Habervs

Habervs

‘Gene mi sen’ dedirten kadın hastalığı: Sistit

Nur Niyaz Bildik Bakterilerin, yüz elli yıl önceki inanışın aksine, tek başına birer asker gibi değil birbirlerine bağlı olarak hareket ettikleri artık kesinleşti. Bu konuyla bağlantılı olarak, Amerikalı araştırmacıların idrar yolları hastalıklarının tekrarlamasına ilişkin yeni bir makalesi, “PLos Medicine” dergisinin internet sayfasında yayımlandı. Bilindiği kadarıyla bu enfeksiyonların tekrarlaması, mesane hücrelerinin içinde, yüzde 85 ihtimalle sistit hastalığına yol açtığı öne sürülen Escherichia coli (E. coli) bakteri kolonisinin bulunmasından kaynaklanıyor. Yapılan araştırmaya göre ise şiddetli sistit ağrısı çeken kadınların idrar örneklerinde, kobay farelerde görülen bakterilere rastlandı. Kadınların yüzde 5’inde idrar yolları iltihaplanması görülüyor. Bu enfeksiyonlara kadınlarda erkeklere oranla daha sık rastlanıyor. Bunun sebebi, kadınlarda idrar kanalının başlangıç kısmı ile anüsün birbirine çok yakın olması. Bağırsaklara yerleşen bakteriler bu şekilde rahatlıkla idrar yollarına da nüfuz edebiliyor. Her dört kadından birinde sistit altı ayda bir tekrarlanıyor; bu oran enfeksiyonun ilk evresinde tedaviye başlanmasına rağmen yüzde 44’e varıyor. Birkaç sene önce fareler üzerinde yapılan bir deneyde hücre içi bakteri kolonisi oluşumuna rastlanmıştı. Bu deneye göre E. Coli bakterileri mesanenin iç duvarına yapıştıktan sonra, zar hücrelerine nüfuz ediyor ve burada çoğalarak koloniler oluşturuyor. Bu koloniler, daha sonra mesane boşluğunda ince bir sıra halinde yayılıp yeniden zara yapışabiliyor ve büyük bir zincir oluşturabiliyor. Bakteri taşıyan hücreler zardan ayrılıp idrara karışabiliyor. En uzun tedavi David Rosen (Saint-Louis Tıp Fakültesi, Birleşmiş Milletler) ve arkadaşları sistit hastası 80 kadından ve sistit olmayıp daha önceden idrar yollarında herhangi bir şekilde iltihaplanma yaşamış 20 kadından idrar örnekleri topladı. Şiddetli sistit hastası olan 80 kadının idrar örneklerinde yüzde 18 ve yüzde 41 oranında hücre içi bakteri kolonilerine ve tek bir sıra halinde birleşmiş bakterilerden oluşan E. Coli‘ye rastlandı. Bakteri kolonisi taşıyan tüm örneklerin aynı zamanda sıralı bakteri taşıdığı da gözlemlendi. Sistit belirtisi göstermeyen 20 kadının idrarında ise bu bakterilerden herhangi birine rastlanmadı. David Rosen ve arkadaşları “Bu araştırmamız farelerde rastlanan hücre içi bakteri […]

Çiftlik çipuralarını tatlı su öldürdü

Simge Sunguroğlu Muğla’nın Milas ilçesi kıyılarında son iki hafta içerisinde yaklaşık iki milyon çipuranın ölmesi, yıllardır tartışılan balık çiftlikleri konusunu tekrar gündeme getirdi. Toplu ölüm, çiftliklerin yarattığı kirliliğe ve sudaki okijen miktarının azalmasına bağlanırken konuyla ilgili bilimsel ilk araştırmanın sonuçları 18 Ocak 2007’de, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından duyuruldu. Beş bilim adamının Güllük Körfezi’nde gerçekleştirdiği bu araştırmaya göre, körfeze bol miktarda tatlı su girişinin yarattığı termal şok ve ozmotik stres (balıkların vücut sıvısı ile dış sıvı arasındaki dengesizlik), çupiraların ölmesine yol açtı. Suçlu Sarıçay!Falkültenin hazırladığı rapora göre ölümler, yaklaşık bir hafta süren şiddetli yağmurlar sonrasında meydana geldi. Körfeze akan Sarıçay’ın debisinin yağmurla birlikte artması bölgede tatlı su yüzdesini arttırdı. Bu artış, tuzluluk oranını ve su sıcaklığını düşürdü. Çiftliklerin sığ ve sirkülasyona kapalı bir alanda faaliyet göstermesi, balıkların değişimden doğrudan etkilenmesine ve ölümlere neden oldu. Fakültenin dekanı Ahmet Kocataş’a ifadesine göre, tuz oranı ve sıcaklıktaki ani azalma, levreklerden daha duyarlı oldukları için sadece çipuraları etkiledi. Hastalık kaynaklı ölüm yokRaporu hazırlayan bilim adamları, Güllük’te Kıyıkışlacık Köyü sahili, Gazalıkuyu bölgesi ve körfezin ortasındaki Ziraat Adası çevresinden balık, su, dip çamuru ve yem örneklerini inceledi. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr Serap Birincioğlu’nun da katılımıyla yapılan laboratuvar çalışmalarında, birkaç parazite ve insan sağlığını etkilemeyen bazı bakterilere rastlandı. Ancak bu paratiz ve bakteriler, balıkların toplu ölümünü açıklamaya yeterli bulunmadı. Bu yönde araştırmalar devam ediyor. Ölümlerin hastalık kaynaklı olamayacağını belirten Dekan Kocataş, balık hastalıklarının aniden ortaya çıkamayacağını, etkilerinin uzun sürede ortaya çıkacağını söylüyor. Yemler, karaciğerlerinde yağlanmaya neden oluyorYem örneklerinde yapılan incelemelerde ölümlere neden olacak herhangi bir bulguya rastlanmazken, balıkların karaciğerinde beslenme bozuklukların neden olduğu şiddetli yağlanma tesbit edildi. Araştırma, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Erol Tokşen, Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldırım Korkut, Araş, Araştırma Görevlisi Okan Kamacı, Araş. Gör. Egemen Nemli ve Adnan Menderes Üniversitesi’nden Prof. Dr Serap Birincioğlu […]

Bizim öğretmenler gerçekten zengin mi?

