Habervs

Habervs

Nedir bu Ergenekon?

Dün (7 Ocak 2008), 6 ayrı ilde eş zamanlı gerçekleştirilen “10. Dalga” Ergenekon operasyonlarında hepimizin bildiği gibi üst düzey isimlerin de aralarında olduğu 40’a yakın kişi gözaltına alındı. 28 Şubat postmodern darbesinin önemli isimleri eski Genelkurmay Adli Müşaviri emekli Tümgeneral Erdal Şenel, MGK eski Genel Sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç, Eski Harp Akademileri Komutanı emekli orgeneral Kemal Yavuz ve YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz ile “Sabetay avcısı” Yalçın Küçük, Susurluk çetesinin baş aktörlerinden eski Özel Hareket Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile yeğeni Erdal Şahin, Bedrettin Dalan’ın oğlu Barış Dalan’ın da aralarında bulunduğu zanlılar arasında bir yarbay, 4 albay, bir yüzbaşı, 2 binbaşı, bir üsteğmen olmak üzere 9 muvazzaf subay da yer alıyor. Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde ise sadece arama yapıldı. Yurtdışında bulunan Bedrettin Dalan ise arananlar arasında. Son operasyonla, şu ana kadar Ergenekon soruşturması çerçevesinde toplam altı emekli paşa gözaltına alınmış oldu. Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz de Ergenekon soruşturmasının firari sanığı olarak aranıyor. Gazeteci kılığındaki çeteci Ergenekon ismi ilk kez NATO’nun kontrgerilla örgütlenmesi olarak bilinen Gladio’nun Türkiye’deki yapılanması şeklinde gündeme geldi. Özel Harp Dairesi olarak da bilinen yapılanmanın, siyasetçilerden bilim adamlarına, medya mensuplarından hukukçulara kadar uzandığı iddiaları sürekli gündemde kaldı. Bu örgütlü yapının soruşturulmasına dayanak oluşturan bilgiler, 2001’de kendisini gazeteci olarak tanıtan ve JİTEM adını kullanarak dolandırıcılık yapan Tuncay Güney’in ofisine yapılan baskınla ele geçirildi. Şimdi Ergenekon’un sanıkları arasında yer alan eski polis müdürü Adil Serdar Saçan tarafından bizzat sorgulanan Güney, sözkonusu çete oluşumuyla ilgili çok önemli bilgiler verdi, ama soruşturma kapatıldı. Güney’in ifadesine göre, örgütün ‘manifestosu’ İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in yönlendirmesiyle yazılmıştı. Güney, Veli Küçük hakkında da bilgi vermişti. Bu ilk işaretin ardından çeteye ilişkin ilk ipuçları Danıştay’a düzenlenen saldırıda ortaya çıktı. Ergenekon operasyonunun ipuçları, ilk olarak Danıştay 2.Daire’ye yönelik silahlı saldırının ardından belirdi. Daire üyesi Mustafa Yücal Özbilgin’i öldüren avukat Alparslan Arslan ve saldırı […]

İtibarsızlaştırma ve manipülasyon

Türkiye’nin, karanlık geçmişiyle yüzleşmesini sağlayacak her olayda olduğu gibi yine unutulmaya yüz tutmuşken yeni bir gözaltı dalgasıyla yeniden manşetlere yerleşti Ergenekon. “Unutulmaya yüz tutmuş” ifadesi fazla iddialı gelebilir ama Susurluk, Şemdinli, Yüksekova gibi örnekleri düşününce, maalesef öyle. Asrın davası diye nitelenen, olur olmaz her olayda Ergenekon parmağı aranan bir olay, şu son gözaltı dalgasına dek hak ettiği ilgiyi görüyor muydu acaba haberciler nezdinde? Haklarında iddianame düzenlenen ilk 86 sanığın devam eden yargılamalarında mahkeme salonunda yaşananlar bile magazinleştirilerek sunulmuyor muydu okurlara, izleyicilere? Bunun yanıtı ortada. Gelelim konumuza. Dün (7 Ocak 2008), 6 ayrı ilde eş zamanlı gerçekleştirilen “10. Dalga” Ergenekon operasyonlarında hepimizin bildiği gibi üst düzey isimlerin de aralarında olduğu 40’a yakın kişi gözaltına alındı. Darbe soruşturuluyorsa eski komutanlar nerede? 28 Şubat postmodern darbesinin önemli isimleri eski Genelkurmay Adli Müşaviri emekli Tümgeneral Erdal Şenel, MGK eski Genel Sekreteri emekli orgeneral Tuncer Kılınç, Eski Harp Akademileri Komutanı emekli orgeneral Kemal Yavuz ve YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz ile “Sabetay avcısı” Yalçın Küçük, Susurluk çetesinin baş aktörlerinden eski Özel Hareket Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ile yeğeni Erdal Şahin, Bedrettin Dalan’ın oğlu Barış Dalan’ın da aralarında bulunduğu zanlılar arasında bir yarbay, 4 albay, bir yüzbaşı, 2 binbaşı, bir üsteğmen olmak üzere 9 muvazzaf subay da yer alıyor. Bir diğer önemli ayrıntı ise Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde arama yapılmasıydı. Kanadoğlu’nun evinde yapılan aramalar sırasında soruşturmanın sadece ev aramasıyla sınırlı tutulacağı açıklamasının yapılması da ilginçti. Zanlı ise neden gözaltına alınmadı ya da değilse evi neden aranıyor diye soruyor insan kendi kendine. Olayın başlangıcından bu yana “darbe soruşturması” yapılıyor havası yayılmasına karşın bugüne dek sadece bir kaç muvazzaf teğmenin gözaltına alınması, “Darbeyi yapacak ordu nerede?” sorusunu doğuruyordu. Darbe girişiminin günlükleri de vardı Son operasyonda dikkat çeken nokta ise bir binbaşı ile bir yüzbaşının da gözaltına alınan muvazzaf subaylar kervanına katılmasıydı. Öncekilerde ve son operasyonlarda […]

