Habervs

Habervs

2007 Türkiye’de Protestanlar için karanlık bir yıl oldu

Ferda Balancar Raporu Medyakronik’e ulaştıran Türkiye Protestan Kiliseler Birliği Basın Sözcüsü İsa Karataş, başta hükümet olmak üzere ilgili kamu kuruluşlarını Protestanlara yönelik kamuoyunda her geçen gün daha da şiddetlenen linç kampanyalarına karşı aktif tutum almaya çağırıyor. Karataş, Medyakronik’e yaptığı açıklamada, önlem alınmadığı takdirde 2008’in Türkiye’de Protestanlar için 2007’den daha da kötü bir yıl olabileceğine dikkat çekiyor. İsa Karataş, medyayı da genelde Hıristiyanlara özelde Protestanlara yönelik linç kampanyaları konusunda daha duyarlı ve bilinçli tutum almaya davet ediyor. Karataş’a göre 18 Nisan 2007’de Malatya’da gerçekleştirilen ve üç Protestan’ın vahşice katledildiği saldırıdan sonra medyada son derece sınırlı ve yetersiz de olsa bir tutum değişikliği gözleniyor ancak bu yeterli değil. Karataş özellikle misyonerliği bir suç ve Türkiye’yi bölme faaliyeti gibi gösteren yayınların Türkiye’de Hıristiyanlara yönelik şiddet eylemlerini tetikleyen en önemli unsurların başında geldiğinin altını çiziyor. Aşağıda söz konusu raporun tamamını sunuyoruz. TÜRKİYE’DEKİ PROTESTAN CEMAATİ’NİN2007 YILI İÇERİSİNDE MARUZ KALDIĞI HAK İHLALLERİ GİRİŞ: Türkiye’de inanç özgürlüğü anayasal koruma altında olmakla beraber özellikle son 10 yıldır Müslüman olmayan gruplara karşı içinde fiziksel saldırıların da bulunduğu büyük bir karalama, aşağılama ve toplumu bu gruplara karşı kışkırtma kampanyaları devam etmektedir. “Misyonerlik” adı altında bir suç türetilmiş, suç veya kabahat olmamakla birlikte bazı kişi ve gruplarca suçmuş gibi haber ve yorum yapılarak kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesine yol açılmıştır. İnançlarını yayma çalışmaları, öğretilmiş önyargılar ve komplo teorileri ile birleştirilerek bu grupların ulusal bütünlüğe tehdit oluşturduğu, yabancı ülkeler ve onların istihbarat servisleri ile ilişkide olduğu, insanları para, iş, vize ve kadın vererek/vaat ederek inançlarını değiştirmeye çalışıldığı ileri sürülmektedir. Maalesef reyting peşinde olan medyanın bir kısmı da bu kampanyaya aktif ve pasif olarak katılmaktadır. Bu ve benzeri bilerek yanlış bilgilendirme ve de karalama, Müslüman olmayan cemaatleri özellikle radikal çevrelerin hedefi haline getirmiştir. Müslüman olmayan grupların inançlarını paylaşma ve yayma çalışmaları ulusal güvenlik sorunu gibi ele alınarak devletin en üst makamlarınca tartışılmıştır. Son yıllarda birçok […]

“Gramofon süs eşyası değildir”

Sait Özgür Gedikoğlu Kapalıçarşı Lütfullah Kapısı’ndan içeri girdiğinizde, bir gramofondan gelen büyülü sesi takip ederek bulabilirsiniz Mehmet Öztekin’i. Zamanda yolculuk ediyormuş hissi uyandıran küçücük bir dükkânı var. Duvarları Zeki Müren, Müzeyyan Senar gibi ölümsüz sanatçıların fotoğrafları ve taş plaklarla kaplı. Mekândaki her obje özenle yerleştirilmiş. Aralarında, 10 kadar gramofon dikkat çekiyor. Bakımları yapılmış, yeni sahiplerini bekleyen gramofonlar bunlar. Mehmet usta, daha büyük onarım ve yapım işlerini ise Merter’deki evinin atölye haline getirdiği odasında yapıyor. Elindeki gramofonların sayısı 50’yi aşıyor, çoğu 40 yaşını devirmiş… Ne aşklar, ne konaklar, ne yitip giden hayatlar görmüş… Evlat sevgisi gibi Okulu lise dönemlerinde bırakıp ve babasının dükkânında çıraklığa başlamış Mehmet Öztekin. Mesleği burada öğrenmiş. Yıllardan beri yurtdışındaki müşterileri için de onarım yaptığı ve Kapalıçarşı’da çalıştığı için İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Biri Boğaziçi Üniversitesi’ni, diğeri tıp fakültesini bitiren iki oğlu var. Çocuklarından bahsederken gözleri parlıyor. Yaşamının çok önemli bir parçası olan gramofonlar içinse “Evlatlarım gibiler” diyor, “onları birkaç günlüğüne de olsa bırakıp gidemem hiçbir yere.” “Türkiye’de, ne kadar atılmış gramofon varsa bana ulaşır. Bazen bir el değiştirir, bazen beş. Ama er ya da geç düşer elime” diyerek anlatmaya başlıyor zanaatını. En büyük sıkıntısı üretimi sona eren gramofonların parçalarına ulaşmak. Kendisine ulaşabilen bütün gramofonları alıyor, tamir edilebilecek olanları tamir ediyor. Çok yıpranmış olanları ise çeşitli parçalarını kullanmak için saklıyor. Bir cerrah titizliğinde, gramofondan gramofona organ nakli yapıyor sanki. Ve yaşama şansı olanları ayağa kaldırıyor. Çok emek ve sabır isteyen bir iş bu. Bazen gerçekten ümidinin kırıldığı da oluyor. O kadar sinirlenmiş ki bir gün, çok sevdiği bir gramofonu çöpe atmış. “Evladımı kaybetmiş gibi üzülmüştüm” diyerek açıklıyor hislerini. Gramofon dinlerken, her plakta gramofon iğnelerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Öztekin’e göre sadece bu örnek bile, gramofonların ne kadar hassas aletler olduklarını gösteriyor. Tarihi baştan yaratmak… Sadece bir tamirci değil Mehmet Öztekin, yeni gramofonlar da yapıyor. Mekanik aksamlarını eski cihazlardan çıkartıyor, gövdelerini […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

Sivas’ı hiç böyle bilmezdik!

