Habervs

Habervs

IKEA 2009’da Türkiye’de!

Yaşadığınız ülkede yıllardır satışı yapılan ithal bir ürün aldınız. Ama ilk defa edindiğiniz bu ürünü nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz. Doğal olarak ürünle birlikte verilen kılavuz kitapçığına başvuruyorsunuz. Ancak kitapçıkta anlayabileceğiniz dilde açıklama bulunmuyor. Daha da vahimi bu kılavuzda ülkenizde konuşulmayan 20’ye yakın dilde açıklama yer alıyor. Bu durum, ürünü el yordamıyla çözmeye, kullanmaya çalışmak durumuyla karşı karşıya kalmanın ötesinde size ne düşündürür? Mağazayı ve ürünlerini beğenseniz de, o ürünü satın alan ve içinde kendi dilinde yazılmış bir açıklama bulan onlarca ülkenin vatandaşı kadar önemsenmediğinizi hissetmez misiniz? Dünya markanın Türkiye başarısı Tüketiciye düşük fiyatlı ve iyi tasarlanmış mobilya ve ev aksesuarı sunmayı amaçlayan İsveçli IKEA, kendi alanında dünyanın en büyük ve en başarılı markalarından. 40 ülkede faaliyet gösteriyor. Türkiye pazarına Mayıs 2005’te İstanbul Ümraniye’de açtığı mağaza ile girdi ve bu firmanın dünyadaki 213. mağazasıydı. Büyük ilgiyle karşılandı. Öyle ki mağazaya giden çevre yolunda büyük kuyruklar olmuş ve saatlerce beklemek zorunda kalan müşterilere su servisi yapılmıştı. Ümraniye’yi sırasıyla Bornova (İzmir), Bayrampaşa (İstanbul) ve Osmangazi (Bursa) mağazaları izledi. Basına yansıdığı kadarıyla firma bu yatırımların karşılığını fazlasıyla aldı. Öyle ki Genel Müdür Mikael Bartroff’un Ekim 2006’daki açıklamasına göre, sadece Ümraniye mağazasının restoranında satılan İsveç köftesinden yılda 5 milyon TL’lik ciro elde etti. Gelgelelim firmanın bu başarısı, Türkiye pazarına girişinin dördüncü yılında bile ürünlerin kullanım kılavuzuna Türkçe’nin kalıcı olarak girmesini sağlayamadı. Örneğin, uygun fiyatı ve işlevselliği nedeniyle en çok satılan ürünler arasında yer aldığını tahmin ettiğimiz Kvart marka duvar lambasının kullanım kılavuzunda Slovakça’dan Flamanca’ya 18 dilde açıklama yer alıyor. Aynı durum Mysa Vete marka yorganın kullanım kılavuzunda da geçerli. Örnekler çoğaltılabilir. “İsteyene kasada veriyoruz” IKEA Bayrampaşa Müşteri Hizmetleri Sorumlusu Feyza Kuşçu, kılavuzlarda Türkçe açıklama yer almamasının nedenini, toplu üretim yapan ve dünyada yüzlerce mağaza sahibi bir marka olmalarına bağlıyor. Kuşçu “Ancak kasa arkasındaki yazıcılar sayesinde isteyen müşteriye Türkçe açıklama veriyoruz” diyor. Ve 2009 yılı içerisinde kılavuzların […]

Yarıyıl tatili için çocuk atölyeleri

Yarıyıl tatili geldi çattı, minikler hem dinlenmek hem eğlenmek için heyecanla okulların kapanmasını bekliyor. 23 Ocak-9 Şubat tarihleri arasında birçok müze ve sanat merkezi çocuklara yönelik atölyeler düzenleyerek öğrencilere tatilde kendilerini geliştirme imkanı sağlıyor. Santral Atölye, İstanbul Oyuncak Müzesi, İş Sanat, Aksanat, İstanbul Modern ve Sakıp Sabancı Müzesi bu etkinlikleri düzenleyen kurumların başında geliyor. Çocukların el becerilerini geliştirmeleri, öğretici oyunlarla bilim dünyasını tanımaları, sanat hakkında bilgilenmeleri ve hayal güçlerini kullanarak kendilerini ifade etmelerini sağlamaya yönelik atölyeler, belli yaş gruplarına yönelik eğlenceli programlarıyla yoğun ilgi görüyor. Bazıları ücretli bazıları ücretsiz olan, ama kontenjanları hızla dolan atölyelere önceden kayıt yaptırılması zorunlu. Yarıyıl tatili boyunca gerçekleştirilecek çocuk atölyelerini sizin için derledik: Santral Atölye Çalışmalarını Santralistanbul bünyesinde sürdüren Santral Atölye, farklı yaş gruplarına yönelik hazırlanmış atölyeleriyle, seçeneklerin başında geliyor. Atölye programı “Müzede Dans”, “İstanbul’u Çiziyorum”, “Çılgın Kartonlar” ve “Solar Salıncak” gibi ilginç ve öğretici etkinliklerden oluşuyor. Müzede Dans: 24 Ocak 2009 Cumartesi günü Santralistanbul Enerji Müzesi’nde yapılacak olan atölye çalışmasında çocuklar bedenlerini tanıyarak farklı görme, algılama ve denge oyunları oynayacaklar. 5-8 yaş arası ve 9-12 yaş arası iki farklı grubun yer alacağı atölye çalışmasına koreograf ve dansçı Tuğçe Tuna eğitmenlik yapacak. Işığı Yakalamaya Çalışan Robot: Emre Uzun’un eğitmenliğini yaptığı atölye çalışmasında robotların çalışma sistemi ve hareket etme becerileri incelenecek ve bir robot yapılacak.7-12 yaş aralığındaki çocukların ışık, elektronik ve makina bağlantısını kavrayacağı çalışma 24 Ocak 2009 Cumartesi günü, saat 10:30-12:30 arası Enerji Müzesi’nde yapılacak. Geceyi Aydınlatıyorum – “Bir Lamba Sana Bir Lamba Bana”: Elde edilen gelirin çevre okullara bağışlanacağı atölye çalışmasında, fizik öğretmeni ve amatör dramacı Volkan Bal eşliğinde 10-11 yaş arası çocuklar elektriği ve elektrik devrelerini oyunlarla keşfediyor, öğrendikleriyle otomatik yanan gece lambaları üretiyorlar. Üstelik çalışma sonrasında, lambalarından birini kendilerine saklayıp geri kalanını satılmak üzere SantralDükkan’a bırakarak eserlerini paylaşma imkanına sahipler. “Bir Lamba Sana Bir Lamba Bana” etkinliği, 24 Ocak Pazartesi günü saat […]