Vahşetin haberleri de sansürleniyor

Gazze Şeridi’ne İsrail saldırılarının başlamasının 14. gününe girerken vahşet görüntülerini ancak hâlihazırda bu bölgede olan Filistinli gazetecilerden öğrenebiliyoruz. Ramatta ve Ma’an gibi sayılı sayıda yerel çaplı Filistinli bağımsız haber ajansı, Katar merkezli El Cezire televizyonuna ve Amerikan CNN’e görüntü geçmeyi sürdürüyor. Buna karşılık yüzlerce yabancı gazeteci bölgeye sokulmuyor ve sınırda bekletiliyor. Aslında İsrail’in yabancı gazetecilere koyduğu bu yasak iki aydır, yani 5 Kasım’dan beri arasıra esneklik sağlanarak sürüyordu.Ancak 27 Aralık günkü saldırılarla beraber bu uygulama tekrar sıkılaştı. 2 Aralık günü Yabancı Basın Birliği’nin (International Press Association) bastırmasıyla İsrail Yüksek Mahkemesi bir karar çıkartmış ve sadece sekiz gazetecinin sınırı geçebileceğini bildirmişti. Bu karar hiçbir zaman uygulamaya konulmadı. Onun yerine sınırda bekletilen yüzlerce basın mensubu İsrail’in Hamas roketleriyle nasıl yara aldığını sergileme amaçlı “halkla ilişkiler turları”yla oyalanıp durdu. Ne de olsa tüm savaşlar gibi haber medyasına hâkimiyet ve medyayı yönlendirme çabaları son derece önemliydi. “Can güvenliği” bahanesi Üstelik İsrail bu kez 2006 yılında Hizbullah’a karşı savaştığı Lübnan Savaşı’nda yaptığı medya yönetim hatalarını yapmak istemiyordu. O dönemde televizyonların naklen yayınlarına ek olarak internet de yoğun olarak kullanılmıştı. Anlaşılan İsrail hükümeti Lübnan savaşında televizyon kameralarına görüş bildiren askeri komutanlarına ve internette askeri planları paylaşan blogger’lara hala öfkeliydi. Bunun için de çareyi “can güvenliğini” bahane ederek sınırı tamamen basına kapamakta bulmuştu.Uluslararası Basın Örgütleri Gazze Şeridi’nde yaşananları hala tam olarak bilmediğimizi söyleyerek saldırının başladığı günden beri çeşitli platformlarda çağrılarda bulunuyor. Tahmin edileceği gibi bütün bu çığlıklara kimsenin kulak astığı yok. Savunma Bakanlığı sözcüsü Shlomo Dror ise en son Hamas militanları saldırıyı kestiği anda bütün gazetecilere sınırları açacağını söylüyordu. Aslında Dror’a göre İsrail bu güne dek uluslararası medyanın sunduğu “abartılı Filistin trajedisi”nden asla memnun olmadı. Bu gerekçeyle bu kez sınırı açmaya hiç niyetleri yok. Hem İsrail hem Hamas bağımsız haber kaynaklarından yoksun bu ortamda proganda mekanizmalarını sonuna kadar kullanmak için çırpınıyorlar. Dedikodu ve söylentiler kasıtlı bir şekilde […]

Aletli spor alanları sağlığı tehdit ediyor

Otobüsle ya da otomobille yolculuk ederken veya yürürken trafiğin en yoğun olduğu kavşaklardaki parklar dikkatinizi çekmiştir. Belki de hava almak için bu parklardan birine yolunuz düşmüştür. Apartmanların arasına sıkışmış, yolun kenarında, çoğu zaman kirli İstanbul havasına ve egzoza boğulmuş bu parklarda değişik aletlerin üzerinde spor yapanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Peki yediden yetmişe her yaştan insanın büyük bir hevesle kullandığı bu “halka açık” “spor” alanlarının ne kadar güvenli olduğunu, yol kenarında yapılan sporun ne kadar fayda sağladığını ve bu faaliyetin sağlık açısından bir risk oluşturup oluşturmadığını hiç düşündünüz mü? İstanbul’un çeşitli yerlerindeki spor temalı parklar, bir yandan İstanbulluları sağlık için spor yapmaya teşvik ederken diğer yandan bu parkların konumları ve spor aletlerinin kullanımındaki bilinçsizlik kullanıcıların sağlığı için büyük tehlike oluşturuyor. Bu parklarda kullanılan aletlerin tasarımlarının uygunluğu belgelenmiş olsa da sporun yararlı olabilmesi için öncelikle sporun bilinçli yapılması, sonra da çevre koşullarının uygun olması büyük önem taşıyor. Sağlık için ciddi risk İstanbul Kuştepe’de İzmen sitesi önünde, Karkuyusu otobüs durağının hemen arkasında yani neredeyse yol ortasında bulunan parkta karşılaştığımız 86 yaşındaki Süleyman amca gün aşırı parkı ziyaret edenlerden, yaşından beklenmeyecek güç sarf ediyor bu aletler arasında. Aletlerin nasıl kullanılacağını da biliyor ya da kendince yorumluyor. Aslında bu parklarda herkes birbirinden gördüğünü yapıyor. Türk Kalp Vakfı’ndan Kalp-Damar Hastalıkları ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güven Caner ise bilinçsiz sporun yarardan çok zarar getirebileceğini vurguluyor. Spor yapmayı düşünen ya da yoğun tempolu ve stresli yaşam tarzına sahip 30 yaş üzeri herkesin spor programına başlamadan önce mutlaka efor testi yaptırması gerektiğini ifade eden Caner, aksi taktirde sporun kalp krizi,beyin kanaması ve fiziksel sakatlıklara yol açabileceğini söylüyor. Dr. Güven Caner’e göre değil halka açık spor parkı ziyaretçilerini yüksek aidatlarla üye olunan çoğu salonu müşterilerinin bile yeterince bilgilendirmediğini, kalp krizi sonucu hayatını kaybedenlerin olduğunu anlatıyor. Yalnızca kadın işletmecilere “franchise” hakkı tanıyıp yine sadece kadın üyeler kabul eden B-fit grubunun merkezi […]

