Habervs

Habervs

Açık Toplum Enstitüsü’nden “6 Yıl 11 Öykü”

“6 Yıl 11 Öykü”de anlatılanlar aslında, çoğumuzun her gün yüz yüze geldiği ama bir o kadar da yüzleşmekten korktuğu pek çok sorunla baş etmeye çalışan insanların ve kurumların öykülerinden oluşuyor. Kitap bir sivil toplum kuruluşunun sıradan bir faaliyet raporu olmasının çok ötesinde ilginç bilgiler içeriyor.Esra Ocak Dünyaca ünlü Amerikalı işadamı George Soros tarafından 1979’da kurulan Açık Toplum Enstitüsü 2001’den bu yana Türkiye’de de faaliyet gösteriyor. Geçenlerde yayımlanan “6 Yıl 11 Öykü” başlıklı çalışma Açık Toplum Enstitüsü’nün 2001 – 2007 arasında Türkiye’deki faaliyetleri hakkında oldukça ilginç bir panorama sunuyor. Dünyada 60 ülkede faaliyet gösteren Enstitü, ağırlıklı olarak insan hakları, demokrasi ve eğitim alanlarında faaliyet gösteriyor. Açık Toplum, Türkiye’de bu alanlarda zaten faaliyet sürdüren sivil toplum kuruluşlarını desteklemeyi tercih ediyor. “6 Yıl 11 Öykü” ise enstitünün bu tür kuruluşlarla birlikte gerçekleştirdiği etkinlikleri anlatıyor. Kitap genel okuyucuyu sıkabilecek bir faaliyet raporu olmanın çok ötesinde ilginç ve akıcı bir anlatıma sahip. Anlatılan her bir öykü, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları için önemli birer örnek olma özelliği taşıyor. KA-MER’den (Diyarbakır Kadın Merkezi) Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde etkinlik gösteren “Sosyal Politika Forumu”na farklı coğrafyalarda ve farklı faaliyet alanlarındaki bir dizi kuruluşa Açım Toplum Enstitüsü destek sağlıyor. ‘‘Eğitim Reformu Girişimi’’ ise son derece genç bir nüfusa sahip olan Türkiye’nin, baş edemediği eğitim sistemindeki çarpıklıklarla ilgileniyor. İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde sivil bir hareket olarak ortaya çıkan “Eğitim Reformu Girişimi,” Açık Toplum Enstitüsü tarafından desteklenen bir diğer sosyal proje olarak karşımıza çıkıyor. 2003’de üniversitemiz bünyesinde kurulan “STK Eğitim ve Araştırma Birimi” de Açık Toplum tarafından destekleniyor. Son yıllarda sayılarında ve faaliyet alanlarında çeşitliliği hızla artan STK’ların ihtiyaç duyduğu kurumsal kapasitelerini güçlendirme konusunda yaşadıkları güçlükleri aşmalarına yardımcı olmak amacıyla kurulan “STK Eğitim ve Araştırma Birimi” çoğulcu demokrasilerde STK’ların rolünün güçlendirilmesine de katkıda bulunmayı amaçlıyor. www.osiaf.org.tr adresinden kitabı PDF formatında indirebilir ya da kitap istek formunu doldurarak talepte bulunabilirsiniz.

Temel ihtiyacımız olan suyun ticareti olur mu?

Konu başlıkları 22-23 Mart 2008 tarihleri arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryum Salonu’nda yapılacak Kapitalizmin Kıskacında Su Konferansı’nın ana başlıkları arasında şunlar bulunuyor. » Sermaye birikim sürecinde değişen bakış açısı ve suyun ticarileştirilmesinde devletler ve kurumların rolleri» Su krizi gerçek mi? Küresel sermayenin öncelikleri ve aciliyetleri: Devletin yeni rolünün yeni ticarileştirme yasalarına göre yeniden tanımlanması» Su kullanım alanlarının su kaynakları üzerine etkileri» Barajlar ve suyun ticarileşmesi» Su havzaları ve kentleşme» Suyun ticarileşmesinin çevre ve doğal kaynaklara yansımaları» Metalaşan suyun toplum sağlığı üzerindeki etkileri» Muhalif toplumsal hareketler neyi hedefliyor?» Dünyadan su mücadeleleri örnekler

