en az kabul eden ülkeydi. Türkiye’yi ABD takip ederken, İzlanda, Danimarka, Fransa ve Japonya’da yaşayanların yüzde 80’i evrimin kesinlikle doğru olduğunu kabul ediyordu. “Öğrencinin seviyesini aşan” teori Diğer taraftan, Türk eğitim sistemi de Evrim Teorisi’ni neredeyse yok sayıyor. Teori, ilköğretimte sadece 8. sınıfta fen bilgisi kitabında yüzeysel olarak anlatılıyor. […]

Su savaşları İstanbul’da

Küresel ısınma nedeniyle azalan su kaynaklarının ve dağıtımının özelleştirilmesini savunan ticari kuruluşlarla küreselleşme karşıtları bu kez de İstanbul’da karşı karşıya geliyor. Dünya Su Forumu’nun beşincisi 16- 22 Mart tarihleri arasında Haliç’in iki yakasında Feshane’de ve Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılacak. Dünyada suyun özelleşmesini savunan Dünya Su Forumu’na karşı çeşitli sivil toplum kuruluşları ve Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) suyun kamu malı olarak kalmasını savunan organizasyonlar gerçekleştirecekler. Bu amaçla çalışan Alternatif Su Forumu 20- 22 Mart tarihlerinde Silahtarağa Santralistanbul’da, Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu da 15- 22 Mart tarihleri arasında İstanbul’un farklı semtlerinde yapılacak. Değişik ülkelerden hükümetler ve su konusunda çalışan uluslararası şirketlerin desteklediği Dünya Su Forumu, suyun verimli kullanımı için özelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Buna karşılık küreselleşme karşıtı organizasyonlar Meksika, Bolivya gibi ülkelerde su özelleştirmesiyle fiyatların arttığını, çiftçilerin ve geniş halk kitlelerinin suya ulaşmakta büyük sorunlar yaşadığını belirterek özelleştirme taleplerine karşı çıkıyor. Yavaş yavaş özelleştirme Alternatif Su Forumu üyesi, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi Koordinatörü Diren Özkan’a göre alternatif forumlar Türkiye’de ses getirebilir. 5. Dünya Su Forumu’ndan önce de Türkiye’de su satışlarının olduğunu, bunun da fazla kamuoyuyla paylaşılmadığını belirten Özkan, resmi forumda da kamuoyuyla paylaşılmadan satışların gerçekleştirileceğini ve bunun alternatif forumda dile getirilmesinin kamuoyu yaratılmasına etken olacağını savunuyor. Susuzluğun her an ortaya çıkabileceğinin altını çizen Özkan, uluslararası şirketlerin gelip Türkiye’de baraj yapmalarının da özelleştirmenin bir sonucu olduğunu, fakat bunun ekonomik kalkınma gibi sunulduğunu belirterek, yavaş yavaş belli etmeden suları özelleştirildiğine dikkat çekiyor. Suyun Ticaretleşmesine Hayır Platformu üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği bölümünden Prof Dr. Beyza Üstün ise ticarileştirmenin kesin hayata geçeceği ve bunun görmezden gelinemeyeceği görüşünde. Forumun misyonunun suyun piyasa üzerinden değerlendirilmesi olduğunun altını çizen Üstün, ”Çünkü forum bunu kendi bildirgesi olarak görüyor. Kendi bildirgesine ve onları destekleyen kuruluşlara baktığınızda misyonlarının ne olduğunu anlıyorsunuz. Türkiye buna gebe.” diyor. Büyük Ortadoğu’nun su deposu… Kendi su kaynakları olan Türkiye’nin diğer ülkelerle kıyaslandığında […]

Doların tırmanmasında ‘varlık barışı katakullisi’nin de payı var!