Hayat yaman, çok yaman…

Hani hep derler ya önce oku, okulunu bitir sonra adam olursun diye; nedense insanın aklı hep o “adam” sözcüğüne takılıp kalıyor. Bahsedilen adamın kriterleri neler olabilir acaba diye düşünürken, çoktan okul bitmiş, iş bulunmuş hale geliyor. Peki adam olunmuş mu? Çalışma hayatına başladıktan sonra insan bir durup arkasına baktığında, tatmin olamıyorsa, işte bu duruma isyan ediyor. Hatta bazıları işi bırakıyor, kendi kabuğuna çekiliyor. Tıpkı Ferhan Şensoy’un yazıp sahneye uyarladığı oyun olan Boş Gezen ve Kalfası’nda olduğu gibi. İnsanın kendisine göre kurduğu düzende var olmanın ona pozitif bir getirisini göremediği, üstüne bir de kazık yediği hayatın içinde, tüm bunları reddederek, bireyin kendine göre var olma çabaları sahneleniyor oyunda. Oyun, bir işe sahip olduğu halde, bir şekilde kendi gayreti içinde olan bir adamın, emeğinin karşılığını alamadığını fark ederek, tesadüflerle tanıştığı Konfüçyüscü bir başka adamı örnek alması ile yol alıyor. Sonuçta hep aynı noktaya parmak basılıyor; var olsak dahi, biz insan olarak kendi gayretimiz ile yoğrulurken, aslında o kadar çok şey kaçırıyoruz ki hayatta… Alışılmış bir takım kalıpların içine sıkıştırılıyor, üstelik bizden beklenildiği gibi davranmaya çalıştığımızda da tamamen bocalıyoruz. Oyunda her an vurgulanan Konfüçyüscü yaklaşımın etkisi oldukça fark ediliyor ve şöyle bir soru soruyor: “Madem geçinemiyoruz, niye çalışıyoruz?” Hayat güzel Dünyada çeşit çeşit insan var ve her biri hayatın farklı noktalarından tutunup nefes almaya çalışıyor. Herkes o kadar kendi içinde yaşıyor ki, adeta bir fanusun içinde gibi hareket ediyor. Yıllar boyunca tek düze bir hayat yaşamış, fakat daha sonraları bunun farkına varıp, o fanusu kırarak kendini özgür bırakan bir adam var oyunda. Kendisine “boş gezen” olarak hitap edilmesini istiyor. Daha doğrusu insanlarla tanışırken “Benim adım boş gezen” diyor. Hiçbir iş yapmayan, hiçbir evi olmayan, bütün eşyalarını üstündeki ceplerinde taşıyan bir boş gezen bu. Ve bu boş gezen Konfüçyüs’a o kadar saplanmış ki, iki lafının birinde ondan bahsediyor. “Ne demiş Konfüçyüs” diye başlayan cümlelerinin […]

“New York’un kralı”

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen ve görünen o ki daima bağımsız kalacak olan Abel Ferrara, dünya çapında tanınmasını sağlayan King of New York filminin öncesini anlatacağı yeni filmiyle tekrar kamera arkasında. Filmlerinin tümünde çocukluk ve ilk gençliğinin geçtiği New York’un Bronx bölgesinin kendine has özellikleri olan şiddet, uyuşturucu kullanımı, cinsellik ve küfrün yaygın olarak görüldüğü Ferrara, Pericle II Nero ismini verdiği devam filmi 2009’da gösterimde olacak. Ferrara’yı, yeniden kamera arkasına geçiren filmin ilki olan King of New York’ta, suçun doruk noktasına ulaştığı 1970’li yıllarda Frank White isimli bir gangsterin hapishaneden çıkışından itibaren bir yandan kirli işlerine devam etmesini öte yandan ise bir hastanenin yapılmasına yaptığı yardımlar anlatılıyordu. İçerdiği şiddet sahneleri yüzünden filmin 13 yaşın altındakilere izlemesi sakıncalı bulunmuştu. Bronx’un sıkı çocuğu The Additcion, China Girl, Body Snatchers, The Funeral gibi başarılı filmleriyle tanınan Ferrrara Amerikan bağımsız sinemasının usta yönetmenlerinden. Gençliğinde edindiği amatör bir kamerayla yönetmenliğe soyunan Ferrara, birçok ünlü isimle çalışma fırsatı bulsa da tercihini daima bağımsız yapımlardan yana kullandı. Filmlerinin ana eksenini oluşturan şiddet ise yetiştiği çevreden aktarılan bir gözlemdi. 1951’de New York’un en olaylı bölgelerinden biri olan Bronx’da doğan Ferrara, İtalyan asıllı koyu Katolik bir ailenin oğlu olarak yetişse de sonraları kendini, “inancı olmayan bir Katolik” olarak tanımladı. Ancak aldığı dinsel eğitim, tıpkı Bronx’un şiddet ortamının yansıttığı gibi filmlerinde sıkça işlenen temalardan oldu. Erotik filmle ilk profesyonel deneyim Ferrara 15 yaşındayken, daha sonra çektiği filmlerinin birçoğunda senaristlik görevini üstlenen kader ortağı Nicholas John ile birlikte amatör olarak ilgilendiği sinemanın eğitimini almak için bir film okuluna yazıldı. Henüz okul sıralarında iken birkaç kısa film ve video klip çeken Ferrara ilk profesyonel yönetmenlik deneyimini erotik bir filmle gerçekleştirdi. Jimmy Lane takma adıyla 1976 yapımı “9 Lives of a Wet Pussy Cat” isimli filmde yönetmen koltuğuna oturan Ferrara, oyuncular arasında yer aldı. Yönetmenin bu dönemde çektiği […]

7 tepe 7 tünel hâlâ çatlak

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü 7 Tepe 7 Tünel Projesi kapsamında Dolmabahçe-Bomonti ve Piyalepaşa- Kağıthane tünellerinin 2009’un ilk aylarında ulaşıma açılması planlanıyor. Sözkonusu tüneller, Harbiye, Kurtuluş ve Şişli civarında zemin kayması nedeniyle bazı binalara hasar verdiği için eleştiriliyor. Harbiye’deki Ölçek Sokak sakinleri bu yılın ilk aylarında evlerindeki hasarla ilgili olarak belediyeye başvurmuşlar ve inşaatın tamamlanmasından sonra gerekli onarımın yapılacağı yanıtını almışlardı. İnşaatın tamamlandığı şu günlerde onarım konusunda herhangi bir gelişme olup olmadığını öğrenmek için tekrar Ölçek Sokak’a gittik. Mayıs 2008’de ziyaret ettiğimiz, evlerinde hasar bulunan vatandaşlara, konutlarıyla ilgili sorunların giderilip giderilmediğini sorduk. Bakın ne cevaplar aldık…Haber: Kamera:Gökhan Tünay – Haldun Ülkü

