Habervs

Habervs

Eyvah! ‘Çobanın oyu’ meselesinde Ali Demirsoy referansı!

Alper GörmüşAysun Kayacı’nın bir televizyon programında sarf ettiği, mealen, “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu neden eşit olsun ki” biçimindeki sözlerinin yarattığı tartışma tehlikeli sularda akmaya başladı. Beni böyle düşünmeye sevk eden gelişme, tartışmanın referansının Aysun Kayacı’dan ünlü doğabilimcimiz Ali Demirsoy’a kayması oldu. Ali Demirsoy, doğada gözlediği birçok süreci “ah keşke” makamında topluma da uygulamaya çalışan bir doğabilimci. Mesela, doğada nasıl “iyiler (güçlüler) mutlaka başarır”sa, Ali Demirsoy toplumda da aynı sürecin işlemesini ister. Mesela Figen E. Yanık’ın İş Bankası Yayınları’ndan çıkan Ali Demirsoy portresi “Doğaperest”te, ileride her önüne gelenin başbakan, cumhurbaşkanı olamayacağını, ancak genleri müsaitse olabileceğini gene “ah keşke” makamında öyle bir anlatışı vardır ki, ürpermeden okumak imkânsızdır. Yeni Sabih Kanadoğlu’muz mu? Ulusalcı televizyoncu, Yeniçağ gazetesi yazarı Hulki Cevizoğlu dün (9Nisan) “Çobanın oyu” meselesinde ağzındaki baklayı çıkardı. Fakat ne görelim, üstünde Ali Demirsoy sosu vardı; böylece elitist yaklaşımlarına kendince bir meşruiyet sosu yerleştirmiş oluyordu: “Elimde 1998’de yayınlanmış ‘Bilgi Toplumu’ adlı bir kitap var. Yazarı, sarışın ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın ifadesiyle ‘teneke kafalı’ bir manken değil!.. Kim?.. Prof. Dr. Ali Demirsoy. Diyor ki: ‘Yalnızca yetenekli ve eğitilmiş, bilgili insanlara oy kullandırılmalı!’ Ben de soruyorum. Bir otomobili yönetmek için ‘ehliyet’ gerekiyor da ülkeyi yönetecekleri seçmek için niçin ehliyet gerekmiyor?.. Pek çok mesleğe girmek için belge zorunlu. Seçime katılmak için ‘seçmen kartı’ zorunlu. Bunlara benzer biçimde acaba ‘oy verme kartı-ehliyeti’ verilse nasıl olur? Bunun şartlarını toplum olarak ortaklaşa belirlemeliyiz. Eğer ‘evet’ diyorsanız ve öneri sahibini ‘taşlamak’ istemiyorsanız tabii ki!..” Sabih Kanadoğlu’nun hukuk alanında oynadığı “saygın otorite” rolünü, “cahillerin demokrasi oyununun dışına atılması” mücadelesinde Ali Demirsoy’a mı oynatacaklar acaba? İnsan düşünmeden edemiyor. Cevizoğlu’nun “evrensel genel oy”un iyi bir şey olmadığı yolunda referans gösterdiği başka “şahit”leri de var: “Günümüzden binlerce yıl önce, tarihin en büyük düşünürlerinden(filozoflarından) Eflatun (diğer adı Platon) ilk kez ‘ayak takımı’ kavramını kullanmıştı!.. Bugün AB’nin baş tacı ettiği 1789 Fransız […]

Osmanlı’nın susturulan cinselliği

Özlem Özbaş Yaşlı bir adamın karşısında genç ve çıplak bir erkek bedeni… Bir de bu bedene sarılmış bir yılan… Bu resmin, Edward Said’in “Oryantalizm” kitabının kapağında yer alması tesadüf olmaktan fazlasıyla uzak. Batı’nın “yeniden yarattığı” ve “ötekileştirmek”ten çekinmediği, ahlaki çöküntü içinde farzettiği “Doğu”, böylece dökülüvermiş kağıda. Konuşmasına bu resimle başlayan Dror Ze’evi, erken modern dönem Osmanlısında cinselliğin tıp, fizyonomi, rüya tabirleri, hukuk gibi diskurlar üzerinden inşa edildiğini, fakat “nasıl olduysa” 19. yüzyılda cinselliğin tabulaştığını, hor görüldüğünü ve cinsel kültür birikiminin yok edildiğini söylüyor. “Pre-modern Osmanlısı, eşcinsellik öğeleri barındırıyor” Ze’evi, bu dönemde Osmanlı’da yazılan tıp kitaplarından söz etti. Kitapta, erkek ile kadın arasında birkaç ufak farkı saymazsak, herhangi bir fizyolojik farka rastlamak mümkün değil. Yine bilim kitaplarında, insanların yaratıldığı dört elementten bahsediliyor. Toprak ve su elementlerinin baskın çıktığı bireylerde feminen, ateş ve hava elementlerinin baskınlığındaki bireylerdeyse maskülen özelliklere rastlanacağı açıklanıyor. “Osmanlı Hukuku’nda “zina” yapan biri oldukça düşük miktarda bir para cezasına çarptırılıyor. Bu cezanın verilmesi için de şahitlerin olması şartı var. Bazı ülkelerde hâlâ, zina yapanların taşlanarak öldürüldüğünü düşünürsek bu oldukça hafif bir uygulama.” Ze’evi, Fransız gezginlerin, Hacivat – Karagöz oyununu izlediklerinde yaşadıkları şaşkınlığı, yazılarında kaleme aldıklarını söylüyor ve ekliyor: “Bu oyunlarda cinsel içerikli espriler yaygındı ve bu bir “Batılı”da şaşkınlık yaratabiliyordu”. Dönemin rüya tabirleri kitaplarında “biriyle cinsel ilişki yaşamak” gibi başlıklara da “sakınmadan” yer verildiğinin altını çiziyor Ze’evi. Ze’evi’ye göre, erken dönem Osmanlısında tıp ve hukuk metinlerinin, rüya tabirleri kitaplarının, ve hatta Karagöz – Hacivat oyununun ortak paydası şöyle; erkek ve kadın arasında şimdiki gibi keskin bir sınır yok, eşcinsellik “normal” ve “doğal” olarak görülüyor ve insanlar, cinsellikle ilgili konuları konuşmaktan ve tartışmaktan çekinmiyorlar. 19. yüzyıla gelindiğinde durum biraz değişiyor. Osmanlı topraklarında nüfusunu ve nüfuzunu artıran Avrupalı, Osmanlı’nın ahlaki değerlerini yargılamaktan da geri durmuyor. “Heteronormallik”in Osmanlı topraklarında yaygınlaşmaya başlaması da aynı döneme denk geliyor. Böylece pre-modern cinsel söylemin izi bilimden, […]

Akıl okuma: Mucizenin eşiği mi orwellgil tehlike mi!