Son günlerin en dikkat çeken göstergesi doların tırmanışı. 1.80 TL bandına tırmanan doların bu yükselişinin ardından sorulan iki soru var? Daha ne kadar sürer ve neden yükseliyor? Doların tırmanışına etki eden birçok etkenden söz edilebilir. Bunların bir kısmı iç, bir kısmı dış dinamikle ilgili. Başta ABD’den olmak üzere dış dünyadan gelen haberler hep kötümser. Dolayısıyla, yerli paraya güveni olmayanlar dolara sığınıyorlar. Bunun yanında dış yükümlülükler, borçlanmalar hep dolarla yapılmış. Açık pozisyonları kapamak için dolara talep var. Avrupa Birliği’nin Doğulu 10 üyesi, tam S.O.S. veriyor ve AB’nin “neşede tasada birlik” sözüne güven dibe vurmuş durumda. Doğulu ortaklar yardım istedikçe Batılılar, IMF kapısını gösterdiler ortaklarına. Bu da ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış durumda.IMF ve Dünya Bankası her birkaç ayda bir öngörü yenileyip hızla 2009 için tüm dünyada negatif büyüme öngörüsüne geçtiler. Bunlar, 2010 için verilen canlanma umutlarını bir başka yıla ertelemekle eşit anlama geliyor. İçeride ise, açıklanan her gösterge, Türkiye’nin 2008 son çeyrek büyüme verisinin çok düşük çıkacağını, daha önemlisi 2009’da, tıpkı 2001’deki gibi dramatik bir küçülme yaşanacağının sinyallerini veriyor. Son açıklanan yüzde 21’lik sanayi üretim düşüşü, haftaya açıklanacak yeni işsizlik verileri ve ay sonunda yayınlanacak 2008 son çeyrek büyüme verileri, dibe gidişi iyice teyid edecek. Bunlar, dolara yönelişi hızlandırırken, sanayi üretimindeki düşüşler, ihracat geliri ve döviz girişlerinin azalacağını da gösteriyor. Bütün bunlara karşılık, özel sektörün dış borç ödeme yükümlülükleri biliniyor ve bunlara IMF üstünden bir çözüm üretilmesi beklentisi, Hükümetin 29 Mart kilitlenmesi ile henüz gündeme girmiş bulunmuyor. IMF ile anlaşma yapılsa bile girmesi beklenen dış kaynağın bu sorunun çözümünde kullanılıp kullanılmayacağı belli değil. Bu da açık pozisyonu bulunanları tedirgin ediyor ve dolara talebi diri tutuyor. Katakulli… Gelelim hiç hesapta olmayan bir başka etkene. O da bir katakulli, ya da alicengiz oyunu ile ilgili. Hükümetin, geçtiğimiz Ekim’de icat ettiği “varlık barışı” icraatı, umulmadık bir yararlanma biçimi ortaya çıkardı.Yurt dışındaki kara dolarları çekmeyi […]