50 liraya şeriat

Yeni banknotlar yılbaşında tedavüle girdi. Küçüklüğüne bakıp, “Monopoly parası gibi” ya da “oyuncak mı bu?” diye eleştirildi. Yeni paralardaki değişiklikler küçüklükleriyle sınırlı değildi. Ön yüzünde her zaman olduğu gibi Atatürk portresi bulunan paraların arka yüzlerinde ise ilk kez bilim ve edebiyat alanında isim yapmış kişilere yer verildi. Bu isimlerden birisi de 50 liralık banknotların arka yüzünde yer alan yazar Fatma Aliye’ydi. Böylece Türk parasında ilk kez bir kadının portresine yer verilmiş oluyordu. Gayya kuyusu internet… Osmanlı döneminin muhafazakâr feminist yazarı Fatma Aliye’nin paralarda yer alacağının duyurulmasının hemen ardından internette bir yazı dolaşmaya başladı. Hemen herkesin kendi imzasını atttığı ve bildik endişeler yer verilen yazıda, “Fatma Aliye’yi Atatürk’ün yerine yerleştiren nedenin onun romancılığı olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Asıl neden onun İslamcılığı ve Atatürk devrimlerine karşı olması” deniliyor. Fatma Aliye’nin, Atatürk’ün getirdiği yeniliklere karşı olduğu için ülkesine yabancılaştığı ve uzaklaştığı anlatılan yazıda yazarın Atatürk düşmanlığı da, “Saltanatın kaldırılmasını, alfabenin değiştirilmesini ve padişahın düşürülmesini, Fatma Aliye Hanım asla kabul edememiş, Mustafa Kemal’e hep karşı olmuş” diye anlatılıyor. “Şeriat geliyor” çığlıkları Bu metin çeşitli paylaşım sitelerinde ve bloglarda da yer buldu. Aliye popüler sosyal ağ Facebook’ta, “Atatürk düşmanı kadını paramızda istemiyoruz” isimli bir grubun açılmasına neden oldu. Kısa zamanda 17 binden fazla kişinin üye olduğu grupta Fatma Aliye, “Şeriatçı cumhurbaşkanının olduğu ülkede banknota resmi basılan Atatürk düşmanı” diye tarif ediliyor. Facebook’ta kurulan grupta da kullanılan ve Fatma Aliye’nin fotoğrafının 50 TL’lik banknotta yer almasından duyulan “bildik endişelerin” dile getirildiği yazı yine bildik cümlerle sona eriyor: “Hem Atatürk’ü paraların, hiç olmazsa, bir yüzünden çıkardılar. Hem de onun yerine antilaik, İslamcı bir kadını koydular. Evet ya sonra ne olacak arkadaşlar. Yavaş yavaş kurmayı hayal ettikleri şeriat kanunlarının işlediği bir islam devleti kurma adına şimdi sıra neye gelecek? Yükseltin sesinizi, mahalle baskısına boyun eğmeyin!” Facebook’un kimi hassas üyeleri, bu durumu protesto edip 50 TL’lik banknotları kullanmamayı bile teklif […]

Ebony Bones; müziğini de modasını da kendi yapıyor

2000’li yılların en çılgın müzisyenlerinden olan Afrika kökenli İngiliz vatandaşı Ebony Bones, 24 Ocak’ta Beyoğlu The Hall’da sahne alacak. Bones, şarkı sözlerini kendi yazıyor, vokallerini yapıyor ve tüm enstrümanları kendi çalıyor. İlk olarak 1998-2005 yıllarında İngiltere’de Kanal 5’te yayınlanan soap opera dizisi “Family Affairs”de “Yasmin Matthews” adıyla yer alan Bones, henüz 24 yaşındayken dikkatleri üzerine çekti. “O zamanlar müzikle ilgilendiğimi biliyorlardı, laptopumu alıp soyunma odasında ses kontrollerimi yapıyordum” diyen Bones, İngiliz pop grupları“Sugababes” ve “Future Cut”ın prodüktörlüğünü yapan Richard X ile çalıştı. “Kısa sürede dikkat çeken şarkılar yaptık” diyen Bones, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında, İngiltere TV Dizi Ödülleri’ne (The British Soap Awards) “En Seksi Kadın Oyuncu” olarak, 2004 ve 2005’te ise “En İyi Komedi Oyuncusu” olarak aday gösterildi. Daha sonra, bir plak şirketi ile anlaşması olmadığı halde “We Know All About U” adıyla çıkardığı single ile haftalarca radyo listelerinde 1 numara oldu. “We Know All About U” single’ı, BBC radyosu tarafından “Dünyanın en seksi şarkısı” olarak tanıtıldı. Asıl adı Ebony Thomas olan sanatçının televizyon dünyasından müziğe adım atması da aslında bir tesadüfe dayanıyor. Kuzeni için bu parçayı söylerken, kuzeni şarkıyı myspace’e koymasını istiyor ve böylece şarkı “patlıyor!” Bones, limited edition olarak yayınlanan “Don’t Fart On My Heart” adlı ikinci single’ıyla da yine liste başı oldu. Bu şarkının video klibi, British Council’ın “En iyi video” ödülünü kazandı. Giydiği ilginç kıyafetlerle moda ikonu haline gelen ve görsellerin, kıyafetlerin kendisinin dışa yansıması olduğunu söyleyen Ebony, birçok dergide en stil sahibi kadın şarkıcılar arasında yer aldı. Bones’un çılgınlıkları sadece giydiği elbiselerle kalmıyor, yaptığı açıklamalarda da dikkatleri üzerine çekiyor. Kendini Myspace’de vajinası olan Harry Potter olarak tanımlayan Bones, “Bizi seven ve sahnede yaptıklarımızı kabul eden seyircilerin olması çok güzel, sahnede 5 yaşındaki çocuk gibi zıplayıp, otistik çocuklar gibi hareket edebiliyoruz” diyor. Dünyadaki politik olaylardan her zaman ilham alan Bones, müziği politik bölünmelerin üstündeki evrensel […]

Murat Belge: “Hrant’ı edebiyattan çaktırırdım!”

