Habervs

Habervs

Biri bizi kandırıyor

Ergenekon soruşturması; toprağın altından çıkan silahları, süregiden davası, uzayıp giden dalgaları, tutuklanan ya da gözaltına alınanlarıyla uzunca bir süredir hayatımızda. Ergenekon soruşturmasıyla ilgili her gün karşımıza çıkan “sürpriz” haberlere eklenen son halka ise olayın kahramanlarıyla, yarattığı çelişkilerle Türkiye’nin kafasını iyice karıştırdı. Ergenekon soruşturmasının son operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklanan Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in, içinde sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve mensuplarının adlarının geçtiği ifadeleri, yeniden basın ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasındaki akreditasyon sorununu gündeme getirdi. TSK’nin, haberde geçen kimi ifadelerin yalan olduğu iddiasıyla Radikal gazetesini Basın Konseyi (BK) ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne de (TGC) şikayet ettiği, aynı zamanda gazetenin akreditasyonunu da iptal ettiği duyuruldu. Ancak Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, akreditasyonlarının iptal edildiğine dair TSK’den kendilerine yönelik bir tebligatta bulunulmadığını, BK ve TGC’ye yapılan şikayetlerin ardından akreditasyonun iptal edilmesinin yaygın bir uygulama olması nedeniyle bu şekilde yorumlandığını söyledi. Şahin’in TSK’yı kapsayan ifadeleri Şahin’in hakime verdiği ifadelerin yazılı ya da görsel tüm basın organlarında yer almasından birkaç gün sonra, 11 – 12 Şubat tarihlerinde Radikal Gazetesi’nde savcılık sorgusu da haberleştirildi. Aslında hakime verilen ifadelerin ayrıntılandırılmasına dayanan İsmail Saymaz imzalı bu haberde, Şahin’in daha önce basına yansıyan mahkeme sorgusundaki ifadelerin geniş bir özeti de yer alıyordu. Haberde Şahin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde ve Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’ın talimatıyla 150-300 arası asker ve polisten oluşacak S-1 adlı birimi oluşturmak üzere çalıştığını iddia ediyordu. İfadesinde, Tuğgeneral Gürak’la düzenli bir iletişim halinde olduğunu ve Genelkurmay’da görüştüğünü anlatan Şahin, aldığı talimatlar gereğince bir takım listeler hazırladığını öne sürüyordu. TSK’den zehir zemberek açıklama Şahin’in tutuklanmasının ertesi günü yayımlanan benzer içerikteki haberlerden sonra herhangi bir tepki göstermeyen TSK 13 Şubat günü “yargının bağımsızlığına duyarlı”, “hukuk devletine bağlılığı sonsuz”, “tahriklere alet olmayan” gibi ibareler içeren zehir zemberek bir açıklama yayımladı. İfadelerde adı Kayseri Hava İndirme Komutanlığı’nda görevli olarak geçen […]

Akreditasyon gerekli ama objektifse

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in savcılık sorgusunda söylediklerini haberleştirmesinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın, Radikal gazetesinin akreditasyonuna sınırlama getirdiği haberleri hep tartışılagelen uygulamayı yeniden gündeme getirdi. Akreditasyon uygulaması nedeniyle sıklıkla eleştirilen kurumların başında gelen Genelkurmay Başkanlığı’nın sınırlaması en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Giderek bir cezalandırma aracına dönüşen akreditasyon uygulamasıyla ilgili basın meslek örgütleri temsilcileri ile gazeteciler sorularımızı yanıtladı. İsmet Berkan (Radikal Gazetesi Yayın Yönetmeni):Akreditasyon uygulamasının kişiler için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak savunma, basbakanlık, emniyet ve diplamasi muhabirleriyle sınırlı tutulması gerekir. Parlamentonun akreditasyon uygulamasında, muhabirler için Parlamento Muhabirleri Derneği’ne üye olmak gerekiyor. Bu derneğe üyelik için de belli bir süre sarı basın kartı taşımış olmak gerekiyor. Yani kıdeme bakılıyor. Başbakanlık, dışişleri ve savunma muhabirleri için de güvenlik soruşturması yapılıyor ki bence bu da doğrudur. Zünkü bu arkadaşlar gizli belgelerin olduğu yerlerde dolaşıyorlar. Öte yandan bu uygulama dünyanın bir çok ülkesinde de var. Bunun ötasinde akreditasyonu sürdürme şartları için objektif kriterler geçerli. Spesifik olarak bir gazeteci için yalan haber yazmama, yazılan haberden doğan cevap hakkına uymak gibi mesleğin özüyle ilgili objektif kriterler olmasında fayda var. Ama dost kurum ya da daha az dost olan kurumlar gibi ayrıma gidilerek akreditasyon uygulaması yapılması kimi basın kurulaşlarında çalıyan gazeteci arkadaşlarımızın ve kurumunun habere ulaşmasını, okuyucusunun da o haberden mahrum kalmasını beraberinde getiriri ki bu da sansürdür. Kurumsal değil bireysel akreditasyon olmalıdır diyorum. Alper Görmüş (Taraf gazetesi yazarı):Akreditasyon neredeyse bütün dünyada uygulanıyor. Bu biraz çalışmanın düzenlenmesiyle ilgili. Aslında biçimsel olarak düzgün bir şekilde yürütülürse, prensipleri doğru konulursa faydalı olabilecek bir uygulama. İşin düzenini, disiplinini sağlıyor. Yani düşünün bir çok kurumdan söz ediyoruz. Her birinin temsilcisi var bu bir kargaşaya yol açabilir. Dolayısıyla en azından işlevsel olduğu da anlaşılıyor. Ama şu noktadan sonra düzgün yürütülmediği taktirde problemler […]