Güventürk Görgülü Tabloda, kamuda çalışan öğretmen maaşlarının OECD ülkelerinde, satın alma gücü paritesine (SAP) göre kişi başına gelire oranları sıralanıyor. Hesaplamada, her ülkenin SAP’ına göre kişi başına geliri o ülke için 1 kabul ediliyor ve öğretmen maaşları bu gelirle karşılaştırılıyor. Diyelim ki bir ülkenin satın alma gücü paritesine göre kişi başına yıllık geliri 20 bin dolar; bir öğretmenin ortalama yıllık geliri de 30 bin dolar. Bu durumda o ülkedeki öğretmen maaşı göstergesi 1,50 olarak hesaplanıyor. OECD’nin en son 2005 rakamlarıyla hazırladığı 2007 araştırmasına göre öğretmen maaşı/kişi başına gelir oranında OECD ortalaması ilköğretimde 1,30, ortaöğretimde ise 1.41 düzeyinde. Aynı rakamlara Türkiye için baktığımızda ise ilköğretimde 2,54, ortaöğretimde ise 2.57 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Yani Türkiye, kağıt üzerinde öğretmenlerine ödediği 2.33 ücret düzeyiyle OECD’nin en bonkör ülkesi olan Kore’yi bile sollamış durumda. Peki kağıt üzerindeki bu rakamlar somut olarak ne anlama geliyor ve Türkiye’deki gerçeklikle ne kadar uyumlu? Uluslararası Para Fonu IMF’nin verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de SAP bazlı kişi başına gelir, yıllık 8 bin 393 Amerikan Doları düzeyindeydi. Aynı yıl için ABD dolarının karşılığını ortalama olarak 1,35 YTL kabul edersek yıllık ortalama satın alma gücümüzün 11 bin 330 YTL olduğunu görürüz. Bu rakamı, 2,57’yle çarptığımızda ise 15 yıllık bir öğretmenin yılda 29 bin 119 YTL ayda da 2 milyar 426 milyon lira kazandığını hesaplarız. Türkiye’de SAP bazlı kişi başına gelirin 2007 için 9 bin dolara yükseldiğini ve 2.57 rakamının aynen kaldığını varsayarsak da 15 yıllık bir öğretmenin aylık maaşının 2 bin 500 YTL’nin üzerine yükseldiğini görüp sevinmemiz gerekir! Ama ne yazık ki bu sevincimizin de kısa sürede kursağımıza düğümlenmesi kaçınılmaz. Zira 2007 yılı aralık ayında en yüksek dereceli öğretmenin aldığı maaş 1.236 YTL, 9’uncu derecenin 1’inci kademesindeki bir öğretmenin maaşı ise 1.036 YTL düzeyindeydi. OECD’ye bildirilen rakamların brüt maaşlar olduğunu varsaysak bile, kamuda ortalama 2 bin 500 lira düzeyinde brüt maaş alan […]

Çocuk bezinden al ilhamı

Simge Sunguroğlu Sağlık sektöründe ve yaygın olarak çocuk bezlerinde kullanılan sıvı emici polimerler, tarım arazilerinde su tasarrufu için bilim adamları ve üreticilere ilham verdi. Polimerlerden faydanılarak Almanya’daki Giessen Üniversitesi’nin bilimsel desteğiyle üretilen Geohumus, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de satışa sunuldu. İçerisinde emiciler ve volkanik taşlar bulunan toprak renkli bu karışım, yüksek miktarda su tutabiliyor. Doğaya zarar vermiyor ve uzun ömürlü. Bir kilogram karışım yaklaşık 30 litre su saklayabiliyor. Toprakla karıştırıldığında suyun alt tabakalara inmesine engel oluyor ve bitkinin uzun süre sudan faydalanabilmesini sağlıyor. Yapılan testler ürünün yüzde 50 oranında su tasarrufu sağladığını gösterdi. Toprağa nefes aldırıyor Ürünün piyasadaki benzerlerinden farkı granül formunda, yani tanecikli yapıya sahip olmasında. Aynı işlevi gören diğer ürünler jel formunda olduğu için toprağın hava almasını engelleyebiliyor. Geohumus, tanecikli yapısı sayesinde hava akımını sağlıyor ve bitki kökleri oksijenden mahrum kalmıyor. Giessen Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği araştırmalar, Geohumus’un bitki örtüsünün gelişimine ve toprağın verimini artmasına da katkı sağladığını ortaya koydu. Tunus, Suudi Arabistan ve Mayorka’nın verimsiz topraklarındaki denemelerde, Geohumus kullanılan alanlarda verimin yüzde 40 artış gösterdiği ve bitki örtüsünün daha uzun ömürlü olduğu belirlendi. Tuzlanmayı azaltması ve erozyonu engellemesi ürünün diğer avantajları. Dönüm başına 150 ile 300 kilogram Geohumus, bitki köklerine ve toprağın alt katmanlarına uygulanıyor. Toprağın özelliğine ve suyun kalitesine göre üç ile beş yıl arasında ömre sahip. Karışım, bu süre sonunda kendiliğinden yok oluyor ve zararlı kalıntı bırakmıyor. Bir kilogramı ortalama 10 avro. Toprağın verimine göre, dönüm başına 150–300 kilogram uygulanıyor. Buna göre ürünün dönüm başına maliyeti 1500 ile 3000 Avro arasında değişiyor. “Önce denemek gerekir” Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erhan Akça, ürünün öncelikle Türkiye’deki kurak ve yarı kurak bölgelerde denenmesi gerekliliğine dikkat çekiyor. Akça, “Bu çok önemli çünkü bizim ülkemizde buharlaşma ve yağış rejimi çok farklı” diyor. Ürünü Almanya’dan ithal eden İnoveks Kimya San. ve Tic. A.Ş Genel Müdürü Doğan Elveren, “Geohumus’u Türkiye’ye […]