İlhan Selçuk sabaha karşı gözaltına alındı

Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ve imtiyaz sahibi İlhan Selçuk, Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı. Selçuk’la birlikte İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmesi Ferit İlsever, Aydınlık dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk, gazeteci Adnan Akfırat ve işadamı İbrahim Benli’nin de araların da bulunduğu toplam 12 kişinin gözaltında bulunduğu öğrenildi. Avukatlarıyla görüşmelerine izin verilmeyen zanlıların, “Ergenekon terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla gözaltına alındığı ve yürütülen soruşturma kapsamında ele geçirilen bazı belge ve dokümanlarda isimlerinin yer aldığı, teknik takip sonucu izlemeye alınan telefon trafiğinde de yer aldıkları öne sürüldü.Ümraniye’de bir gecekonduda, Cumhuriyet’e atılanlarla aynı seriden oldukları daha sonra tespit edilen 27 el bombasının bulunmasıyla ilgili yürütülen ve zaman içinde genişletilen operasyonlarda bugüne kadar aralarında emekli general Veli Küçük’ün de bulunduğu 37 kişi tutuklanmıştı. Tutuklananlar arasında avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol ve Doç. Dr. Emin Gürses de bulunuyordu. Sabah 04.30’da baskın Ulus’taki evi sabah 04.30 sıralarında basılarak gözaltına alınan ve yaklaşık 3 saat boyunca evinde arama yapılan İlhan Selçuk’un ve Cumhuriyet’in avukatlarından Akın Atalay, müvekkili hakkında bilgi almak için Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne gitti, ama görüşmesine izin verilmedi. Atalay, ”Şu anda iyi olduğuna dair yetkililerden bilgi aldık. Normalde bu suçlarla ilgili gözaltı süresi 48 saattir. Yarın sabah görüştüğümüzde kendisiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi edineceğiz. Soruşturmanın gizliliği nedeniyle bize söylenen bir şey olmadı. Şu anda kendisine yöneltilmiş bir suçlama da yok. Bir soruşturma kapsamında ifadesi alınmak üzere saat 04.30 da evine gelinmiş ve 07.30’da emniyete götürülmek üzere evinden çıkarılmış” dedi. “Sakin olmak lazım” Selçuk’un avukatlarından Fikret İlkiz de, hukuken 24 saat boyunca müvekkilleriyle görüşmelerinin mümkün olmadığını söyledi. “Bunu bir soruşturma kabul etmemizde fayda var. Biraz sakin olmakta fayda var” dedi. İlkiz, Selçuk’un Terörle Mücadele ve Özel Soruşturma Yöntemleri ve Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu çerçevesinde gözaltına alındığını belirtti. “Bu nedenle 24 […]

Oktay Ekşi’ye göre bazıları ‘sözde’ bazıları ‘özde’ savcı

Ferda Balancar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya AKP’ye dava açılmasından ve/veya partinin kapatılmasından yana olan, bunu direk veya dolaylı şekilde ifade eden yayın organlarından ve köşe yazarlarından destek yağıyor. Bu kesimde herkes kendi üslubunca şu düşünceyi dile getiriyor: “Yargı süreci başlamıştır. İddianameyle veya başsavcıyla ilgili eleştiriler yargıya müdahale anlamına gelir. Bu doğru ve yasal değildir.” Bu görüşü dile getirenlerden biri olarak Oktay Ekşi’nin söyledikleri ve yazdıkları “çifte standart” konusunda iletişim fakültelerinde ders konusu olabilecek bir örnek niteliği taşıyor. Zira Oktay Ekşi sadece bir köşe yazarı değil. Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet’in başyazarı unvanı taşıyor. Basın Konseyi Başkanı sıfatıyla basın ahlak ilkelerine uymayan meslektaşlarını uyarmak onun sorumluluklarının başında geliyor. Ama gelin görün ki Oktay Ekşi, Başsavcı ve iddianamesiyle ilgili öyle bir tutum sergiliyor ki aklımıza daha önceki benzer davalarda takındığı tutumlar geliyor. Bugün kapatılma davasını sorgulayanlar yargıya müdahale etmekle suçlanırken meselenin bir haklar ve özgürlükler meselesi olduğu hasıraltı ediliyor. Ve akla Ekşi’nin bir zamanlar yaptığı müdahaleler geliyor. Önce, Oktay Ekşi’nin bugünkü Hürriyet’te yayımlanan yazısından bir alıntıyla söze başlayalım: “Medeni diyeceğiniz herhangi bir ülkede kamu hukukunu korumak için -isterseniz savcı deyin, isterseniz mülki amirden yahut karakoldaki polis memurundan söz edin- görevini yapan insana birilerinin, “Bu adam canımızı sıkan şeyler yapıyor. Gidelim haddini bildirelim” demesi mümkün mü? Demeye kalksa başına ne gelir hiç düşünebiliyor musunuz? Biz söyleyelim. Devletin hukuk ve adalet sistemi öyle bir işler ve öyle bir ders verir ki, bir daha o tür bir edepsizliği aklından bile geçiremez. Bize gelince… Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı adeta “sanık” sandalyesine oturtuldu. Ne kadar edepsiz, terbiyesiz mahluk varsa karşısına geçip veryansın etti. Sanki kamu adına o değil de ötekiler davacı imiş gibi. Bu rezaleti sanıyoruz ki Türkiye’den başka hiçbir ülkede göremezsiniz.” Bu satırların yazarı, 18 Mart Salı akşamı CNN Türk’te yayınlanan, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Tarafsız Bölge” adlı tartışma programında Başsavcıya yönelik eleştirilerle ilgili olarak şunları söylüyordu: […]

Sayın dekanlar, daha önceleri neredeydiniz?