Sinan Güler; genlerinde basketbol var

Sinan Güler Efes Pilsen’in gözde basketbolcularından biri. Takım arkadaşları ve yakın çevresi ona kısaca “Si” diyor. 25 yaşında ve kendini “doğma büyüme basketbolcu” olarak tanıtıyor. Haklı da. Uzun yıllar Eczacıbaşı ve ulusal takım forması giyen, hatta çoğu kez son 25 yılın en iyi oyun kurucusu diye nitelenen Necati Güler’in oğlu. Ağabeyi milli basketbolcu Muratcan (29) halen Beko Basketbol Ligi’nin güçlü takımlarından Beşiktaş Cola Turca’nın önemli oyuncularından. Annesi Nilgün Konur ise evlenince basketbolu bırakmış. Ailesinin basketbolcu olması dışında, onun bu spora yönelmesinde en büyük faktör, bir dönem İstanbul’da, basketbolun en fazla izlendiği yer olan Spor ve Sergi Sarayı’nda büyümüş olması. Güler, “Spor ve Sergi Sarayı, insanların aileleriyle günde dört – beş maç birden izleyebildikleri bir ortamdı ve ben de orada koşturan veledin tekiydim” diyor. Yedi yaşından beri basketbol oynayan Güler, lise ikinci sınıfa kadar sınıfın ve neredeyse okulun en kısa öğrencilerinden biriymiş. Uzun bir süre “boyum uzamayacak mı, uzamazsa n’aparım” diye düşünmüş, ama sonunda korktuğu başına gelmemiş. İlk olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) altyapı basketbol takımında oynamaya başlayan Güler, lise bitene kadar da Beşiktaş’ın altyapısında oynamış. Mezun olur olmaz da Beşiktaş’ın A takımında yerini almış. Üniversite eğitimine İstanbul Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde başlasa da, sene sonunda üç dersten bütünlemeye kalan Sinan Güler, o dönemi “Beşiktaş’ta da işler yolunda gitmeyince, karşıma çıkan ilk fırsatta Amerika Birleşik Devletleri’ne kapağı attım” diye anlatıyor. ABD’nin Utah eyaletine bağlı Salt Lake şehrinde bir okulla anlaşarak iki sene boyunca hem işletme yöneticiliği okuyan hem de basketbol oynayan Güler, daha sonra da Montana eyaletinde bir okulla anlaşarak aynı bölümde okul ve spor hayatını sürdürmüş. “Sporla eğitimin beraber yürütebildiği en iyi yer Amerika” diyen Sinan, eğitim, basketbol olgunluğu ve fiziksel açıdan ABD’ye giderek en doğru kararı verdiğini söylüyor. Hedefte NBA var ABD’deki hayatı Sinan Güler’in yalnız kişisel gelişiminde değil, fiziksel gelişiminde de önemli rol oynuyor. Amerika’ya gittiğinde hayli […]

Darfur’da ‘Atlı Şeytanlar’ın sonu gelecek mi?

Türkiye ziyaretinden son anda vazgeç(iril)en Sudan devlet başkanı El Beşir hakkındaki tutuklama emri, Darfur’da yıllardır yaşanan büyük acıları dünyaya bir kez daha hatırlatıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Sudan Devlet ve Genelkurmay Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur’da savaş suçu işlemesinden dolayı geçtiğimiz mart ayında tutuklama emri çıkartmıştı. 2005 yılından beri Lahey’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan El Beşir, bugüne kadar savaş suçundan yargılanan görevdeki ilk devlet başkanı. “Darfur’daki saldırıları bilerek yönetmek, cinayet, tecavüz, işkence, zorla göç ettirme ve yağmalama” suçlarından sorumlu tutulan El Beşir, çıkarılan tutuklama emrini “Üzerine yazılan mürekkep kadar değersiz” olarak nitelendirdi. Sudan’da doğup orduya katılan El Beşir, 1973 Mısır-İsrail savaşında Mısır ordusunda görev aldı. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri’nde askeri ateşelik yapan El Beşir, Sudan’a dönmesiyle generalliğe yükseldi. 1989’da Sudan devlet başkanı Sadık El Mehdi’nin devrilmesiyle sonuçlanan darbede yer alan El Beşir, 1993’te Devrimci Hareket Konseyi’nin feshedilmesiyle devlet başkanlığına getirildi. El Beşir’in sorumlusu sayıldığı Darfur krizi 2003’ten bu yana 300 bin insanın ölmesine, milyonlarcasının da yerinden edilmesine neden oldu. Ateşkes denemeleri yapılsa da çatışmalar hala devam ediyor. Sudan’ın Darfur Eyaleti’nde yüz binlerce insan, köktendinci hükümetin desteklediği “Cincavit” adı verilen Arap milisleri tarafından sistematik olarak katlediliyor. Haritadan öte hikayesiyle Darfur Darfur, haritaya baksanız Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ın batı kesiminde bir eyalet yalnızca. Oysa altı yıldır süregelen iç savaş başka tanımlar yüklemiş bölgeye: İktidar tarafından desteklenen, planlı bir katliam, yerle bir edilen evler, o evlerde katledilen veya oraları terk etmek zorunda bırakılan milyonlarca insan, ırzına geçilen kadınlar ve içlerinde korku, dimağlarında gizli felaket öyküleriyle hayatta kalanlar… Haritaya buradan bakınca, o sıradan eyalet, tarihin en büyük soykırımlarından birinin yaşandığı, açlık ve hastalıkların kol gezdiği bir dramın ev sahibi oluveriyor bir anda. 2003’te başlayan katliam için önce 2004’te birkaç ülke bir araya gelerek, evlerinden edilen mültecilere yardım amacıyla kampanyalar düzenledi. Bu arada dünyanın çeşitli yerlerinden önemli insanlar bölgeyi ziyaret […]