Oyuncakların ‘Sihirli anne’si

Duygu Ertürk Ekranların “Sihirli Annesi”, “Duma Duma Dum” programının sunucusu, çocukların sevgilisi İnci Türkay Eroğlu İstanbul Maçka’da bir oyuncak mağazası açtı. Akaretler’den Nişantaşı’na çıkan yokuş üzerindeki Taygatoys’da organik, ahşap ve doğa dostu oyuncaklar bulabiliyorsunuz. Mağaza, adını yağmur ormanlarından alıyor ve bu ismin hakkını veriyor. Mağazada “Plantoys” markalı, geri dönüştürülmüş kauçuktan yapılan ve bitkisel boyalarla renklendirilmiş ahşap oyuncaklar satılıyor. Taygatoys’un en önemli özelliği de, bu markanın ilk ve tek Türkiye distribütörü olması. Plantoys’un yanı sıra Amerika’nın nostaljik oyuncakları olan “Radioflyer” ürünleri de Türk tüketicisine burada merhaba diyor. Mağazada kaslı, savaşçı rambolar, action-manler, gürültülü plastik oyuncaklar yerine rangârenk, özel tasarım tahta oyuncaklar; podyumda arz-ı endam eden mankenlere taş çıkartacak vücutlara sahip, hokka burunlu, fabrikasyon Barbie’ler yerine gözlüklü nineler; komik suratlı, kırmızı saçlı, tombiş kardeşler; yani hepimizin ailesinden, mahallesinden birileri var. ‘Çocuğum oynasın; oynarken hem eğlensin, hem de öğrensin’ diyorsanız, ‘Taygatoys’ta fiyat aralığı 10 YTL ile 400 YTL arasında değişen rengârenk dünyaya göz atmanızda fayda var. “Plantoys” ve “Radio Flyer” Plantoys, Amerika ve Japonya’da büyük üne sahip, 25 yıllık geçmişi olan bir marka. Ürünlerinde zararlı hiçbir ek kimyasal ve renklendirici kullanılmıyor ve kullanılan bütün boyalar güvenlik ve sağlık açısından test ediliyor. Ayrıca tahta ürünlerde ve oyuncaklarda zamanla oluşabilecek sağlığa zararlı bileşenlere karşı en yüksek güvenilirlik standardı olan “E-zero” standart sertifikasına sahip ilk ve tek oyuncak markası olduğu belirtiliyor. Radio flyer ise 90 yıllık geçmişiyle oyuncak sektöründe ikon haline gelmiş bir Amerikan markası. Marka, estetik, basit ve güvenilir bisiklet, araba vb. tasarımlarıyla, çocukları eğlenerek keşfetmeye teşvik ediyor. İnci Türkay Eroğlu:“Oğlum Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum…” – Bu oyuncakları nasıl keşfettiniz?– Bu konuda ilham kaynağım oğlum Ali oldu. Ali’ye alacak oyuncak bulamıyordum. Daha doğrusu plastik oyuncakların güvenilir olmadığını düşündüğüm için, içim rahat değildi. 1,5 yıldır kafamda mağaza açma fikri vardı. New York’ta eşimle gittiğim bir oyuncak fuarında, dünyada oyuncak sektörünün geliştiğini ve doğala yöneldiğini fark ettim. […]

Pitbull beslemek kâğıt üzerinde suç, fiilen değil.

Zaman zaman gazetelerde çıkan “pitbull şuna saldırdı, şunu yaraladı” türü haberlerden sonra hep aynı tartışma yaşanır; Pitbull beslemek suç mu değil mi? 24 Haziran 2004’te çıkarılan Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14. maddesinde yer alan; “pit bull terrier, Japanese tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; sergilemek ve hediye etmek yasaktır” ibaresi her geçen gün insanların kafalarını karıştırmaya devam ediyor. pit bull’u olan suçlu mudur? Suçluysa bunun cezası nedir? Peki ya pit bull’unu 2004’ten önce aldıysa? Şimdi bu pit bull’lar ne olacak? Yasadaki “gibi” bize neyi anlatmak istiyor? Madem kanunda satışı yasak deniyor o zaman Eminönü’nde, internet üzerinden ve pet marketlerden yapılan satışlara nasıl izin veriliyor? İnsanlar kafalarındaki bütün bu yanıtsız soruların yanı sıra her gün medyada yer alan yeni bir pit bull vahşeti haberiyle irkiliyorlar. Gelin bu pit bull “canavarını” yakından tanıyalım ve yasadaki yerini öğrenelim. Pit bull’u tanıyalım Pit bull terrier, 19. yüzyılda İngiltere’nin Staffordshire bölgesinde bulldog ile çeşitli terrierlerin çiftleştirilmeleriyle elde edilen bir tür. ABD’ye getirilen bu cins burada ağırlığını arttıran ve başının daha güçlü hale gelmesini sağlayan yöntemlerle şu andaki durumuna getirildi. Pitbull erkekleri 44–46 cm, dişileri 40–42 cm yüksekliğinde oluyor ve ağırlıkları 17–20 kg arasında değişiyor. Güçlü, kaslı bir gövdeye sahip bu hayvanlar aynı zamanda çok da çevik olarak biliniyorlar. Amerikan Köpek Kulübü tarafından American Staffordshire, İngiliz köpek kulübü tarafından ise Amerikan pit bull terrier olarak sınıflandırılan pit bull’lar düşmanlarıyla öldüresiye savaşan bir tür. Ancak, asgari bir eğitimle yabancıların niyetini anlayabilmesini sağlayacak kadar yetenekli, sakin, iyi huylu ve itaatkâr bir köpek haline getirilebildikleri gibi çok da iyi bekçi köpeği olabiliyorlar. Sonuçta her şeyin pitbullunuzu nasıl eğittiğinize bağlı olduğu söyleniyor. Pit bull’un medyanın insanların kafasında yarattığı sahte bir canavar olduğunu söyleyen Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, pit bull’un diğer bütün köpekler gibi çok iyi bir ev köpeği olabileceğini dile getiriyor. “Önemli olan hayvanlara […]