Ferda Balancar Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlanan “Sivas 1877” adlı kitap, Türkiye’de son zamanlarda sayıları hızla artan yerel tarih çalışmalarının en nitelikli ve en kapsamlı olanlarından biri olarak kitabevi raflarındaki yerini aldı. Osman Köker tarafından kurulan Birzamanlar Yayıncılık, ilk kez “Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu’ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler” başlıklı kitapla adını duyurmuştu. Birzamanlar Yayıncılık’ın geçen günlerde yayımlanan Sivas 1877 başlıklı kitabı da geniş tartışmaları kışkırtmaya aday görünüyor. “Sivas 1877”nin ana metnini Rahip Boğos Natanyan’ın 1877 yılında kaleme aldığı bir rapor oluşturuyor. Natanyan, 1863’te ilan edilen, Ermeni toplumunun kendi iç işleyişini ve devletle ilişkilerini düzenleyen anayasal bir metin niteliğindeki Ermeni Nizamnamesi’nin uygulanıp uygulanmadığını yerinde araştırmak için 1877’de İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan tarafından Sivas’a gönderilir. Yaptığı incelemeler sonunda o dönemde vilayet merkezi olan Sivas şehri ve bu vilayete bağlı Tokat, Amasya ve Merzifon’u kapsayan bir rapor hazırlar. Raporda, bölgedeki Ermeni manastır ve kiliseleri, okulları, mezarlıkları, eğitim ve yardımlaşma dernekleri, halkın yaşam tarzı, gelenekleri, kadınların alışkanlıkları, bölgenin ekonomik durumu, madenleri, kaplıcaları, zanaat ve ticaret hayatı, meşhur insanları, köprüleri, çeşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi yer alıyor. Natanyan’ın 1877 yılında Ermenice olarak yayımlanan raporu, Arsen Yarman tarafından Türkçe olarak yayına hazırlandı. Kitabın bu yeni baskısında Natanyan’dan hemen sonra bölgede benzer bir araştırmada bulunan bir başka Ermeni rahip Karekin Sırvantsdyants’ın 1879 tarihli “Toros Ahpar” adlı seyahatnamesinin Sivas’la ilgili bölümü de yer alıyor. Kitabın giriş bölümünde Arsen Yarman’ın Natanyan’ın Sivas’la ilgili raporu ve Sırvantsdyants’ın “Toros Ahpar” seyahatnamesinin Osmanlı devleti ve Ermeni toplumu için nasıl bir tarihsel konjonktürde hazırlandığına dair geniş kapsamlı bir yazısı yer alıyor. Yarman’ın giriş yazısı Anadolu’nun demografik yapısında büyük altüst oluşların başlangıcı olan 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı, halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”nin hemen öncesinde Osmanlı devleti ve Anadolu’nun siyasal ve sosyal tablosunu ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen makaleler de “Sivas 1877”yi bir yerel tarih çalışması olmaktan çıkartıp dönemin Osmanlı […]

Tolstoy Müslüman olmadı!

Ferda Balancar Her şey Karakutu Yayınları tarafından Tolstoy imzasıyla yayımlanan “Hz. Muhammed” adlı kitapla başladı. Kısa zamanda “bestsellers” listelerinin tepesine tırmanan kitabın iddiaları yenir yutulur cinsten değildi. Dünyanın en ünlü yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy, ölmeden kısa bir süre önce İslam dinini araştırmış ve Müslüman olmuştu. Gel gör ki önce Çarlık Rusya’sı ardından Sovyet KGB’si bu gerçeği ustalıkla örtbas etmeyi başarmıştı. Kitabın bu iddiası Türkiye medyasında geniş yer buldu. Bu kitabın Rusça orijinali 1910’da Tolstoy’un kendi yayınevinde basılmış. Kitabın orijinali “Muahammed’in Hadisleri” başlığını taşıyor. Ana başlığın altında daha küçük harflerle bir alt başlık var: “Kur’an’a Girmemiş Olanlar.” Alt başlığın da altında “Derleyen: L. N. Tolstoy” ibaresi yer alıyor. Tolstoy bizzat kendi yayınevinde yayımladığı kitaba imzasını “derleyen” olarak atıyor. Türkçede Tolstoy’un Hz. Muhammed adlı eseri gibi sunulan kitap aslında Tolstoy tarafından derlenmiş bir “hadis seçkisi.” Bu küçük aldatmacayı satışı artırmak gibi masum bir gerekçeyle yapılmış küçük bir kurnazlık olarak değerlendirebilirsiniz ama yayınevinin kurnazlığı maalesef bununla sınırlı değil. Kapaktaki Tolstoy adının hemen altına, küçük harflerle şu ibareyi yerleştirmişler: “Ünlü Rus Yazar’ın İslam Peygamberi ile İlgili Kayıp Risalesi.” Bu ifadenin doğru olmayan iki özelliği var. Birincisi, bu eser Tolstoy’un bir risalesi değil bir derlemesi, ikincisi ise eser kayıp değil. Üstelik yayınevi kayıp demekle yetinmemiş, kitabın kapağına kocaman harflerle “gizlenen kitap” diye bir ibare de eklemiş. Eh artık satış için tüm koşullar gerçeklemiş oluyor tabii. Yayınevinin savunması Yayınevi kitabın kapağında yapılan bu “operasyon”u şöyle savunuyor: “Bizce bu isim (Hz. Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’e Girmeyen Hadisleri) yanlıştı. Çünkü Kur’an, Allah kelâmıdır. Hadis ise Hz. Muhammed’in sözleridir. Doğrudur, Hz. Muhammed, seçilmiş bir kuldur ama yine de kuldur. Bu konuda biz de, Tolstoy’un risalesinin isminin ‘Hz. Muhammed’ olarak sunulmasının daha doğru olduğunu düşündük.”Bu iddiaya karşı insan sormadan edemiyor: Madem bu isim dini inançlarınıza uymuyor, bunun yerine “Hz. Muhammed’in Hadisleri” de diyebilirdiniz. Bunun yerine kitabın adını Hazreti Muhammed […]