Şanssız köpekbalığını Ege’de Türk yakalar

Yılın ilk “balığı” dün Çanakkale’de ağlara takıldı. Ajans haberlerine göre bu 8 metre boyunda ve 2 ton ağırlığında balina türü bir köpekbalığıydı. Oysa Küçükkuyulu balıkçı Turan Özen’in istemeden yakaladığı bu nadir dev, dünyanın en büyük balığı olan “balina köpekbalığı” değil ismi Türkçe’de “güneşlenen köpekbalığı” ya da “büyük camgöz” olarak geçen bir “basking shark” (Bilimsel ismi Cetorhinus maximus). Ama birçok televizyon ve internet sitesinde kullanılan bu haberdeki en vahim hata bu değil. Yoksa Türk basınında doğa hele de nadir türlerle ilgili konularda neredeyse doğru haber çıkmamasına alışığız. Çok büyük olasılıkla hayatlarında hiç görmedikleri bu tür hakkında basına bilgi veren “yetkililer”in, morfolojisi ona hiç benzemeyen balina köpekbalığıyla karıştırmaları “standart sapma” içinde değerlendirilebilir. (Nitekim güneşlenen köpekbalığı, balina köpekbalığından sonra yerkürenin en büyük ikinci köpekbalığı.) Haberde “Dev köpekbalığının bir süre balıkçı tezgâhında sergilendikten sonra Yunanistan’a ihraç edileceği” bilgisi veriliyor. İşte en vahim yer de burası. Çünkü tükenme tehlikesi yaşayan bu türün avlanması ve satışı mevcut yasalara göre suç sayılıyor. Yani bırakın ihraç edilmesini, hayvanının denizden çıkarılması bile suç. Ama bu yazıyı yayına koyduğumuz şu saatlerde bile televizyonlarda “Balina köpekbalığının Yunanistan’a ihraç edileceği” haberi dönüyor. Televizyoncuların ısrarla tekrarladığı şey “Bu dev canavarın gerçekte ağzında diş bile bulunmadığı, sadece planktonlarla beslendiği ve insana zararlı olmadığı.” (Öyle ki, kendi haber merkezi tarafından hazırlanan haberleri sunmak ve illaki her haber sonunda bir yorum yapmak zorunda olan eski gazeteci yeni “anchorman” Uğur Dündar, Star‘da da ekrana gelen haber sonrasında köpekbalığı için “masum canavar” benzetmesini yapıyor.) Adnan Menderes Üniversitesi Hidrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Bilecenoğlu, yürürlükteki Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2/1 No’lu Su Ürünleri Tebliği’ne göre güneşlenen köpekbalığının yıl boyunca her türlü avcılığı yasak olduğuna dikkat çekiyor. Bilecenoğlu Cetorhinus maximus’un Türkiye’nin de taraf olduğu Barcelona ve Bern sözleşmelerine göre koruma altına alındığını ve Dünya Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından tüm dünyadaki popülasyonlarının “hassas” olarak tanımladığını söylüyor. Böylesine […]

Bedava maç baldan tatlı

İnternet kullanan futbolseverler, ücretli yayın yapan futbol maçlarını artık hiçbir ödeme yapmadan izleyebiliyor. Avrupa ve dünya futbol liglerindeki maçlar dahil Türkiye Ligi ve kupa maçlarını bedava izlemek için en basit yol Google’a oynanacak karşılaşmanın takım adlarıyla birlikte “bedava maç izle” yazmak. Abone olduğu şifreli yayını internette bedava yayınlayan kişiler, yayınlarında yoğunluk olmaması için yayınlarına şifre de koyabiliyorlar. Maç yayınlarında yoğunluk nedeniyle bazen de sorunlar yaşanabiliyor. Korsan yayın yapan site yöneticileri, yayınladıkları görüntülere şifre koyarak hem internet sitelerinin kapanma riskini azaltıyor, hem de görüntü kalitelerini koruyarak maçlarını yayınlayabiliyorlar. Korsan yayıncıların, yasal olarak abonesi oldukları şifreli yayınları internette yayınlayabilmeleri için bilgisayarlarında video düzenleme kartı olması yeterli. Korsanlar, abonesi oldukları şifreli maç yayınını, bilgisayarlarındaki video düzenleme kartlarıyla bilgisayarlarına aktarıp görüntü kalitesini düşürdükten sonra da internette yayınlıyorlar. Digiturk’un telif hakları çerçevesinde ciddi takip ettiği internet siteleri çoğalırken internette bu yayınların nasıl yapılacağı açıkça anlatılıyor. Nasıl yayın yapılacağını bilgisayar diliyle ayrıntılı şekilde anlatan UyduTVhaber adlı internet sitesinde bu uygulamayla ilgili kendiyle çelişkili bir şekilde şunlar yazılı: “UYDUTVHABER olarak özellikle yerli platformumuza karşı girişilen korsanlık uygulamalarını hiç de ahlaki bulmadığımızı ve hiç hoş görmediğimizi tüm okuyucularımıza duyurmak isteriz.” İnternet sitelerinde 100 kadar dijital kanalın şifresiz nasıl izleneceğini açıklayan site sahipleri ayrıca bir platformun ayakta kalabilmesi için en az bir milyon abonesi olması gerektiğinin altını çizerek duruma üzüldüklerini belirtiyor. İzleyenlerden beslenen yayınlar: P2P P2P (Peer to peer), yani karşılıklı kaynak kullanımı protokolüne dayanan bu tarz yayınlarda yayını yapan kişinin internetinin hızı ve bilgisayarının kapasitesi yeterli olmasa bile görüntü akıcı olabiliyor. Genellikle kullanıcıların yoğunlukta olduğu İnternet sitelerinde hız yavaş olmasına rağmen P2P yayınlarda ne kadar kullanıcı yayını izlerse o yayın o kadar güçleniyor. Bu sistem kullanıcısının o anda ihtiyacı olmayan kapasitesini de kullanarak hızlanıyor. P2P teknolojisi, müzik ve video yayınlarının telif hakları açısından sorun yaratıyor. Son zamanlarda internette uyguladığı sansürlerle gündemde olan Türk Telekom bedava maç yayını yapan […]