Jacques Verges; şeytanın avukatı

Derleyen Hakan Çönbez Sıra dışı kariyerinden dolayı “Şeytanın Avukatı” olarak anılan Jacques Verges’in hayatı sonunda belgesel oldu. Sisteme karşı duran ve bugüne kadar Çakal Carlos’tan Miloseviç’e kadar terör ve insanlık suçundan yargılanmış birçok ünlü ismin avukatlığını yapan Verges’in belgeseli Fransız yönetmen Barbet Scroeder tarafından çekildi. Bu yılki Cannes Film Festivali’nde özel seçim filmlerden biriydi.”L’avocat de la terreur“(Terörün Avukatı) adlı belgesel, yaşayan gerçek kahramanının öyküsü… Yönetmen Barbet Scroeder, belgeselde Verges’in sekiz yıl ortadan kaybolduktan sonraki dönüşünü anlatıyor.Bütün dünya tarafından kesin suçlu olarak algılanan ve hiçkimsenin savunmasını yapmak istemediği davaları alan Verges, davalarını “Kopuş Savunması”yla temellendiriyor. Peki nedir bu kopuş savunması? Tayland’da Fransız bir babadan ve Vietnamlı bir anneden dünyaya gelen Verges, Hint Okyanusu’nda, Madagaskar’ın doğusunda Fransa’ya ait küçük bir ada olan La Reunion’da büyüdü. Fransız avukat 22 yıl önce bir söyleşide, savunduğu kopuş savunmasından söz etmişti. 1985’te gazeteci Vivet Kanetti’ye savunmasını şöyle anlatıyor Verges: “Kopuş savunmasında, sanık Sokrates gibi yapar, farklılığını öne sürer. Sokrates döneminde, biliyoruz ki bu tür davalar sanığın felaketiyle sonuçlanırdı. Ama o günden bugüne çok şey değişti. Bugün hiçbir önemli olay yoktur ki Pekin’de geçmiş olup Paris’te yankılanmasın, yorumlanmasın. Çünkü eğer sanık (fikri olarak) teslim olmamışsa, farklılığını öne sürüyorsa, dünyadaki bütün dostlarını etrafında toplar ama bu örgütlenme onu kurtarmaya her zaman yetmez.” Empati kurmakİlk okunduğunda gerçekten anlaşılması zor gibi görünen bu yöntemi Verges “aslında herkes bir açıdan haklıdır” varsayımına dayandırıyor: Bize, sistemin dışına çıkarak kaçırdığımız şeyleri göstermeye çalışıyor. Özellikle davasını aldığı insanları özenle seçiyor. Bu insanlar çoğunlukla bütün dünyanın katil olarak bildiği kişiler. Böylelikle zeki bir manevrayla medyayı, yani sürekli eleştirdiği sistemin en büyük güçlerinden birini kendi yanına çekiyor ve kendi felsefesiyle müşterilerini savunuyor.Kesin bir karara varmadan önce empati kurmamızı, kendimizi suçlu kişinin yerine koymamızı istiyor. Bir anlamda “siz olsaydınız ne yapardınız” sorusunu soruyor ve bununla birlikte iki hakikatten bahsediyor. Tek doğru ya da tek yanlış olmadığını söylemek […]

Bizim köpekbalıklarımız

Sait Özgür Gedikoğlu Her yıl en az bir kere aynı nedenle bültenlerde yer alan Balıkçı Kenan, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Gürpınar açıklarında kendi teknesinin ağlarına takılan 4,5 metrelik büyük camgözü yine dükkânında sergiledi. Dev köpekbalığı ilgiyle karşılandı. Öyle ki hayvanı balıkçı barınağından yükleyen vincin D 100 Karayolu’ndaki yolculuğu bile birkaç haber ajansı tarafından takip edildi ve görüntüleri bültenlerde yer aldı. Bundan bir hafta öncesinde de, 3 Aralık 2007’de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında barbun avına çıkan üç trol teknesi, limana 107 köpekbalığıyla döndü. Aslında bu tür haberlere alışığız. Örneğin Balıkçı Kenan –hepsini sergilemese de- her yıl ona yakın büyük köpekbalığı yakaladıklarını söylüyor. Balıkçı, bu tür köpekbalıklarının normal şartlarda okyanuslarda yaşadığını söylese de Türkiye kıyıları, köpekbalıkları için önemli bir yaşam ve üreme alanı. Yani denizlerimiz, büyük köpekbalıklarına uygun o “normal şartları” sağlıyor. İhtiyoloji (balıkbilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun kurucusu, Su Ürünleri Mühendisi Hakan Kabasakal’a göre ülkemiz sularında 36 tür köpekbalığı görülebiliyor. Kum köpekbalıklarının (Carcharinus plumbeus) Akdeniz’de bilinen tek üreme alanı, bugün koruma altına alınan, Gökova Körfezi’ndeki Boncuk Koyu. Aynı şekilde Marmara Denizi ve Kuzey Ege suları, düşük tuz yoğunluğu ve ısısı nedeniyle büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) için tüm Akdeniz havzasındaki en uygun yaşam alanlarından. 100 metreden daha derinde yaşayan ve boyu altı metreye ulaşabilen boz camgözler de Marmara açıklarında trol teknelerinin ağlarına sık sık takılıyor. Antalya Körfezi, dünyanın en büyük ikinci balığı büyük camgözün (Cetorhinus maximus) bahar aylarında sıklıkla görüldüğü bir yer. Körfezin açıkları dik burunlu harharyas (Lamna nasus), mavi köpekbalığı (Prionace glauca) gibi türlere de ev sahipliği yapıyor. İskenderun Körfezi ise, özellikle Kızıldeniz ve Güney Akdeniz kökenli köpekbalıklarının yoğunluğu ile ön plana çıkıyor. Marmara’dan Karadeniz’e takip Türkiye denizlerinde köpekbalıklarının dağılımı, güneyden kuzeye ilerledikçe azalıyor. Örneğin, Ege’de 27 tür görülebilirken, Karadeniz’de yediye iniyor. Rastlanan türler de, çoğunlukla boyu 1,5 metreyi geçmeyen, ekonomik değeri yüksek adi köpekbalığı (Mustelus mustelus) ve mahmuzlu camgözler (Squalus acanthias). Karadeniz’de […]