“Otel yapmayacaksak arkeolojiye neden para yatıralım”

Four Seasons Oteli’nin genişletilme çalışmaları sayesinde Sultanahmet’te bir sarayımız olduğunu fark ettik. Roma İmparatoru Konstantin’in İS 4yüzyılın ilk yarısında yapımına başladığı, 11. yüzyıla kadar Bizans imparatorları tarafından kullanılan Magnum Palatium (Büyük Saray), bu nedenle yeniden gazetelerin ön sayfasında haber oldu. Saray, 10 yıl önce arkeologların keşfiyle -bugün artık yayımlanmayan Yeni Yüzyıl gazetesine-manşet olmuştu. Magnum Palatium’un bulunuşu, dünyada son yılların en önemli keşifleri arasında gösterildi. Ama vatandaş olarak 10 yıl sonra hâlâ bu büyük keşfi göremedik; çalışmalar nedeniyle açılamadı. Göremediğimiz, merakımızı gideremediğimiz bu alanda şimdi otel yapılıyor. Burası tam 74 yıl önceki imar planında belirlendiği gibi arkeolojik park haline getirilirse ve bir aksilik olmazsa, Büyük Saray’ı kendisinden 1600 yıl sonra üzerine inşa edilen çelik otelle aynı anda görebileceğiz. Kurtarma kazısı Magnum Palatium’un kazısı, 1997’den beri İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yürütülüyor. Ancak bu çalışmanın yöntem olarak olmasa da, isim olarak normal kazılardan bir farkı var. Müzenin yürüttüğü diğer kazılar gibi bu da bir “kurtarma kazısı.” Four Seasons Oteli’ne tahsis edilen eski Sultanahmet Cezaevi’nin 17 dönümlük bahçesi, Tarihi Yarımada’nın (sur içi) tümü gibi arkeolojik sit alanı. Müze bu kazıyı, bulunduğu il sınırları içersindeki sit alanlarından sorumlu olduğu için yapıyor. Çünkü herhangi bir inşaat faaliyetinden önce o alandaki buluntular değerlendirilmek ve bunun için de bilimsel kazı yapılmak durumunda. Anlaşılacağı üzere Büyük Saray’ın keşfinin ve 10 yıldır devam eden bilimsel kazısının nedeni de bu inşaat. Four Seasons Oteli, açıldığı 1996’dan bugüne genişleme talebini açıkça belirttiği ve kanuni gereklerini yerine getirdiği için tüm bunlar oluyor.Bugün onay verenlerin izi sürülürken devletin bu tür durumlarda çağdaş bir tarihi çevre politikası olup olmadığı sorusu akla geliyor. Bu tür kurtarma kazılarının, bilim insanlarının iki ayağını bir pabuca sokmak dışında bir özelliği daha var: Harcamalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, yani devletin kültür varlıklarından sorumlu kurumu tarafından karşılanmıyor olması. Bu nedenle “kurtarma kazısı” tamlaması devlette inanılmaz bir cazibe yaratıyor. Yüksek bütçe […]

ABD: Eve doktor çağırmak yeniden keşfediliyor!