Melankolinin dermanı: The Cure

Bazı gruplar vardır dinleyicileri onları bir yere getirir. Bazı gruplar vardır dinleyicileri bir yerden bir yere getirir. The Cure ikinci tanıma girecek bir grup. Dinleyicilerini bir ruh halinden ötekine, bir anda umutsuzluğa ve çaresizliğe düşürebilir. Doludizgin geçen 31 yıl ve 12 inanılmaz albümle, The Cure kendine özgü tarzıyla, geleneksel ve kalıplaşmış davranış ve yaşam biçimine karşı yıkıcı bir tavır geliştirdi. Özgürlüğümüzü yönlendiren, yaşam biçimimizi şekillendiren toplumsal organizmayı her şeyin suçlusu olarak görüp karşı çıktılar. Düzen karşıtı müzik hareketinde, punk’ın yeni sözcüsü oldular. Sonuçta hala dinlemekten zevk aldığımız bilinçli bir kışkırtıcılık yaratan müzik oluştu. Dünya çapında sattıkları 27 milyon albümle The Cure büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar çıkış yapmış en yaratıcı gruplar bile en verimli ürünlerini erken dönemlerinde verirken, The Cure zaman geçtikçe her albümle birlikte farklı boyutlara açılmaya ve kendini yenilemeye devam etti. Bu yeniliğin son ürünü ise geçtiğimiz haftalarda yayınlanan The Cure 4:13 Dream isimli albümleri oldu. Var olan sisteme alternatif 70’lerin sonuna doğru dünya yeni bir akımla karşılaştı. İdeoloji ve başkaldırışı daha çok yaptıkları müzikle dile getiren bu akımın adı Punk idi ve anarşist temelli gerçek bir devrimdi. Bu hareketli dönemde ortaya çıkan The Cure asıl ününü 80’lerin başında kazandı. Grubun efsanevi solisti Robert Smith ise kendine özgü giyim tarzı, dağınık saçları, kırmızı ruju, siyah göz makyajıyla bir tür altkültür agresif gençlik yani punk ikonuna dönüştü. Kasvetli ve melankolik şarkı sözlerinden dolayı müzik tarzları gotik rock olarak da anılan grubun yolculuğu 1976 yılında Robert Smith’in henüz 17 yaşındayken arkadaşlarıyla birlikte The Easy Cure’u kurmasıyla başladı. Michael Dempsey, Lol Tolhurst ve kendi çevresinde ufak çaplı üne sahip Porl Thompson’dan oluşan dörtlü 1977 yılında Alman müzik şirketi Ariola-Hansa tarafından düzenlenen uluslararası Battle of the Bands (Grupların Savaşı) yarışmasını kazandı.Marjinal olan istenmedi Bu başarı ilk single ve albüm anlaşmasını getirse de, dönemin müzik şirketlerinin aykırılık ve başkaldırıya mesafeli tutumları […]

Size de çıkabilir, onlara da

Eminönü Yeni Camii’nin önünden, kanatlarıyla hareketlendirdikleri havayı yüzünüze çarparak yükselen güvercin kalabalığını yarıp meydanı geçersiniz. Bu pek zor bir şey değil. Ama biraz ilerleyip, Bahçekapı’ya doğru yürüyünce başka bir güvercin topluluğuyla karşılaşırsınız. İşte onların arasından öylece yürümek kolay değildir. Nimet Abla Bayii önünde konuşlanan bu güvercinler, yılın sadece bir ayı burada toplanırlar: Aralık…Bu güvercinleri diğerlerinden ayıran özellik ise umut dağıttıklarına inanılması ve çevrelerinin onlara inananlarla olmasıdır. Evet, çok sayıda gezici milli piyango bayiini dip dibe satış yaparken görünce insanın aklına böyle bir benzetme geliyor. Onlar Nimet Abla’nın önünde duruyorlar ve “Aynı bilet, aynı bilet”, “Bu da Bahçekapı” diye bağırıyorlar. Bu sayede kendi şansına değil Nimet Abla’nın şansına güvenip gelen kalabalığı çekmeye çalışıyorlar. Fakat onlara gelmeden önce ustalara saygı kuşağımız var… “Şansı gelecek diye bekleyeceksin, gelmeyecek diye değil” 31 Aralık 2008 Milli Piyango Özel Çekilişi’ne bir hafta kalması sebebiyle ellerindeki biletleri satmaya çalışan seyyar bayiler arasında en kıdemlisi Ömer Demiray’dı. O Bahçekapı şubesinin en eskisi ve devamlı müşterileri var. Bayi numarası 003. Diğerlerinden tek farkı 48 yıldır bu işi yapıyor olması değil. Çünkü geçen seneden beri “değişiklik olsun diye” yeşil bir kaftan giyip başında bir kavukla satıyor elindeki biletleri. “Ben saat dokuz buçukta geliyorum buraya, akşam sekizde gidiyorum. Evde bakıcı bekliyor; karım yataktan kalkamıyor, iki seneden beri hasta.” İyi para kazanmış zamanında bu meslekten ama “Elde avuçta bir şey kalmadı, harcadık gitti, kiradayız hala” diyor. Yılbaşı çekilişleri hep özel; “değişik oluyor; senede bir ay. O kazandığın parayla üç beş ay gidersin, iş olmaz sonra. Zaten alıştık bu işe, bırakayım demedim hiç.” Ömer Demiray’ın unutamadığı yılbaşı çekilişi 1960: “Üç tane yarım biletim vardı. Kapalıçarşı’da satmıştım; bir tanesini çıkardım, verdim müşteriye; büyük ikramiye çıktı. Aynı numarayı oynarım o zamandan bu tarafa. Sonu üçer sıfırdı. Birini çıkardım, verdim…” Demiray, “Nasip olsaydı bana çıkacaktı” diyor, “Şansı gelecek diye bekleyeceksin, gelmeyecek diye değil. Alırsan sana da […]

Savulun Türk sineması geliyor

Yakın zamana dek Hollywood filmlerinin hem izleyiciye hem de filmlere yön verdiği Türkiye’de son birkaç yıldır yeni bir hareketlilik var. Artık kendisini toparlayarak, sezon içerisinde salonları doldurup taşıran eserler son birkaç yıldır hep Türk filmleri. Yerli sinemanın yükseliş trendinin arkasındaki en büyük müttefiki ise kuşkusuz televizyon ve diziler. Dizilerden ve oyuncularından aldığı gücün yanı sıra teknolojik efektlerle süslü, sinema tekniği açısından hayli mesafe kat etmiş ve küçümsenmeyecek bütçelerle çekilen filmler sinema salonlarını dolduruyor. Sınırların ötesinden de sık sık nitelikli Türk sinemacıların çeşitli uluslararası yarışmalarda kazandığı ödüller ve başarılarıyla ilgili haberler geliyor artık. Hâl böyle olunca 1990’lı yılların ortalarından beri bir tırmanış içindeki Türk sinemasının niteliksel yükselişi niceliksel olarak da kendini gösterdi. Gişede yükselen başarı Son yıllarda, 2001 ekonomik krizi hariç film üretimi sürekli ararken 2005’te, son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak toplam 27 Türk filmini izleyiciyle buluşturan sinemacılar 2006’da ise bu rakamı 34’e yükseltti. O yıl gişe hâsılatının da yüzde 52’sini toplayarak Avrupa’nın en yüksek rakamına ulaşan Türk sineması 2007’de ise farklı türlerde toplam 43 film üretimiyle rekor kırdı. 1990’dan bu yana ilk defa 40 film sınırının geçildiği 2007’de film sayısının çokluğuna karşın izleyici sayısında düşüş oldu. 2006’da 17 milyon 800 bin kişiyi salonlara dolduran Türk sinemasının izleyici sayısı 2007’de 11 milyon 500 bin civarında kaldı. 2007’nin en sevindirici yanı ise birçok yerli yapımın yurtdışından ödüllerle dönmesi oldu. Beş Vakit, Kader, Takva, İklimler, Küçük Kıyamet 2006’nın ödüllü filmleri iken Yumurta, Rıza, Beynelmilel, Yaşamın Kıyısında, Polis, Adem’in Trenleri, Mutluluk ve Sis ve Gece 2007’yi ödülle kapatan filmlerdi. İzleyicilerin yarıdan çoğu, “Türk sineması” dedi Yerli film üretiminin tavan yaptığı yıl ise 2008 oldu. Toplamda 39 milyon izleyiciyi salonlara dolduran 265 filmin vizyona girdiği bu yıl, sinemalarda gösterime giren 52 yerli yapımın izleyici sayısı ise 20 milyon 800 bin oldu. Böylece 2008’de tıpkı geçen birkaç yılda olduğu gibi 4 Avrupa’da sadece Türkiyeliler, […]