Duygu ErtürkABD-Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde bir grup bilim adamı, kişinin zihninden geçen hareketsiz görüntüleri her dört saniyede bir tarayan bir cihaz üzerinde çalışıyor. Bugünkü teknolojiyle cihazdan mükemmel sonuçlar elde edilemiyor. Deney 120 görüntü üzerinde yapıldığında başarı yüzde 90, 1000 görüntüde ise yüzde 80. Taranacak imaj sayısı değiştiğinde, başarı oranı da değişiklik gösterebiliyor. Cihazı geliştiren ekibin öncü ismi, Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi Jack Gallant, cihazdaki sorunların giderileceğini ve 50 yıl içinde gelinen teknolojiyle eksiksiz bir makine yapılacağını iddia ediyor ve ekliyor: “Bu cihaz, o zaman insanın aklından geçen her sahneyi, her rüya karesini, anında görüntüleyebilecek. İşin kötü tarafı, cihazın kişinin isteği dışında, etik kurallara aykırı olarak kullanılabilme ihtimali. Suçlular- özellikle düşünce suçluları- istemleri dışında bu cihaza bağlanıp, düşünceleri okunabileceği için yargılanabilecekler.” Belçika Liege Üniversitesi’nden nörolog Dr. Steven Laureys cihazla ilgili olumlu düşünenlerden. Laureys: “Kesinlikle çok etkileyici bir sonuç. Bu bizi, şu an kullandığımız fMRI teknolojisinin de ötesine götürecek; komadaki bir insanın zihinsel sürecini kontrol edebileceğiz.” İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ertaş da meslektaşı gibi, cihazla ilgili heyecanlı: “Beyin dalgalarının analizi, eğer “radyo” yayınına benzetilirse, beynin anatomik yapılarının enerji harcamasını görüntülemeye dayanan fonksiyonel MR görüntüleme (fMRI), televizyon yayınına benzetilebilir. Bu yöntemler yeni olmamakla birlikte, fMRI yöntemindeki görüntü çözünürlüğünün de zaman içinde çok yükseleceğini şimdiden söylemek kehanet sayılmaz. Gerçi Gallant’ın ekibinin yöntemi ile, bakılan bir resmin ne resmi olduğu değil de, daha önce görülen bir resim olup olmadığı başarılı bir şekilde tahmin edilebilmekle birlikte, kuşkusuz, ileride resmin ne olduğunu tahmin eden algoritmalar da daha yüksek çözünürlüklü ve daha gelişmiş yapay sinir ağı modelleriyle önümüze konacak. Ertaş’a göre bu yöntem şu an için beynimizden bize Mors alfabesi ile çekilen bir telgraf gibi düşünülebilir ama bunun interaktif televizyon yayınına dönüştürülebsilmesi çok da ütopik bir düşünce değil. Gerçekleştiğinde, potansiyel kullanım alanlarının saymakla bitmeyeceğini anlatan Ertaş şu tahminlerde bulunuyor: “Hayal gücünden en […]

“Olay sağ – sol çatışması değil”

Aslıhan Birgül 6 Nisan Pazartesi günü Akdeniz Üniversitesi’nde sağ ve sol görüşlü öğrenciler arasında çıkan kavgada biri ağır 10 kişi yaralanırken 34 öğrenci gözaltına alınmıştı. Kavgada karşıt gruba silahla ateş açan ve henüz yakalanamayan Ömer Ulusoy’un kimliği ve siyasi bağlantıları günlerdir basın ve kamuoyunda tartışılıyor. Ulusoy’la bağlantısı nedeniyle MHP Genel Merkezi Antalya İl Teşkilatını feshetti ama tartışma hâlâ bitmiş değil. Olayla ilgili olarak Akdeniz Üniversitesi rektöründen, Antalya MHP il başkanına kadar konuşmayan kalmadı. Medyakronik, yaşanan çatışmayı ve sonrasındaki gelişmeleri, güvenlik nedeniyle adını vermediğimiz bir Akdeniz Üniversitesi öğrencisiyle konuştu. Olay nasıl başladı? Nasıl gelişti?Önce yurtta kalan öğrenciler aralarında tartışmaya başladılar. MHP’li bir grup başka bir grupla tartışıyor. MHP’li grubun karşısındaki nasıl bir grup? Bazı gazetelerde Kürtçü, bazılarında solcu bir grup diye nitelendi…Bu kavga kesinlikle sağcı – solcu ya da ülkücü – Kürtçü kavgası değil. Olay, daha çok mahalle kavgası şeklinde başladı. Yani kesinlikle siyasi bir kavga değil. Kendini MHP’li olarak tanıtan grupla kendilerine belli bir grup diyemeyeceğim bir takım kişiler tartışıyorlar. Bu kişilerin siyasi eğilimi ne?Daha çok entelektüel takılan, kimisi kendini liberal olarak tanımlayan öğrenciler ama bunları belli bir grup olarak tanımlamak mümkün değil. Peki, Ömer Ulusoy gibi öğrenci olmayan kişiler nasıl karışıyor olaya?Aralarındaki tartışma kavgaya dönüşünce, MHP’li grup okul dışında bağlantıları olan Ömer Ulusoy’u okula çağırıyorlar. Bundan sonra olaylar bildiğiniz gibi gelişiyor. Akdeniz Üniversitesi’nde ortam şu anda nasıl? Gerginlik sürüyor mu?Hiç bir şey olmamış gibi. Kimse de bir daha tekrarlanacağını düşünmüyor. Herhangi bir gerginlik, tedirginlik yok. Ömer Ulusoy’un kim olduğuna, okulda ne işi olduğuna dair de kimsenin bir merakı yok. Kısacası genel olarak bu olay öğrencilerin pek umurunda değil. Genelde okul içinde yapılan yorumlar, olayın bir provokasyon olduğu yönünde.Olayın bir provokasyon olduğuna katılıyor musunuz?Hayır, böyle geçiştirilmemeli ama yaşananlar burada kimsenin pek umurunda değil aslında. Rektörlükten yapılan açıklama tatmin edici mi? Okulda güvenlik önlemleri ne durumda?Okulda güvenlik çok zayıf… Göstermelik olarak […]