Alper Görmüş Büyük basın gazetelerinin internet sayfaları “Flaş… Flaş… Flaş…”larının flaşlarını yarıştırarak verdiler haberi. Aralarında en heyecanlı görüneninden, Hürriyet’ten aktarıyoruz:“Türkiye çapında, Kıbrıs dahil üniversitelerin hukuk fakültesi dekanları, az önce bir toplantı yaparak bir bildiri yayınlama kararı aldılar. İşte o bildiri: “Yirmi altı hukuk fakültesi dekanının kamuoyuna duyurusudur… 1. Yargı organları, yasama organı gibi, millet adına egemenlik yetkisi kullanır. 2. Cumhuriyet Savcıları, kanuni görevleri gereği dava açar. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcıları, açtıkları davalarda kişisel olarak taraf değillerdir. 3. Açılmış bir dava nedeniyle hakim ve savcılara yönelik tacizlerde bulunulması, yargı organlarının Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş görevlerinin sorgulanması hukuk devletini yıpratır. 4. Basın ve yayın organlarının yayınladıkları haberlerde ve yorumlarda, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları zorunludur. 5. Yargıyı korumak, hukuk devletini korumaktır. Bu görev, hepimizindir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”Değerli dekanlarımız, tıpkı bildirilerinde yazıldığı gibi “kanuni görevi gereği dava açan” Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya üzerindeki meslekten atmaya kadar varan baskılar ifa edilirken neredeydiler acaba? Ya da Sarakaya’ya destek verdi diye İzmir’den Kars’a sürülen Cumhuriyet savcısı Gültekin Avcı için bir girişimde buluunmuşlar mıydı?Ya da Kenan Evren hakkında dava açtı diye başına gelmedik kalmayan, en sonunda adı “deli”ye çıkarılan Sacit Kayasu’nun adını hiç duymuşlar mıydı?Ne tesadüf, dün (19 mart) bir başka vesileyle, Yargıtay Başkanı’nın dekanlarınkine benzer çıkışından yola çıkarak bir yazı yazan Şamil Tayyar (Star) ilginç bir liste yayımlamıştı. Piyasaya yeni çıkan kitabı “Operasyon Ergenekon”da çok daha genişinin bulunduğu liste, Şemdinli davasında başlarına iş gelen savcılar ve benzerlerini konu alıyordu. O yazıdan bazı bölümleri 26 hukuk fakültesi dekanına hatırlatalım dedik: “Kamu vicdanını kanatan hadise, hukuk çevrelerindeki çifte standarttır. Hatırlayın. Şemdinli İddianamesini hazırlayan Ferhat Sarıkaya, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ismini iddianameye ekledi diye başına gelmedik kalmadı. Önce görevden alındı sonra görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca […]

Madem zenginiz bu faiz, bu kriz niye?

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından uzunca bir süredir hazırlıkları sürdürülen 1998 bazlı yeni milli gelir serisinin 8 Mart’ta açıklanmasıyla birlikte, birkaç gün için de olsa ortalıkta iyimserlikle karışık bir böbürlenme havası esti. Şimdiye kadar hesaplanandan adam başı 2 bin dolar daha zengin olduğumuz ortaya çıkınca, ekonomiden sorumlu bakanlar topluca “Güçlüyüz, krizden etkilenmeyeceğiz” açıklamasını yaptılar, ama küresel kriz dalgası İMKB’yi vurunca, piyasalara aşılanmaya çalışılan iyimserlik havası da bir anda uçup gitti. Gerçekten de Türkiye ekonomisinin geçmişe göre daha güçlü, daha dayanıklı veya daha büyük olup olmadığını anlamak için yeni milli gelir serisinin özellikleri kadar zaman içindeki değişimini de iyi incelemek gerekiyor. Birçok iktisatçıya göre, bazı eksiklikleri olsa da yapılan güncelleme çalışmasının ekonomik gerçekleri anlamak açısından çok büyük faydaları var. Her şeyden önce yeni işyeri sayımı, yeni konut sayımı gibi bazı yeni verilerin eklenmesiyle ekonomik büyüklüklere daha gerçekçi bakılması mümkün olacak. Ayrıca, Avrupa Birliği standartlarıyla uyum sağlamak amacıyla daha önceden hesaba katılmayan bazı kalemler de hesaba katılarak diğer ülke ekonomileriyle sağlıklı bir karşılaştırma zemini elde edilmiş oldu. Hesaba yeni katılan kalemlerin hesaplama yöntemleriyle ilgili bazı kuşku ve kaygılar olsa da, ekonomiyle ilgilenen herkes gibi, ülkede bu tür ciddi verileri üretebilen tek kurum olan TÜİK’in ortaya koyduğu rakamları doğru kabul etmek durumundayız. TÜİK’in geçen günlerde adrese dayalı nüfus sayımı sonuçlarını açıklaması ve nüfusumuzun da tahminlerden az çıkması, kişi başına milli gelirimizi bir miktar arttırmıştı. Hükümet cephesinden, kişi başına gelirimizin son 6 yılda 8 bin dolara yükseldiği yönünde açıklamalarla birlikte “10 bin dolar hedefine ulaşmamıza az kaldı” ifadelerini artık sık sık duyuyoruz. Ama milli gelirde bir gece içinde kaydedilen bu artışın “aslında bir gecede” olmadığını, eğer gerçekten bir artış varsa bunun bir zaman serisi içinde gözlemlenmesi gerektiğini de unutmamak gerekiyor. Bu açıdan 1998’e kadar geri götürülen yeni milli gelir serisine baktığımızda, aslında eskiden de çok fakir olmadığımızı görüyoruz. Bu rakamları bir de […]

“Cruyff Dönüşü”