Bir cezalandırma aracı olarak akreditasyon

Genelkurmay’ın basın kurulaşlarına uyguladığı akreditasyon sınırlandırması sıklıkla eliştirilen konuların başında geliyor. Kimi zaman, antidemokratik olduğu gerekçesiyle tartışmalara neden olan Genelkurmay Başkanlığı’nın basın yayın organları, yazarları ve çalışanlarına yönelik “akreditasyon uygulaması”nın nereden çıktığı ve nasıl uygulandığı kapatılan Nokta dergisinin, 8 Mart tarihli 19. sayısında yayımlanan medya andıcı haberinde de anlatılmıştı. Basın yayın organları, çalışanları ve yazarlarının nasıl bir takip altında olduğunu gözler önüne seren andıç belgesinde medya gruplarının sermaye yapılarından, politik tutumlarına ve yazar kadrolarındaki değişikliklere dek bilgilerin yanısıra olumlu ve olumsuz haber ve yorum istatistikleri ile TSK için rahatsızlık veren haber ve yorumların da çetelesine yer verilmişti. Yazarların, “TSK yanlısı olanlar ve olmayanlar” diye ayrıma tabi tutulduğu andıçta, TSK karşıtı grupta yer aldıkları düşünülen yazarlara kişisel akreditasyon uygulaması yapılması isteniyordu. Akreditasyon tartışılamaz Dinci ve solcu olarak nitelenen gazete ve TV kanallarına hiç yer verilmeyen, Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın onayıyla Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilen, “Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi” konulu andıçta akreditasyon uygulamasının nasıl gerçekleştiği ve devamının faydaları da anlatılıyordu. “Gizli” ibareli Kasım 2006 tarihli 3 sayfalık andıçta akreditasyon uygulamasının 1997 yılında başladığı belirtilerek, basın yayın organlarının, “TSK’nin vazgeçilmez ilke ve prensipleri ışığında” değerlendirmeye tabi tutulduğu vurgulanıyordu. Andıçın “İnceleme” başlıklı bölümünde, Türkiye’deki basın kuruluşlarının ve kimi meslek örgütlerinin akreditasyon uygulamasını kimi zaman tartışmaya açtığı belirtilerek, “Akreditasyon sürecinin sıradan bir formalite, akreditasyon makamının da basit bir onay makamı şeklinde algılanmasına yol açabilmektedir” endişesi dile getiriliyordu. Akredite edilmeyenler bölücü ve yıkıcı! ‘Güvenilirlik düzeyi düşük’ basın-yayın kuruluşlarının TSK bünyesinde gerçekleştirilen faaliyetlere katılımının kısıtlandığı anlatılan bölümde, “Bölücü ve yıkıcı akımlara destek veren basın kuruluşları mensuplarının provokasyon ve kamuoyunu kasıtlı olarak yanlış bilgilendirme girişimlerinden korunması ile bunların askeri bölge, birlik ve tesislere girerek istihbarat elde etmeleri ve bunu bölücü-yıkıcı unsurlara iletmeleri ve askeri birlik, tesis, malzeme ve personele zarar vermelerinin […]

Tecavüze şikâyet gerekir mi?

Hukuk sistemindeki hatalar sayesinde, tecavüzcüler için neredeyse cennet haline gelen Türkiye, kadınlar için de cehenneme dönüşmeye başladı. Gözü dönen tecavüzcüler artık çocuklara dahi tecavüz eder durumda. Türkiye’de kadın olmak zor, ama çocuk olmak da bir o kadar zor. Kadın şiddete maruz kalarak tecavüze uğruyor, çocuk ise çoğu zaman saf duygularıyla oynandıktan, kandırıldıktan sonra bu iğrenç olayla yüzleşiyor. Her iki durum da mağdurları için hayli travmatik, hayat boyu unutulmayacak izler bırakan bir hadise. Tabii, öldürülmezlerse… Mağdurun tecavüze uğradıktan sonra, tecavüzcüsü tarafından öldürülme ihtimali de yüksek, ama oldu da tecavüzcü insafa geldi ve öldürmedi; bu sefer de mağdur kişi, Türkiye’nin hukuk sisteminde zaten “ölmüş” kadar oluyor. Çünkü tecavüz eden kişinin ceza almadan beraat etmesi hiç de zor değil. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 102. Maddesi’ne göre yetişkinler için, cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılıyor. Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar cezaya hükmolunuyor. TCK’nın 103. Maddesi’ne göre, çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılıyor. Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda ise sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunuyor. TCK’nın işlenen suç karşısında vermiş olduğu ceza, tartışmaya açık olabilir. Yani kimi hukukçular ceza süresinin yeterli ya da yetersiz olduğunu düşünebilir. Fakat tecavüz gibi ciddi bir suçun cezasız kalması düşünülemez, hatta tahammül edilemez bir durum. Oysa tecavüz vakalarıyla ilgili mahkeme kararlarına bakıldığında, suçluların değil yedi yıl, bir sene bile ceza almadan beraat ettiklerini görüyoruz. Tecavüze uğrayan kişinin şikâyet etmemesi karşısında mahkemenin verdiği beraat kararı, aslında tecavüz vakalarının yaygınlaşmasına sebep oluyor. Mağdurun şikâyette bulunamamasının ise birçok sebebi var. Ataerkil bir toplumda yaşamanın etkisiyle mağdur, toplumdan dışlanmamak adına, utandığı için ya da tehdit aldığı için şikâyetçi olamıyor. Tecavüzün […]

Fulya’nın gökdelen kompleksi

Açılışı yapılan BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi, kulüp tarihinin en önemli yatırımı olarak nitelendiriliyor. Proje, 2004’teki kongrede göreve gelen Yıldırım Demirören yönetiminin en büyük hedefi ve aynı zamanda en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi. İstanbul kent merkezindeki sayılı mesire yerlerinden Fulya’daki arazi, Başkan Hakkı Yeten (1910-1989) zamanında kiralandı. Yeten yönetimi bu arazide bir stadyum yapılmasını arzuluyordu. Devlet stadyuma izin vermedi. Yönetime muhalif üyeler Yeten’in, stadyum projesinden şahsi çıkarları nedeniyle vazgeçtiğini öne sürdü. Ancak kongre, Yeten’in icraatlarını ibra ederek ona onursal başkanlık unvanı verdi. Başkanlık koltuğunu 1973’te devralan Mehmet Üstünkaya, sona ermesi 10 yıl devam edecek altyapı tesislerinin inşasına başladı. Tapuyu Seba aldı Fulya’nın tapusu, 1984 yılında Süleyman Seba’nın kişisel gayretiyle Beşiktaş’a kazandırıldı. 55 bin metrekareye ulaşan bu alana iki çim, bir toprak saha kuruldu. Güreş Şubesi ve alt yapı yatakhanesi inşa edildi. Merkezi konumu ve geniş yüzölçümü nedeniyle iştah kabartan bu tesislerin dönüşümü, Seba’nın görevi bıraktığı 2000 yılından itibaren çeşitli projelerle sık sık gündeme geldi. Dönemin Beşiktaş Belediye Başkanı Yusuf Namoğlu 2001’de yaptığı açıklamada “Söz konusu projenin ‘gökdelenler’ şeklinde olması durumunda trafiğin tıkanabileceğine” dikkat çekiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 17 Ekim 2003’te Fulya’da tesislerinin bulunduğu yerin imar planını değiştirerek, basının o günkü yakıştırmasıyla “BJK’ye jest yaptı”. Alana, mevcut spor tesislerinin yanı sıra ticari yapılaşma izni de verildi. 2004’te Yıldırım Demirören yönetiminin göreve gelmesiyle proje hızlandı. Fulya Projesi kapsamındaki parsellerle ilgili 1/1000 ölçekli uygulama imar planı, 16 Nisan 2005’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylandı. Askıda kalma sürecini 15 Temmuz 2005’te tamamlayarak yürürlüğe girdi. İnşaat, tesislerin yıkımı için gereken ruhsatın alınmasıyla aynı ayın sonunda başladı. Kazı ve iksa (istinat duvarları) için gereken izin Kasım ayında Beşiktaş Belediyesi’nce verildi ve temel çalışmalarına başlandı. Ancak projenin kendisi Beşiktaş Belediyesi tarafından uzun süre onaylanmadı.Eski genel sekreter yönetime karşı Kulüp, avan projeyi belediyeye 11 Kasım 2005’te teslim etti. Projenin onay beklediği yaklaşık dört aylık dönem, bir […]