Kriz, evdeki şiddeti artırıyor

Ekonomik kriz, patronlar, küçük hissedarlar, CEO’lar, genel müdürler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar derken her gün daha fazla kişiyi etkisi altına alıyor. Ancak krizden nasıl etkilendiği hiç tartışılmayan bir kesim var ki, onlar çözümü yine kendi aralarında tartışarak bulmaya çalışıyorlar. Kadınlar, 8 Mart yaklaşırken seslerini duyurmak ve krizde yaşanan sorunları paylaşmak için Kadıköy Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde ‘8 Mart: Ekmek ve Gül İçin’ etkinliği kapsamında düzenlenen ‘Kadınlar Krizi Konuşuyor’ forumunda fikirlerini paylaştılar.Krizde en çok ezilenler kadınlar Forumda konuşan çevirmen-yazar Hülya Civelek, kriz bahanesiyle en çok ezilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu ve işverenlerin krizi silah olarak kullandığını belirtti. “Patronlar krizi bahane ederek daha fazla sömürüyor ve ezilmemize neden oluyorlar. Bunu çok rahatlıkla kullanabiliyor sizi çalıştıranlar. Eve geliyorsunuz evde eşinize yansıyor; siz çocuğunuza yansıtıyorsunuz, o okuyorsa okul ona yansıtıyor. Okullarda borçtan dolayı doğal gaz yanmıyor; velilerden para istiyorlar bu yüzden. Çocuğun muhatabı anne, okulun sıkıştırdığı muhatap aldığı anne, ama kadının cebinde para yok. O baskının yanında, çocuğun soğukta okuyor olmasının baskısı da kadının omuzlarına biniyor. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir durum bu. Çocuğun sürekli ihtiyaçları var ve ilk temas ettiği kişi anne oluyor. Kadınlar artık çocuklarını okula götürürken, hocalarla, müdürle yüz yüze gelmemek için okula girmeden çocukları dış kapıdan bırakıyorlar” dedi.Kriz mağdurları Kadınların, krizin etkisini yaşayan toplumsal kesimin ana omurgasını oluşturduğunu belirten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi genel sekreteri Özge Ozan, bu dönemlerde en çok işten çıkarılanların kadınlar olduğunu ekledi. “Otomotiv ve tekstil sektörünün kalbi Bursa, kriz yüzünden ekonomik olarak çökmüş durumda. Her gün 10 binlerce kişi işsiz kalıyor. Tekstil, kadınların en yoğun çalıştığı sektörlerden biri. Kadınların işsizlik oranında çok büyük artış var. Kadınlar öncelikle işten çıkarılanlar oluyorlar. Çünkü erkek eve ekmek götürür; kadını hemen gözden çıkarıyorlar” dedi.Kadınların çalışabilmesi için gerekli olan temel koşulların kriz bahanesiyle ortadan kaldırıldığını ifade eden Ozan, ücretlerin aşağıya çekildiğini; yemek ücretleri, emzirme ücreti gibi hakların kesildiğini ve maaşların geç […]

“AKM Ayasofya değil”

2010 İstanbul AKB Ajansı YK Başkanı Nuri Çolakoğlu’nun "AKM’nin yenilenmesi için önlerinde 10 ay gibi kısa bir süre olduğu" açıklaması üzerinden beş ay geçti; yenileme başlamadı. Yenileme projesini Ekim 2008'de teslim eden Mimar Murat Tabanlıoğlu ile AKM yenileme projesini ve gelişmeleri konuştuk.