Volkan AğırFutbola getirdiği yenilikler ve kazandırdığı yıldızlarla bir okul kabul edilen Hollanda’nın Ajax futbol kulübü, kendi liginde son şampiyonluğuna üç yıl önce ulaştı. Avrupa Kupası’nı ise son kez 13 yıl önce kaldırmıştı. Yıllar yılı ismi Hollanda futboluyla bir anılan kulüp, bu başarısız dönemi aşabilmek için yeni bir yapılanmaya gitti. 20 Şubat 2008’de, kendi altyapısından yetişen sembol ismi Johan Cruyff’a, tüm takımlardan sorumlu teknik danışman olması teklifiyle geldi. Onun sahalara dönüşü sadece ülkesinde değil, dünya futbolseverleri için heyecan vericiydi. Birçok futbol yorumcusuna göre, 61 yaşındaki Cruyff’un sadece ismi bile uyuyan devi ayağa kaldırmak için yeterliydi. 1964’te futbola Ajax altyapısında başlayan, tek başına Hollanda futboluna sınıf atlatan, “total futbolcu” Cruyff, teknik direktörlük yaptığı dönemde de Ajax ve Barcelona’yı kupa koleksiyoncusu yapmıştı. Barcelona kulübesinde geçirdiği sekiz yılın ardından, 1996’da emekli oldu ve başka bir kulüp çalıştırmadı. Cruyff, o tarihte Hollanda’nın De Telegraaf‘ gazetesine “Eğer benden, Ajax’ı eski günlerine döndürmem isteniyorsa bunu yaparım. Ama pek çok insan, bunu yapmak için yürüyeceğim yolu benimsemeyebilir. Zaten bu yüzden kulüp bugüne kadar benimle arasında bir mesafe bırakıyordu” diye yazdı. Cruyff, emekliliğinin 12. yılında, doğduğu kulüpten gelen teklifi bir şartla kabul edeceğini söyledi. Henüz 16 yaşındayken “Yeni Cruyff” olarak tanıttığı bir başka Hollandalı fenomen Marco Van Basten’ı takımın başına getirmek istiyordu. Haberlere göre, veliahtını ikna etmesi kolay olmadı. 23 Şubat’ta yapılan açıklamayla Van Basten’ın takımı antrenörlüğü için dört yıllık sözleşme imzaladığını duyuruyordu. Bu gelişme, tüm gözleri, bu kez daha büyük bir heyecanla Hollanda’ya çevirdi. Bu kadar mıydı? İşler umulduğu gibi gitmedi; tabiri caizse futbolseverlerin heyecanı kursağında kaldı. Cruyff, Şubat ayında kendisine teklif edilen pozisyonu geri çevirdiğini 7 Mart’ta duyurdu. Görevi kabul etmek için ön şart olarak gördüğü Van Basten’la altyapı sisteminin değiştirilmesi konusunda görüş ayrılığı yaşamıştı. De Telegraaf‘ gazetesine “Bu durum, tamamen profesyonel bir fikir ayrılığıyla ilgili. Kişisel bir sorun yok; fakat altyapıyı daha iyi noktalarda görmek isterim. […]

Duydunuz mu, PKK “silahları bırakmaya hazırız” dedi…

Alper Görmüş “PKK’nın bölge sorumlusu” demeye dilimiz varmıyor mesela, ille de “sözde sorumlusu” diyoruz. Gazeteci Tuğrul Eryılmaz, “Sözdeyse bırakın çoluğunun çocuğunun yanına gitsin kardeşim” der böyle durumlarda. 16 Mart tarihli önemli bir haber, Türk basınının bu korkusu tarafından emildi ve görünmez kılındı. Haberi doğru dürüst kullanan yegâne gazete olan Milliyet’e göre PKK “silahları bırakmaya hazırız” diyordu: “Terör örgütü PKK’nın Başkanlık Konseyi’nden yapılan açıklamada diyalog çağrısı yapıldı ve buna olumlu cevap verilmesi halinde silahların devre dışı bırakılacağı belirtildi.” Fark etmişsinizdir, haberde “PKK’nın Başkanlık Konseyi” deniyor, “sözde Başkanlık Konseyi” değil. Düşünsenize, “sözde” olsaydı, biz Milliyet okurlarının “Sözde ise neden ciddiye alıp haber yapıyorsunuz, kardeşim” deme hakkımız olurdu. Namık Durukan’ın haberinin önemli bir yanı da şu: PKK ilk kez yayımladığı bu bildiriyle “Bağımsız Kürdistan olgusunu hayal ettiğini ama gerçekleştiremeyeceğini anladığını” kabul ediyor. Bildiride şöyle deniyor: “Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü için yeni bir sürecin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. (…) Biz Kürt sorununun şiddet yöntemiyle değil, diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi için önderliğimizin (PKK jargonunda “önderlik”, Abdullah Öcalan demek –A.G.) son iki görüşmesinde ifade ettiği çerçeveyi de eksen alarak, bir kez daha Türk devleti ve hükümetine barış ve diyalog çağrısı yapıyoruz. Türk devletinin de olumlu cevap vermesi halinde Kürt sorununun çözümünde yeni ve silahların tümden devre dışı edileceği bir sürecin başlatılması için hareket olarak gereken sorumluluğu göstereceğimizi açıkça deklare ediyoruz.

Say ki Kürtler kapatılıyor…

Ahmet Şık Kapatma davası tam da sınır ötesi harekât sonrası Kürt sorununun çözümü için sivil planların dillendirildiği, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan yardımcısının DTP’lilerle görüştüğü sırada geldi. Eğer bu iki parti de kapatılırsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 21 il TBMM’de temsil edilmemiş olacak. Başka bir deyişle Meclis çatısı altında Kürtlerin temsilcisi herhangi bir parti olmayacak. Kürtleri temsilen TBMM’de bulunan tek kişi ise seçimlerde Hakkâri’den bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi başarabilen Hamit Geylani olacak. 22 Temmuz seçimlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Batman, Şırnak ve Ardahan illerinden toplam 107 milletvekili Meclis’e girmeyi başarabildi. Bu milletvekillerinden 77’si AKP, 21’i de seçimlere bağımsız olarak giren DTP’lilerdi. Doğu Anadolu Bölgesindeki Adıyaman, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya ve Ardahan’dan TBMM’ye girebilmeyi başarabilen geri kalan 9 milletvekilinden 6’sı CHP ve 3’ü de MHP’den seçilmişlerdi. Seçimlerde bu 21 ilde kullanılan geçerli 4 milyon 590 bin 506 oyun, 2 milyon 488 bin 838’ini AKP, 997 bin 960’ını bağımsızlar adı altında seçime katılan DTP almıştı. Toplam 3 milyon 486 bin 798 oy alan AKP ve DTP dışında kalan 11 partinin aldığı toplam oy sayısı ise 1 milyon 103 bin 708 olmuştu. Bu 21 ilin seçim sonuçları ise şöyle olmuştu: Adıyaman’da 244 bin 571 geçerli oyun 159 bin 735’ini alan AKP 4 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Ağrı’da 163 bin 672 geçerli oyun 103 bin 138’ini alan AKP 5 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Bingöl’de 110 bin 332 geçerli oyun 78 bin 467’sini alan AKP 3 milletvekilliği kazanırken; oyların 15 bin 750’sini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Bitlis’te 116 bin 260 geçerli oyun 68 bin 381’ini alan AKP 3 milletvekilliği kazanırken; oyların 25 bin 314’ünü alan bağımsızlar ise […]