Yağmurlar ancak bu yazı kurtarıyor

Türkiye’de kar yağar yollar kapanır, yağmur yağar ev ve iş yerlerini su basar, yaz öyle kurak geçer ki susuzluktan büyük şehirde yaşayanlar banyo yapamayacak hale gelir, göller kurur… Kısacası, memleketin hava durumu her zaman şikâyet edilmeye müsaittir. Fakat son zamanlarda özellikle büyük şehirlerde yağışlardan daha az şikâyet edilir oldu. Malum, 2008 yazını susuz geçiren şehirler için bu kış, gerçek bir nimet. Öyle ki, İstanbul son birkaç ay içerisinde yoğun yağış aldı ve Ocak 2009 verilerine göre, barajların doluluk oranı yüzde 40 seviyelerine ulaştı. Kış mevsiminin daha bitmediği ülkemizde yağışların devam edeceğini göz önünde bulundurursak barajlardaki su seviyesinin daha da artması söz konusu. Zira geçen sene İstanbul’daki barajların ortalama doluluk oranı yüzde 26,33 düzeyindeydi. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necdet Alpaslan, İstanbul’daki barajlarda su seviyesinin geçen yıla oranla yüzde 14 artış göstermesinin bile, İstanbulluları bu yaz döneminde rahat ettirebileceğini söylüyor. Fakat bu yağışlar İstanbulluları uzun süre rahat ettiremeyecek. Keza, Alpaslan’a göre, kısa sürede yağan yağmurlar sadece kentin acil ihtiyacını karşılar düzeyde. Su sıkıntısının kalıcı olarak ortadan kalkması içinse kentin üst üste 5 – 6 yıl bol yağış alması gerekiyor. Kısacası, İstanbullular 2009 yazında da su açısından tam anlamıyla rahata eremeyecek. Suyun çoğu tarıma gidiyor Yağışların az olması ve nüfusun her geçen gün artması susuzluğun başlıca nedenlerinden. Su, ziraat alanları ve sanayide de yoğun şekilde tüketiliyor. Alpaslan, dünyadaki suyun yüzde 10’unun kentlerde, yüzde 70’inin ise tarım alanlarında kullanıldığını, az gelişmiş veya Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu oranın yüzde 82’ye ulaştığını söylüyor. “Tarımda salma sulama yerine damlama sulamaya geçilmeli” diyen Alpaslan, ancak bu şekilde küresel anlamda bir tasarruf sağlanabileceğini belirtiyor. “Kente nasıl olsa yüzde 10 civarında su geliyor, tasarrufa ne gerek var” dememek gerekiyor. Çünkü Alpaslan, içme suyu arıtma tesisleri, iletim hatları, dağıtım şebekeleri ve depolar sayesinde kentteki suyun kullanılabilir hâle geldiğini, bunun için ciddi paralar […]

AKP oyalıyor, fatura kabarıyor

Tüm çevre-bağımlı ülkeler gibi, küresel krizin dalgalarının sert darbelerini , finanstan çok, reel sektörün, sanayinin yumuşak karnından yiyen Türkiye kapitalizmi, her ay biraz daha dibe iniyor.Her ay açıklanan sanayi üretim endeksleri, dibe inişin en önemli göstergesi sayılır.. Önceki yılın aynı ayına göre 2008 Kasım ayındaki yüzde 13.3’lük düşüşten sonra sanayi üretimi Aralık’ta yüzde 11.9 geriledi. Özellikle imalat sanayindeki üretim düşüşü yüzde 13.2 ile oldukça yüksek düzeyde gerçekleşti. Ev elektroniğinde Aralık düşüşü yüzde 57’yi, otomotivde yüzde 52’yi bulmuş durumda. Bu kadar gerilemede hem iç talebin gerilemesi, hane halkının güvensizlikle harcamalarını kısması, hem de başta AB olmak üzere, dış pazarlarda ihracata talebin azalması en önemli etken. Sanayi üretimindeki gerileme göstergesinin yanında, işgücü-işsizlik verileri, ihracatta gerileme, iç talepte daralma, batık kredi oranlarında artış, kapanan firma sayısı, karşılıksız çek miktarları, protestolu senet miktarları faturanın hızla kabardığını açıkça ortaya koyuyor. AKP iktidarının, bütün karanlıkta ıslık çalma ve Ergenekon, Davos, Gazze vb. temalarla gündem değiştirme çabalarına, oyalamalarına rağmen gerçeklik değişmiyor, krizdeki fatura iyice kabarıyor. IMF kapısında… Göstergeler, IMF’nin ayaklarını yere değdirmiş durumda. 5 Şubat 2009’da açıklanan IMF raporu, 2008 için Türkiye ekonomisindeki büyümenin yüzde 1 olacağını, 2009 için ise yüzde 1,5 küçüleceğini öngörüyor. Bu tahmine göre, Türkiye, “yükselen ekonomiler” içinde G. Kore’nin yüzde 4’lük küçülmesinin ardından ekonomisi en çok küçülecek ülke olarak ortaya çıkıyor. Her olumsuz ekonomik göstergenin açıklanması ile paçası tutuşanların, “IMF anlaşması neden gecikiyor!!!” diye feryat etmesi, bu kez de yaşanacak. Sırtında 190 milyar dolara yakın dış borç yükü taşıyan büyük sermaye, yine örgütü TÜSİAD ve kontrolündeki medya aracılığıyla IMF anlaşmasını, yerel seçim konjonktürü sonrasına sarkıtmaya çalışan AKP’ye veryansın edecek. Hem, bu IMF anlaşmasını canhıraş biçimde, bir sihirli değnek hikmeti atfederek bekleyenler, hem de eninde sonunda bu anlaşmaya boyun eğecek AKP iktidarı, sonuçta, dünyada, kendini bu duruma düşürmüş ender ülkelerden biri olarak büyük bir başarısızlığın ve ayıbın ağırlığını da boyunlarında taşıyorlar. Çünkü, Türkiye kategorisindeki […]