Kenya’da ulusal katliam

Çeviri Duygu Ertürk 2004 yılında vizyona giren Hotel Ruanda adlı bir dram filmi izleyenler hatırlayacaktır. Tamamen gerçek olaylara dayanan film, Ruanda’da 1994 yılında radikal Hutular tarafından yaklaşık 800 bin ılımlı Hutu ve Tutsi’nin vahşice öldürülmesiyle son bulan Ruanda Katliamı’nı konu alıyordu. Filmde, Hutu kökenli olan ancak bir Tutsi’yle evlenen otel sahibi Paul Rusesabagina, katliam sırasında kurtarabildiği tüm Tutsi ve Hutu mültecileri oteline alıyor, 1268 mültecinin hayatını kurtarıyordu. Yeni yılın ilk günlerinde Kenya’da seçim sonrası, bu filmi anımsatan bir vahşet gerçekleşti. Yine iki rakip parti; daha doğrusu kabile, yine şiddet, soykırım ve tüm vahşeti rahat koltuklarından seyreden parti liderleri… Bu sefer başrolde Kikuyu ve Luo kabileleri, ancak ne sığınabilecekleri bir otel var, ne de yardımsever bir otel sahibi…Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, Kenya’da başkan seçimini Mwai Kibaki’nin kazanması sonrası rakip parti lideri Raila Odinga seçime şike karıştığını iddia ederek Luo kabilesini Kibaki taraftarı Kikuyular’a karşı şiddete yöneltmişti. Çıkan olaylarda 250 bin insan evini terk etmek zorunda kalmış, 500’den fazla insan vahşice öldürülmüştü. 50’si toplu halde, bir kilisede… Kilisedeki vahşet Başkent Nairobi’ye 200 mil uzaklıkta bulunan Eldoret’te bir kilise… İçinde kıyımdan kaçan bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar… Odinga taraftarları tarafından tecavüze uğradılar, işkence gördüler ve yakılarak öldürüldüler. Olay yerine giden bir muhabir: ‘ Yaklaşık 15 tane vücut gördüm. Kömür gibiydiler ve üst üste yığılmışlardı. İkinci kez bakamadım o sahneye.’ sözleriyle anlatıyor vahşeti. Grace Githuthwa, saldırganları görmeden önce seslerini duydu. Savaş şarkıları söylüyor, Grace’le birlikte ulusal vahşetten kaçan 200 kişinin sığındığı kiliseye doğru yürüyorlardı. Grace üç çocuğunu kaptığı gibi kilisenin içine doğru ilerledi. Bu arada yüzlerce Luo genci ellerinde ok, yay ve palalarla önce birkaç Kikuyu erkeğini öldürdü sonra da kadınlara ve çocuklara yöneldi. ‘Palayla, kilise kapısını kırmaya başladılar.’ diyor Githuthwa. ‘Buralıydılar. Bazılarımızın adını bile biliyorlardı. Diz çöktük. Etraf çok sessizdi. Herkes dua ediyordu. Biliyorduk: bu ‘son’du…’‘Benzine batırılmış şilteleri kilisenin camlarından içeri attılar. Kapıdan çıkışı […]

Arkadaşım, şaka yapma!

İlknur Aydoğan Onlar aslında ünlü olmaya çalışan, iki bahtsız oyuncu. Bu yüzden smokin giyiyorlar. Sürekli azar işittikleri karanlık bir yönetmenleri var. Ama o en çok şaka yapmalarına kızıyor. Tolga Çevik nedenini şöyle açıklıyor: “Şaka bizi engelleyen bir şey. Sadece durum komedisi var bu programda. Yani bir usta-çırağın, yapamadıkları şeyin komik görünmesi olay. Şaka yapan çok program var. Onların riski şaka yapmaları. Her şaka herkese uymayabilir. O yüzden bu program herkese uyuyor. 50 sene sonra da seyredilecek bir şey bu. Çünkü içinde şaka yok. Tarihi geçmeyecek, tükenmeyecek.” Modern meddah gösterisi Programın asıl mimarı Tolga Çevik. Plato Film, ona bir proje yapmasını teklif ediliyor. Sonrasını şöyle anlatıyor Çevik: “Benim aklımda daha kenarları tam törpülenmemiş bir proje vardı. Onu ne yapalım, ne edelim derken, ‘bir tane de üstat lazım buraya’ dedik. Kafamdaki şey için sizi yontacak biri. Bu da Salih Kalyon’du. Bu proje metni olmadığı ve sağı solu belli olmadığı için çok zor. Ben de o konuda tecrübeme çok da güvenemiyorum hakikaten. Tek başına yapılacak bir şey değil çünkü bu. Böyle bir şans atışı yapıp, Salih ağabeye, ‘arzu eder misin?’ diye sorduk, kabul etti de şimdi gülüyoruz.” Salih Kalyon yaptıkları işin kökünde orta oyunu, meddahlık olduğunu söylüyor ve bunun gülmece tarihimizde önemli bir yeri olduğunu belirtiyor: “Bu modern meddah gösterisi. Ama meddah tek kişidir, biz bunu diyaloga dönüştürdük, Karagöz, Hacivat olduk. Televizyonda yayımlandığı için adı televizyon programı oluyor. Ama özünde tiyatro yapıyoruz. Bizim toplumumuz meddah, Karagöz tiplemeleriyle biliyor tiyatroyu. Bu topraklarda öyle bir kültür vardı.”“Tutmamasına imkân yoktu” Aslında programı izleyen ve bu formatın yurtdışından gelip gelmediğini merak edenlere de bir cevap oluyor usta oyuncunun dedikleri. Bir taraftan da her farklı şeyin yurtdışından geldiği kanısından hiç hoşlanmıyor Kalyon. İlkin Plato Film Okulu’nda, 80 kişilik bir salonda oynayıp çektikleri program, Kasım sonundan itibaren 650 kişilik, Ferhan Şensoy Tiyatrosu’na ait bir salonda devam ediyor. Seyirci katılımı […]