Ölümünün ikinci yılında çeşitli etkinliklerle anılan Hrant Dink, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bugün Anti-Kapitalist Öğrenciler Kulübü tarafından düzenlenen “Hepimiz Hâlâ Hrant’ız” başlıklı söyleşinin de konusuydu. Söyleşinin tek konuşmacısı, yazar ve öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Belge, genel olarak Türkiye’de milliyetçiliği tırmanışa geçiren ve Hrant Dink’in öldürülmesine neden olan etkenler üzerine konuştu. Murat Belge’nin, Dink’in TCK’nın 301. maddesinden yargılanmasına neden olan 2004 tarihli yazısı hakkında ”“Bana derste böyle bir yazı verse onu çaktırırdım” espirisi katılımcıları güldürdü. Murat Belge konuşmasına “Türkiye’nin uzun yıllardır mesafe kaydedemediği, çözümsüz gibi gözüken Kürt sorunu, Ermeni kıyımı, Kıbrıs gibi sorunları açmadan önce Hrant Dink’i anlamak lazım” sözleriyle başladı. “Bir iki kişi der, bir iki mahalleyi ağırlardı” 1990’lı yıllarda Helsinki Yurttaşlar Derneği Başkanlığını yürüten Belge, bir dernek toplantısında tanıdığını söylediği Dink’i şöyle anlattı: “Hrant’ın sosyalist bir geçmişi vardı, yaşamının sonuna kadar da öyle kaldı. Bir Ermeni olarak Türkiye’de yaşamanın zorlukları var elbette, o da bu zorlukları yaşadı. Lakin o bunu çözmekten, en azından peşini bırakmamaktan yanaydı. Mazlum konumda gözükürdü ama hiç öyle davranmazdı.” Dink’in en önemli özelliklerinden birinin de misafirperverliği olduğunu söyleyen Belge, “Hrant’a yemeğe gitmek ayrı bir olaydı. Bir iki kişi gelecek demesi bir iki mahalleyi ağırlayacak olması anlamına gelirdi.” Türkiye’de bir azınlık olarak yaşama zorluğunun gittikçe arttığının altını çizen Belge, “Hrant bu ülkeye çok bağlı bir vatandaştı. Burası benim olduğu kadar onunda ana yurduydu. Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasında ‘Evet, bu vatanın toprağında gözümüz var alıp götürmek için değil en dibine gömülmek için’ demiş ve herkesi duygulandırmıştı” dedi. Türkiye’deki Kürt ya da Ermeni meselesinin çözülmesindeki demokratik zemin neredeyse Dink’in de herkesle beraber orada ve Avrupa Birliği’ne destek verenler arasında olduğunu söyleyen Belge, bu duruma örnek olarak kendisini verdi: “Türkiye’nin Ermeni sorununu düşündüğümde aklımdan geçenlerin, Hrant’ın da aklında olan şeyler olduğunu biliyorum.” “Kurşunu sıkan Vandal, kurşunu veren ise serinkanlı” 2004’te yayımlanan ve Dink’in TCK’nın 301. maddesi esas alınarak Türklüğü aşağıladığı […]

Şifo’nun nefesi yetecek mi?

Sezon açılışını, Hikmet Karaman’ın görevine daha ilk maçına çıkamadan son vererek yapan Antalyaspor, ardından takımın başına getirdiği Joseph Jarabinsky ile de çok geçmeden yollarını ayırdı. Çek hoca, öne geçtiği Trabzonspor, G.Antep, İstabul B.Ş.B. ve Hacettepe maçlarından puan alamayarak kendi ipini çekmiş oldu. Teknik kulübe bu kez Malatya ve Sarıyer’deki başarısız tecrübelerinden sonra Ulusal Takım kariyerine kendi isteğiyle son veren Mehmet Özdilek’e emanet edildi. Özdilek’in Antalya kariyeri tartışmaya açık başlasa da, iki puanla ligin dibinde aldığı takımı 16 hafta sonunda 13 puanla 16. sıraya yükseltti. Süper Lig’e ara verilen şu günlerde Antalyaspor, Fortis Türkiye Kupası grubunda son maçında G.Antep’i yenip son sekize kaldı. Devamının gelip gelmeyeceği bilinmez. Ama Antalyaspor’un iki buçuk ayda geldiği nokta, Özdilek’in başarılı olduğunu söylemek için yeterli neden oluşturuyor. Özdilek bu başarıyı nasıl elde etti? Antalyaspor’a gelme nedenini “Elimde sihirli değnek yok, ama bir şeyler değiştirebileceğimize inandığım için bu görevi kabul ettim” sözleriyle açıklayan genç teknik adam, ilk maçında (ligin 9. haftası) takımına sezonun ilk galibiyetini yaşattı. Ertesi hafta, Sivasspor’u 2-1 ile geçerek ekibine, şampiyonluğa oynayan bir takımdan puan almanın moralini aşıladı. Bu iki galibiyet bile ligin ilk sekiz haftasında eleştirilen oyuncuların özgüveninin yerine geldiğunu gösteriyordu. İlk sekiz haftada 18 gol yiyen takım Özdilek’le çıktığı lig maçlarında 6 gol yerken, kupada Trabzonspor’dan 3 gol yedi. Kırmızı – Beyazlılar savunma yapmayı ve kolay maç kaybetmemeyi Özdilek’le öğrendi. Tek yenilgisini, yedi hafta sonra F.Bahçe karşısında aldı. Ara transfer döneminde huzuru bozan oyuncuların gönderilip, ligi bilen oyuncuların kadroya dahil edilmesi Özdilek’in yaptığı en akılcı işlerden. Hazırlık kampında yeni oyuncuların takıma uyumunu hedefleyen teknik adamın bunda başarılı olduğunu Tita’nın performansından anlıyoruz. Brezilyalı, yeni takımıyla ilk resmi maçında (Gaziantep) gol atmakla kalmadı, sevincini yedek kulübesine kadar taşıdı. Özdilek’in o maça üç forvetle çıkarak takımın oyun yapısında gözle görülür bir değişimi başlattığı da gözden kaçmadı. 2006-07 sezonunda Bülent Korkmaz, Kayseri Erciyesspor’u 11 puanla -tıpkı […]