Yalnız ve güzel çarşımız

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, halk arasında bilinen ismiyle İMÇ Blokları, İstanbul’un kimilerine göre en değerli arazilerinden birinde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Eski İstanbulluların alışveriş için uğrak merkezlerinden biri olmasına rağmen, bugünlerde eski hareketliliğini yitiren İMÇ, bir süredir bir tarafını Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nın diğer tarafını ise İMÇ esnafı ve mimarların oluşturduğu bir tartışmanın konusu haline geldi. İMÇ’yi yıkıp yerine Osmanlı tarzı konut projesi yapmak isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve Kültür Bakanlığı’nın kararına karşı çıkan İMÇ mülk sahipleri, şimdilik yürütmeyi durdurma kararı almayı başardı. Hazırlanan bilirkişi raporuna dayanarak alınan durdurma kararı sonrası dava sonucu bekleniyor. Bu arada Büyükşehir Belediyesi’nin konut projesinden vazgeçtiği, ancak Kültür Bakanlığı ile birlikte arazi üzerinde başka projeler gerçekleştirme niyetinde olduğu, bunun için de yerel seçim sonrasının beklendiği belirtiliyor. İlk modern alışveriş merkezi İMÇ, 19 Şubat 1960’da düzenlenen ulusal yarışmada jürinin seçtiği; bugünün ünlü mimarlarının bir eseri. Aynı zamanda Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sadi Diren, Eren Eyüboğlu gibi pek çok sanatçının yapıtlarını da içinde barındırıyor. Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler’in mimarlığını yaptığı Çarşı, altı bloktan oluşuyor ve döşemelik-perdelik kumaştan, sanayi dikiş makinelerine, tesettür giyimden, müzik piyasasına kadar birçok sektörü bir araya getiriyor. Site İnşaat Mimarlık Bürosu’nun bir eseri olan bu yapı, bugün görmeye aşina olunan büyük alışveriş merkezlerinin en erken örneklerinden biri. İlginç bir tasarım tarihine sahip olan İMÇ projesi, 1954 yılında Sultanhamam’a yerleşmiş manifaturacıların, o dönemde İstanbul’un ticari hayatının zenginleşmesi, şehrin büyümesi ve konumlandırıldıkları yere artık sığmamalarıyla gündeme geliyor. Sultanhamamlı manifaturacılar, kendilerine yer aramaya başlıyor; limanın önemli bir avantaj sağlayabileceğini düşündüklerinden önce Haydarpaşa üzerinde duruyorlar. Fakat daha sonra belediye onlara şu an bulundukları, Atatürk Bulvarı’nın Unkapanı–Saraçhanebaşı arasındaki doğu kıyısında bulunan arsayı öneriyor. 1954’te belediyenin önerisiyle harekete geçiliyor, ama Bozdoğan Kemeri, Şehzadebaşı Camii, Süleymaniye Külliyesi, Vefa Kilise Camii, Şebsafa Kadın Camii, Hacı Kadın Camii ve Hamamı, Atlama Taşı ve Yavuz Sinan Camii, Kâtip Çelebi ve Hızır Bey […]

Hepimiz biraz Truman değil miyiz?

Etrafımızda ne kadar çok kamera var, farkettiniz mi? Yol kenarında, trafik ışıklarında, otoyol gişelerinde, cep telefonunda, fotoğraf makinesinde, bilgisayarda, girdiğimiz çoğu banka ve işyerlerinde karşılaştığımız kameralar neredeyse hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Karşılaştığımız her birine el sallamaya kalksak elimizin yorulacağı günümüzde, kameralı hayata yenileri de eklenmeye devam ediyor. Ve geçen her gün, Truman’ın neler hissettiğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. EDS’li, MOBESE’li hayat Dünya tarafından adeta “Orwell’in ütopyasını gerçeğe çevirelim” kampanyası yürütülüyormuş hissi veren kameralı hayat, beraberinde psikolojik sorunlu bireyler, ve o bireylerin oluşturduğu paranoyak toplumlar yaratma yolunda. Sıradan bir gününüzü düşünün: Sabah işlerinizi halletmek için evden çıkıyorsunuz. Arabanıza binip yola koyuluyorsunuz. Aman emniyet şeridine dikkat! EDS var. Kırmızı ışık yanıyor, duruyorsunuz. Zaten orada da EDS var. Ardından bir bankaya giriyorsunuz. Güvenlik kameraları sizi karşılıyor. Bu arada yolda yürürken etrafınızın MOBESE kameralarıyla çevrili olduğunu da unutmayın. Alışveriş yapmak için markete giriyorsunuz. Orada da güvenlik, kameralarla sağlanıyor. Derken size doğru yöneltilmiş bir cep telefonu görüyorsunuz. Acaba beni mi çekiyor? kuşkusunu duyduktan sonra evinize yöneliyorsunuz. EDS’li MOBESE’li yolunuzu geçtikten sonra yaptıklarınızın neredeyse tamamı kayda alınmış olarak evinize dönüyorsunuz. Reklam panolarından müşteri profili Ama size bir kamera müjdemiz daha var. Artık reklam panolarının içine de kamera yerleştiriliyor. Yeni başlatılan sistemle, reklam panolarına bakan kişi, yüz tanıma teknolojisi sayesinde takip edilerek, potansiyel müşteri profili bilgisi olarak reklamverene sunuluyor. Panonun içindeki ana yazılım, kameradan gelen bilgileri toplayarak reklamlara bakan kişilerin cinsiyetinden ten rengine kadar, hangi panoya kaç saniye baktığından hangi reklama ilgi gösterdiğine kadar her tür bilgiyi sunuyor. Ne kadar hoş değil mi? Yolda yürürken kim bilir kaç kere daha kayda alınacağız, kaç kişinin eline geçecek görüntülerimiz ve ten rengimiz? “Big Brother is watching you” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Veliler okulda çocuklarını gözetliyor Kameralı hayatın özellikle çocukları ilgilendiren bir örneği ise geçtiğimiz güne kadar anaokullarında yaşanıyordu. Sınıflara yerleştirilen kameralarla veliler, çocuklarını tüm gün takip edebiliyordu. […]