İstanbul’u yanında götür

Özgecan Okay Sunduğu her ürünle bu şehre ait anılarımızı canlandıran, buram buram İstanbul kokan bir yer Take Away İstanbul. Bu kenti seven herkese hitap ediyor. İstanbul’un ruhunu, yaşattığı deneyimleri yanında götürmek, sevdiklerine hediye etmek isteyen turistlere, uzaktayken şehrini özleyen İstanbullulara ya da yabancı misafirlerine hediye almaları için Kapalıçarşı’yı önermek zorunda kalmak istemeyenlere… Gökdelen ve gecekondu Seda Ertem yarattığı markayı, “İstanbul kadar dinamik, zengin ve farklılıkları aynı bünyede ustalıkla besleyen” sözleriyle tanımlıyor. İnsanların İstanbul’un yalnızca geçmişine değil, bugününe de dair bir şeyler bulmak istediğini söyleyen Ertem, “İstanbul birçok farklı insanı, kültürü bir arada barındıran bir şehir. Ürünlerimizde daha çok bu özelliği öne çıkarıyoruz. Mesela, üzerinde İstanbul silueti olan bardakaltlıklarında gökdelenler de var, gecekondular da” diye ekliyor. Her hafta yeni ve sadece kendilerinde bulunabilecek özel tasarımlar çıkarttıklarını belirten Ertem, ürünlerinin fonksiyonel, farklı ve makul fiyatlarda olmasına özen gösterdiklerini söyledi.Siz hiç ince belli bardaktan alaturka bir “shot” yaptınız mı? Ya da hamam sesleri eşliğinde, sabunuyla kesesiyle evinizde tam bir hamam keyfi? Bunları ve daha birçok farklı deneyimi Take Away İstanbul bize sunuyor. Erdem Akan, Boğaç Şimşir, Cem Dinlenmiş, Superpool gibi tasarımcılara ait t-shirt, anahtarlık, yüzük, kolye, magnet, paspas, yastık, bardakaltlığı, koli bandı ve başka birçok ürünü Kanyon Alışveriş Merkezi’nde bulunan satış noktasında ve www.takeaway-istanbul.com internet sitesinde bulabilirsiniz.

Kahraman bakkal hipermarkete karşı değil!

Ayçin Kırbaş Esnaf ve sanatkârın korunması amacıyla son Bülent Ecevit Hükümeti döneminde hazırlanan ve ‘Hipermarket Yasası” olarak bilinen yasa tasarısı yeniden gündeme geldi. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un isteği üzerine yeniden ele alınan tasarı ile ilgili çalışmalar son aşamada. Tasarıya göre; 400 metrekareden büyük satış alanı olan mağazaların kuruluşu izne bağlanacak, sabah saat 10:00’da açılacak olan büyük mağazalar pazar günü ve tatil günlerinde tamamen, diğer günlerde ise saat 20.00’den itibaren kapalı olacak, büyük mağazalar tedarikçi veya üreticilerine ürettirip satın aldıkları ürünleri kendi markaları altında satmaları halinde bu satışların toplamı, cirolarının yüzde 20’sini geçemeyecek.Buna benzer daha birçok kuralı kapsayan yasa tasarısıyla korunması planlanan esnaf ve sanatkâr ise ne bu tasarıyı, ne de kapı komşusu olan alışveriş merkezlerini umursuyor. Yakın çevresinde çok sayıda alışveriş merkezi barındıran İstanbul Mecidiyeköy Gülbağ ve Levent Gültepe semtlerindeki esnaf, hazırlanan tasarının hayatlarında pek bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyor. Gültepe’de yün dükkânı olan Sadiye Hanım “Akmerkez’den alışveriş yapan insanlar buraya gelmeyecekler, yine oraya gidecekler” derken yasa tasarısının kendilerini etkilemeyeceğinin, insanların var olan alışkanlıklarını sürdüreceklerinin altını çiziyor. Kendisinin de farklı modelleri görmek ve gezmek için alışveriş merkezlerine gittiğini söyleyen Sadiye Hanım, alışveriş merkezlerinin hafta sonu kapalı kalmasının kendilerine tanınan bir haktan ziyade orada gezmeyi tercih edenler için bir haksızlık olacağına dikkat çekiyor. Gülbağ’da bakkal işleten Bülent Ateş, alışveriş merkezlerinin hafta sonu ya da bayram günlerinde kapatılmasının kendi işine bir etkisinin olmayacağını dile getirirken, “Adam pijamasıyla gelip benden sigara alıyor, Cevahir’e pijamayla gidemez ki” diyor. Rekabetin aynı güçte olanlar arasında olabileceğine inanan Ateş, insanların acil ihtiyaçlarını zaten daima kendilerine yakın olan bakkallardan karşıladıklarını söylüyor: “Adam sigarasını, yoğurdunu, ekmeğini benden alıyor zaten, gidip oraya bir de kaç milyon otopark parası mı verecek?” Gültepe’de kebapçı işleten Hasan Bey de insanların oturmuş alışkanlıklarını yasaların değiştiremeyeceğini, bir yer pazar günü kapalıysa, gitmek isteyen insanların cumartesi günü yine aynı yere gideceklerini savunuyor. ”Bizim kebabımızı bilen […]

O kavgalar boşunaymış!

Özgecan Okay Belediye otobüslerinde yolculuk yaparken genellikle aynı tartışmaya şahit oluyoruz. Cep telefonuyla konuşan bir yolcu diğerleri tarafından uyarılıyor, uyarılan yolcu telefonunu kapatmazsa bu bir tartışmaya dönüşüyor. Şoförler ise genelde sükûnetlerini koruyor, hatta bazen onların bile telefonla konuştuklarına şahit oluyoruz. Peki cep telefonları gerçekten otobüslerin fren sistemini etkiliyor mu? Cep telefonlarının yasak olduğu İETT (İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri) otobüslerinin üreticisi Mercedes-Benz Türk’ün Medyakronik’e yaptığı açıklamaya göre, firmanın tüm araçlarında, elektronik aksamın manyetik dalgalardan etkilenmemesi için gerekli önlemler alınıyor. Şirketin basın ve halkla ilişkiler direktörü İdil Peker, araçların orijinal hallerinde cep telefonlarından etkilenmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor. Öte yandan, araç içinde birkaç yolcunun aynı anda cep telefonu kullanması sonucunda oluşacak elektromanyetik alan, yolcuların kullandıkları tıbbi cihazları olumsuz etkileme olasılığını taşıyor. Mercedes-Benz Türk, insan sağlığı ile ilgili küçük bir riskin dahi oluşmaması için otobüslerde cep telefonu kullanılmamasını öneriyor. “Otobüsün bakımsızlığı daha büyük risk” İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Melih Pazarcı, aracın elektronik aksamının cep telefonlarından etkilenmesinin çok düşük bir olasılık olduğunu belirtiyor: “Telefonun bir aracı etkilemesi, araç içindeki konumuna ve telefonun o anki durumuna (görüşmede veya beklemede olmasına) bağlı”. Pazarcı’ya göre, aramanın yapıldığı anda cep telefonu otobüsün manyetik dalgalara hassas aksamına çok yakın bir yerdeyse ve o anda fren yapılması gerekirse sorun yaşanabilir. Ancak bir aracın manyetik alandan etkilenebilir olması, her cep telefonu konuşmasından etkileneceği anlamına gelmiyor. Pazarcı, cep telefonundan kaynaklanan bir fren probleminin ihmal, bakımsızlık ve arıza gibi nedenlerle fren tutmama ihtimalinden çok daha düşük olduğunu belirtiyor. İnsan sağlığını etkiliyor Cep telefonlarının, otobüslerin elektronik sistemlerini etkilememesi için üretici firmanın önlem almış olması gerektiğini söyleyen Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Selim Şeker ise, daha çok insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor: “Cep telefonu otobüs gibi kapalı ortamlarda sinyal yollarken zorlanacağı için gücünü arttırır ve insanların sağlığı üzerinde daha zararlı olabilir.” Cep telefonları otobüslerdeki güvenliği etkilemiyorsa […]