Madem öyle, Danny Boyle

1956’da İngiltere’de doğan İrlanda kökenli Danny Boyle, 1980’de Kuzey İrlanda’da BBC’nin prodüktörü olarak medyaya adım attı. Mr.Wroe’s Virgins (Bay Wroe’nun Bakireleri) The Night Watch, The Hen House ve Scout dizilerini yönetti. Yönettiği televizyon dizileriyle adından söz ettiren Doyle, ileride çekeceği filmlerin kalitesini biraz da tiyatro sektöründeki deneyimine borçlu. 1982-1987 yılları arasında Joint Stock Tiyatrosu ve Royal Court Tiyatrosu’nda sanat yönetmenliği yapan Boyle, ödül kazanan birçok projede görev aldı. Farklı kamera kullanımı ve senaryoyu zekice uyarlama yeteneğiyle ilk uzun metrajlı filmi The Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) ile kariyerinin daha başındayken doruğa tırmandı. Kerry Fox, Christopher Eccleston ve Ewan Mcgregor’un başrolünü paylaştığı film başta çok samimi görünen üç arkadaşın işin içine para girince değişen karakterlerini ortaya koyuyor. Birbirlerini atlatıp paranın tamamına sahip olma hırsları yüzünden kaybettikleri arkadaşlıklarını ve insanlıklarını işleyen film adeta Thomas Hobbes’un Leviathan’da geçen “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) sözünü kanıtlar nitelikte. Senaryosunu John Hodge’un yazdığı film giriş bölümündeki unutulmaz repliği “Utanmıyorum. Sevgiyi tanıdım, reddedilmeyi tanıdım. Duygularımı açıklamaktan korkmuyorum. Örneğin güven ya da dostluk… Bunlar bir insanın hayatındaki önemli şeylerdir; önemi olan, size hayatınız boyunca yardımcı olan şeyler. Dostlarınıza da güvenemeyecekseniz kime güveneceksiniz?” ile de hafızalara kazındı. Bafta dahil birçok festivalden ödülle dönen film, Evan Mcgregor’un da ünlenmesinde büyük rol oynadı. Son on yılın en iyi filmi gözüyle bakılan Shallow Grave’den (Mezarını Derin Kaz) sonra Boyle, sinema tarihine adını yazdıracak kült filmi Trainspotting’le kendi çıtasını bir kez daha yükseltti. Mezarını Derin Kaz filminde işlediği gerilimi Trainspotting’de mizahla bütünleştiren Boyle, ortaya birçok eleştirmenine göre sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini çıkardı. Senaryosunu yine John Hodge’un yazdığı, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan film, inanılmaz bir ilgiyle karşılandı. Küçük bütçeli filmlerde yeteneğini kanıtlayan Boyle, yine arkadaşlık teması üstünden uyuşturucu, para ve açgözlülük konularını işlediği Trainspotting ile sinema tarihinde de yeni bir dönem başlattı. Filmin hızlı temposunu video klip estetiği ile […]