Çağdaş sanatta yeni diller

Nur Niyaz Bildik Fotoğraftaki renklerin canlılığına takılıyor gözlerim. Ardı sıra dizilmiş rujlar ne kadar da cezp edici. Biraz daha yürüyor ve 1970’lerde kadınlar arasında oldukça popüler olduğunu düşündüğüm parfüm şişelerine takılıyor gözlerim. Bu fotoğraflar gerçekten devasa boyutlarıyla vitrinlerin çekiciliğini aratmıyor. Biraz daha yaklaşıp fotoğraf bilgilerini okuyorum. Fakat o da ne? Bu bildiğimiz tuval üzerine akrilik çalışması! Kendimden utanıyorum o anda. İşte Nur Koçak’ın “Fetiş Nesneler”ini “Modern ve Ötesi”nde ilk gördüğüm an bunlar geçti aklımdan… Ardından daha akademik bilgiler olsaydı diye düşünürken İpek Duben ve Esra Yıldız’ın editörlüğünü yaptığı “Seksenlerde Türkiye’de Çağdaş Sanat: Yeni Açılımlar” adlı kitabı geçiyor elime. Ve sayfalar arasında Nur Koçak hakkında bilmediğim her şey… Ve daha fazlası… İpek Duben’in 2003’te, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde workshop olarak başlattığı “eleştiri olarak modernizm” seminerlerinin sonucu olan bu kitap, 1970’lerin sonu 1980’lerin Türkiye’sinde çağdaş sanatçılar ve “sanat tanımı toplulukları”na ışık tutuyor. Bir başvuru kitabı olarak tanımlayabileceğimiz bu kitap, İpek Duben’in öğrencileri tarafından hazırlanmış. Çiğdem Kaya, Rana Öztürk, Deniz Meltem Çebi, Çiğdem Sağır, Hande Dedeal, Bilgen Yılmaz, Asuman Kırlangıç, Seçil Serpil çağdaş sanatçıları ve “Sanat Tanımı Toplulukları”nı (STT) ince eleştirilere girmeden tanıtıyorlar. Ancak ciddi bir emeğin ürünü olan bu çalışma esnasında çağdaş sanatın kapsamlı dökümünü gösteren, örneklerin izlenebildiği bir müzenin bulunmayışından, yazılı ve görsel arşivin dağınık olmasından, sanatçılara ulaşmanın güçlüklerinden, görsel belgelerin eksikliğinden yakınıyor İpek Duben. Tüm bunlara karşın, Türk sanatındaki kırılmalar, evrilmeler ve oluşan yeni diller çıkıyor karşımıza… Kitapta öğrenciler tarafından tanıtılan sanatçılar ise şunlar: Füsun Onur, Sarkis, Şükrü Aysan, Ahmet Öktem, Serhat Kiraz, Cengiz Çekil, Canan Beykal, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, İpek Duben, Nur Koçak, Erdal Aksel, Bedri Baykam, Candeğer Furtun, Azade Köker, Handan Börtüçene, Osman Dinç, Seyhun Topuz ve Sanat Tanımı Toplulukları (STT).

“Türkiye’yi Yaşar Kemal’den öğrendim”

Duygu Ertürk Kafasındaki cevapları değişik coğrafyalarda arayan bir fotoğrafçı Vanessa Winship. Uzun yıllardır göç, aidiyet ve kimlik temalı fotograflar çekiyor. 48 yaşında. Ve üzerinde çalıştığı projeleri onu Türkiye’ye getirmiş. Şu anda İstanbul’da yaşıyor ve ülkenin değişik bölgelerine seyahat ediyor. Türkiye’de, uzun süredir çalıştığı “Karadeniz” konusuna devam etmenin yanında “Aşura” ve “Hamsi” gibi konular ortaya çıkardı. “Bizim” görüntülerimizi, kendisini temsil eden fotoğraf ajansı “Agence VU” aracılığıyla dünyaya sundu. Winship, İngiltere’deki Westminster Üniversitesi’nde aldığı fotoğraf eğtiminin ardından bir süre öğretmenlik yaptı. Sonrasında İngiltere’de ve yurt dışında serbest fotoğrafçılık yapmaya başladı. Fotoğraf dünyası onu 1990’ların sonunda çalışmaya başladığı Balkanlar fotoğraflarıyla tanımaya başladı. Balkan ülkelerinin yanı sıra, Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve Türkiye’de uzun soluklu projeler gerçekleştirdi. Geçtiğimiz yıl Doğu Anadolu’da çektiği “kız öğrenciler” serisi ile, yaklaşık 3 bin 500 profesyonelin katıldığı, basın fotoğrafçılığının en prestijli yarışması “World Press Photo (WWP) Contest”in “seri portreler” dalında birincilik ödülüne layık görüldü. Bu, Winship’in WPP’da kazandığı ilk ödül değildi. 1998 yılındaki yarışmada “sanatsal fotoğraf” dalında da birincilik almıştı. 2003 yılında, Leica fotoğraf makinesinin mucidi Oscar Barnack anısına düzenlenen yarışmada “Arnavutluk manzarası” projesiyle mansiyon kazanmıştı. Medyakronik için yaptığımız söyleşide Vanessa Winship’le rolleri değiştirdik. Biz, sorularla fotoğrafını çektik; o, cevaplarla poz verdi. Değişik ülkelerde yaşıyorsunuz. Bu yeri, yaptığınız işler mi belirliyor yoksa yaşadığınız yere göre proje mi seçiyorsunuz?Kesinlikle ilki; yaşadığım yerleri projelerim belirliyor. Hayatım ve fotoğrafçı kimliğim ayrılmaz bir bütün. Benim için bulunduğum yeri anlamak ve soğurmak çok önemli. Bu yüzden, fotoğraflamak istediğim yerlerde yaşamayı seviyorum. Türkiye’ye hangi projeler için geldiniz?Türkiye’ye farklı sebeplerle birçok kez geldim. Birara, Balkanlar’da yaşarken sınır, kimlik ve bellek konularıyla ilgileniyordum. Sınırlarının denizlerle çizilmiş olması beni Türkiye’ye, Karadeniz’e getirdi. Sonrasında da İstanbul’un güzelliğine ve zengin tarihsel dokusuna doyamadım. Bunun dışında Türkiye’yle ilgili gördüğüm fotoğraflar ve Türk edebiyatı da kafamda değişik görüntüler canlandırdı burayla ilgili. Magnum ajansının kurucusu Bresson’dan Salgado’ya pek çok fotoğraf ustası Türkiye’de çalıştı. Son […]

Arazimiz çok değerli, kârı da çok tatlı!