Otomobillerin uçuş tarihi: 2010

Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, insanın mekanik bir aracın yardımı olmaksızın uçamayacağı tezinin sahibi Leonardo da Vinci’yi tekzip etmesinden bu yana insanoğlu hep uçmak için çaba harcadı. Önce Montgolfier kardeşler balonu icat etti, ardından 1903’te Wright kardeşler ilk motorlu uçak denemesini hayata geçirdi. Senaryolara dökülüp filmleri bile yapılan hayallerin hayata geçmesiyle insanoğlu artık başka gezegenler hakkında araştırma yapacak kadar ileri teknolojileri keşfetti. Ve nihayet uçan otomobiller… İnsanoğlunun gerçekleştiremediği son hayal olan uçan otomobiller de artık hayatımızdaki yerini alacak. Projenin sahibi, uçan otomobilleri üretmek amacıyla uzun bir süredir çalışmalarına devam eden ABD’li Terrafugia şirketi… Şirketin 2009 yılının sonlarında piyasaya süreceği Transition adı verilen uçan arabalar karada 190, havada ise 220 km hız yapabilecek. Tasarım aşamasında sonlara yaklaşılan Transation’u sadece özel pilot sertifikasına sahip kişiler kullanabilecek. Üretimi gelen siparişler doğrultusunda yapılacak otomobile sahip olmak isteyenlerin yaklaşık 150 bin doları gözden çıkarması gerekiyor. Kişisel hava taşıtı Havalimanına gidip gökyüzüne yükselmek ve belirlenen noktaya indikten sonra, gidilmek istenen mekâna araçtan inmeden karayoluyla ulaşmak… İnanması zor ama, bütün bunlar 2010’dan itibaren gerçek olacak. Kişisel hava taşıtı olarak sınıflandırılan, kara ve hava ulaşımını birleştirerek yeni bir dönemi başlatacak olan Transation, karayollarında ilerleyebilmek için bütün kriterleri karşılıyor. Bir düğme ile uçak moduna geçen araç kanatların açılmasından sonra motorun ürettiği gücü tekerleklerden alarak yolcu kabininin arkasında bulunan pervanelere aktarıyor. Kalkış yapabilmek için 457 metrelik bir piste ihtiyaç duyan araç, uçak modunda 8 metre 22 santimetrelik kanat açıklığına sahip. 600 kg ağırlığındaki Transition, kanatlarını katlayıp şehir içinde normal bir otomobil gibi de kullanılabiliyor. En yakın havaalanına giderek, yanlara katlanmış durumdaki kanatlarını açıp kalkış yapabilen aracın havadaki saatte maksimum hızı 220 kilometre. Araç en az 1066 metrenin üstündeki yükseklikte uçuyor, 3 bin 657 metreyi de aşamıyor. Hem de ekonomik Tam dolu depo ile 800 kilometre yol yapabilen, 195 kilogram taşıma kapasitesine sahip araç, günde 100 kilometreden fazla yol yapan kişiler için tasarlanmış. […]

İnsanın uykudaki gizemli yolcuğu

Sanem Kardıçalı Uyurgezerlikten muzdarip bir insan düşünün… İşten çıkıp evine gittiğinde koltukta uyuyakalıyor. Daha sonra kalkıp mutfağa gidiyor ve bir bıçak alıp kayınvalidesinin evinin yolunu tutuyor ve tüm bunlar olurken hâlâ uyuyor. Eve vardığında karısının anne ve babasını öldürüyor, daha sonra da kendi evine dönüp uyumaya devam ediyor. Sabah uyandığında ise bir gece önce işlediği cinayetlerden tamamen habersiz ve herkes kadar şaşkın… Türk Uyku Araştırmaları Derneği’nin kurucusu Prof. Dr. Hakan Kaynak uzun yıllardır insanların uykularında yaşadıkları bu gizemli yolculukların izini sürüyor. Bugüne kadar yapılan araştırmaların sonucunda elde edilen bulgulara göre dört farklı evreye ayrılan uykunun ilk üç evresi rüya dışı ya da yavaş dalga olarak tanımlanıyor. Dördüncü evre ise Rem uykusu. Bu evrelerin ilk iki aşamasında diğer aşamalara göre daha yüzeyel uyurken üçüncü aşamada artık derin uykuya geçiyoruz. Uyurgezerlik olarak bilinen hastalık da, derin uyku olarak tanımlanan üçüncü aşamada ortaya çıkıyor. Derin uyku sırasında uyku bir süre sonra yüzeyelleşiyor ve rüya görmeye başlıyoruz. Bu, uyku sırasında her gece bir buçuk saatte bir tekrarlanıyor. Uyurgezerler ise bu dönemde beyin derin uykudayken, kas gerginliği arttığı için kendilerini uyanık gibi hissediyor. Derin uykuyla uyanıklık arasında yaşanılan bu karışık dönemde hasta, yataktan kalkıp dolaşabiliyor, çünkü bir bakıma uyanık. Ancak heyecanları yok. Uyandıktan sonra yaptıklarını hatırlamıyor. Üstelik bu durum uzun da sürebiliyor. Bu tür hastalar, uyku sırasında bazen yataklarına dönüyor bazen de uyandıklarında kendilerini bambaşka bir yerde bulabiliyorlar. Bir çocukluk hastalığı Prof. Dr. Kaynak, böyle bir durumda yapılacak en iyi şeyin hastayı sakinleştirip yatağına döndürmek olduğunu söylüyor, ancak sık tekrarlanmamakla beraber bazen hastayı yatıştırmak kolay olmuyor. Uyurgezer hasta kendini pencereden boşluğa bırakıp yaralanabiliyor mesela, ya da çevresindeki insanlara zarar verebiliyor ve tabii uyandığında hiçbir şey hatırlamıyor.Uyurgezerlik çocuklarda sık rastlanan ve korkutucu olmayan bir hastalık. 13-16 yaş civarında da hasta şikâyetlerinden kurtulmaya başlıyor. Genetik bir hastalık olan uyurgezerliğe yetişkinlerde istisnai olarak rastlanıyor. Ama hastalık çocuklara göre […]