Komedinin küfürlüsünü seviyoruz

Türk sineması son dönemde sadece işlediği temalarla değil kullanılan dille de çok konuşuluyor. Özellikle komedi türündeki filmlerde kullanılan dilin küfür içerikli ve argo ağırlıklı olması birçok eleştiriye neden olurken gişede milyonları bulan izleyici kitlesiyle rekor kırmaktan da geri kalmıyor. Her yaştan seyircinin tıklım tıklım doldurduğu bu filmler, “Komedi küfürle aynı şey midir?” veya “Küfürsüz komedi olmaz mı?” tartışmalarını da alevlendiriyor. Sinemanın gerçek hayatın beyazperdeye yansıması olduğu düşünüldüğünde, kimileri küfrün bol miktarda kullanılmasında sakınca görmüyor. Çünkü küfür de gerçek hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul ediliyor. Gerçek hayatta da küfürlü konuşulmasını birçok insan hoş karşılamasa da kullanılmasını engelleyemiyor. Dolayısıyla sinemada gerçek hayatta olan bir şeyin yok sayılması beklenemiyor. Bazı izleyiciler ise küfrün ve argonun kendine has bir edebiyatı olduğunu ve belirli yerlerde kullanılan küfürlü kelimelerin gayet keyifli olabileceğini düşünüyor. Yerinde ve ölçülü kullanılan sözlerin daha gerçekçi ve samimi olduğu savunuluyor… İstanbul Bilgi Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’a göre küfrün sinemada kullanılmasının nedeni de filmde gerçeklik havası yaratmak. Birçok senaristin sinemada argo konuşmalara yer vermesinin nedenini gündelik hayatın gerçekliğini yansıtmak istemesine bağlıyor. Erdoğan, “Küfürün kullanılması belli bir durumda düşüncelerin ifade bulması. Sinema bağlamında seyircinin gerginliğini boşaltıyor. Biz ona gülüyoruz, küfrün kendisini komik bulmuyoruz belki. Sebebi, bazı gergin yayları boşaltması. Komik bulmasak da gülüyoruz. Argo konuşmaların altında yatan cinsellik gelip kilidi açıveriyor.” Diğer yandan birçok komedi filmine bakıldığında bazı sahnelerde sadece küfür etmek için küfür kullanıldığı da görülüyor. Bir görüşe göre küfür olmadan da komedi filmi yapılması mümkün. Ancak bir kısım seyirci, küfrü komedi filmlerinin olmazsa olmazı olarak görüyor. Prof. Dr. Nezih Erdoğan ikinci gruptan. “Bence sinemada küfür kullanılmalı. Senarist ya da yönetmen gerekli görüyorsa mutlaka yer almalı. Ama temelde bakmamız gereken sinemada işin kolayına kaçmak için yapıldığı mı, yoksa sahneyi gereksiz şekilde fazlalaştırmak için mi yapıldığıdır.” Sinemada küfüre olan eğilim artıyor mu? Cem Yılmaz ve Murat Akdilek’in yapımcılığını üstlendiği […]

Tarım Bakanlığı: “Köpekbalığını bulamadık”

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, avı ve satışı yasak olmasına rağmen Çanakkale’de yakalanan “güneşlenen köpekbalığı”yla (Cetorhinus maximus) ilgili “herhangi bir ihbar ya da şikâyet” olmadığını, balığın bulunamaması nedeniyle türünün tespit edilemediğini ve bu nedenle balıkçılar hakkında yasal işlem yapılamadığını” söylüyor. Bakanlığın bu cevabı, bugün yayınladığımız “Köpekbalığına ne oldu?” başlıklı haberimiz üzerine Sualtı Dergisi haber grubuna Mehmet Erhan Öztürk tarafından gönderildi. Öztürk, bilgi edinme hakkını kullanarak 1 ve 2 Ocak 2009 tarihlerinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na başvurmuş ve “Küçükkuyu beldesi açıklarında yakalanan avlanması yasak köpekbalığı türü ile ilgili” bilgi talebinde bulunmuştu. Bakanlığın cevabı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, 22 Ocak 2009 tarihli yazısında Öztürk’e şu cevabı verdi: “Bakanlığımızın merkez ve mahalli teşkilatına, olaya anında müdahale edilmesi açısından herhangi bir ihbar ya da şikâyet ulaşmamıştır. Konu medyadan ve Bakanlığımızın bilgi edinme birimine sonradan yapılan ihbarlardan öğrenilmiş, bunu müteakip Çanakkale İl Müdürlüğü’müze konunun araştırılması ve mevzuatla öngörülen işlemlerin yapılması gerekli talimat verilmiştir. “Yapılan araştırma sonucunda balığın 1 Ocak 2009 tarihinde balık ağlarına kendiliğinden takılıp öldüğü, iki balıkçı teknesi tarafından karaya çekildiğine dair bilgi edinilmiştir. “Basın tarafından çekilen fotoğraflarda söz konusu balığın Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2/1 Numaralı Tebliğ’in ‘Avlanması yasak türler’ başlıklı 16. maddesi ile avcılığı tamamen yasaklanan güneşlenen köpekbalığı (Cetorhinus maximus) türüyle benzer özellik gösterdiği, ancak İl Müdürlüğümüzce yapılan araştırma esnasında balığın bulunamamış olması nedeniyle bilimsel olarak tür tespiti yapılamadığından, aykırılığa konu olan balık ve bunu karaya çıkaran balıkçılar hakkında yasal işlem yapılması mümkün olamamıştır. “Yakalanan balığın gerek yurt içi gerek yurt dışına satışı konusunda İl Müdürlüğümüze ya da Bakanlığımıza yapılan herhangi bir başvuru ya da verilmiş izin bulunmamaktadır.” Fotoğraf var, kanıt yok! Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Erhan Öztürk’e gönderildiği cevapta özetle “o balığın, avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair kanıt yok” diyor. Oysa bakanlığa, “o balığın” avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair uyarılar geldiğini biliyoruz. Örneğin, HaberVesaire’nin […]

Köpekbalığına ne oldu?