Güventürk Görgülü İstanbul Mecidiyeköy’de üzerinde ağaç bulunan tek arazi parçası olan Tekel’in eski likör fabrikası arazisi Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Emlak Konut tarafından satışa çıkartıldı. Ali Sami Yen Stadyumu’nun yanında yer alan 24 bin metrekarelik arsanın içinde bulunan 8 bin metrekarelik kapalı alana sahip fabrika binası halen Büyük Mükellefler Vergi Dairesi olarak kullanılıyor. Levent ve Mecidiyeköy bölgelerinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve diğer kamu kurumları tarafından önemli bir rant alanı olarak görülmesi ve bu bölgedeki inşaat emsallerinin arttırılması, geçen günlerde Zincirlikuyu Karayolları binası ve Levent İETT garajı arazilerinin de çok yüksek fiyatlardan el değiştirmesine neden olmuştu. 96 bin metrekarelik karayolları arazisi, içinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan tescilli Karayolları Binası ile birlikte metrekaresi 8 bin 300 dolardan; 46 bin metrekarelik Levent Garajı ise inşaat alanının daha fazla olması sebebiyle metrekaresi yaklaşık 15-16 bin dolardan el değiştirmişti. Ve gözler Likör Fabrikası’nın üzerine çevrilmişti… Likör Fabrikası arsasının imar izni 3 emsal ve 36 metre yükseklikle sınırlıydı. Fakat geçen şubatta, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından onaylanan plan tadilatıyla bodrumlar dahil toplam inşaat alanı 142 bin metrekareye çıkartılmış, bina yüksekliğindeki sınır da kaldırılmıştı. Böylece 24 bin metrekarelik arsanın emsal oranı 3’ten 6’ya yükseltilmişti. Bununla birlikte, 142 bin metrekarelik brüt inşaat alanından bodrum ve otoparklar düşüldüğünde, arazide inşa edilecek yapının net emsal alanı 4-4,5 olarak hesaplanıyor. Geçen şubat ayında Emlak Konut GYO Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Demiröz’ün açıklamalarına göre, arazi satışından 300 milyon YTL’nin üzerinde gelir bekleniyordu. Oysa ekonomik koşulların olumsuza dönmesi ve gayrimenkul fiyatlarındaki düşüş nedeniyle dün 275 milyon YTL muhammen bedelle satışa çıkan araziden yine Demiröz’ün açıklamalarına göre şu anda “en fazla 300 milyon YTL artı KDV” gelir bekleniyor. Plan değişikliğinin hikmeti Yaklaşık 300 milyon YTL’ye, yani yaklaşık 240 milyon dolara satılması beklenen arazi üzerine toplam 142 bin metrekare inşaat yapılabiliyor. Bu durumda, mevcut düzenlemelere göre, tahminen 40 bin metrekarenin otopark ve […]

GePGeNç Festivali 2008 başlıyoooorrr!

Umut Duranuduran@medyakronik.com “Komşuluk; konuşlandırmadan konuşmak, ötekilerle yolculuğa çıkabilmektir” sloganıyla bu yıl ikincisi düzenlenen GePGeNç Festivali, 11 Nisan Cuma günü başlıyor. Konferansları, sanat etkinlikleri, atölyeler ve gençlik forumuyla 10 bine yakın genci biraraya getirecek festivale Türkiye’nin dışında Almanya, Azerbaycan, Filistin, Fas, Mısır, Polonya, Sırbistan, Bulgaristan, İspanya, İtalya, İsveç, Güney Kore, Macaristan, Ukrayna, Slovenya ve Yunanistan da katılıyor. Festivalin düzenleme komitesinde üniversite ve lise kulüpleri dahil 50’yi aşkın sivil toplum kuruluşu yer alıyor. Türkiye’de gençlerle ilgili konularda çalışan sivil toplum kuruluşlarını biraraya getiren ve Santralistanbul’da yapılacak GePGeNç Festival’inin temel amacı, gençleri buluşturmak ve çeşitli konularda sinerji yaratmak. Çeşitli kampanya ve projelerin tartışılacağı festivalde, birçok konuda da atölyeler gerçekleşecek. İnsan hakları, sivil toplum ve eğitim bunlardan sadece bazıları. 160 gençlik kuruluşunun biraraya geleceği fuar ve forumlar da gençlerin toplumsal hayattaki rollerinin görünür kılınması, gençlerin topluma sağladığı katkıların desteklenmesi, sivil gençlik girişimlerinin ortak çalışmalar yapan ve öneriler geliştiren sivil gençlik ağlarına dönüştürülmesi, gençlik konusunda kamu ve sivil alan arasındaki ilişkinin geliştirilmesi gibi konular ele alınacak. 16 Nisan’a altı gün sürecek etkinlik boyunca gençlik, insan hakları, eğitim gibi konularda yapılacak atölye çalışmalarından biri olan “İyi Örnekler Konferansı”nda da gençlik alanında uygulanmış, iyi sonuçlar üretmiş ve model olabilecek projeler paylaşılacak. Curcuna başlıyor Curcuna başlığıyla düzenlenen etkinliklerde ise gençler özellikle müzik ve eğlence açısından dolu dolu günler geçirecek. Müzik ve dans atölyeleri ile Sulukule Roman Orkestrası, Kreş, Gayda İstanbul, Kırmızı Kart, Gevende, Ayben & Fairuz Derinbulut, Kumm, Babazula, Yeni Türkü, Gripin ve Cümbüş Cemaat gruplarının vereceği konserler festivali gençler açısından oldukça eğlenceli bir hale getirecek. Festivalin teması olan “Komşuluk”la farklı ülkelerden gençlerin biraraya gelmesi ve aralarında evrensel bağlar oluşturması da Santralistanbul için büyük önem taşıyor. Santralistanbul’da bir ilk: Yaşayan Kütüphane Festivalin en ilginç temalarından biri ise kitapları gerçek insanlar olan “Yaşayan Kütüphane”. Gençler öğrenmek istediklerini bu insanlara sorarak sesli olarak kitap okumuş olacaklar. Şimdiden merak konusu olan […]