Hrant için, Adalet için

İki yıl önce katledilen Hrant Dink, öldürüldüğü Osmanbey’deki Agos gazetesinin önünde anıldı. Anma törenine Dink’in ailesi, arkadaşları ve yakınları ile vatandaşlar katıldı. Geçen yıla göre katılımın düşük olduğu törende, Hrant’ın Arkadaşları adına konuşan oyuncu Halil Ergün, “Başına gelenlere engel olamadığımız için senden ve bu toprağın Ermenilerinden özür diliyorum, herkesi de özür dilemeye çağırıyorum” dedi. Öğle saatlerinden itibaren, Halaskargazi Caddesi’ndeki Agos gazetesi binası önünde toplanmaya başlayan vatandaşlar, Dink’in öldürüldüğü yeri de daha önce olduğu gibi yine karanfiller ve mumlarla donattı. Ellerinde “Hrant için adalet için” yazılı dövizler taşıyan vatandaşlar, “Faşizme inat kardeşimsin Hrant”, “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz”, “Katil devlet hesap verecek” sloganları attı. Tören, Dink’in öldürüldüğü saat 15.00’te saygı duruşuyla devam etti. Saygı duruşu sırasında Hrant Dink’in, “Ben hiçbir ulusa hakaret etmem, ettirmem. Türklüğe de hakaret etmem. Ermeniliğe de hakaret ettirmem. Türkleri ya da herhangi bir ulusu aşağılamak dünyanın en büyük suçu olan ırkçılıktır. Ben ırkçı biri değilim ve her tür ırkçılığa karşıyım” sözleri kendi sesinden dinletildi. Başına gelenlere engel olamadık… Demokratik Toplum Partisi (DTP) milletvekilleri Akın Birdal ve Sabahat Tuncel, CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, müzisyenler Leman Sam ve Kerem Kabadayı, oyuncu Mustafa Alabora, Profesör Dr. Ahmet İnsel, Türk Tabipler Birliği Başkanı Gençay Gürsoy, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı Sülayman Çelebi, Dink ailesinin avukatları Fethiye Çetin ve Deniz Tuna, Ercan Kanar, gazeteciler Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Muhsin Kızılkaya, İpek Çalışlar, Oral Çalışlar, Murat Çelikkan, Ercan Karakaş, Mahir Günşiray, Orhan Aklaya da anma törenine katılanlar arasındaydı. Sanatçı Halil Ergün, katılımcılar adına yaptığı konuşmasına Türkiye topraklarının her zaman ölümlerle beslendiğini vurgulayarak başladı. Hrant Dink’i kaybetmenin üzüntüsünü halen yüreklerinde yaşadıklarını belirten Ergün Türkiye’de adaletin alması gereken daha çok yol bulunduğunu vurgulayarak, “Hrant Dink, bu toprağın yerlisi ve sahibiydi. İnsanları kucakladı ve bizden biri olarak konuştu. Dink, Türkiye’de değişik kültürleri, zenginlikleri ortaya çıkarttı. Halkların kardeşliğini savundu. […]

İzzet Öz 23 Ocak’ta The Hall’da

İzzet Öz, “Önce İzzet Öz Vardı” isimli parti ile, 42 yıllık birikimini 23 Ocak gecesi İstanbul Beyoğlu The Hall’da müzikseverlerle paylaşacak. Henüz 20 yaşındayken, müzik kariyerine ilk adımını atan Öz, TRT Radyosu’nda işe başladı. Daha sonra ise televizyon ve radyo programları yaparak sesini milyonlara duyurdu. 42 yıllık kariyerinde birçok ödül alan İzzet Öz, Teleskop, Metronom, Süpervizyon, Zoom, Sihirli Lamba gibi programlar yaptı. Bunun yanı sıra, Hürriyet gazetesi için reklam filmleri, müzikaller ve tiyatroların video yönetmenliği, büyük gösterilerin, prodüksiyonlarını üstlendi. 35. Sanat Yılı nedeniyle “The İzzet Öz Project” albümüyle yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. 2004 yılında TM adlı şirketinden “Aşık Veysel” in doğumunun 110.yılı için İmaj Müzik işbirliğiyle yurt dışında da ilgi gören bir albüm piyasaya çıkardı. Müzik yaşamına başladığı 60’lı yıllardan günümüze kadar radyo ve televizyonda sunduğu sevilen parçalardan oluşan çok özel bir program hazırlayan Öz, konuklarına müzik dolu bir gece yaşatacak. Bu gecede, Sting, Pink Floyd, Ajda Pekkan, Amy Winehouse, MFÖ, Rolling Stones, Barış Manço, The Police, Sertab Erener, Eric Clapton gibi birçok ünlü şarkıcıların parçalarını çalacak. İzzet Öz hayranlarına güzel bir haber, Öz’ün 27. yılını dolduran “Teleskop” isimli radyo programı, Ocak ayı itibariyle TRT Radyo 3’te yeniden yayınlanmaya başlayacak.