Yılın ilk günü dünyanın en büyük ve nadir balıklarından biri Edremit Körfezi’nde balıkçıların ağına takıldı. Haberler, 8 metre boyunda ve iki ton ağırlığındaki bu dev canlının bir balina köpekbalığı olduğunu ve yurt dışına ihraç edileceğini bildiriyordu. Oysa yakalanan tür Türkçe’de “büyük camgöz” ya da “güneşlenen köpekbalığı” isimlendirilen “basking shark”tı (Cetorhinus maximus). Türkiye’nin taraf olduğu Barcelona ve Bern sözleşmelerine göre koruma altındaydı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2/1 No’lu Su Ürünleri Tebliği’ne göre de her ne şekilde olursa olsun avlanması yasaktı. Üstelik -kendi içinde tutarlı olmamakla birlikte- ajans haberleri, balığın Yunanistan’a ya da Rusya’ya ihraç edileceğini iddia ediyordu. Köpekbalığının gerçek türünü, avının ve ihracının yasak olduğunu ortaya koyan haberimizi 2 Ocak akşamı yayınladık. Haberin HaberVesaire’de yayınladığı saatlerde hemen tüm ana haber bültenlerinde hâlâ “balina köpekbalığının yurt dışına ihraç edileceği”ne dair haberler veriliyordu. Doğru haber ulusal medyada sadece Atlas dergisinin internet sitesinde ve Milliyet‘in 4 Ocak tarihli nüshasında yayınlandı. Devlet tatildeydiKüçükkuyu Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Mustafa Tosun, köpekbalığının üç boyunca Edremit Körfezi’nde dolandığını ve en sonunda balıkçıların ağlarına takıldığını söylüyor. (Ağa takıldığı söylenen sekiz metrelik balığın karaya getirilmek için, birden fazla tekneyle dört beş saat uğraşılmış olması ayrıca merak konusu.) “Kazara” yakalanan bu dev balık ne yapılmalıydı? Ne yapıldı? Bırakın hayatlarında ilk kez bu dev canlıyla karşılaşan balıkçıları, su ürünlerinin avının ve satışının denetimini sağlamakla sorumlu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilileri bile köpekbalığının ne olduğu hakkında bilgi sahibi değil. Üstelik olayın gerçekleştiği 1 Ocak resmi tatil olduğu için, resmi yetkililerin hiçbiri Küçükkuyu’da meraklı kalabalık ve gazeteciler önünde karaya alınan bu balığı görememiş, müdahale edememişti. Bakanlıktan aldığım bilgiye göre –belki de bu nedenlerle -balıkçılar için cezai bir işlem uygulanmadı, uyarıyla yetinildi. Balıkçılar cezalandırılmadı. Peki balık gerçekten de söylendiği gibi yurt dışına mı gönderildi? Konuştuğum Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü yetkilileri, koruma altındaki bir tür olduğu için büyük camgözün ticaretine hiçbir şekilde izin verilmediğini dile […]

Chomsky önce Balkan medyasına baksın!

Yunanistan’ın kırmızı çizgilerinin de bizden aşağı kalır yanı yoktur aslında. Bunlardan biri de Yunanistan’ın neden 1990’lı yıllarda Slobodan Miloseviç’in rejimi destekleyen tek NATO (ve daha sonra AB) ülkesi olduğunu sormak olsa gerek mesela. Yugoslavya’nın bölünmesiyle sonuçlanacak olan Balkanlar’da yaşanan kanlı savaş sırasında Yunanistan nasıl olup da Sırbistan’a koşulsuz destek verebilmişti? Miloseviç ve Radovan Karadziç’in işlediğini dünya alemin bildiği insanlık suçlarına Yunanistan nasıl olup da ortak olabilmişti? Takis Michas’in Unholy Alliance: Greece and Milosevic’s Serbia in the Nineties (Günah İttifakı: Doksanlarda Yunanistan ve Miloseviç’in Sırbistan’ı) adlı kitabı Yunanistan’ın ana akım medyası, yerleşik düzen savunucuları ve tabii milliyetçi politikacıları için kolay yenilir yutulur cinsten değil. Michas, araştırmasında Yunanistan’ın etnosentrik yapısındaki büyük payın Ordodoks Kilisesine düştüğünü savunurken, Yunan toplumundaki irrasyonel tavırlarda azınlıkları tanımama ve Amerikan karşıtlığının izlerini sürer. Anlayacağınız dünya çapında saygın bir gazeteci ancak kendi topraklarında epeyce tartışmalı bir isimdir Takis Michas. 31 Ocak Cumartesi günü Eleftherotypia’nın bu ünlü gazetecisi, Berlin merkezli Avrupa İstikrar İnsiyatifi (ESI) adlı bir STK’nın Açık Toplum Enstitüsü’nden finansal destek alarak çektiği filmlerden biri üzerine tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeydi. Yunanistan üzerine yapılan 50 dakikalık Aleksander’ın Gölgesi adlı belgeselden sonra Takis Michas ve 13 yıldır Türkiye’de yaşayan ve konuk üniversitede gazetecilik dersleri veren Yunanlı meslektaşı Ariana Ferentinou kürsüye geldi. Güllük gülistanlık bir Yunanistan portresi çizen belgeselin ardından iki gazeteci de ayakları yere basan yorumlarla Türk-Yunan ilişkilerinde medyanın rolünü sorguladı. Önce söz alan Ferentinou, iki ülke arasındaki dengelerin her zamanki gibi pamuk ipliğine bağlı olduğunu, gazetecilerin bu dengeyi tiraj ve reyting kaygısıyla sık sık bozduğunu söyledi. “Eğer on yıl geçtikten sonra hâlâ bu noktadaysak biz gazeteciler görevimizi yapmamışız demektir” diyerek okları medyaya çevirdi. Gazeteci olarak karamsar ancak eğitmen olarak iyimser olduğunu vurguladı. Bunlar konuşulurken daha bir gün önce Yorgo Hristodulu adlı bir muhabir elinde Yunan bayrağı Kardak Kayalıkları olduğunu iddia ettiği bir yerde poz veriyor ve bu asparagas haber […]

Meclis’te tek başına

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), uzun süredir yaşanan iç çatlak sonucu olağanüstü kongreye gitme kararı aldı. Bir önceki kongrede aday olmayacağını açıklamasına karşın son anda genel başkanlık koltuğuna oturan Ufuk Uras’ın bağımsız milletvekilliği adaylık süreci; ÖDP’nin kurucularından Oğuzhan Müftüoğlu’nun da içinde olduğu Devrimci Dayanışma’nın çoğunluğu elinde bulundurduğu Parti Meclisi’nin katılmama kararı aldığı “çatı partisi”nin toplantılarına Uras’ın katılması, Ergenekon süreci üzerinden yaşanan tartışmalar parti içindeki çekişmeleri de derinleştirmişti. İstanbul milletvekili, Genel Başkan Ufuk Uras’ın, adaylık sürecinde iyice ayyuka çıkan parti içi çekişmelerin, 2 Şubat Pazartesi günü yapılacak kongreyle ne kadar halledilebileceğini zaman gösterecek. Uras, meclise girdiği günden beri verdiği soru önergeleriyle tartışma yarattı. Seçmenlerinin bir kısmı onun mecliste yeterince aktif olmadığından şikayet ederek hayal kırıklıklarını dile getirirken, diğer bir kısmı onun meclisteki varlığıyla vekillerin ezberlerinin şaştığını iddia ediyor. ÖDP içinde, kongreyi ateşleyen gelişmeler henüz yaşanmamışken yaptığımız söyleşide Uras, TBMM’de bağımsız ve hatta tek başına olmak ve ÖDP’nin kabuk değiştirme girişimi hakkındaki sorularımızı yanıtladı. Meclise bağımsız aday olarak girmiş ve tek başına mücadele etmek durumunda kalan bir milletvekili olmanın zorlukları neler?Tek tabanca olmak kolay değil. Ama diğer yandan, grubunuz olmadığı, başınızda bir lider olmadığı için aslında avantajları da var. Bizim en büyük problemimiz meclis iç tüzüğünün gruplara endekslenmesi. Yani milletvekili esaslı değil, grup esaslı bir iç tüzük var. Belki iç tüzüğün demokratikleşmesiyle birlikte daha çok avantaja sahip olacağız. Bir diğer yandan, toplumsal muhalefet örgütlerinin sesi soluğu olalım diyoruz. Yasa değişikliği trafiğinin hızına yetişecek bilgi akışını sağlayamıyoruz henüz. Bu bizim de belki hatamız. Ama genel olarak toplumsal muhalefet örgütleri, politik deklarasyonlar üzerinden hareket ediyorlar. Hâlbuki bizim çok detaylandırılmış teknik bilgilere ihtiyacımız var. AKP hükümeti bir yasa taslağı getirdiğinde her bir maddeyle ilgili değişiklik önergeleri verebilecek durumda olmamız lazım. Halen onu sağlamaya çalışıyoruz. Seçmenlerinizin büyük bir kısmı sizi “tek başına dünyayı kurtaracak milletvekili” olarak tanımlıyor. Bu üzerinizde bir baskı yaratmıyor mu?Bizim 1. bölgede solun […]