Herkes ayrı telden partisi

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Giyindiniz, hazırlandınız partiye gitmek için her şey tamam. Kapıdan çıkarken bir şeyin eksik olduğunu hissettiniz, son anda kulaklıklarınızı ve mp3 çalarınızı almayı unuttuğunuz aklınıza geldi. Kulaklık ve mp3 çalar ne işinize mi yarayacak? Son zamanların gözde parti tekniği “Silent Rave” Türkiye gençliği tarafından yeni keşfedilmeye başlandı. Katılımcılara kendi diledikleri müzik tarzıyla eğlenme olanağı sağlayan partilerin en önemli özelliklerinden biri de herhangi bir bedel ödemeden sınırsız eğlence sunuyor olması. Bu partileri yapmak için gece ya da gündüz fark etmiyor olması katılımcılar için ayrıca bir avantaj sağlıyor. Silent Rave, gece kulüplerinde düzenlenen partilerin pabucunu dama atacağa benziyor… MP3 çalar şart Teknolojinin ilerlemesiyle beraber eğlence sektörü de her gün ortaya çıkan yeni “icatlarıyla” eğlence anlayışını giderek değiştirmeye başlıyor. Avrupa’da doğup giderek gelişen “Silent Rave” partileri bunun en son örneği. Günümüze kadar insanlar toplu halde eğlence mekânlarına ya da partilere gidip aynı müziklerle aynı dansları ederken artık mp3 çalarlarıyla gittikleri her Silent Rave partisinde gönüllerinden geçeni dinleyip aklına esen dansı yapabiliyor. Kimsenin kimseyle konuşmasına gerek kalmadan kendi kulaklıklarıyla ve kendi dünyalarında eğlenmeye dalan insanlar komik ve ilginç görüntülere de sahne olabiliyorlar. Kimi en yakın arkadaşıyla kulaklığını paylaşarak eğlenirken bir diğeri klasik müzik dinleyip kendini orkestra şefi zannedebiliyor. Etraftan geçen insanların tepkileri de bir o kadar ilginç. Grup halinde eğlenmekten sıkılanlara Sessiz çıldırış ya da sessiz çılgınlık, adına ne derseniz deyin, bu yeni parti tekniği alışılmış dans partilerini çok çabuk unutturacağa benziyor. Pop, rock, arabesk ne tarz müzik dinlemek isterseniz serbestsiniz, yeter ki kulaklıklarınız ve mp3 çalarınız yanınızda olsun. Yeni gündeme gelen bu parti şekli İngiltere öncü olmak üzere pek çok ülkede düzenleniyor. Türkiye’de de ilk kez 31 Mayıs’ta Taksim Tünel’de gerçekleşecek partinin davetiyeleri henüz Facebook aracılığıyla gönderiliyor. Yirmi bine yakın insanın davet edildiği partiye katılım sayısı beş bine ulaşmış durumda ve hızla artmakta. On bine yakın kişinin henüz cevap vermediği düşünülürse, Silent […]

Hani AB Batı Trakya’yı görmezdi!

Ferda Balancar AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 27 Mart’ta verdiği kararla Yunanistan’da resmen sadece “Müslüman” olarak tanınan Batı Trakya azınlığının, “Türk sıfatını” da kullanabileceğini bildirdi. Bir başka deyişle AİHM başvuruda bulunan Türklerin şikâyetini haklı buldu ve bundan böyle “Türk” sıfatını içeren derneklerin serbest olmaları gerektiğine karar verdi. Dava sürecinde Yunanistan verdiği savunmasında “Türk” sıfatı kullanılırken asıl maksadın bir kimliği belirtmek değil, ülke içinde “etnik bir grubun / azınlığın varlığını kabul ettirmek” olduğunu iddia etmişti. Mahkemenin bu iddiaya yanıtı da şöyle oldu: “Asıl niyet bu olsa bile, Türk ismini taşıyan dernekler şiddete başvurmadıkları sürece, bu eylemleri demokratik toplum için bir tehlike oluşturmaz.” Bir başka deyişle Mahkeme diyor ki; bir dernek şiddete başvurmadıkça yasaklanamaz! AİHM bu kararı yedi üyenin oybirliğiyle aldı. Yedi üye ise Hırvatistan, Azerbaycan, Lüksemburg, Norveç, İsviçre, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’dan geliyordu. Yani Yunan ve Rum hâkimler de karara katılmışlar. Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir başka gelişme ise yine AB ile ilişkili. Türk azınlık ilk kez kendi okul kitabını hazırladı. Yüzde 80’i AB fonlarıyla desteklenen bir eğitim programı kapsamında Türk azınlık kendi kitabını hazırladı. Başında Yunanistan’ın ünlü eğitim uzmanlarından Prof. Anna Frangudaki’nin bulunduğu “Müslüman Çocukların Eğitimi” programı kapsamında Batı Trakyalı dört Türk ile iki İstanbullu Rum’un birlikte hazırladığı kitap şu anda resmi onay bekliyor. Kitap, onaylandığı takdirde Batı Trakya’daki azınlık okullarında yardımcı kitap, azınlık çocuklarının da gittiği devlet okullarında (ortaokullarda) ise doğrudan okutulabilecek. Konuyla ilgili olarak bugün Zaman gazetesinde Herkül Millas’ın yazdığı “AB ve Batı Trakya Türkleri” başlıklı yazıyı dikkatlerinize sunuyoruz. AB ve Batı Trakya Türkleri 08/04/2008 Batı Trakya azınlığının artık ‘Türk’ kelimesini kullanabilmesi konusunda önü açılmıştır. Kendi okul kitaplarının hazırlanmasında söz sahibi olma kapasitesinde olduğunu da göstermiştir. Yunan devletinin nasıl bir tutum izleyeceğini de yakında göreceğiz. Ama her durumda AB’nin olumlu rolü de görülmüştür. Avrupa Birliği kimilerine yarıyor, kimilerine yaramıyor. Kimlere yaramadığını anlamak kolay: AB’ye karşı olanların, bu […]

Afganistan’da hangi medya, hangi özgürlük?