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları…

Sivil toplum kuruluşları (STK), suyun ticarîleştirlmesinin önünü açtığını iddia ettikleri 5. Dünya Su Forumu öncesinde, uluslararası bir vicdan mahkemesi kurarak suya erişimdeki güçlüklerin artmasına katkıda bulunan ülkeleri ve siyasetçileri gıyaplarında yargılayacak. 10 – 14 Mart tarihleri arasında Tophane’deki eski tütün deposu binasında yapılacak 3’ü Türkiye’den 7 kişilik bir jürinin bulunacağı mahkemede Türkiye, Brezilya ve Meksika ülkelerinin su politikaları ele alınacak. Brezilya ve Meksika’dan iki davanın ele alınacağı mahkemede Yusufeli, Munzur ve Ilısu baraj projeleriyle ilgili Türkiye’den Başbakan Tayyip Erdoğan ve Enerji Bakanı Güler ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in de aralarında bulunduğu 17 zanlı hakkında verilecek karar 14 Martta açıklanacak. Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği ile Latin Amerika Su Mahkemesi örgütünün ortaklaşa düzenlediği su mahkemesinde ayrıca bugüne kadar çözüm getirilemeyen su sorununa ve dolayısıyla ortaya çıkan su çatışmalarına ilişkin öneriler de sunulacak. Su ticari metaya döndü Bugüne kadar Amerika, Meksika, Hollanda ve Brezilya’da yapılan Uluslararası Su Mahkemesi’nde, ülkelerin su projeleri üzerinde çalışıp yargılama gerçekleştiriliyor. Türkiye’de yapılacak mahkemenin düzenleyicilerinden Heinrich Böll Stiftung Derneği de bugün (4 Mart 2009) bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan derneğin Türkiye sorumlusu Ulrike Dufner, suyun ticari bir metaya döndüğünü belirterek bu süreçte kurulan baraj ve diğer tesislerin hem doğaya hem de halka ciddi zararlar verdiğini mahkemede de yaşanan bu sorunlara çözümler üretmeyi amaçladıkların söyledi. Gelecekte 3 milyar insan susuz Amacın yargılamaktan çok mevcut sorunları alternatif bir bakışla ele alarak insan hakkı odaklı çözümler üretmek olduğuna değinen Dufner, mahkemede Türkiye’den Çoruh nehri üzerindeki Yusufeli barajı, Munzur çayı ve Ilısu barajı olmak üzere üç, Mexico City’den ve Brezilya’dan bir olmak üzere beş davanın görüleceğini söyledi. Mahkemeye davalı olarak çağırılanlar arasında Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Çevre BakanıVeysel Eroğlu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e faks ve elektronik postayla çağrıda bulunulduğunu belirten Dufner, “Ancak henüz hiç birinden geri dönüş almadık. Biz mahkemede tüm tarafları dinlemek istiyoruz. Hükümetler ve yetkililer su […]

Obama ve Erdoğan’ın ortak yönü

Tuğba Kalafatoğlu Amerika’daki birçok politikacıyla çalışmış, Obama ve Clinton’un siyasi danışmanları arasında yer almış başarılı bir Türk kadını. Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Kendi ismini taşıyan şirketinin yönetim kurulu başkanlığının yanısıra American Communication Association (ACA-Amerikan İletişim Derneği) başkanlığını da yürütüyor. Politik iletişim konusunda uluslararası deneyime sahip Kalafatoğlu ile ABD ve Türkiye’deki siyasi dengeleri konuştuk. Politikaya girişiniz nasıl oldu?Bir gün siyasal bilgiler dersi aldığım hocama gönüllü çalışmak istediğimi söyledim. Üniversite birinci sınıftayken gönüllü olarak Demokrat Parti’de haftanın 3 günü çalışmaya başladım. 1994 yılında Robert Kerrey* seçimleri kaybedecek gibi görünüyordu.. Nebraska Cumhuriyetçilere oy veren bir bölgeydi ve Cumhuriyetçiler önde gidiyordu. Özellikle, Güney Omaha’da Meksikalılar yaşıyordu ve Demokrat partiyi iyi tanımıyorlardı. Kampanya yöneticisinin yanına bir gün gittim ve “seçimlerde kampanya yazılarını İspanyolca yazsak, Güney Omaha’da seçim çalışması yapsak” dedim. Çünkü bu bölgede yaşayanların çoğunluğu ingilizce bilmiyordu. Robert Kerrey, seçim çalışmaları için Washington D.C.’den geldi ve yaptığımız toplantıya girdi ve bana söylediklerimi herkesle paylaşmamı istedi. “Sen bana nerede ne zaman bulunmam gerektiğini söyle ben orada olacağım” dedi. İspanyolcası çok iyi olan kız arkadaşımla birlikte Omaha’daki mahalleleri dolaştık. Arkadaşıma, kampanya yazılarını ben İngilizce yazacağım, sen de İspanyolca’ya çevireceksin dedim. Robert Kerrey’nin oy oranı yüzde 11 iken yüzde 80’lere çıktı ve seçimleri kazandı. Televizyonda özellikle benim ismimi vererek teşekkür etti ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Bana öğrenci çalışması vizesi çıkardılar ve haftada 20 saat Demokrat Parti’de çalışmaya başladım. Kerrey daha sonra benim ismimi Bill Clinton’a verdi. 1996 yılında Clinton’ın ekibiyle çalışmaya başladım. Kısacası bir kapıyı çalmakla hayatım değişti. Türkiye’deki politik anlayışı nasıl buluyorsunuz?Türkiye’deki politikacıları ben “eski okul” ve “yeni okul” sistemiyle çalışan politikacılar olarak ikiye ayırıyorum. Türkiye’de genelde “eski okul” sistemiyle çalışan politikacılar var. “Yeni okul” sistemiyle giden politikacılar zaten başarılı oluyor. “Eski okul” seçmenlerle birebir görüşmüyor, başa geçtikten sonra “beni kimse yerimden edemez” diye düşünüyorlar. Oysa “yeni okul” sistemiyle giden politikacılar, kazandım, […]