Eğitimde ikinci bahar

Ebru Engin Avrupa ve ABD’de çok yaygın bir hale gelen “geç yaşta” lisans eğitimi son yıllarda Türkiye’de de yaygınlaşıyor. Yeni eğilimin hangi ekonomik-sosyal değişiklikler üzerinde yükseldiğini, öğrencilerin “ikinci bahar”dan neler beklediklerini İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde geç yaşta lisans eğitimi gören öğrencilerle konuştuk. “Sadece merakımı gideriyorum”Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler 2. sınıf öğrencisi Bayezıd Nas, “Ömür boyu öğrenmek lazım, kendi başına öğrenemiyorsan okullar bu konudayardımcı” diyor. – Kaç yaşındasın, bu üniversiteye başlamaya ne zaman karar verdin? Kısaca kendinden bahseder misin?– 36 yaşındayım. Evliyim, 8 yaşında bir kızım var. Bilgisayar sektöründe çalışıyorum. 30 yaşından sonra değişik alanlara ilgi duyduğumu fark ettim. Bunların içinde iletişim de vardı. Halkla ilişkiler dikkatimi çekti. Bu dalın bana göre olup olmadığını anlamak için Türkiye Halkla İlişkiler Derneği’nin (TURHİD) bir seminerine katıldım. – Hem çalışmak, hem okul zor olmuyor mu?– Zor oluyor tabii, mesela tatil yapmıyorsun, onun dışında işleri zamanında ayarlamaya çalışıyorsun, mümkün mertebe işleri daha evvel bitirmeye çalışıyorsun. Değişik kimlikler ediniyorsun, burada başka bir insansın, işyerinde başka gençlerle genç oluyorsun… İnsanın belli bir yaştan sonra hayatı küçülüyor. Muhatap olduğu insan sayısı çok az oluyor. İşten eve evden işe birkaç arkadaşın oluyor, bu da olandan bitenden uzaklaştırıyor insanı. Okulun şu faydası var, burada yeni genç insanlar ne yapıyorlar ne konuşuyorlar nasıl yaşıyorlar, bunları gözlemliyorsun. – Daha önce üniversite okudun mu?– Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. – Neden Bilgi Üniversitesi?– İletişim konusunda Halkla İlişkiler bölümünün iyi olduğunu öğrendim. – İkinci bir üniversiteye girmeye karar verdiğini söylediğinde çevrenin tepkisi nasıl oldu?– Aslında çok fazla kişiyle paylaşmadım bu durumu. Ne bileyim kişisel bir konu… Yeni bir kariyer yapmaya çalışmıyorum sonuçta, sadece merakımı gideriyorum. Gelecek sorulara cevap vermek istemediğim için kararımı kimselerle paylaşmadım herhalde. – Derslere girdiğinde sohbet esnasında yaşınla ilgili bir mevzu olduğunda insanlar şaşırıyor mu?– Yok, pek yadırgamadılar, ilk başta birazcık oldu ama herhalde biraz küçük de gösteriyorum, herkes kolay kabullendi ya da […]

Kuşsuz Dünya neye yarar?

Simge Sunguroğlu Stanford Üniversitesi’nin (ABD) en son verileri kullanarak gerçekleştirdiği, küresel ısınmanın türlerin yok olma oranına etkisini ortaya koyan kapsamlı ilk araştırmanın sonuçları geçtiğimiz hafta Conservation Biology dergisinde yayımlandı. Araştırmaya göre, Dünya’nın ısısında meydana gelebilecek her bir derecelik artış, ortalama 100 kuş türünün tükenmesine neden olacak. Isının beş veya altı derece yükselmesi durumunda, 300 ile 500 arasında kuş türünün yok olması bekleniyor. Bu en kötü senaryo gerçek olursa, 2100 yılında toplam kuşların yüzde 80’ini oluşturan kara kuşlarının yüzde 30’u yok olacak. Stanford Üniversitesi Araştırma Görevlisi ve makalenin başyazarı Çağan H. Şekercioğlu bu sayıların, küresel ısınmayı düşürmek için alınacak en basit önlemin bile önemini ortaya koymak için iyi bir örnek olduğu görüşünde. Dar alanda rekabet Bitki ve hayvanların yaşam alanları daralıyor. Sıcaklık artışı kuşların besin stoklarını da etkilediği için yemek bulmaları zorlaşıyor. Ana besin kaynakları alçak yerlerdeki ısınma nedeniyle bir süre sonra yok olursa, yaşamlarını sürdürebilmek için yükseklere çıkmak zorunda kalacaklar. Yükseldikçe, habitatları ve beslenme alanları daralacak. Ve gittikleri yerde diğer canlılarla girecekleri yemek mücadelesi, varlıklarını tehlike altına sokacak. Ancak ısınmanın kısıtlanabilmesi ve türlerin buna uyum sağlayabilmesi, yaşam alanlarının genişlemesini ve kurtuluşlarını sağlayabilir. Araştırmanın çarpıcı sonuçlarından biri de, güvende olduğu düşünülen pek çok dağ türünün aslında küresel ısınmadan dolayı tehlikede olduğunu gösteriyor. Genel itibariyle iklim değişikliği, tropikal bölgelerdeki dağlarda yaşayan sadece kuşlar değil, böcekler, memeli, sürüngen ve amfibi için de tehlike arz ediyor. “Tükenme tehdidi altında olduğu düşünülen kuş türlerinin yüzde 79’u gerçekte şu anda bu tehlikeyle karşı karşıya değil. Fakat bu gidişatı durdurmazsak çoğu tükenme tehdidi altına girecektir” diyen Şekercioğlu, küresel ısınmaya karşı mücadeleden vazgeçilmesinin gerçek bir felaket olacağının altını çiziyor.