Aslı TUNÇ Afganistan’ın Kültür Bakan Yardımcısı Din Muhammad Rashedi, 5 Nisan günü savaş yorgunu, yoksul ülkesinin medyasını sunmaya çalıştı, bir avuç Türk gazeteciye. Medialog Platformu’nun konuğu olarak İstanbul’da ağırlanan hepsi erkek üst düzey gazeteci, genel yayın yönetmeni ve siyasetçiden oluşan Afganlı davetliler bir günlük seminer boyunca Afganistan’ın medyasını, güvenliğini, siyasal ve kültürel geleceğini ve beklentilerini konuştu. Taliban sonrası hayatı, NATO varlığını, Türkiye’nin rolünü ve daha pek çok konuyu çoğunluğu İslami medyadan gelen gazetecilerle tartıştılar. Medya bağlamında Türk medyasıyla neredeyse hiçbir ortak sorunu ve noktası bulunmayan Afganistan, okuma yazma oranının yüzde yirmi olduğu (hatta kadınlarda bu oran % 12) bir ülkenin gerçeklerini yaşamakta. Yazılı basının yerini radyonun aldığı ülkede 30 ayrı dil ve lehçeyi birleştiren tek kitle iletişim aracı radyo. Şimdilerde ülkede geniş izleyici kitleleri olan beş özel televizyon kanalı ve 40’tan fazla radyo istasyonu var. Rashedi, 2004 yılında hazırlanan anayasadan sonra ifade özgürlüğünün korunma altına alındığını ve aslında Afgan medyasının Türk medyasından bile daha bağımsız (!) olduğunu dile getirdi. Türk konukların yüzündeki şaşkın ifadeler eşliğinde Afgan medyasında asla sansür olmadığını ancak tek koşulun televizyon ve radyo yayınlarının İslam’a uygunluğu olduğunu vurguladı. Bu noktadan sonra salonda bulunan çeşitli İslami medya mensuplarını bilmem ama benim kafam epeyce karıştı. Kültür Bakan Yardımcısı dine dokunmadığı sürece ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu iddia ettiği medyasını överken Batı dünyasının popüler kültür ürünlerine şimdilik bağımlı olduklarından şikayet etti. Anlaşılan ifade özgürlüğünü savunan Media Watch ya da Londra merkezli Savaş ve Barış Gazeteciliği Enstitüsü’nün 2006 – 2007 arasında Afganistan’ı ifade özgürlüğünün neredeyse bulunmadığu ülkeler listesinin başına oturtmaları bir yalan olsa gerekti. Bakan yardımcısı özellikle son günlerde yabancı basına yansıyan Popstar yarışması tartışmalarına ise değinmemeyi tercih etti. Daha 29 Mart günü Rashedi’nin çalıştığı Bakanlık televizyonda erkeklerle birlikte dans eden kadınları görünce çılgına dönmemiş miydi? Derhal program ahlaksızlık ve İslamiyete aykırı unsurlar nedeniyle lanetlenmişti. Zaten bu dejenere Batı program formatları yok […]

Olimpiyat Ateşi’ni sıkı koruduk!

Gökhan Tan 2008 Pekin Olimpiyatları için, oyunların 2004 yılındaki ev sahibi Atina’dan yola çıkan Olimpiyat Ateşi bugün İstanbul’daydı. İstanbul, 130 günde beş kıtayı dolaşarak 137 bin kilometre kat edecek ateşin, Kazakistan’ın Almatı kentinden sonra ikinci ev sahibiydi. Olimpiyat oyunlarının simgesi olan ateşin yandığı meşaleler, yaklaşık 20 kilometrelik parkurda, toplam 80 kişi tarafından, 350 ile 400 metre aralıklarla değiştirilerek taşındı. Sultanahmet Meydanı’nda saat 14:00’te başlaması öngörülen koşu, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yarım saat gecikmesi nedeniyle saat 14:35’te başladı. Meşaleyi taşıyan ilk koşucu, Balkan şampiyonu buz patencimiz Tuğba Karademir’di. Ayasofya Müzesi’nin önünden başlayan turun 7,6 kilometrelik ilk etabı, Sirkeci ve Karaköy üzerinden sahil yolunda koşularak Ortaköy’de tamamlandı. Ortaköy’den Beylerbeyi’ne deniz yolculuğunu da kapsayan ikinci etap yaklaşık 11 kilometreydi. Ateşin Anadolu’dan Avrupa yakasına Boğaz Köprüsü üzerinden taşındığı üçüncü etap ise 10 kilometreydi. Haberin yazıldığı saatte ateş, son meşaleyi taşıyan olimpiyat şampiyonu halterci Taner Sağır’ın elinde, son durağı Taksim’e varmak üzereydi. Koşunun başlandığı Sultanahmet, olaylara da sahne oldu. Bir grup, Uygur Türkleri’nin yaşadığı Çin’in Sincan bölgesindeki insan hakları ihlallerini protesto etti. Aynı gerekçeye sahip protestoyu Tibet bölgesi için yapmak isteyen bir Çinli, koşunun başladığı noktada, polis tarafından “paketlendi”. Koşucular Galata Köprüsü’ndeyken Çin’i protesto eden bir başka vatandaş daha gözaltına altına alındı. Güvenlik önlemleri Koşu boyunca, emniyet kuvvetlerinin aldığı sert güvenlik önlemleri dikkat çekiciydi. Meşale taşıyan her koşucu, Çin’den gelen ve sekiz kişiden oluşan güvenlik ekibinin arasında koşmaktaydı. Ancak bu ekip de, onlarca polisten oluşan çevik kuvvetle korunuyordu. Parkur boyunca, Çinli koruma elemanları ve çevik kuvvetin oluşturduğu güruha yaklaşan vatandaşlar, sertçe itildi. Basın için ayrılan otobüse binmeyen ve meşale taşıyıcılarını görüntülemek isteyen basın mensupları da, bu kötü muameleden nasibini aldı. Pekin’de gerçekleşecek 29. Olimpiyat Oyunları, 8 Ağustos’ta başlayıp, 24 Ağustos’ta sona erecek. Oyunları sembolü ateş, İstanbul’un ardından Rusya’nın Saint Petersburg kentine götürülecek.