Kadınlar vardır…

Kadınların siyasette ne kadar temsil edildiği, pozitif ayrımcılık, kota tartışmaları kadın örgütleri ve siyasi çevrelerde sürüp giderken yerel seçimler kapıya dayandı ve adaylar bir bir açıklanmaya başladı. Bağımsız kadın örgütleri ve feministlerin bir araya gelerek oluşturdukları Seçimler İçin Feminist Kollektif Platformu da kendi adayını açıkladı: Ülfet Taylı. Beyoğlu Belediyesi başkan adayı Taylı, Mor Çatı gönüllüsü olarak yıllardır kadın hareketinin içinde olan bir feminist aktivist. Özellikle kadınlar için Beyoğlu’nun sorunlarını irdeleyen ve bunlara feminist bir perspektiften çözüm yolları arayan Taylı’nın seçim vaatleri de alışılmışın dışında. O, ne bir ev bir araba anahtarı, ne de mazotu 1 TL yapmayı vaat ediyor. Daha gerçekçi, daha insani, daha kadınca vaatlerle oy toplama hedefinde. Kadınların, emekçilerin, engellilerin, eşcinsellerin, etnik ve dinsel kimliği yüzünden dışlananların, sosyal, siyasi ve iş yaşamına entegre olmalarını sağlayacak önerilerle geliyor karşımıza.Türkiye’de kadınların siyasi yaşama katılımı neden az? Siyasette aktif rol oynamalarını engelleyen unsurlar nedir?Cumhuriyetin kuruluş yıllarında parlamentoda o yıllar için oldukça iyi sayılabilecek bir oranda temsil edildiklerini görüyoruz kadınların. Feminist tarihçiler Osmanlı kadınlarının bu konuda ciddi mücadeleler verdiklerini de ortaya koydular. Ama bu dönemde egemenlerin onlar için çizdiği sınır, ülkenin “çağdaş medeniyetler” seviyesinde olduğunu ortaya koymaları, ülkenin vitrini olmaları. Kendileri için siyaset yapamıyorlar, nitekim bir kadınlar partisi kurmalarına izin verilmiyor. Günümüzde parlamentoda yakalayabildiğimiz oran yüzde 10, yerel politikada ise başkanlık düzeyinde nerdeyse binde 6. Hala siyaset erkeklerin alanı. Kadınları katmaya dönük mekanizmalar yok denecek kadar az. DTP kota uyguladı ve bunun olumlu sonuçları kısa sürede alındı. Parlamentoya girme ihtimali yüksek olan diğer partiler uygulamıyor kotayı. Ayrıca siyaset yapma tarzı da kadınların siyasetten uzak durmalarına yol açıyor. Çocuk bakmaları gereken saatlerde toplantılar yapılıyor, çocuklarını alıp bu toplantılara gitmeleri mümkün değil. Siyasi yaşam erkek egemen. Kadınların kendilerine alan açmaları hiç kolay değil. Bir kere kadınların deneyimleri değersiz sayılıyor. Söyledikleri, yaptıkları değersizleştiriliyor. Ne yazık ki, hala asıl yerleri ev, asıl görevleri de ev işi, […]