Kapatma davası: ‘Toplumsal yöntem’den ‘hukuksal yöntem’e mi geçildi?

Alper Görmüş Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dava açtığı AKP ve DTP’nin kapatılması halinde TBMM’de Kürtleri temsil eden bir parti kalmamış olacak. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra TBMM’de Doğu ve Güneydoğu’yu sadece bu iki parti temsil ediyordu. Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı önce “PKK’nın temsilcisi olmakla” suçlanan DTP, ardından da “laiklik karşıtı” denilen iktidar partisi AKP’ye kapatma davası açtı. Kapatma davası tam da sınır ötesi harekât sonrası Kürt sorununun çözümü için sivil planların dillendirildiği, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan yardımcısının DTP’lilerle görüştüğü sırada geldi. Eğer bu iki parti de kapatılırsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 21 il TBMM’de temsil edilmemiş olacak. Başka bir deyişle Meclis çatısı altında Kürtlerin temsilcisi herhangi bir parti olmayacak. Kürtleri temsilen TBMM’de bulunan tek kişi ise seçimlerde Hakkâri’den bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi başarabilen Hamit Geylani olacak. 22 Temmuz seçimlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Adıyaman, Ağrı, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Muş, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Batman, Şırnak ve Ardahan illerinden toplam 107 milletvekili Meclis’e girmeyi başarabildi. Bu milletvekillerinden 77’si AKP, 21’i de seçimlere bağımsız olarak giren DTP’lilerdi. Doğu Anadolu Bölgesindeki Adıyaman, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Kars, Malatya ve Ardahan’dan TBMM’ye girebilmeyi başarabilen geri kalan 9 milletvekilinden 6’sı CHP ve 3’ü de MHP’den seçilmişlerdi. Seçimlerde bu 21 ilde kullanılan geçerli 4 milyon 590 bin 506 oyun, 2 milyon 488 bin 838’ini AKP, 997 bin 960’ını bağımsızlar adı altında seçime katılan DTP almıştı. Toplam 3 milyon 486 bin 798 oy alan AKP ve DTP dışında kalan 11 partinin aldığı toplam oy sayısı ise 1 milyon 103 bin 708 olmuştu. Bu 21 ilin seçim sonuçları ise şöyle olmuştu: Adıyaman’da 244 bin 571 geçerli oyun 159 bin 735’ini alan AKP 4 milletvekilliği kazanırken; oyların 39 bin 871’ini alan bağımsızlar ise milletvekili çıkaramadı. Ağrı’da 163 bin 672 geçerli oyun 103 bin 138’ini alan AKP 5 milletvekilliği […]

Dünyada işsizlik artıyor, fakir işçiler çoğalıyor…

Ayçin Kırbaş Dünya ekonomisini giderek etkisi altına almaya başlayan durgunluk, işsizlik rakamlarındaki artış kaygısını da beraberinde getiriyor. Birleşmiş Milletler verileri, dünya ekonomisinin son yıllardaki canlılığına rağmen işsiz sayısının sürekli arttığını gösteriyor. BM’nin Şubat 2007’de yayınladığı ”The Employment Imperative” başlıklı raporda yeni iş sahalarının dünya nüfus artışının çok altında olduğu belirtilerek “fakir çalışan” sayısındaki yüksekliğe de dikkat çekiliyor. Dünyadaki işsiz sayısı 1996’da 161.4 milyon iken, 2006’da 195 milyona ulaşıyor. Ve 2006 rakamlarına göre 1.4 milyar çalışan da ailesini geçindiremeyecek kadar az para kazanıyor. 2006 istatistiklerine göre dünyada 1.4 milyar insan günde 2 doların altında bir ücrete, 507 milyon ise 1 doların altında bir ücrete çalışıyor. Yani dünyadaki çalışanların yüzde 47,4’ü günde 2 doların altında bir ücretle kendilerini ve ailelerini geçindirmeye çalışıyor. Dünyada 2002 sonrasında işsizlik oranındaki 0,3 puanlık küçük azalmaya rağmen işsiz sayısının artması da bir başka dikkat çekici nokta. Bu durum 2002-2006 arası dünya ekonomisindeki canlanma yanında “işgücüne katılım oranı”ndaki düşüşten de kaynaklanıyor. Dünyada işgücüne katılım oranında Türkiye’deki kadar hızlı bir azalış gözlenmese de yine de bir düşüş trendi gözleniyor. Bir başka deyişle umutsuzlaşan insanlar iş aramaktan vazgeçiyorlar. Dünyada erkek işgücü 1996’dan 2006’ya 80.5’ten 78.8’e düşerken, kadın işgücünün 52.4 ile 10 yıl öncesinden 0.6 puan daha az olduğu göze çarpıyor. BM raporunda, küresel işsizliğin artmasıyla birlikte gücün işverenin eline geçtiğine, işçiyi koruyan sosyal hakların azaldığına, ve işçilerin geleceklerini güvence altına alma isteğinin giderek imkansızlaştığına da değiniliyor. Dünya Bankası’na göre Türkiye yeterli iş yaratamıyor. Dünya Bankası’nın 2006 “Türkiye İş Gücü Piyasası Raporu”na göre Türkiye’nin artan nüfusa oranla iş yaratma kapasitesi de oldukça zayıf görünüyor. 1980 ve 2004 yılları arasında, Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfus 23 milyon artarken aynı dönemde sadece 6 milyon iş yaratılabildi. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de 50 milyonu aşan çalışma çağındaki nüfusun ancak yüzde 44’ü istihdam edilebiliyor. Bir çok ülkede istihdam oranları yüzde 50’nin üzerinde seyrederken AB-15 ’te bu oran […]