Leonardo’ya çırak aranıyor

Kısa bir süre önce yapımı tamamlanan Da Vinci Köprüsü belgeseli, kültür ve sanat çevrelerinde “Da Vinci köprüsü yapılsın mı yapılmasın mı yapılırsa kim yapsın?” tartışmasını yeniden alevlendireceğe benziyor.Yapımcılığı ve metin yazarlığı Cengiz Özdemir tarafından gerçekleştirilen, Adem Özkul tarafından yönetilen belgesel, Leonardo da Vinci’nin Haliç için tasarladığı köprünün öyküsünü anlatıyor. Köprüye ilişkin en önemli belgelerden biri, Topkapı Müzesi’nde bulunan bir mektup. Mektup, Leonardo da Vinci tarafından Sultan 2. Bayezid’e hitaben yazılmış: “Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ya uzanan bir köprü yapmak istediğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınızı duydum… Ben kulunuz, nasıl yapılacağını biliyorum… Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile bir gemi altından geçebilecek… Allah sizi bu sözlere inandırsın ve bu kulunuzun her zaman hizmetinizde olduğunu bilin…” Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve bilimadamlarından biri olarak kabul edilen Da Vinci, Osmanlı Sultanı 2. Bayezid’e yazdığı mektupta, Haliç için tasarladığı köprüyü anlatıyor. 1502 yılında Topkapı Sarayı’na gelen bu mektup, yüzyıllarca arşivin bir köşesinde bekliyor ve Saray’a ulaştıktan tam 450 yıl sonra 1952 yılında Leonardo da Vinci tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Zamanının en büyük projesi Bu tarihi gerçeği ortaya çıkaran, Alman Türkolog Franz Babinger. Babinger’in, 1952 yılında yazdığı makale, “Leonardo da Vinci’den Sultan 2. Beyazıd’a Dört Proje Teklifi” başlığını taşıyor. Bu çalışma, mektubun Fransa Enstitüsü’nde bulunan Leonardo da Vinci’ye ait el yazması ile ilişkisini açıklıyor. Paris’teki el yazması eserde, Haliç için Leonardo da Vinci tarafından tasarlanan köprünün iki ayrı çizimi var. Biri kuş bakışı olan bu iki çizimde, köprü Leonardo da Vinci’nin el yazısı ile ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor: “Pera’dan Konstantinopolis’e uzanan köprü, 40 braccia genişliğinde, sudan 70 braccia yüksekliğinde, 600 braccia uzunluğunda, yani denizin 400, karanın 200 braccia üzerinde, böylece kendi mesnetlerine sahip.” Braccia, yerel bir ölçü birimi. 1 metre, 1,64 Floransa bracciası ediyor. Haliç’in yaklaşık genişliği 244 metre olduğuna göre, “400 braccia denizin üzerinde” ifadesi, tamı tamına doğru. Köprünün […]

Çellonun Yo-Yo Ma’sı

Dünyaca ünlü viyolonsel sanatçısı Yo-Yo Ma, ikinci kez ziyaret edeceği İstanbul’da 4 Şubat Çarşamba günü İş Sanat Kültür Merkezi’nde bir konser verecek. Enstrümanına hakimliği, olağanüstü tekniği ve klasik Batı müziğiyle sınırlamadığı zengin repertuvarı dışında daima kendini yenilemesi ve alçakgönüllüğüyle de büyük müzisyen sıfatını hak eden Çinli sanatçının, 15’i Grammy ödüllü olmak üzere tam 75 kaydı bulunuyor. Viyolonsel öğrenimine dört yaşında başlayan ve “harika çocuk” olarak nitelendirilen Yo-Yo Ma, ilk resitalini henüz beş yaşındayken verdi. Yedi yaşındayken ise dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy için performans sergiledi. “İnsanlar veya bir kültür aracılığıyla yeni bir şey öğrendiğiniz zaman, bunu bir hediye olarak kabul edersiniz ve onu koruyup geliştirmek sizin için yaşam boyu sürecek bir bağlılık haline gelir” diyen Yo-Yo Ma, 1998 yılında değişik kültürlerin müziklerini ve müzisyenlerini bir araya getirmeyi amaçlayan “The Silk Road Project”i hayata geçirdi. Kâr amacı gütmeyen proje, İpek Yolu ülkelerinin kültürleriyle ve kendine özgü sesleriyle modern bir müzikal harman oluşturarak Doğulu ve Batılı müzisyenleri buluşturma fikrine dayanıyor. Müziğin insanları birbirine yaklaştırmak için bir araç olarak kullanılabileceğine inanan Yo-Yo Ma, 2006 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından BM Barış Elçisi olarak atandı. Ma, ilk barış mesajını 25. Dünya Barış Günü kutlamalarında Ahmet Adnan Saygun’un “Partita” adlı eserini yorumlayarak iletmişti. Sınır tanımayan dahi çellist, Hollywood için film müziği çalışmaları da yaptı. John Williams ile beraber çalıştığı “Tibet’te Yedi Yıl” ve “Bir Geyşanın Anıları” bunlardan ikisi. Tipik bir klasik müzik sanatçısına kıyasla hayli geniş ve çeşitli bir repertuvara sahip Yo-Yo Ma, standart klasik Batı müziğe ek olarak birçok tarz denedi. İrlanda asıllı Amerikalıların müziği Bluegrass’tan geleneksel Çin melodilerine; tangodan dönem enstrümanlarıyla Barok müziğine kadar birçok farklı müziği seslendiren Ma, aynı zamanda ünlü caz sanatçısı Bobby McFerrin ve modern minimalist Philip Glass ile beraber doğaçlama üzerine de çalışmalar yaptı. 2001 yılında ABD Hükümeti’nin tüm sanat alanlarında verdiği en yüksek nişan […]