İsrail’in haklı öfkesi ve Gazze’deki kurbanları

Ilan Pappe* – ** Memleketim Celile’ye dönüşüm İsrail’in Gazze’ye soykırımvari saldırısına rastladı. Devlet, medyası aracılığıyla ve akademyası yardımıyla tek bir ses çıkarıyordu –2006 yazında Lübnan’a karşı yürüttüğü kriminal saldırı sırasında duyulandan bile daha gür bir ses. İsrail bir kez daha, Gazze Şeridi’nde yıkıcı politikalar anlamına gelen haklı öfkenin girdabında. Gazze’yi kasıp kavuran katliama karşı uluslararası düzeyde sergilenen dokunulmazlığı anlamak isteyenler için, zalimlik ve dokunulmazlık bakımından kendini haklı çıkarma şeklindeki bu akıl almaz tavır, can sıkıcı diye geçilecek değil, üzerinde durulacak bir konudur. Herşeyden önce, 1930’lar Avrupa’sının karanlık günlerindekine benzer uydurma haberlerle aktarılan katıksız yalanlara yaslanıyor. Her yarım saatte bir radyo ve televizyonlarda yayınlanan haber bültenleri Gazze kurbanlarını terörist olarak, İsrail’in onlara uyguladığı kitlesel katliamlarıysa öz-savunma olarak tanımlıyor. İsrail kendini kendi halkına, büyük bir kötülük karşısında öz-savunma yapan haklı kurban olarak sunuyor. Akademik dünya, Hamas önderliğindeki bir Filistin mücadelesinin nasıl şeytani ve canavarca bir şey olduğunu açıklamaya memur ediliyor. Önceki dönemde Filistin’in merhum lideri Yaser Arafat’ı şeytanileştiren ve ikinci intifada sırasında El Fetih hareketini gayri-meşrulaştıranlar da aynı bilginlerdi. Fakat yalan ve çarpıtmalardan da beteri var. En çıldırtıcı olanı, düpedüz Filistin halkında insanlık ve haysiyet namına kalan son kırıntıların hedef alınması. İsrail’deki Filistinliler Gazze halkıyla dayanışmalarını gösterdi ve bu yüzden Yahudi devletindeki beşinci kol olarak etiketlendiler; kendi anayurtlarındaki varlıkları İsrail saldırganlığına destek vermedikleri için şüpheli hale geldi. Yerel medyada yer almayı –bence hata edip– kabullenenlerle mülakat yapılmadı, bunlar sanki [İsrail iç istihbarat servisi] Shin Bet’in tutuklularıymış gibi sorgulandılar. Çıktıkları yerlerde takdim edilirken ve arkalarından aşağılayıcı ırkçı ibarelere maruz kaldılar ve beşinci kol olma, irrasyonel ve fanatik bir halk olma suçlamalarıyla karşılandılar. Ama en alçakcası bu da değil. Işgal altındaki topraklarda yaşayıp İsrail hastanelerinde kanser tedavisi gören birkaç Filistinli çocuk var. Burada tedavi edilsinler diye ailelerinin kaç para ödediğini Allah bilir. İsrail radyosu her gün hastaneye gidip bu fakir anne babalardan, İsrail’in saldırmakta […]

Pişmiş aşa “kentsel dönüşüm” suyu

Osmanlı Bankası Müzesi’nin düzenlediği İstanbul Söyleşileri’nin 14 Ocak akşamındaki konusu Fener ve Balat semtlerindeki kentsel koruma ve iyileştirme çalışmalarıydı. Bu semtlerde, Avrupa Komisyonu ve Fatih Belediyesi ortaklığında 2003-2008 arasında yürütülen rehabilitasyon programı, programın eş direktörü ve uygulama sorumlusu Mimar Burçin Altınsay tarafından aktarıldı. Konuşmasının sonunda Altınsay, yenilenen konutların şimdi “kentsel dönüşüm” gerekçesiyle yeniden ele alınmasına ve mahalle kültürünü yok edeceğine dair endişelerini dile getirdi. Beş buçuk yıl süren çalışma sonunda toplam 121 yapının restore edildiğini belirten Burçin Altınsay, projenin amacının “turistik iyileştirme” değil “mahallelinin yaşam koşullarını elverişli hale getirmek” olduğunun altını çizdi. Rehabilitasyon ilkesi gereği semtte yaşayan insanların evlerinden uzaklaştırılmamasına, onların durumunu iyileştirmesine ve tarihi dokunun korumasına öncelik verdiklerini vurguladı. Projenin sürdürülebilirliği ve katılım sağlanması konularında Fatih Belediyesi’nden destek alındı. Sokak şenlikleri ve çeşitli toplantılar yaparak beklentiler ve istekler tespit edildi. 744 tarihi yapının 121’i yenilendi Buna rağmen, Mimar Altınsay’a göre kafalarda beliren korkuları silmek ve ev sahiplerini restorasyona ikna etmek kolay olmadı. Proje kapsamında evi yenilenecek insanlardan hiç bir maddi karşılık istenmiyordu ancak ev sahipleri yine de protokol imzalamaya karşı çıkıyorlardı. Örneğin, beş yıl boyunca evlerini satamayacakları ve kirayı arttıramayacakları gibi maddeleri imzalamakta direnç gösterdiler. Ve bu imza atılmadığı sürece de işlemler başlayamadı. Haliç’in RestorasyonuFener Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı, model olarak 1996’da İstanbul’da gerçekleşen Habitat Konferansı’nda ortaya çıktı. Projeye dahil olacak semtler Fatih Belediyesi tarafından belirlendi. Projenin bu ilk halinde yenilemeler için kullanılacak bütçe Avrupa Komisyonu, Fatih Belediyesi ve restorasyonu kabul eden mal sahiplerinin katılımı ile oluşturulacaktı. İhtiyaç sahiplerine uygun kredi seçenekleri sunulacak ve kooperatif türünde gerçekleşecekti. Ancak 2003’te restorasyonların mal sahiplerinin katılımı beklenmeden, yardım amaçlı olmasına karar verildi. Komisyon ve belediye 6’şar milyon dolar katkıda bulunmayı taahhüt etti ve anlaşma imzalandı. Fakat Fatih Belediyesi, kaynağını başka alanlara harcadığını belirterek projede sadece “yaratıcı ortak” sıfatıyla görev aldı. Projeyi yürütmek üzere bir konsorsiyum kuruldu. Protokol gereği, ihaleden restorasyon uygulamalarına kadar […]