“Belgin Çelik olarak adaylığımı koydum”

Son günlerde gündemi en çok meşgul eden konu, hiç kuşkusuz 29 Martta yapılacak olan yerel seçimler. Seçim tarihi yaklaşırken, partilerin belirlediği belediye başkan adayları arasındaki rekabet de hızla artıyor. Yolsuzluk iddiaları, suçlamalar, sorulan hesaplar, seçim kampanyası adı altında yapılan bağışlar, yardımlar… Bunlara her gün bir yenisi eklenirken, sokakta da kafamızı çevirdiğimiz her yerde farklı adayların afişlerini görüyor, sloganlarını okuyoruz. Oturduğumuz mahallelerdeki muhtar adayları arasındaki yarış da, belediye başkan adaylarını aratmıyor. Her mahalleden birkaç muhtar adayının çıktığı bu seçim döneminde en dikkat çekici olanlaran biri kuşkusuz Beyoğlu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’ndeki yarış. Üç kişinin rekabetine konu olan mahalledeki adaylardan birisi adından sıkça söz ettiriyor: Belgin Çelik. Basının “transeksüel muhtar adayı” olarak dikkatini çektiği Çelik, cinsel kimliğine vurgu yapılmasından çok yapacağı işlerin anlatılmasını istiyor. Çünkü Çelik, Katip Çelebi Mahalesinin ilk kadın muhtar adayı. 53 yaşındaki Artvin doğumlu Çelik tam 30 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Transeksüel bir muhtar adayı olması insanların dikkatini çekse de o, “Ben belgin Çelik olarak adayım, bir transeksüel olarak değil” diyor ve yaptığı işlerden muhtarlık adaylığı serüvenine kadar olan hikayesini anlatıyor:Muhtar adayı olma fikri nasıl ortaya çıktı?Aslında hiç öyle bir düşüncem yoktu. Birgün, Amargi’ye gittim ve kadın arkadaşlarım “Belgin, neden muhtarlığa adaylığını koymuyorsun?” dediler. Aynı öneriyi Esmeray’a da götürmüşlerdi. Şoke olmuştum. Ayrıca bizim mahallenin çok iyi bir muhtarı vardı, cesaret edip onun karşısına çıkamazdım. Ancak o sonra vefat etti ve valilik onun yerine başkasını atadı. Bu yeni muhtarın 2007 yılında, kendi mahallesinin sınırları dışındaki bir sokakta yaşayan travesti ve transeksüellerin yaşadığı evleri bastığını duydum. Ayrıca Mor Çatı için “fuhuş yuvası” yakıştırması yapıyordu. Karşısına çıktım. Bana devlet tarafından atandığını, polise destek olabilmek için bunu yapabileceğini söyledi. Birinin bu muhtara dur demesi gerektiğini düşündüm ve adaylığımı koydum.Kadın ve transeksüel kimliğiniz dolayısıyla, yapacağınız çalışmalarda bu iki grup sizin için öncelik teşkil edecek mi?Eğer seçilirsem, “hiçbir ayrım gözetmeksizin” söz verdiğim tüm vaatleri yapmakla mükellefim. […]