Üretici enflasyonu tehlike sinyali veriyor…

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından bugün açıklanan enflasyon verileri, Türkiye ekonomisinin yavaş yavaş maliyet enflasyonu ve durgunluk sinyalleri vermeye başladığını gösteriyor. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) mart ayında yüzde 0,96 oranında artarken Üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık yüzde 3,17 arttı. Böylece yıllık hedeflerin tutturulması için TÜFE’de aylık yüzde 0,91 olan üst sınır aşılmiş oldu. ÜFE deki artış da bir yandan yurtdışı emtia fiyatları artışı, bir yandan da YTL’nin değer kaybından ekonominin etkilendiğini gösterdi. Üretici fiyatlarındaki aylık değişimin tarım sektöründe yüzde 0,82 düzeyinde kalmasına karşılık sanayi sektöründe yüzde 3,75’e ulaşması, önümüzdeki aylarda sanayi kesiminin maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Tüketici fiyatlarındaki artışın üretici fiyatlarına göre düşük kalması ise sanayideki maliyet artışlarının son tüketiciye yansıtılamadığının işaretini veriyor. Büyük ölçüde iç talepteki düşüş nedeniyle Şubat ayından itibaren ortaya çıkan bu eğilimin devam etmesi, (bkz. tablo) sanayi sektörünün bir süredir yaptığı durgunluk uyarılarının boşuna olmadığını kanıtlıyor. Bu durumda başta iç piyasaya dönük üretim yapanlardan başlamak üzere sanayi kesiminde daralma beklemek yanlış olmayacaktır. TÜFE’de aylık değişim yüzde 0,96 2008 yılı Mart ayında 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre yüzde 0,96, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,15 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 8,40 artış gerçekleşti. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 2,19 ile çeşitli mal ve hizmetler grubunda yaşandı. Mart ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,80, eğlence ve kültür grubunda yüzde 1,30, lokanta ve otellerde yüzde 1,21, ulaştırmada yüzde 1,18, ev eşyasında yüzde 1,12, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1,04, haberleşmede yüzde 0,43, eğitimde yüzde 0,39, konutta yüzde 0,37, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 0,21 ve sağlıkta yüzde 0,08 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış yüzde 14,71 ile konut grubunda oldu. […]

Hadi gel köyümüze geri dönelim

Mine Savaş Atalarımız “Taşı toprağı altın İstanbul” diyerek yola çıkmışlar. İş, aş, eş uğruna yollara düşmüşler ve yedi tepeli İstanbul’un gerdanından öpmüşler. Taşında ve toprağında altın bulunamasa da İstanbul’a göç edenlerin sonu gelmek bilmiyor. Fakat son yıllarda ufak bir değişiklik var. İstanbul, Türkiye’nin en çok göç veren şehirlerinden biri halini aldı. Şaşırtıcı gelebilir ama İstanbul’a göç edenlerin yarısı memleketlerine geri döndü ve İstanbul da “göç veren” şehirlerden biri oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin düzenlediği Kent Çalışmaları Sohbeti’nde “1990 ve 2000 nüfus sayımlarına göre, İstanbul’a göç, İstanbul’dan göç” konusu ele alındı. Göç araştırmaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Yüksek Lisans Programı’nda ve Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Murat Güvenç ve araştırmacı Eda Yücesoy tarafından yapılıyor. Bir aylık bir araştırma sonrasında çıkan verilere göre, Karadeniz’den göç eden her yüz kişinin 39’u, Malatya’dan göç edenlerin yüzde 34’ü ve Erzincan’dan göçenlerin de yüzde 31’i İstanbul’un yolunu tutuyor. İstanbul’u en az tercih edenler ise Şırnaklılar. Şırnak’tan göçenlerin yalnızca yüzde 9,5’i İstanbul’a geliyor. İstanbul da göç veriyor Prof. Dr. Murat Güvenç, gelişmiş ülkelerde de göç olgusunun yaşandığını, ama bu hareketliliğin büyük nüfus transferlerine sebep olmadığını belirtiyor. Fakat Türkiye’de, özellikle İstanbul’da büyük nüfus transferleri görmek mümkün. 1995 – 2000 arasında gerçekleşen nüfus sayımı ve araştırması devam eden göç çalışmalarına göre, İstanbul göç aldığı kadar göç de veren bir il. Üstelik yüzde 37,5 ile yine en fazla göç aldığı yere, yani Karadeniz Bölgesi’ne göç veriyor. Özetle, Karadeniz ve İstanbul arasında büyük bir sirkülasyon söz konusu. Güvenç’in araştırmasına göre, İstanbul’dan gerçekleşen göçlerin sebeplerine bakıldığında, yüzde 25’inin deprem korkusundan, yüzde 24’ünün ise tayin ve güvenlikten kaynaklandığı görülüyor. İç Ege’ye göç edenlerin ortalama 65 yaş ve üstü olduğu, Ankara’ya göç edenlerin eğitim amaçlı genç yaş grubunu oluşturduğu, Bayburt ve Iğdır bölgesine ise İstanbul’da tutunamayan gençlerin geri döndükleri gözleniyor. Gelişmiş şehirlere eğitimliler göç ediyor Araştırmada, İstanbul’dan Ankara, İzmir, Bursa ve Eskişehir’e […]

AKP savunma vermezse…

Ferda Balancar Medyakronik Gündem sayfalarında okuyabileceğiniz Mustafa Dağıstanlı’nın Demokratik Misak’a İhtiyacımız Var yazısında 27 Mayıs darbecilerinin kudretli isimlerinden Orhan Erkanlı’nın yayımlanmış anılarında geçen bir ifadeye dikkat çekiliyor: “Mahkemeyi reddetselerdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.” Erkanlı, Yassıada yargılamaları başlarken Celal Bayar ve Adnan Menderes’in mahkemeyi reddetmesine engel olmak için DP’nin her iki lideriyle ilgili kişisel suçlamalar icat ettiklerini itiraf ediyor. Yaklaşık 50 yıl sonra bir başka tarihi bir davada benzer bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin kapatma davası için Anayasa Mahkemesi’ne savunma vermeyi reddetmesi durumunda ne olacağı sorusunun henüz bir yanıtı yok. Ama AKP’ye savunma vermeyi reddetmeyi tavsiye edenler de yok değil. Dün akşam Kanal 24’te yayımlanan Açık Görüş programında Etyen Mahçupyan, AKP’nin kapatma davasıyla ilgili kesinlikle savunma vermemesi gerektiğini vurguladı. Mahçupyan’ın bu ifadelerine MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal tepki gösterdi. Bal’a göre bu, “ülkede kargaşalık çıkmasına yarayacak anarşist ve marjinal bir görüş.” Mahçupyan ise Bal’a “Evet marjinal ama marjinal olduğu kadar da doğru bir düşünce. Doğru olduğu için de bu kadar rahatsız oluyorsunuz bu görüşten, çünkü siz de AKP’nin böyle bir tavır benimsemesi halinde neler olabileceğini biliyorsunuz ve bundan korkuyorsunuz” diye cevap verdi. Programın akışı içinde “MHP’nin korktuğu aslında neydi?” “AKP savunma vermeyip de ne yapmalı?” gibi sorular net cevaplar bulamadı. Bu soruların yanıtlarını bugün kendisiyle konuştuğumuz Etyen Mahçupyan, öncelikle Türkiye’deki mevcut yüksek yargı sisteminin ve bu kapatma davasının hukuki meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini vurguluyor. Mahçupyan, Medyakronik’e yaptığı açıklamada yargı sisteminin hukuki meşruiyetinin iki kaynağı olduğunu belirtti. Ona göre evrensel normlar ve toplumsal talepler hukuki meşruiyetin iki kaynağı ve Anayasa Mahekemesi’ndeki bu kapatma davası ne evrensel normlar ne de toplumsal talepler açısından meşruiyet taşımıyor. Eğer AKP hukuken gayrimeşru olan bu davada savunma verirse davanın meşru olduğunu kabul etmiş olacak. Mahçupyan’a göre AKP’nin önünüde bir başka yol daha var: Anayasa Mahekmesi’ne savunma vermeyi reddedip mevcut yargı sistemini evrensel normlar ve toplumsal talepler açısından meşru […]