Duygu Ertürk Ekonominin hemen her sektöründeki “kurumsallaşma” eğilimi, eve doktor çağırma âdetini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Ancak “kurumsallaşma”nın hem doktorlar hem de tüketiciler için maliyetinin yükselmesi, diğer yandan da mobil haberleşmenin ve internetin gelişmesi bu eski alışkanlığı yeniden canlandırıyor. Ama işin adı bu kez çağa uyup “mobil doktor” oluyor. Yaşı 40’ı geçenler çocukluklarından, henüz 20’lerinde olanlar ise eski Türk filmlerinden hatırlayacaktır. Eskiden insanlar hasta olduklarında “doktor amca”yı ararlar; doktor amca elinde kahverengi çantası, içinde her daim stetoskop odaya girer, muayeneden sonra, genelde ince hastalığa tutulmuş olan hastanın yakınına: “Üç aylık ömrü kalmış ama Allah’tan ümit kesilmez” derdi. Türkiye’de yaygın olmasa da varlığını sürdürmeye devam eden bu yöntem ABD gibi ülkelerde çoktan tarihe karışmıştı. Ancak Amerikalı bir doktor, Jay Parkinson, bu eski sağlık geleneğini canlandırmak için harekete geçti ve ‘mobil doktor’ olmaya karar verdi. Herhangi bir hastanede çalışmayan ve kendine ait muayenehanesi olmayan Parkinson, hastalarıyla internet üzerinden (e-mail ve chat yoluyla) iletişim kuruyor ve hastanın evine, hatta işyerine kadar gidiyor. Parkinson’un hastası olabilmek için öncelikle yıllık 500 Dolar ödeme yapılması şart. Bu ödemeye, doktorun hastaya uygulayacağı ilk müdahale ve iki kere doktorla yüz yüze görüşme imkânı dahil. Üstelik hastaların sağlık sigortasının olması da gerekmiyor. Ofisten uzak olmak, Parkinson’a özgür bir çalışma ortamı sağlamanın yanı sıra, onu kira ve yanında çalışanlara ücret ödeme yükümlülüğünden kurtarmış. Neden bu yöntemi tercih ettiği sorusuna ise Parkinson şöyle cevap veriyor. “Öncelikle, istendiği zaman erişilebilen bir doktorun, kişi sağlığını çok olumlu yönde etkileyeceğini düşündüm. Bunun dışında, sağlık sektörünün -ki buna sigorta şirketleri ve özel muayenehaneler dahil- insanlardan faydalandıklarını ve onları maddi yönden sömürdüklerini gördüm. Ben bunu hastalarıma asla yapmıyorum.” Parkinson’un anlattıkları kulağa hoş geliyor. Eskilerde kalan bir sağlık geleneğiyle, bugünün teknolojilerini harmanlayan mobil doktorları çevrenizde tekrar görmeye başlarsanız sakın şaşırmayın!

Bütün kredileri ve kartları tek elden yöneten internet sitesi…

Çeviri ve derleme: Duygu Ertürkisimli bir internet sitesi bu durumdan musdarip müşteriler için yeni bir sistem geliştirdi: “internette para yönetimi.”Sistemin amacı kendi parasını yönetememekten ve harcadığının hesabını yapamamaktan yana dertli müşterinin derdine deva olmak. Üstelik her şey internet üzerinden iki tıkla gerçekleşiyor. Sistemi kullanabilmek için gereken ilk şey geçerli bir e-posta adresi. İsminizi kullanmak zorunda değilsiniz. E-posta adresinizi kullanarak online bankaya giriş yapıyor ve hesaplarınıza giriyorsunuz. Kişisel bilgileriniz elbette serviste gizli tutuluyor.Dünyada bir ilk olan servisle ilgili olarak firma, 3 bin civarında banka, finans kuruluşu ve kredi kartı kuruluşuyla işbirliği içinde çalışıyor. Kredi kartı işlemleriniz her gece kendi hesabınıza, anlaşılır olması için kategorize edilmiş bir biçimde yansıyor. Yani, benzine, manava, kuaföre vs. ne kadar para harcadığınızı tek tek görebiliyorsunuz. Ayrıca, elinizdeki parayı nasıl değerlendireceğiniz ve kazançlı çıkabileceğiniz konusunda, uzmanlardan tavsiye de alabiliyorsunuz. Ancak servisin piyasada fark yaratan en önemli özelliği hiç şüphesiz her zamankinden fazla harcama yaptığınızda ya da beklenenden fazla tutar geldiğinde önceden tedbirinizi almanız ve mağdur olmamanız için uyarı sistemi içermesi.Servis 7/24 internet ve cep telefonu üzerinden müşterilerin emrine amade. Ancak şu anda sadece Amerikalı müşterilere hizmet verebiliyor. Şimdiden 30 binden fazla kullanıcısı olan servisin amacı, bu yeni sistemi tüm dünyaya yaymak. Mint’in kurucusu ve yöneticisi Aaron Patzer’e göre, sistemle ilgili yaşanabilecek en önemli sorun, müşterinin, kişisel bilgilerini, isim vermeden bile olsa internette paylaşmak istememesi olabilir. Ancak Patzer, sisteme olan güvenini şu sözlerle ifade ediyor: “Şunu da unutmamak gerekir ki, yepyeni olan bu sistem, piyasadaki yeni fikirleri ödüllendiren TechCrunch40’tan En İyi Firma Ödülü’nü almamızı sağladı. Çünkü, yeni bir mecra olmakla birlikte, paranız bankada ne kadar güvendeyse, burada da en az o kadar güvende.” Bugüne kadar, kredi kartı ekstreleri, banka hesapları ve yatırımlarıyla ayrı ayrı ilgilenmek zorunda olan müşteri, artık evinin konforunu ve bankasının güvenilirliğini kendisine sunan bu yeni mecrada birçok işlemi aynı anda yapabilecek.Bu hizmet çok uzak olmayan […]