Türkiye Yahudilerinden İsrail’e tepki

İsrail – Filistin savaşı en kanlı günlerini yaşıyor. Yaklaşık 400 kişinin öldüğü 2 bine yakın insanın yaralandığı İsrail’in son saldırıları, 1967’de yaşanan 6 gün savaşlarından sonraki en kanlı çatışma olarak tarihe kazındı. İslam ülkelerinin şiddetle kınadığı, Avrupa ve Amerika’nın sessiz kaldığı olay artık Ortadoğu’da sorun olmaktan vahşete dönüştü. Enkaz altından korku ve ümitsizlik dolu bakışlarla objektiflere bakan Filistinliler akıllarımıza kazınırken Gazze Şeridi, İsrail’in bombalarına maruz kalmaya devam ediyor. Kuran, Tevrat, silah üçlüsü İsrail, kurulduğundan bu yana topraklarını işgal ettiği Filistin’le de savaşını sürdürüyor. Hemen her gün bir İsrailli ya da bir Filistinlinin çatışmalarda öldüğü haberini duymaya aşina olduk. Bu iki ülkeyi “barıştırmaya” çabalayan dünya ise bugüne kadar kayda değer bir sonuç alamadı. Son olarak geçtiğimiz Haziran ayında Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes bile, İsrail’in ambargo uygulaması, Haması’ın füze saldırılarıyla göstermelik bir ateşkesten öteye geçemedi. Ve sonunda İsrail Filistin’e “Bize 1 yaptığınızı size 10 ödetiriz” kaidesini bozmadığını tekrar gösterdi. Hamas’ın ateşkesi bozup gönderdiği 35 Kassam roketi, bugün yüzlerce ölü Filistinliyle karşılık buldu. Sonuçsa yine aynı: Ne kazanan var, ne kaybeden. Ne İsrail terkediyor topraklarını, ne Filistin buyur ediyor İsrail’i. Varolan tek şey her iki tarafta da bir avuç toprağı paylaşamayanlar yüzünden yaşanan acılar. Bir tarafta, bir elinde Kuran diğer elinde silah tutanlarca öldürülen yahudiler, diğer tarafta, bir elinde Tevrat, diğer elinde bomba tutanlarca öldürülen müslümanlar. Her iki din de öldürmeyi kesin kurallarla yasaklasa da, görünen o ki, her iki dinin mensupları da çocuk yurtlarını bombalarken öldürmeyi yasaklayan kitaplarına sığınmaktan utanmıyorlar. “Şimdi savaş zamanı” Bir yandan, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak “Şimdi savaş zamanı” diyerek, alınan bu kadar can yetmezmiş gibi daha çok kan döküleceğini haber veriyor. İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise İsrail’in savaş arzulamadığını ama gerekirse de kaçınmayacağını, diğer tüm güç delisi ülkeler gibi ilan ediyor. Diğer yandan İsrail ile aradaki ateşkesi bozarak Avrupa’nın savaşı başlatan asıl suçlu olarak gösterdiği […]

En hızlı ve en gizli

BBC’de (British Broadcasting Corporation) 1977’den beri yayınlanan “Top Gear” (‘en üst vites’ olarak çevrilebilir) isimli otomobil programı, bu İngiliz kanalının klasikleri arasında yer alıyor. Program sadece sıra dışı araç testleriyle değil, yaratıcı sunumları ve konularıyla hatırı sayılır sayıda bir kitle tarafından takip ediliyor. Örneğin pilot-sunuculardan biri, ünlü bir psikiyatr tarafından hipnotize ediliyor ve sıradan bir aracın, dünyanın en hızlı aracı olduğuna inandırılıyor. Ve pilot o araçla, üst sınıf hız araçlarıyla yarıştırılıyor. Bir otomobile jet motoru yerleştirilip kayak rampasından fırlatılabiliyor. Ya da 450 beygir gücünde bir Aston Martin, Londra’dan Monaco’ya giden bir trene karşı zaman mücadelesine giriyor. Sadece İngiltere’de sekiz milyon düzenli seyircisi bulunan Top Gear’ı dünyada 350 milyon kişinin izlediği sanılıyor. Programda “işin doğası gereği” talihsizler de yaşanıyor. Örneğin geçtiğimiz sezon sunuculardan Richard Hammond’ın jet motoru takılmış bir araçla saatte 464 kilometre hız yaparken geçirdiği kaza hafızalardan silinmiyor. Hammond, birkaç hafta sonra programa geri dönmüştü. Geçirdiği kaza ise pist üzerinde gerçekleşmiş en hızlı kaza olarak tarihe geçti. Richard Hammond programın daimi dört pilot-sunucusundan biri. Bu çok izlenen haftalık programın diğer üç sunucusu ise Jeremy Clarkson, James May ve “The Stig” takma isimli pilot. İşte, kamera önünde kaskını hiç çıkarmayan ve gerçek ismi açıklanmayan bu dördüncü sunucunun kim olduğu programın milyonlarca izleyicisinin en merak ettiği şey. “The Stig” Top Gear’a, programın formatının değiştiği 2002’de dahil oldu. Programın aynı zamanda yapımcısı da olan Jeremy Clarkson bu gizemli karakteri o yıl “İsmini bilmiyoruz, ismini gerçekten bilmiyoruz ve kimse de bilmiyor. Öğrenmek de istemiyoruz çünkü o bir yarış pilotu” sözleriyle seyirciyle tanıştırmış ve işini “dışarı çıkıp hızlı araba kullanmak” olarak tanımlamıştı. Bu ilk Stig, programın üçüncü sezonunda bir test sürüşü sırasında denize düşürülerek “öldürüldü”. Siyah kask ve elbiseli gizli pilot böylece, 2005’te beyazıyla yer değiştirdi. Program şu anda “Beyaz Stig”le devam ediyor. “Ask” arama motorunun istatistiklerine göre Stig, bu arama motorunda arama yapılan isimler […]

Turkish sigara yasağı!