Makarnasız spagettiyle ruh temizleme

İş stresinden mi bunaldınız? İlişkilerinizden tatmin olamıyor musunuz? Para sıkıntısı mı çekiyorsunuz? Hayatınız boş, yaptıklarınız anlamsız mı gelmeye başladı? Mutsuz ve huzursuz mu hissediyorsunuz? İhtiyaç duyulan her şeye ulaşmanın anahtarını sunan yöntemler silsilesiyle her yerde karşılaşmak mümkün artık. Çözümler, yeni bir diyet yöntemi ya da göğüs büyütücü krem pazarlanır gibi parlak paketlerle sunuluyor. Hayatınıza çeki düzen vermeyi, mucizevî sonuçlara ulaşmayı vaat ediyor. Rhonda Byrne’in yazdığı -216 sayfası altı sayfada özetlenebilecek- Secret’la başlayan “evrenin sırrını çözme furyası” gün geçtikçe palazlanıyor. Gerçekten yardıma ihtiyacı olanlar ise düşünce teknikleri, taşlar, seminerler, enerji çalışmaları ve kişisel gelişim kitapları arasında huzur bulmakla yeni bir pazarın kurbanı olmak arasında çaresizce savruluyor.Evren bana ne diyor? İçindeki boşluğu doldurmak, hayattan zevk almak ve huzur bulabilmek için çıktığı bu yolculukta yolunu kaybedenlerdenim. İlk olarak Nöro-Linguistik Programlama (NLP) çalışması yapan psikolog Derya Öztürk ile çalışarak başladım. Bu çalışmalar sırasında sevgi dışındaki her şeyi zihnimin yarattığını ve bunları sevgiye dönüştürmem gerektiğini öğrendim. Hem de bir hafta gibi kısa bir zamanda ve yalnızca bin 500 dolara! Kişisel gelişim seminerlerinin internet sayfalarına yorum yazan katılımcılar gibi “hayatım değişti, mucize gerçekleşti” diyebilmek isterdim ancak karakterimdeki sivri uçları törpülememe yardım etmesinin dışında neden olduğu herhangi bir mucize göremedim. Tasavvuftan alınan temel düşüncelerin sıkıştırılıp hap yapılmış hallerinin yutturulduğu “hızlandırılmış hayat değiştirme kurslarına” benzeyen seanslarda baş melek Mikael enerjisine de uyumlandım. Bu “uyum” eller ve ayaklar çapraz olmayacak şekilde yatarak evrenden melek Mikael’e niyet etmekle gerçekleşti. Sonra zihnimin yarattığı olumsuz düşünce kalıpları bulundu ve bunların temizlenmesi için çalışmalar yapıldı. Derya Öztürk’ün NLP olarak bahsettiği bu yöntem aslında tam olarak NLP olmasa da değişim dönüşüm çalışması sayılabilecek nitelikte.Patronun seni aşağılıyorsa.. Örneğin, patronunuz sürekli sizi aşağılıyor ya da güvendiğiniz biri size yalan söylüyor. Bu yönteme göre bu insanları siz özellikle seçiyor ve hayatınıza alıyorsunuz çünkü evren size başarısızlık ya da güvensizlik korkunuz olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu geçmişten gelen ya […]

Evliliğin binbir yolu

Dünya sürekli bir değişim halinde. Bu hızlı değişim halinden iletişim araçları da nasibini alıyor. Bu zamana kadar iletişim kurmak için birçok araç kullanıldı. Gazetelerin mürekkep kokulu sayfalarından çıktı insanın eş arama macerası. Ve bunun için mektup kullanıldı. Şimdi ise mektubun yerini birçok iletişim aracı aldı. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” der ünlü filozof Herakleitos. Bu sözü çürütürcesine insanın eş arama isteği ve yalnız olamama duygusu hiç değişmiyor. Televizyonların ve -nedense- izleyicilerin gözdelerinden biri de evlilik proğramları. “Evlilik yaz boşluk bırak Ayşe’ye ya da Ali’ye talibim” diye yazıp mesajı göndermek yeterli şansını denemek için. Hatta Ayşe ya da Ali olmazsa Fatma ya da Mehmet var. TV ekranlarından odalarımıza doluşan kadınlı erkekli eş arayanların içinde yaşını başını almış olanı da, genç olanı da, yerlisi de yabancısı da var. Ekrana çıkıp nasıl iyi bir insan olduklarından ya da ne kadar iyi birer eş olacaklarından bahsediyorlar. Kimse de, “Madem böylesin neden televizyonda arıyorsun kısmetini?” demiyor. İki gönül bir olunca, kim ne karışır? Ya da sevgi, aşk herkesin hakkı değil mi diye de sorabilirsiniz. Ama adaylara ev, araba ya da maaş soruları başı çekince düşünmemek elde değil. Aslında konumuz program eleştirisi yapmak değil. Şimdilerde TV ekranlarında dahi izleyebildiğimiz evlenme yollarının nereden nereye geldiğini anlatalım istedik. Eskilerde gazete ya da dergilerdeki ilanlarla başlayan süreç, bir takım girişimcilik örnekleriyle şirketlerin kurulmasına, internetin icadıyla da sanal ortama ve herkesin bildiği üzere televizyonlara taşındı.Gazete sayfalarından TV ekranlarına Eskiden mektuplaşma ile tanışmalar vardı. Gazeteye ilanlar verilir. Posta kutuları her gün kontrol edilirdi. Gazete eve girdiğinde bir hevesle ilgili sayfalar açılır. Hayali kurulan kişinin bu sefer bulunulacağı ümidiyle “arkadaş arayanlar” başlığı okunurdu. İstenilen özelliklere uygun kişi bulunursa hemen kâğıt kalem hazırlanırdı. Her şeyin zamana uygun olarak yapılmasından hareketle hemen görüşülmezdi karşı tarafla. Arkası kesilmeyen mektup trafiği tarafları zorlayan ama heyecanlarını ayakta tutmaya yarayan bir hal alırdı. Sayfalar duyguları karşı tarafa hissettirilebilmesi […]