Türkiye Dink’i anıyor

Agos gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink ölümünün 2. yıldönümünde, çeşitli etkinliklerle anılacak. İstanbul’daki kitlesel anma töreni ise, Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak’ta, Agos gazetesinin Osmanbey’deki binasının önünde yapılacak. Tören saat 14.30’da başlayacak. Aynı gün İzmir ve Bursa’da da çeşitli sivil toplum örgütleri, sol siyasi partiler, sendikalar ve hak örgütleri tarafından Dink için anma etkinlikleri düzenlenecek. 17 Ocak Cumartesi Hrant Dink için hafta boyunca İstanbul başta olmak üzere çeşitli kentlerde bir dizi anma etkinliği gerçekleştirilecek. Sivil toplum örgütleri, sol siyasi partiler, sendikalar ve hak örgütleri tarafından düzenlenen etkinliklerde Dink özelinde insan hakları, kişisel özgürlükler, adalet, halkların kardeşliği, ırkçılık ve milliyetçilik gibi kavramlar sorgulanacak. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi tarafından düzenlenen, “19 Ocak’ta ne olmuştu?” başlıklı panel 17 Ocak Cumartesi günü saat 15:00’de Beyoğlu TMMOB’da gerçekleşecek. Aynı gün saat 16.00’de Makine Mühendisleri Odası’nda ise “Özür diliyoruz kampanyası ve Hrant Dink söyleşisi” başlıklı etkinlik yapılacak. Bilgi Üniversitesi santralistanbul’da ise, Anti-Kapitalist Öğrenci Hareketi’nin düzenlediği, “Hepimiz Hala Hrant’ız – Türkiye’de Irkçılık, Milliyetçilik ve Yurtseverlik” başlıklı panel saat 16.00’da başlayacak. Nor Zartonk grubunun, Hrant Dink anısına düzenlediği Tophane’deki Tütün Deposu’nda düzenlediği anma gecesinde ise “Beni adım…” isimli belgesel gösterilecek. 17 Ocak Cumartesi saat 18.00’de başlayacak etkinlikte daha sonra Dink cinayetinin dava süreci anlatılacak. Şevval Sam 22 Ocak’ta Dink Vakfı için sahnede Bilet gelirinin Hrant Dink Vakfı’na bırakılacağı bir başka etkinlik ise Şevval Sam konseri. 22 Ocak Perşembe gecesi Ghetto Barda düzenlenecek ve slayt gösterilerinin de yapılacağı gecede Şevval Sam Türkçe, Ermenice, Rumca, Lazca ve Çerkezce gibi farklı dillerden şarkılar seslendirecek. Yine gelirinin Hrant Dink Vakfı’na bağışlanacağı bir başka etkinlik ise dans gösterisi. Zeynep Tanbay’ın 4 Ayak isimli koreografisini Hrant Dink anısına sahneleyeceği gösteri 21 Ocak günü Garaj İstanbul’da 20.30’da yapılacak. Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (AKA-DER) ise bir hafta boyunca çeşitli etkinliklerle Hrant Dink’i anacak. Derneği Kadıköy’deki binasında 24 Ocak’a kadar sergi, müzik dinletileri, panel, film gösterimi […]

Öteki İsrailliler: Falaşalar

İsrail’in, Filistin’e yönelik saldırıları 20 günü geçerken, ölü sayısı da bini aştı. İlk önce hava saldırılarıyla başlayan operasyon iki hafta önce de tanklar eşliğinde kara saldırılarına dönüştü. Hemen her gün, çoğu çocuk onlarca Filistinlinin ölüm haberleri patlayan bombalar ve kaçışan insanların görüntüleriyle sunuluyor. Kara saldırılarının başlamasıyla birlikte TV ekranlarından görünen İsrail askerlerinin arasında dikkat çekenleri ise üniformaları içindeki siyah Yahudiler, bilinen adlarıyla Falaşalar’dı. Yüzyıllardır eski adı Habeşistan olan Etiyopya’da yaşayan, hemen hemen tüm Yahudi adetlerini yerine getiren, Yahudi olduklarını da bir Fransız bir araştırmacı sayesinde öğrenen Falaşalar’ın daha iyi bir hayat için göç ettikleri İsrail’de yaşadıkları da tipik bir umut yolculuğu hikâyesinden farksız değil. Soyları Süleyman peygambere dayanıyor 81 milyonluk nüfusa sahip olan Etiyopya, ülkede yaşayan birçok farklı etnik kökene sahip insan olmasına rağmen, Afrika ülkeleri arasında bağımsızlığını koruyup, sömürge olmamış tek ülke. Halkın yüzde 50’si Müslüman, yüzde 40’ı Hristiyan Ortodoks. Yüzde 10’luk bir kesim ise Animist. “Sürgün, yabani” anlamına gelen Falaşalar’ın ise çoğu İsrail’e göçtüğü için herhangi bir dini çoğunluğu yok. Falaşalar’ın tam olarak nereden geldiği bilinmiyor ama toplum kendi soyunu Hazreti Süleyman ile Seba Kraliçesi Belkıs’a dayandığına inanıyor. Hahambaşından Falaşalara “Yahudi” onayı İsrailoğulları’nın Dan Kavminden oldukları düşünülen topluluğun dünyada tanınması ise Falaşalar’ın kaşifi olarak nitelendirilen Sorbonne Üniversitesi Profesörü Joseph Halevi’nin bölgeye ziyaretiyle gerçekleşti. 1862 yılında yaptığı ziyaret sonrasında Falaşalar’ın soyunu araştıran ve benzerlikleri saptayan Halevi, Avrupa’nın ve diasporanın da Falaşalarla tanışmasını sağladı. Ardından başlayan, gerçek Yahudi mi değil mi tartışmaları ise günümüze kadar uzandı. 1973 yılında dönemin Sefardik Hahambaşısı Ovadia Yosef, Falaşalar’ın Yahudi olduğunu dinen kabul etti. Bu kabulle birlikte Falaşalar’ın İsrail’e göç etmesinin de yolu açılmış oldu. Buna karşın, Aşkenazi hahamlarının Falaşalar’ı hala Yahudi saymadıklarını da belirtmek gerekir. Hem şabat, hem kurban Profesör Joseph Halevi’nin de ziyareti sırasında farkettiği benzerlikler arasında Şabat yemeği, Hamursuz orucu, erkek çocuklarını sekiz günlükken sünnet etmeleri var. Buna karşılık kutsal kitapları Tevrat’la […]