Türk halkı 19 Mayıs 2008’den beri kamuya açık yerlerde sigara içme yasağına alışmaya çalışırken, toplu taşıma araçları ve taksiler yasağın en fazla ihlal edildiği yerlerin başında geliyor. Dışarıdan ithal edilen her yasal düzenleme gibi sigara yasağı da Türkiye toplumunun genel karakterine uyarlanıyor ve bunun sonucunda Türk usulü sigara yasağı uygulamaları ortaya çıkıyor. Örneğin İstanbul’un artık işkence haline dönüşen trafiğinde bütün gün direksiyon başında olan otobüs şoförleri yasakları ihlal etmeye artık çekinmiyor. Vapurların açık alanları ve taksilerde de yasak aynı şekilde deliniyor. Tabii yasağın bu şekilde delinmesi zaman zaman tartışmalara da neden oluyor. Her gün toplu taşıma araçlarını kullananlar kendilerini sık sık şoför-yolcu kavgalarının içinde buluyorlar. Otobüsleri özellikle akşam saatlerinde balık istifi gibi dolduran belediye ve halk otobüsü sürücüleri sigara içmeye kalkınca yolcuların tepkisiyle karşılaşıyorlar. Sürücülerin ısrarı zaman zaman bağırış çağırış, çekilen el freni hatta itişmelere kadar uzanan olaylara neden oluyor. Araçların içinde bulundurulması zorunlu olan uyarı levhalarına bakılırsa sigara içen şoföre her seferinde 62 YTL ceza uygulanması gerekiyor ki bu durumda şoförlerin kazandıkları parayla evlerini geçindirmesi pek mümkün görünmüyor. Kavgacı tiryaki şoförlere karşı ne yapmalı? Araçta sigara içmekte ısrar eden ve bunun için yolcularla tartışan hatta kavga eden şoförlere karşı ne yapmalı? Belediyeden verilen bilgiye göre böyle bir durumla karşılaştığımız zaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait 153’ü ya da İ.E.T.T ye ait 0212 245 07 20 no’lu telefonları arayıp otobüsün plakasını vermek yeterli oluyor. Bu şikayetle birlikte yasağı ihlal eden şoför hakkında hemen işlem başlatılıyor. Takside sigara pazarlığı Sigara yasağının yaygın olarak ihlal edildiği bir başka ulaşım aracı da taksiler. Üstelik taksiler için getirilen cezalar otobüslerden çok daha ağır; takside şoförün ikazına rağmen sigara içen yolcuya 5 bin YTL para cezası kesileceği belirtiliyor. Adını vermek istemeyen bir taksi şoförü “Bazen taksinin camında yazan 5 bin YTL’lik para cezasını 5 YTL olarak okuyup, ben 10 vereyim, o zaman 2 tane içeyim” diyen […]

“Dinital” çağ

Dijital çağın getirdiği yenilik ve kolaylıklar saymakla bitmez. Fotoğraf makinesinden resim çerçevesine, saatten tansiyon ölçme aletine kadar en gereklisinden en gereksizine günlük hayatımızda kullandığımız çoğu eşya dijitalleşti. Fotoğraf makinesinin dijitale çevrilmesiyle fotoğrafçılıkta yepyeni bir çığır açılırken, evimizde büfenin üzerinde duran fotoğraf çerçevesinin dijitalleşip slayt gösteri yapmasıyla hayatımızda değişiklik adına bir yaprak bile kımıldamadı. Dijitale çevrilen ürünlerin gerekliliği ayrı bir tartışma konusuyken, yeniliğe tamamen kapalı tek konu olan din ise dijitalleşme sevdasıyla aklın sınırlarını zorlayacak kadar değişiyor. Değişim, dinin doğasına aykırı olsa da dükkanlarda ya da internette rastlayacağımız birçok icat, dini ürünlerin teknolojinin içerisine nasıl da monte edildiğini gösteriyor. Müslümanın cep rehberi Hatimmatik İnternet ya da telefon yoluyla rahatlıkla satın alabileceğiniz bu dini ürünlerin başında hatimmatik geliyor. Hatimmatik, tek bir tuşla tüm Kuran’ı okuyarak kendi kendine hatim indiriyor. Kuran okunurken aynı zamanda ekrandan okunan sayfaları takip edebiliyorsunuz. Aynı zamanda hatimmatike fotoğraf ekleyip, dosya yükleyebiliyorsunuz. Ezan saatlerini de gösteren aletten radyo özelliği sayesinde müzik de dinleyebiliyorsunuz. Müslümanın cep rehberi sloganıyla satılan aletin fiyatı 120 YTL civarında. Kıbleyi gösteren seccade Dini ürünlerden bir diğeri de namaz kılarken doğru yönü bulmaya yarayan seccade. Bu seccadenin diğerlerinden farkı, üzerinde dijital bir pusula olması. Pusula sayesinden Kıbleyi nerede olursanız olun bulabiliyorsunuz. Tasarımında kullanılan fosfor baskı tekniğiyle seccadenin üzerindeki desenler parlıyor. Londra’da yaşayan Soner Özenç adlı bir Türk tasarımcı tarafından tasarlanan seccadenin fiyatı 400 Dolar. Ancak aynı ürünün, 10 YTL’ye satılan sahte Çin malı olanını da bulmak mümkün. Kabe’de dijital hac rehberi Dini ürünler tasarlanırken hacılar da unutulmamış. Hacıların hac boyunca okuyacakları tüm duaları yazılı ve sesli olarak gösteren dijital cihaz hacı olabilmek için gerekli süreci daha “teknolojik” takip etmenizi sağlıyor. Arapça, İngilizce ve Türkçe dillerinde kullanılabilen aleti yakında Kabe’yi tavaf eden müslümanların boynunda sıkça görebiliriz. İnternetin yanı sıra hacı malzemeleri satan dükkanlarda da bulunabilen dijital hac rehberinin fiyatı 45 YTL. Nur yağdıran kalem Dini unsurlar barındıran […]