Çocuğunuza özel masal kitabı

Çeviri: Duygu Ertürk Flattenme masal kitapları satan bir internet sitesi. Müşteriler, siteye çocuklarının adını ve fotoğrafını yolluyor; site de onlara, kahramanı kendi çocukları olan kişiselleştirilmiş masal kitaplarını… Bu parlak fikir, 4 yaşındaki bir çocuğun annesi olan Margo MacDonald Redfern’den çıktı. Peki, sistem nasıl işliyor? Öncelikle müşteri bir masal kitabı seçiyor. Daha sonra, çocuğunun, kitapta yayımlanmasını istediği fotoğrafını flattenme.com adresine, çocuğun ismini ve cinsiyetini belirterek gönderiyor. Bundan sonrası tamamen siteye kalıyor. 10-14 iş günü sonrasında kitap elinize ulaşıyor. Ağustos ayından beri kişiselleştirilmiş kitap hizmeti veren sitede şu anda bu işlemi gerçekleştirebileceğiniz dört adet kitap bulunuyor: Tuesday Mushroom King, Here There Be Pirates, The Potty Dance ve My Little Monster. Çocuğunun bu masallardan birinin kahramanı olmasını isteyen müşteriler, 33 ABD Doları’nı gözden çıkarmak zorunda. Site şu anda yalnızca Amerika ve Kanada’da hizmet veriyor. Ancak çok kısa bir süre içinde kitapların Fransızca, Almanca ve İtalyanca versiyonlarıyla uluslararası satışa da geçilecek.Fikir, kulağa hoş geliyor. Son derece sevimli bu kişiselleştirme hizmetiyle anneler, dedeler ve diğer aile büyükleri çocuklara, masal kitabı hediye edecekler: çocukların kahramanı oldukları, yaratıcı ve bir o kadar da eğlenceli masal kitaplarını… Kaynak: springvise.com

Üniversitelilere ‘beleş yol’

Çeviri: Duygu Ertürk Amerikan üniversitelerinde ders notu ve bilgi paylaşımı sunan yeni bir site deneme yayınına başladı. Şu anda sadece Güney Kaliforniya, Cornell ve Princeton başta olmak üzere az sayıda okulda geçerli olan uygulamayla birlikte, üniversite öğrencileri, notlarını, raporlarını, taslaklarını ve çalışma rehberlerini internet üzerinden bir forumda toparlayabiliyor ve tüm dokümanlarını forum aracılığıyla diğer öğrencilerle paylaşabiliyorlar. Sitenin adı “thecollegefreeway.com” yani ‘beleş yollu üniversite’… Forumlardaki bilgi havuzundan faydalanmak için öğrenciler siteye üye olmak zorunda. İster doğrudan üye olurlar; ister Facebook hesabını kullanarak siteye giriş yaparlar.Tahmin edilebileceği gibi site, öğretim görevlileri tarafından onaylanmıyor. Çünkü tüm ders materyallerine, parmağını dahi kıpırdatmadan, düzenli olarak ulaşabilen öğrencilerin derse katılımında büyük ölçüde düşüş yaşandığı gözlemleniyor. Diğer taraftan site, öğrenci eliyle hazırlanmış materyallerden oluştuğu için, üniversite, telif hakkı, özlük hakları gibi dertlerle uğraşmak zorunda kalmıyor. Adına yaraşır şekilde site herhangi bir ücret talep etmiyor. Masraflar, Google reklamları aracılığıyla karşılanıyor. İçeriği kullanıcı tarafından hazırlanan bu tip sitelerin güvenilirliği her zaman tartışma götürür. “Beleş yol” uygulaması üniversite sayısı ve havuzlarda biriken dokümanların sayısı açısından şimdilik son derece sınırlı. Ancak internet girişimcilerinin önünde şu anda iki seçenek var: Ya uygulama benimsenir ve diğer ülkelerdeki üniversitelerde de buna benzer siteler kurulur ya da bu şekilde serbest bilgi paylaşımının diğer iş alanlarını ne şekilde etkileyebileceği düşünülür. Kaynak. Springwise

“İslami aşk gurusu”yla aşk ve cinsellik üzerine…

Duygu Ertürk Cemil Tokpınar “aşk” kelimesini İslami kesimin lügatına sokan “romantik, İslamcı” yazar… “Ömür Boyu Aşk” isimli kitabı 6 ayda 40 baskı yaparak bir rekora imza attı. Bu kitap, düğünlerde nikah şekeri yerine dağıtıldı. “Sabah Namazına Nasıl Kalkılır” isimli son kitabının satışı da 1 milyonu çoktan geçti.Tokpınar, kendini aşk mağdurlarını teselli etmeye adayacak kadar romantik; sabah namazına nasıl kalkılacağını kitlelere öğretecek ve “Namazla Diriliş Platformu”nu kuracak kadar İslamcı… Bu yüzden ona “orta yolcu aşk gurusu’”deniyor. Orta yolcu aşk gurusu, kitap yazmanın yanı sıra Moral FM’de bir radyo programı yaparak, aşk mağduru gençlerin sorunlarına derman oluyor, aşk yaralarını sarıyor. Yakında da bir TV dizisi projesiyle takipçileriyle buluşarak, evlilik dışı ilişkilerin önüne geçmeyi ve aile kavramını yaygınlaştırmayı hedefliyor. – İslamcı bir yazar olarak kitaplarınızın bu kadar ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?– Bir kitabın ilgi görmesi için bireysel ve toplumsal bir ihtiyaç olması lazım. O ihtiyaca sunulan kitabın da derde deva olması lazım. Toplum doğru aşka, doğru evliliğe müthiş bir şekilde aç. Bıkmış artık aldatılmaktan, incitilmekten. Huzur istiyor. Kitaplarımda da bunu buluyorlar. İnsanlar benim kitaplarımda okuduklarını, kendi hayatlarında uyguladıklarında birtakım değişiklikler görüyorlar. – Nasıl saptayabiliyorsunuz o değişiklikleri?– Bana gelen mailler, mektuplar bunu ortaya koyuyor. Mesela “Ömür Boyu Aşk” kitabıyla ben sorunlu olan bir aileyi huzura kavuşturdum; boşanma davası açmış çift kitabı okuduktan sonra boşanmaktan vazgeçti; boşanmış bir çift, kitabı okuduktan sonra tekrar evlendi. Böyle bir değişim söz konusu. – Okurlarınızla hangi yollardan iletişim kuruyorsunuz?– Okurlarımla çok sıcak bir iletişimim var. Radyo programı, TV programı, paneller… – İlahiyat fakültesi mezunusunuz. Neden daha çok “gençlik-cinsellik-İslam” konusuna yöneldiniz? Gençlikte ne gibi eksikler gördünüz?– Gençlerde gördüğüm en önemli eksiklik, tecrübesizlik. Tecrübe hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir. Gençler hayata yeni başlamış, duygusal insanlar. Ben istedim ki onlara biraz yol göstereyim. Bir de ailelerde çok büyük sorunlar var. Boşanmalar beni çok üzüyor. Hiç tanımadığım bir Amerikan artisti boşansa ben kahroluyorum. E, […]

Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi: Sorunlar federasyonu

Sadık Güleç Kuzey Irak’a son iki yılda defalarca gittim. En son geçen hafta oradaydım. Her gidişimde yaşadıklarım ve gördüklerim bana şunu düşündürür: Burnumuzun dibindeki bu bölge hakkında ne kadar az şey biliyoruz ya da ne kadar çok şeyi yanlış biliyoruz. Bunu yalnızca Kuzey Irak için değil, zaman zaman gittiğim Suriye, Lübnan gibi ülkeler için de düşünürüm. Amerikalıların Ortadoğu hakkında çok cahil oldukları söylenir ama herhalde her Amerikalı, Kanada ya da Meksika üzerine bizim komşularımız hakkında bildiğimizden daha çok şey biliyordur. Mesela Antakya’dan her gün Halep’e taksi kalkar. Yalnızca 50 YTL karşılığında Halep’e gittiğimi söylediğimde arkadaşlarım şaşırır. Şüphesiz bunlar daha masum bilgisizlikler. Ama Kuzey Irak gibi her gün ülkemiz medyasında onlarca haberin yayımlandığı bir bölge için yazılanları, çizilenleri görünce durum daha da vahim hale geliyor. Kandil ne yana düşer Geçenlerde Kandil Dağı’nda PKK kamplarını gösteren bir harita görmüştüm ülkemizin büyük gazetelerinin birinde. Mahmur Kampı da Kandil Dağı’nın ortasında bir yerde gösteriliyordu. Oysa Mahmur neredeyse Arap bölgesinde, Erbil’in oldukça batısında bir yerlerdedir. Ve Mahmur’da yaşayanlar Birleşmiş Milletler tarafından oraya yerleştirilmişlerdir. Ama hâlâ ısrarla Mahmur silahlı bir PKK kampı olarak gösterilir. Silahlı olmasına imkân yoktur, çünkü oradan Kandil’e ya da Türkiye sınırına gitmek için ülkeyi boydan boya geçmek gerekir ki bu imkânsızdır. Eğer buna kalkışırsanız defalarca arama noktalarından geçmeniz gerekir ki bu arama noktalarının hepsini atlatabilmeniz imkânsızdır. Üstelik Mahmur kaymakamından alınacak bir izinle kampı rahatça gezebilirsiniz. Ben izin konusunda hiç sorun çekmedim. Fakat sürekli buradan Kuzey Irak’a giden Türkiyeli gazeteciler kampın “gizlice” çekilmiş görüntülerini yayınlarlar. Kampın hemen girişindeki Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) kontrol noktası ve binalar uzaktan gösterilir. Yaklaşmanın çok zor, içine girmenin imkânsız olduğu bir yer görüntüsü verilir. Kampta yaşayanlar PKK sempatizanı değil mi, derseniz elbette öyle, ama silahlı bir PKK kampı iddiası çok daha başka bir şey. Kürt bölgesinde Arap olmak zor Bu bölge Irak’ın en güvenli bölgesi. Elbette başlangıçtaki bütün […]

İstanbul’da Anadolu’dan gelen üniversiteli olmak…

Ersan Bayram Ortaokul ve liseyi orta ölçekli bir il veya ilçede okuduktan sonra ÖSS sonuçlarının açıklanmasının ardından İstanbul’un kazanıldığı öğrenilir, ilk başta bütün aileden ses soluk çıkmaz, gözlerdeki endişe barizdir. Her gün gazete veya televizyonlarda çıkan kapkaç, gasp ve hırsızlık haberleri nedeniyle ailenin kafasındaki “İstanbul” mega bir suç kentidir. Bu korku bitmeden “kalacak yer” sorun olur, eğer ailenin maddi durumu iyi değilse yeniyetme üniversiteli genç yurt aramaya başlar. Kalacağı yer okula yakın mı soruları ile devam eden problemler, her gün aile fertlerinin kafasını kurcalayarak içinden çıkılması zor bir hayat problemine dönüşür. En sonunda okullar açılır ve İstanbul macerası başlar. İlk birkaç ay alışık olunmayan kalabalık ve gürültü ile boğuşmakla geçer zaman. Korkak davranan öğrenci, yabancı bir yer olan İstanbul’da yabancı insanlara ve yabancı suratlara yavaş yavaş alışmaya başlar. İstanbul’u keşfetmeye başlayan öğrenci İstanbul’un güzelliklerinin yanında olumsuzluklarını da görmeye başlar.İlk senenin ardından İstanbul’u “çözen” öğrenciyi bu sefer de başka bir problem olan “para sorunu” bekler. İlk yılın yabancılığından dolayı pek gezemeyen öğrenci için para sorun olmamıştı ama gezilecek ve görülecek yerlerin merakıyla endişe devam eder. Arkadaş ortamı gereğince sıkı sık dışarı davet edilen öğrenci için maddi sıkıntı ikinci senede de devam eder. Üçüncü yıla gelindiğinde artık kendini İstanbullu hisseden öğrenci, nereye giderse gitsin her yeri İstanbul’la karşılaştırmaya başlar. Dördüncü sınıfa geldiğinde ayrılık vaktinin yaklaşması İstanbul’u her zamankinden farklı olarak güzel yapmaya başlar. Okulda alınan eğitimin fazlasının İstanbul sokaklarında öğrenilmesi Anadolu’dan gelenler için yaşanabilecek en büyük hayat dersidir. İnsanları sahte İstanbul’a nazaran daha küçük şehirlerden gelen ve taşralı olarak nitelendirilen öğrencilerin çoğu insan ilişkilerinin sahteliğinden yakınıyor. İstanbul Yeditepe Üniversitesi 4. sınıf öğrencisi Uğur Ceylan İstanbul’a Isparta’dan gelmiş. Çoğu arkadaşlıkların “çıkarcılık ve maddiyatçılık” üzerine kurulduğunu söyleyen Ceylan’a göre bunun sebebi; medyanın yansıttığı haberlerden dolayı oluşan güvensizlik ve duyarsızlık.Küçük bir şehirden gelenler için bir diğer sorun olarak “ulaşım” aşılması gereken bir problem olarak gözüküyor. […]