Cumhurbaşkanı Gül: ‘Din dersinde, dinle ilgim yok diyenler zorlanmamalı’

Alper GörmüşCumhurbaşkanı Abdullah Gül, İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) 11. Zirve konferansı için Senegal’e giderken, uçağında birlikte götürdüğü üç gazeteciye (Sabah’tan Erdal Şafak, Zaman’dan Ekrem Dumanlı, Milliyet’ten Hasan Cemal) önemli açıklamalarda bulundu. Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı “Kürt Paketi”nin oluşturduğu hararetli atmosfer nedeniyle üç gazete de Cumhurbaşkanı’nın o meseleye ilişkin düşüncelerini öne çıkarmıştı. Oysa Gül’ün, Danıştay’ın son kararından sonra ne yapılacağı bilinemeyen zorunlu Din Kültürü ve Ahlak dersiyle ilgili olarak sarf ettiği sözler, bence çok daha önemliydi.Hatırlayacaksınız, bir Alevi öğrencinin velisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurması üzerine, mahkeme bu haliyle dersin sadece bir dinî yaklaşıma ağırlık verdiği için zorunlu olamayacağına hükmetmişti. Ardından da Danıştay, benzer bir karar almıştı.Bu sayfalarda, hafta başında yer alan “Zorunlu din dersi: Aslında kolay ama yine çaktık!” başlıklı yazımda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in öngördüğü formülün pekâlâ işleyebilecek bir formül olduğunu yazmıştım. Buna göre, bu zorunlu dersteki İslam ve Sünni ağırlığı kaldırılıp ders “dinler üstü” bir içeriğe kavuşturulacak; buna karşılık isteyene Sünniliğin, isteyene de Aleviliğin ibadetlerinin anlatıldığı ve öğretildiği seçmeli bir ders müfredata eklenecekti.Bugünkü (14 Mart) gazeteler, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül’ün Danıştay’ın kararının doğru olduğunu savunan sözlerini haberleştirmişlerdi. İktidar kanadından gelen ve bu dersten sınıfı geçebileceğimiz umudunu veren çıkışlar bu kadar… Fakat Cumhurbaşkanı Gül, onların tümünden liberal bir çıkış yaptı: Şimdiye kadar hep “çocuklarına din eğitimi vermek isteyen ailelerin hakları”ndan söz edilirdi. Cumhurbaşkanı Gül ise bu demokratik hakkın ikiz kardeşini ilk kez bu kadar açık bir biçimde telaffuz etti: “Din dersi sorunu ‘Bu işle ilgim yok’ diyenleri de zorlamadan nasıl çözülebilir?”Bugün (14 Mart) Sözünü ettiğim üç yazarın köşelerinde hemen hemen aynı kelimelerle ifade edilen bu önemli laik çıkışın Erdal Şafak’ın aktardığı biçimini sunuyorum:“Din eğitimi çok sağduyulu incelenmeli. Siyaset, ideoloji karıştırılmadan, AB’ye bakarak değerlendirilmeli. Örneğin konunun uzmanlarının çağrılacağı bir şura düzenlenmeli. Bugünkü durum ne ona yarıyor, ne de buna. Din […]

O Brother, Where Art Thou? (Nerdesin be birader?)