Dali’nin aşırı realist ziyaretçileri

Müzeler genellikle sessizlikleriyle, ziyaretçilerinin belirlenmiş kurallarla nesnelere baktıkları yerler olarak bilinir. Bazen eserlere o kadar konsantre olursunuz ki, müzenin güvenlik görevlilerinin peşinizden gelmesi bile sizi rahatsız edebilir. Peki, Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a gelen insanlar, Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki (SSM) dünyaca ünlü İspanyol ressam Salvador Dali’nin 270 eserinin yanısıra çeşitli dokümanlarını ve fotoğraflarını hangi şartlarda izliyor? Müzeye girebilmek için ilk önce bilet alıp, metal eşyalara karşı uyarı veren güvenlik detektöründen geçmek gerekiyor. Çünkü bu değerli eserler son yıllarda terörün sıklıkla kendini gösterdiği bir ülkede, Türkiye’de sergileniyor. SSM köşkünün girişindeki ıssız merdivenleri çıkarken müzedeki insanların çoğunun diğer gezginlere karşı düşüncesizce hareketlerini o güzel köşk bahçesinden içeri girip görmeden hayal etmek mümkün değil. Dali’yle baş başa kalamamak Bir cumartesi günü, akşam saatleri. Üç katlı geniş sergi alanındaki bütün resimlerin karşısında onlarca heyecanlı insan topluluğu göze çarpıyor. Müze çıkışındaki hediyelik eşya satan mağazada 10 YTL’ye satılan sergi resimlerinin bulunduğu katalogdan habersiz fotoğraf çekmeyi seven onlarca kişi, resimseverleri, makinelerinin flaşlarıyla ya da bedenleriyle rahatsız ediyordu. Güvenlik ve düzen kurma amacıyla insanların resimlere yaklaşmaması için resimlerin önüne çizilmiş beyaz şeridin önüne geçen onlarca insanın arasında Dali’nin büyüsüne kapılmak oldukça güç. İçerideki uğultuya ise bir süre sonra alışabiliyorsunuz. Müze gezginlerini devamlı uyarmaktan bezmiş güvenlik görevlileri bu duruma anlam veremediklerini, insanların resimleri incelemek yerine, resimlerin fotoğraflarını çekmeyi tercih ettiklerini ve benim gibi müze gezginlerinin azınlıkta olduğunu söyledi. Müze çıkışında Salvador Dali misafirlerinin karşısına çıkan, içinde müze kataloglarının da satıldığı hediyelik eşya dükkan ise içerideki kalabalığın aksine bomboştu. Amerika’da gözlemlediğim Dali Geçen yaz Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinin St. Petersburg şehrindeki dünyanın en geniş koleksiyonuna sahip Salvador Dali Müzesi’ne gitmiştim. Müze, okyanus kenarında, marinanın bitişiğinde, yemyeşil bir ortamda tek katlı, çok yüksek tavanlı bir bina. Binanın dış duvarında ise Dali ve eşi Gala’nın çatıdan yere kadar uzanan kol kola fotoğrafı asılıydı. Gittiğim zaman, müzedeki resimler sadece “Dali’nin Kadınları” […]

İsrail uluslararası hukuku ihlal ediyor

Richard Falk*(27 Aralık 2008) İsrail’in Gazze şeridine hava saldırıları, İşgal Gücü’nün yükümlülükleri ve savaş hukukunun gereklilikleri bakımından Cenevre Konvansiyonu’nda tarif edilen uluslararası insani hukuku ciddi olarak ihlal ediyor. Bu ihlaller şunları içeriyor: Toplu cezalandırma – Gazze Şeridi’nde yaşayan 1,5 milyon nüfusun tamamı birkaç militanın eylemleri yüzünden cezalandırılıyor.Sivilleri hedef alma – hava saldırıları, dünyanın en kalabalık toprak parçalarından birindeki, Ortadoğu’nun ise en yoğun nüfusu barındıran bölgesinde, sivil alanları hedef alıyor. Orantısız askeri karşılık– hava saldırıları sadece Gazze’nin seçilmiş hükümetine ait bütün polis ve emniyet bürolarını yoketmekle kalmadı, aynı zamanda yüzlerce sivili öldürdü ve yaraladı; en azından bir saldırı, üniversiteden evlerine dönmek için araç bulmaya çalışan öğrencileri vurdu. Önceki İsrail eylemleri, özellikle Gazze Şeridi’ne giriş çıkışı tamamen kapatması, ciddi bir ilaç ve yakıt (aynı zamanda yiyecek) sıkıntısı yarattı ve ambulansların yaralılara yetişememesine, hastanelerin yaralılara ilaç ve gerekli araç sağlayamamasına, Gazze’nin kuşatma altındaki doktorlarının ve öbür medikal personelin kurbanları yeterli şekilde tedavi edememesine yol açtı. Tabii, İsrail’deki sivil hedeflere roket saldırıları da hukukdışıdır. Fakat bu yasadışılık, ne İşgalci Güç olarak ne de egemen bir devlet olarak İsrail’e uluslararası insani hukuku ihlal eüme ve zavaş suçları veya insanlığa karşı suçlar işleme hakkı vermez. Şunu da belirteyim ki, İsrail’in artan askeri saldırıları İsrailli sivilleri daha güvenli hale getirmiyor; tam tersine, İsrail şiddetinin artmasından sonra ölen İsrailli bir yıl içindeki ilk vaka. İsrail, 26 Aralık’ta sona eren ateşkesi yeniden tesis etmek için Hamas’ın diplomatik girişimlerini de yok saydı.İsrail hava saldırıları ve bunların yol açtığı feci insani bedel, İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine doğrudan veya dolaylı olarak katılan ülkelerin tarafsızlığını da kuşkulu hale getiriyor. Bu işbirliği, yasadışı saldırılarda kullanılan savaş uçakları ve füzeleri de içeren askeri techizatı bilerek sağlayan ülkelerin yanısıra, başlıbaşına insani bir felakete neden olan Gazze kuşatmasını destekleyen veya katılan ülkeleri de içeriyor. Birleşmiş Milletler üyesi bütün devletlere hatırlatırım ki, BM, uluslararası insani hukuk ihlalleriyle karşı […]