‘Piyasaya yönelik tek bir nota yazmadım’

Onun sesi mutlaka kulağınıza çalınmıştır. Hatta belki şarkılarına bayılıyorsunuzdur. Eğer Yaprak Dökümü, Menekşe ile Halil ve Dudaktan Kalbe dizilerinin jeneriklerine dikkat ettiyseniz, adını da biliyorsunuzdur ki bu, Toygar Işıklı için çok önemli. Genç müzisyen, bunun kendisi için neden önemli olduğunu şöyle anlatıyor: “Türkiye’de şöyle bir şey var; insanlar beğendikleri şeyin hakkını vermek için bir çaba sarf etmiyorlar. Çok beğeniyor şarkıyı, arkadaşlarıyla konuşuyor falan ama izlediği 30 bölüm boyunca, bir kere bekleyip ‘kim yapmış bu müzikleri, beni etkileyen insan kimdir?’ diye oturup bakmıyor. Benim için tek sorun bu.” O her ne kadar adının bilinmemesini sorun olarak nitelendirse de içten içe bu durumdan memnun aslında. Müzikal bir kimliği olduğundan tanınmak, görünmek gibi dertleri olmadığını söylüyor ama yine de kendi kendine neden umursanmadığını sorduğu oluyormuş Işıklı’nın. “Ben kendimce iyi bir iş yaptığımı biliyorum. Babam ve Oğlum kulaktan kulağa yayılarak Türkiye’nin çok izlenen filmlerinden biri oldu. Özel bir çaba sarf edilmedi, çünkü iyi bir işti. Eğer yükseleceksem Babam ve Oğlum filminin müzisyen versiyonu olmak istiyorum” diye özetliyor hedefini. Sesini, müziğini ilk kez dizilerde duyduğumuz için dizi müziği de yapan Kıraç ve Gökhan Kırdar’dan biraz farklı olduğunu bu yüzden yavaş yavaş bir yükselişi olacağını anlatıyor. Albüm sözleşmeleri sıkıcı olunca… 34 yaşındaki Işıklı aslında uzun zamandır müzik piyasasının içinde. Birçok şarkıcı ile bas gitarist olarak çalışmalarda bulunmuş. 20 yaşından beri albüm teklifi aldığını ama ısrarla kabul etmediğini söylüyor: “Ben gelen sözleşmeyi okuyorum, onlardan habersiz su içmeye gidemiyorsunuz. 5 yıl boyunca sizi bağlıyorlar. 5 yıl 3 albüm. 3. albüm çıkmazsa 5 yıl 7 yıla sarkıyor. Ben özgürlükçü bir adamım, böyle sözleşmeler beni boğar. ‘Bu iş böyle olmuyor’ deyip dizi müzikleri yapmayı kafama koydum.” Dolayısıyla kariyer planlamasını önceden yapmış Işıklı. Dizi müzikleri yapan arkadaşlarına bu işi yapmak istediği haberini vermiş. İlk işi 2005 yılındaki, kısa ömürlü “Gece Yürüyüşü” adlı dizi. Sonrasında Altın Portakal ödüllü “Türev” filminin ve kısa […]

Hayal etme, Japonlar zaten yapmıştır

Övgü Akgürgen Mayın tarama botu:İbrahim Halil Boz isimli vatandaşımız terör olaylarının artması üzerine i “mayın tarama botu’’ isimli ürünü icat etti. Güneş enerjisi ile çalışan bu ürün yaklaşık 1000 dolara mal oluyor.

Yedinci yılında !f hâlâ bağımsız!