En Yaşlı Avrupalı

Özgecan Okay Dünyanın en saygın bilimsel yayınlarından Nature dergisinde yer alan habere göre İspanya’nın kuzeyindeki Sierra de Atapuerca bölgesinde geçtiğimiz yıl bulunan çene kemiği ve diş fosilinin, 1,1 ile 1,2 milyon yıl yaşında olduğu saptandı. Bu sonuç, fosilleri bulunan insanın 1997’deki kazıda keşfedilen “ilk insan” Homo Antecessor’dan 500 bin yıl daha yaşlı olduğunu gösteriyor. Kazının bulguları yalnızca ilk insanların Afrika’dan diğer kıtalara nasıl yayıldığı sorusuna ışık tutmakla kalmıyor, taştan yapılmış aletler ve hayvan kemikleri de Avrupalıların mağara yaşamı hakkında bilgi veriyor. Londra’daki Natural History Museum’dan (Doğa Tarihi Müzesi) Profesör Chris Stringer İspanya’daki kazının sonuçlarının, ilk insanların Avrupa’ya nasıl ve ne zaman yerleştiği konusundaki belirsizliğe cevap verdiğini belirtiyor. Stringer, Afrikalı insanlardan kısa bir süre sonra Batı Asya’dan Güney Avrupa’ya doğru kolonileşmeye başladığını öne sürüyor. İspanya İnsan Evrimi Ulusal Araştırma Merkezi’den (CENIEH) Jose Maria Bermudez de Castro, kazıda ulaşılan fosilin Batı Avrupa’da bulunan eski fosil olduğunu, daha önce 1983’de Gürcistan’da bulunan ve yaşı 1,7 milyon yıl olarak saptanan insan fosiliyle büyük benzerlikler gösterdiğini belirtiyor. Araştırmacılar, çene kemiği fosilinin küçük olması nedeniyle bir kadına ait olduğunu düşünüyor. Daha önceki bulgulara dayanarak, ilk insanların boylarının 1,7 metre civarında olduğunu ve beyinlerinin büyüklüğünü ise günümüz insanının dörtte üçü kadar olduğunu tahmin ediyor. Prof. Chris Stringer, sonuçların henüz kesinlik kazanmadığını, çünkü araştırmanın sadece çene kemiğinin bir bölümüne dayandığını ve tarihlemede yarım milyon yıla kadar sapma olabileceğinin altını çiziyor. CENIEH tarafından yürütülen araştırmanın başkanı Eduald Carbonell “Avrupa kıtasında bulunan en eski fosil 1,3 milyon yıl öncesine ait; gelecekteki çalışmalarımızda 1,8 milyon yıl öncesine dayanan fosiller bulmayı bekliyoruz.” dedi.

Karanlık, sesini duyurdu

Simge Sunguroğlu WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın çağrısına uyan yüz binler, cumartesi akşamı ışıklarını kapatarak, tüm dünyayı daha iyi bir gelecek için örgütlenmeye davet etti. Işık, bu eylemin sembolüydü. İnsanları ihtiyacı kadar tüketmeye, küçük enerji tasarruflarla, büyük kazanımlar elde edilebileceğini göstermeye ve doğal kaynakları, yerküreyi korumaya yüreklendiren bir sembol. Bir saatlik eylem, kalıcı sonuç elde edebilmek için bireysel çabaların önemini ortaya koydu. Eylemi Türkiye’den destek veren kişi ve kurumların sayısı, dünyanın pek çok kentine göre düşük kaldı. Eylem saatinin, Beşiktaş-Fenerbahçe Süper Lig karşılaşmasıyla çakışması, Dünya Saati uygulamasına az sayıda işletmenin katılmasında etkili oldu. Uygulamanın öncesinde, WWF – Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na kayıt yaptıran bazı kuruluşlar ışıklarını kapatmadı ancak küresel ısınmaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu sembolik eylemi anlatan yayın ve duyurularda bulundu. Türkiye’de kim, ne yaptı? Hilton zincirinin Türkiye’deki tüm otelleri, eyleme katıldı. 29 Mart 2008’de, otellerde konaklayan tüm müşteriler konu hakkında bilgilendirildi. Restoran, lobi gibi genel mekânlarda ise bir saat süreyle ışıklar kapatıldı ve ortam mumla aydınlatıldı. Hilton İzmir Oteli’nde evlenen bir çift, davetlilerini mum ışığında misafir ederek eylemi destekledi. “Dünya Saati” hareketine katılan kurumların arasında Türkiye İş Bankası’da yer aldı. Banka, İstanbul Levent’teki ve aralarında Türkiye’nin en yüksek binasının da bulunduğu İş Kuleleri’nin ışıklandırmasına bir saat ara verdi. Yeni Karamürsel Mağazaları, 4. Levent’teki merkez binasında ışıklar söndürüldü. Santral İstanbul Müze Eğitim Birimi eylemi, hafta boyunca eğitim için Enerji Müzesi’ne gelen okul gruplarını bilgilendirerek destek verdi. Sıra dışı reklam alanları yaratmak için kurulan Sniper Channel, eyleme, internet sitesine “banner” koyarak dahil oldu. Ayrıca medya ajansları ve reklam verenlerin de içinde bulunduğu 1000 kişilik e-posta grubuna mesaj gönderdi. Eylemi internet sayfasındaki “banner” ile destekleyen NTSR Uluslararası Fuar ve Kongre Organizasyonları Şirketi, ofis ışıklarını söndüren bir başka kuruluştu. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki Toplum Gönüllüleri (TOG) kulüpleri de üniversitelerine afişler asarak ve e-posta gruplarına bilgi mesajları atarak destekte bulundu. […]