Grammy Ödüllü Concha Buika İstanbul’da

Afrika köklerinin verdiği şarkı söyleme yeteneğiyle herkesi büyüleyen, ünü İspanya’dan dünyaya sıçrayan Buika, 17 Ocak’ta ilk kez Türkiye’de İş Sanat’ta sahneye çıkacak. 1972 doğumlu Concha Buika, Mayarko adasında, Ekvator Ginesi’nden politik nedenlerle sürgün edilen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Küçük yaştayken babasının terk ettiği Buika, 5 kardeşiyle birlikte müzikle iç içe bir evde büyüdü. Mallorca’da yaşayan Çingenelerle haşır neşir olan sanatçı, onlardan flamenko ezgilerini ve stillerini öğrendi. Daha sonra Madrid’e yerleşmesiyle Buika, burada birçok yerel grup ile çalışma imkânı yakaladı, Londra’da drama okurken Pat Metheny tarafından bir konserine davet edilmesi ile hayatı değişti. Burada Kübalı Bebo Valdes’in albümlerinden tanıdığımız yapımcı, besteci ve müzisyen Javier Lemon ile tanışan Buika, böylece profesyonel müzik kariyerine adım attı. Concha Buika İspanya’nın son zamanlarda gördüğü en üretken ve beğenilen sanatçısı olarak biliniyor. İspanya’nın Grammy’si olan Premio de la Música ödülü sahibi olan Buika, İspanyol kültürünün de etksiyle şarkılarında funk, flamenko, gypsy rumba, caz, Afro-Küba ritimleri, copla ve soul’u bir araya getiriyor. Yetenekli sanatçı gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanı da çalabiliyor. Tüm dünyada beğeniyle dinlenen Buika, eleştirmenler tarafından da beğenilen bir sanatçı oldu. Grammy ödüllü sanatçı yaptığı müziği; “Farklılıklar insanları zenginleştiriyor, bulunduğum ortamın farklı kültürleri müziğime de yansıdı ve bu beni mutlu ediyor. Müziğim, aslında hepimizin müziği. Hepimiz insanız ve acılarımızı, aşklarımızı şarkılar anlatıyor ancak.” şeklinde tanımlıyor. “Ben bir Afrikalıyım ve Afrikalı müzik eğitim almaz” diyerek yeteneğinin köklerinden geldiğini söylüyor. Müziğin ticari yanından çok performansıyla ilgilendiğini, sahnenin ise kendisi için çok büyük önemi olduğunu söyleyen Buika, sahnede izleyicisiyle derin bir bağ kurabildiğini ifade ediyor. Buika (2005), Mi Niña Lola (2006) ve Niña de Fuego (2008) çıkardığı albümler arasında yer alıyor. Son albümü Niña de Fuego (Ateşin Kızı) ile dinleyicilerine sesinin güzelliği dışında, iyi bir şarkı yazarı olduğunu da kanıtladı. Müziği, hüzünleri azaltmanın, acıları paylaşmanın ve hayatta dimdik durabilmenin bir yolu olarak görüyor. […]

Karbonu önce yakala, sonra depola

İklim değişikliği, en bilinen adıyla küresel ısınma, uzunca bir süredir dünyanın bir numaralı ortak gündem maddelerinden biri. Isınma önlenemediği sürece de gündemini yitirmeyeceği kesin. Tüm dünyanın kendi çıkarlarını bir yana bırakıp küresel ısınmayı durdurmak için yaptığı girişimler ise bir hayli çok. Hem devlet temelli hem de sivil oluşumlar küresel ısınmayı engellemek için çözümler geliştiriyor. Bu kadar önemsenmesinin en büyük nedeni ise hepimizi etkilemesi. Ülkelerin, coğrafyaların önemini yitirdiği, çünkü olayın “küresel” olduğu bu noktada her bir ülkenin tavrı diğerleri için büyük önem taşıyor.Atılan ilk adım Kyoto Protokolü Tüm girişimler içerisinde dünyada hazırlanan en geniş çaplı girişim ise hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve onun devamı niteliğinde olan, sera gazlarıyla mücadeleyi içeren Kyoto Protokolü. Japonya’da Birleşmiş Milletler’in katılımcı ülkeleri tarafından 1997 yılında kabul edilen anlaşma 2005 yılında 55 ülkenin taraf olmasıyla yürürlüğe girdi. Bugün 169 ülkenin taraf olduğu anlaşma, sera etkisi yaratan gazların salınımını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5.2 düşürmeyi öngörüyor. Bu hedefe ulaşmak için protokolü imzalayan ülkelere sera gazı miktarını düşürecek mevzuatlar düzenleme, fosil yakıt yerine bio dizel kullanılması, güneş enerjisi ve nükleer enerjiye yönelik yatırımlarda bulunmak gibi yükümlülükler verildi. ABD direniyor Türkiye kararsız Avustralya’nın da protokolü imzalamasının ardından imzalamayan ülkeler arasında Türkiye ve ABD kaldı. ABD en fazla sera gazı salınımı yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, çıkarları doğrultusunda 10 yıldır protokolü imzalamaya yanaşmıyor. ABD Başkanı Bush bu durumu “küresel ısınma ile ilgili teorilerin henüz tam olarak kanıtlanmamasına” bağlarken, 20 Ocak’ta göreve gelecek olan yeni başkan Barack Obama büyük umut veriyor. Dünyaca ünlü iklim değişikliği uzmanlarından John Holdren’i bilim başdanışmanı yapması da Kyoto Protokolünü imzalayacağına bir işaret olarak görülüyor. Türkiye ise hala imzalasak mı imzalamasak mı çelişkisi içerisinde meclise tasarılar sunuyor. Türkiye’de genel tutum imzalanmamış olmasının büyük bir utanç kaynağı olduğu yönündeyse de hükümetler bu konuyu henüz tasarıdan öteye taşıyamadı.Karbon yakalama ve depolama sistemi Kyoto Protokolü çerçevesinde geliştirilen […]