Müge Doğrular Sinemaseverler şubat ayında bağımsız sinemanın en heyecan verici etkinliğine seyirci olacak. !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali’nin yedincisi 14–24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek. Festivalin proje koordinatörü Gülçe Cin, festivalin genişlemesinden duyduğu heyecanı ve yapılacak yenilikleri anlattı. Gülçe Cin, !f’in (IKSV’nin film festivalinin yanında) İstanbul sinema sahnesine önemli katkısının bulunduğunu söylüyor: “Bütün dünyada çok ses getiren ve Türk seyircisine seyrek ulaşan filmleri sinemaseverlerle buluşturması açısından !f, çok önemli bir yere sahip. Farklı zevkleri olan insanlar kolay kolay ulaşamayacakları isimlere !f sayesinde ulaşabiliyor. Ve bu buluşma sadece filmlerle değil, festival nedeniyle İstanbul’u ziyaret eden yönetmen ve prodüktörlerin atölyeleri sayesinde de gerçekleşiyor.” !f ayrıca, yurtdışındaki benzerlerinin aksine geniş bir pazara ulaşamayan kısa filmleri de destekleme misyonunu üstleniyor. Hevesli ve amatör kişilerin yarattığı, gösterime giremeyen kısa filmleri birkaç farklı seçkide bir araya getiriyor. !f ekibi bu kişileri bir araya getirip, atölyelerine dahil ederek bir “community building” çabasına da giriyor. Seneler boyunca bu konuda olumsuz eleştiri almadıklarını, herkesin (yurtiçinden ve yurtdışından) festivalle ilgili heyecan verici yorumlarda bulunduğunu ekliyor Cin. Festival artık oturdu Komünite yaratma çabasında başarılı olduklarının göstergesi genel katılımcı profili. Kişiler sadece bir değil, birden fazla filme, partiye ve atölyeye katılıyor. Seyircilerin seçimleri kendi zevklerini yansıtıyor. Festivalin artık “oturmuş” olması sadık bir kitlesinin varlığını gösteriyor. Gülçe Cin her yıl festival kataloğunu büyük bir sabırsızlıkla bekleyen birçok kişi olduğunu söylüyor. Peki, bu katalog nasıl oluşuyor? Öncelikle festival ekibi düzenli olarak yurtdışındaki uluslararası festivalleri sıkı bir şekilde takip ediyor, yeri geldiğinde bizzat katılıyor. Bildikleri ve takip ettikleri prodüksiyon/dağıtım şirketleri de film seçiminde önemli bir faktör. Zaten seneler ilerledikçe festivalin şöhreti de artıyor. Ancak en önemlisi festivalin bağımsızlığından taviz vermemesi! Hedefte İzmir var Gülçe Cin’in verdiği bilgiler doğrultusunda bu seneki yeniliklere gelince… Öncelikle !f’in gösterim alanı genişliyor. İlk başladığında gösterimlerini sadece Beyoğlu AFM Fitaş sinemasının iki salonunda gerçekleştiren festivale daha sonra Caddebostan AFM Budak […]

‘Ben’ bir başkası için ‘öteki’ olabilir

Ali Erişkin “Kamusal alanda sanat” bazılarımızın farkında olarak, kalanımızın ise farkında olmadan tartıştığı bir konu. Bu konuda belki de bir “farkındalık” kavramı ortaya atmak gerekiyor. Çünkü bazen tartışılanın ne olduğu bulanıklaşabiliyor. Son zamanlarda bu konuya çok net bir şekilde dikkat çeken, hatta kendine tema olarak seçen 10. İstanbul Bienali sayesinde, hepimiz kamusal alanda sanat üzerine az, çok düşünür olduk.Bu konuda bir panel de geçtiğimiz günlerde Santralistanbul’da gerçekleştirildi. Pelin Tan’ın moderatörlüğünde, Rosalyn Deutsche, Gülsün Karamustafa, Gerald Raunig ve Erden Kosova kendi birikimlerini ve tecrübelerini sanatçı gözüyle dinleyenlerle paylaştı. Konuşmacılardan ilki olan Rosalyn Deutsche henüz panelin başında, katılımcıları kamusal alanda sanatla ilgili bazı sorular üzerine düşünmeye yönlendirip, tarihsel bazı oluşumlara dikkat çekti: Sanatı kamusal kılan belli bir yerde olması mıdır? Kamusal alanda ne meşru, ne değildir?18. yüzyılda erklerin yer değiştirmesinden, devletten halka geçmesinin öneminden bahseden Deutsche, günümüzde önemli olanın görünmezi görünür kılmak, kamusal alanın kapasitesini arttırmak olduğunu söyledi.Görünmez olan kavramı, bilmek istemediğimiz bir mevcudiyeti bilinir kılmaya ya da “öteki” kavramını düşünmeye sevketti konuyu. Konu kamusal alan olunca öteki olma durumunun algılanması gerekir; çünkü “ben” dediğimiz bir başkası için de “öteki” olabilir.Deutche, sanatta ifade kısıtlaması olmadan “öteki”nin görünür kılınması gerektiğini belirtti ve kamusal alanda sanata dair Hiroşima’da yapılan bir çalışmayı sundu. Hiroşima’ya atom bombası düşmesinden sonra ayakta kalan bir kulenin ve projeksiyonun altında konuşan bir insanın el hareketlerine yer verilen çalışmada, kule insana dönüşür. Bir yandan da konuşan kişinin sesi duyulur. Kişinin acı çektiği ve bombayla alakalı olduğu anlaşılır. ‘Meydanın Belleği’ Panel daha sonra Gülsün Karamustafa’nın “Meydanın Belleği” adlı kısa filminin gösterildi. 2005’te çekilen filmde perde üzerinde yanyana yer alan biri küçük diğeri büyük iki kare içinde iki ayrı kurgu görülmektedir. Birinde Taksim Meydanı’nda yaşanan olaylar gösterilir. Diğerinde ise o olayla eşzamanlı Taksim’de bir evde yaşananlar yer almaktadır. Meydanın belleğinden görülenler 1960, 1969, 1971, 1980 darbeleri, 36 kişinin öldüğü 1 Mayıs olayları ve […]