Vildan AyBrüksel – Ankara hattında bu aralar hava kötü. İki başkent arasında kaynağı belirsiz soğuk rüzgârlar esiyor. Türkiye’de, Avrupa yolundaki reformlara hız verecek bir enerji görülmüyor. Avrupa da bu kez bu nazlı yâre jest yapmama konusunda kararlı… Avrupa Birliği (AB) yıllardır ifade özgürlüğü ve Türklüğe hakaret ile ilgili Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) 301. Madde’nin kaldırılmasını istiyor. Ancak Ankara, verilen bu sinyali daha çok ifade özgürlüğü olarak algılamaya yanaşmıyor. Brüksel, Türkiye’nin bir izolasyona doğru ilerlemekte olduğu endişesini taşıyor. AB’li yetkililerin konuşmalarına hâkim uyarıcı ifadeler bu endişeye işaret ediyor. Türk diplomatları da bu rota değişikliğini doğruluyor ve bunu Ankara’daki motivasyon bozulmasına bağlıyorlar. Rotadaki sapışı gösteren ve endişeyi artıran bir unsur da kamuoyu araştırmaları… Araştırmalar Türk insanının AB ve Batı heyecanını yitirdiğini ortaya koyuyor. Yiten Heyecan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Marshall Fonu´nun düzenli yayınladığı Transatlantic Trends adlı rapora göre Türkler, ABD ve Avrupa Birliği´ne soğuk bakıyor. Temmuz 2007 tarihinde yapılan araştırmaya katılan Türklerin yüzde 54´ü AB´ye üyeliğin iyi olduğunu düşünürken yüzde 22´si olumsuz baktığını söyledi. Hâlbuki Türkiye´de AB üyeliğine destek 2004 yılında yüzde 73 seviyesindeydi. 2 yıl içinde bu oranın yüzde 54´lere kadar gerilemesi dikkat çekici bir sonuç. Türkiye’deki entelektüel kesim de gelişmeleri endişeyle izliyor. Son olarak 100’ü aşkın aydın imzaya açtıkları bildiriyle hükümete, “AB konusunda gerekli adımları at” çağrısında bulundu. Bildiride “Artık bahane kalmadı” ifadesine yer verildi. Bütün bu kara tablo içinde aydınlık bir noktayı gözden kaçırmamalı! Türkiye ile AB ilişkileri süreç boyunca dönemsel iniş çıkışlar yaşamış olsa da tarafların birbirlerinden kopamadıkları aşikâr… Konu üzerine çalışan uzmanlar, gerilimin en yoğun olduğu dönemlerde bile temel bir kopmadan kaçınıldığını ifade ediyorlar. Anketlere göre Türkiye, AB’yi tanımıyor Avrupa Birliği, az buz değil, Türkiye’nin 40 yıllık yönü. Oranlar şu anda gerilemiş olsa da Türk halkının çoğunluğu (anketlere göre yüzde 54 ile yüzde 82 arasında değişiyor) AB üyeliğini istiyor. Rakamlardaki bu dalgalanma ise bir kafa karışıklığına işaret […]

Beni Çin ressamlarına emanet ediniz

Mine SavaşPek çok ülke, ucuz ve sayıları yüz milyonları bulan işgücü sayesinde pazarlarını istila eden ucuz Çin mallarından şikayetçi. Oyuncaktan bisiklete, tekstile kadar yayılan birçok sektörde bunu görmek mümkün. Ama bu küresel istilayı en iyi açıklayan şeylerden biri, ucuz Çin resimleri. Sadece Türkiye’ye yılda yaklaşık bir buçuk milyon Çin resmi giriyor. Bu resim akını 1999’da başladı ve etkisini çabucak gösterdi. Bu zaman zarfında, örneğin, sadece Beyoğlu Asmalımescit’te beş galeri kapandı. Asıl etkilenenler ise, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara resim yapan küçük atölyeler. İstanbul’da, resim piyasasının en önemli mekânlarından Asmalımescit’te atölyesi bulunan Ressam Muzaffer Akyol, Çin’deki üretkenliğin ucuzlukla süslendiğini ve çok cazip bir çekim alanı oluştuğunu söylüyor. Çin resimleri Türkiye’de 10 ila 80 dolar arasında satılıyor; yani Türk resimlerinin onda biri fiyatına. Akyol, “Ressam boya, tuval, fırça alacak, çerçeve yaptıracak. Bunların hepsinin bir ederi var ve bu ederi ancak bir kazanımla ödeyebilir. Resim satın alan olmazsa, bu malzemeleri nasıl alacak, atölye kirasını nasıl ödeyecek?” diye durumu açıklıyor. Yüreği sanat sevdasıyla yoğrulmuş bir sanatçının, resmiyle zengin olmayı asla düşünmeyeceğini söyleyen Akyol’a göre, “Ressamlar zengin olmak isteselerdi, patates – soğan satarak daha çok para kazanırlardı”. Seri üretimEkspresyonist, sürrealist, natüralist ve daha birçok ekole ait her tür resmi yapan Çinli ressamlar her ülkenin nabzına göre hareket ediyor. Türkiye’ye senede ortalama 500 bin adet Çin resmi getiren ve yüzde yüz kârla satışa sunan Cevat Sarıkartal’ın verdiği bilgiye göre, en çok Atatürk, İstanbul ve manzara resimlerine talep var. Çin resimleri fabrikalara, dükkânlara, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara satılıyor. Dünyada en çok alıcı bulan resim ise, Van Gogh’un “Ayçiçeği Tarlası”… Portreler de en çok rağbet görenlerden: Shakira, David Beckham, George W. Bush, Mao, Bill Clinton, Elvis, Yaser Arafat… Muzaffer Akyol, üretilen resimlerin hiçbir sanatsal değeri bulunmadığına işaret ediyor. “Resimler özgünlükten uzak ve fabrikasyon. Benzetme var ama sanatın olması gereken olmaları yok.” […]

Medyakronik’i RSS’le takip edin!