Psikoterapi değil fal terapisi

İnsanoğlu varoluşundan bu yana gelecek hakkında çeşitli tahminlerde bulunma ve önceden öğrenme merakını yenemiyor. Bu yüzden de falcılar ve medyumların önündeki kuyruklar eksilmek bir yana uzadıkça uzuyor. Günümüzde ise falcı ve medyumlar geleneksel rollerinin biraz ötesine geçmiş, birer psikoterapist haline gelmiş durumda. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi mezunu olan ve sadece hobi olarak medyumluk yapmayı tercih eden Murat Koyun, bu işle hem para kazananların hem de fal baktıran kişilerin temelinde yalnızlık duygusunun yattığını söylüyor. Kendisinin de orta öğretim yıllarında yalnız bir çocuk olduğunu ve gittiği atari salonunda sahibinden aldığı tarot ve fal eğitimiyle astrolojiye yöneldiğini belirtiyor. İnsanların fala yönelme sebebinin ise kendi içlerinde duydukları sesin ve şüphenin doğrulanması için bir gereksinimden öte bir şey olmadığını ifade ediyor. İnsanların arkadaşlarından duyduklarını dertleşme olarak algıladıklarını ve iç dünyalarındaki şeyleri arkadaş veya aileleriyle genelde paylaşamadıklarını söylüyor. Hislerini bir yabancıya daha kolay aktarabildiklerini ve o yabancının da genelde ya falcı ya da farklı yöntemler için başvurdukları hocalar olduğunu da ekliyor. Kısacası kişilerin fal baktırmayı tercih etmesini kendilerine itiraf edemediklerini sağlayacak yardımı falcıdan almaları olarak ifade ediyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi, İşletme – Ekonomi bölümü öğrencisi olan Miray Mutlu da bu görüşü doğrulayan bir örnek. Her ay düzenli olarak mutlaka falcıya gidip fal baktırdığını söyleyen Miray, yalan olduğunu bile bile anlık mutlu olmak için fal baktırdığını, bunun kendisi için bir tür terapi olduğunu anlatıyor. Bir çok kişinin bu işi ticarete döktüğünü, ailesini bu işten kazandığı paralarla geçindirdiklerini de söyleyen Murat Koyun ise kendisinin bu işi sadece felsefeye duyduğu ilgiden yaptığını ve kesinlikle para almadığını belirtiyor. Kendisine gelen insanların söylediklerini not tuttuklarını ve bu notlara bakarak hayatlarını yönlendirdiklerini de ekliyor. Fal baktıranların gözünde falcıların bir tür psikolog rolünü üstlendiğini ifade eden Murat Koyun, yaşadığı çarpıcı bir örneği şu sözlerle anlatıyor:“Kocası tarafından aldatılıp aldatılmadığını merak eden bir kadın geldi. Israrla tarot falı baktırmak istiyordu. Ona kartlardan bu konuda […]

Ücretli otoparka itiraz

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusü’nün otoparkı 15 aralık 2008’den itibaren ücretli hale getirildi. Güz döneminin başlangıcından beri ücretsiz olarak hizmet veren otopark, üniversite yönetimi tarafından özel bir işletmeye kiralandı. Şu anda 1 saate kadar ücretsiz olan otoparktan, 1-12 saat arasında 4 YTL alınıyor. Ayrıca öğrenciler okula her giriş çıkış yaptıklarında da tekrar ücret ödemek zorunda. Öğrenciler ücretli otopark uygulamasından rahatsızlıklarını dile getirirken, uygulamanın gereksizliğinden ve fiyatların yüksekliğinden şikayet ediyorlar…

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]

Hükümetin değil Kürtlerin başarısı: Şeş TV

TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı Şeş TV (TRT 6), yeni yılın ilk gününde açıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Birlik ve bütünlüğümüzü daha da güçlendirecek, demokrasimizi derinleştirecek bir adım” olarak nitelendirdiği Kürtçe yayın yapan ilk devlet kanalı Şeş TV, Kürtler tarafından geç kalınmış; ama olumlu ve demokratik bir adım olarak değerlendirildi. Hükümetin Şeş TV açılımını, Abdullah Öcalan’ın iddia ettiği gibi, “Devletin kendi Kürdünü yaratma girişimi” olarak niteleyen bir kesim olsa da, her ne olursa olsun bir kazanım olarak görme eğiliminde olan bir kesim de var. Özür dileme niteliğinde bir adım olarak görülen kanal, Kürtlerin dil ve kültürünü yok saymakla bir yere varılamayacağının kanıtı gibi. Medya tarafından hükümetin başarısı olarak gösterilmeye çalışılsa da, devlet televizyonundan Kürtçe yayın, Kürtlerin anadillerini tüm yasaklara rağmen yıllardır yaşatma mücadelelerinin bir sonucu olarak da görülüyor. Kürt aydınları, kültürlerin birbirlerini tanımasının birleştirici etkisini vurgularken, kutuplaşmanın da bu şekilde önüne geçileceğinin altını çiziyorlar. Bu girişimin Kürtçe eğitimin yolunu açacak önemli bir adım olduğu da varsayılıyor. Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini Kürt aydınları şöyle değerlendirdi: Şehmus Diken (Yazar):Kürtçe’ye 300 kelimeyi geçmeyen oradan buradan toplanmış uyduruk bir dil olarak bakılıyordu. Bu milliyetçi ve inkârcı anlayış sadece kültürel boyutta kalmadı; siyasal, sosyolojik ve ekonomik açılımları olan bir anlayışı beraberinde getirdi. Bölgeye ekonomik gelişim için herhangi bir yatırım yapılmadı. Şeş TV girişiminin iyi tarafı, Kürtlerden özür dileniyor nitelikte olması. Olumsuz yönü ise Ahmet Kaya örneğinde olduğu gibi uzun sürgünler, zulümler, linç girişimleri yaşanmasıydı. Bir anda sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi davranılarak, “Bu devlet babadır. Kürtçe televizyon da veriyoruz daha ne istiyorsunuz?” tavrıyla hareket ediliyor. Bölgede Roj TV dahil 10 tane Kürtçe yayın yapan kanal var ve bunlar uydu aracılığıyla izlenebiliyor. Dolayısıyla TRT bu girişimi o kanallar kurulmadan önce yapsaydı, bir ihtiyaçtan kaynaklanarak bu hizmeti sunmuş olacaktı ve daha inandırıcı olacaktı. Gönül isterdi ki, Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini demokratik bir adım olarak değerlendirebilelim. […]