Övgü Akgürgen Bir içerik izleme sistemi olan RSS sayesinde, çeşitli internet siteleri tarafından yayınlanan haber, video, resim gibi internet içerikleri tek bir ortamda toplanabiliyor. Medyakronik veya başka internet sitelerinin RSS beslemelerine abone olduğunuzda kendi tercihinize göre düzenlediğiniz RSS Reader sayfanızdan çok kolay ve hızlı bir şekilde istediğiniz sitenin içeriğine ulaşabiliyorsunuz. Üzerine tıkladığınız sitenin son güncellemelerini başlıklar halinde veya başlık ve spotuyla görebildiğiniz gibi üzerine tıkladığınızda içeriğin yayınlandığı siteye girip konunun tamamını da görebiliyorsunuz. RSS, genellikle haber sağlayıcıları, bloglar ve podcastler tarafından kullanılan, yeni eklenen içeriğin kolaylıkla takip edilmesini sağlayan özel bir XML dosya formatı olarak tanımlanıyor. “Genişletilebilir İşaretleme Dili – eXtensible Markup Language” olarak adlandırılan XML ise hem insanlar hem bilgi işlem sistemleri tarafından kolayca okunabilecek dokümanlar oluşturmaya yarayan standardı anlatıyor. RSS kısaltması önceleri, “Rich Site Summary” olarak tanımlanırken 2.0.0 versiyonu “Really Simple Syndication” (RSS 2.0.0) olarak tanımlanıyor. İnternet kullanıcıları RSS teknolojisi sayesinde düzenli olarak içerik sunan sitelere abone olabiliyor ve istediği içeriği kolayca takip edebiliyor. Site yöneticileri ise sitelerine belirli kodlar ekleyerek sitelerini RSS beslemesine uygun hale getirebiliyorlar. RSS dosyaları ilk olarak Firefox internet tarayıcısının temelini atan Netscape Navigator yazılımını geliştiren Netscape şirketi tarafından ortaya atıldı. XML ise aynı zamanda HTML’i de tasarlamış olan Tim Berners Lee tarafından geliştirilerek bir standart haline getirildi. RSS’i nasıl ve nereden kullanabiliriz? İnternet kullanıcılarının RSS abonesi olabilmeleri ve tarayıcılar üzerinden içerikleri izleyebilmeleri için bazı yazılımlar gerekiyor. Bu yazılımlardan en yaygın kullanılanları ise şunlar:• Windows RSS Okuyucular• Mac RSS Okuyucular• Cep Bilgisayarı RSS Okuyucular• E-mail RSS Okuyucuları• Java Tabanlı RSS Okuyucular• Linux Tabanlı RSS Okuyucular• Web Tabanlı RSS Okuyucular• RSS Okuyucu programı Medyakronik’i RSS ile izlemek için…Değişik kaynaklardan sağlayabileceğiniz RSS beslemesini örnek olarak G-mail veya Google hesabınız üzerinden nasıl göstereceğinizi adım adım anlatalım; 1- Öncelikle ekleyeceğiniz siteyi açın. Örneğin medyakronik.com sitesine girip resimde işaretlenen butona basın. (Resim1)2- Sayfa değiştiğinde resim 2-3’te gördüğünüz gibi Google […]

Kabile aranıyor

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Bazen her şeyden elinizi eteğinizi çekip çok uzaklara gitmek istediğiniz oluyor mu? Düşünün ki bir adadasınız, avladığınız balığı kumsalda pişiriyorsunuz, hatta bir kabile reisiniz bile var… Peki metropol hayatının stresinden sıyrılıp Büyük Okyanus’ta bir adada kabile hayatı yaşamaya ne dersiniz? TribeWanted, 2006’da üyelerine kabile hayatı yaşatma fikriyle yola çıkmış. Fikrin sahipleri Ben Keene ve Mark James. 1482 üyesi olan TribeWanted, şimdilik sadece sanal alemde hizmet veriyor. 5000 üyeye ulaşıldığındaysa, “macera adası” Vorovoro, kabileye kapılarını açacak. Büyük Okyanus’un güneyindeki Vorovoro Adası’nın sahibi Tui Mali ve ailesi, adanın tek yerlileri. Adada elektrik, yol ve içme suyu şebekesi yok. Vaat edilenlerse deniz, kumsal ve güneşten daha fazlası. TribeWanted’ın kurucularından Mark James, yüzlerce nedenden birkaçını şöyle sıralıyor: “Macera, sörf, doğa sporları, denizden yeni çıkmış balık, kumsalda yakılan ateş ve 5000 üyeyle sanal ortamda buluşup son derece gerçek bir organizasyonda yer almak.” TribeWanted’da üç farklı üyelik seçeneği var: Göçebelik, avcılık ve savaşçılık. Üyelik türüne göre, adada geçirilecek zaman ve üyelik ücretleri de değişiyor. Üyelik ücretlerinin bir kısmıyla çevre adalarda okul yapımı, balıkçı teknelerine motor temini ve yerlilere yeni iş imkanları sağlanacak. Kabilenin yaratıcıları, projenin çevreye duyarlı olması konusunda da oldukça hassas. Öyle ki, kabilenin bir iklim danışmanı bile var. Adanın yönetimi ve altyapısıyla ilgili tüm kararlar demokratik bir şekilde, online oylama sistemiyle verilecek. Adada neler olup bittiğini izlemek isteyenler içinse Tribal TV yayında olacak. Uzaklara gitmek, keşfedilmemiş yerleri görmek, “medeniyet”in tekmil telaşından sıyrılmak tam da bana göre diyenlerdenseniz Vorovoro’ya şimdiden hoş geldiniz!

Zorunlu din dersi: Aslında zor değil ama yine çaktık!

Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1. Büyükanıt Türkiye’yi Afganistan’a mı hazırlıyor?2. The köy: Bademler.3. You Tube’a düşmelerde neden şikâyet yok. Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Avrupa İnsan hakları Mahkemesi (AİHM), mevcut müfredatıyla Türkiye’deki “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin zorunlu olarak okutulamayacağını karara bağladı ve Türkiye’de ortalık karıştı. Oysa mesele hiç de zor görülmüyor. Şu alıntıyı okuyun, sahibini daha sonra söyleyeceğim:“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı daha da dinler üstü hale getirilebilir. İslam dininin oradaki temsil oranı azaltılabilir. O zaman ne olması lazım? Şunun yapılması lazım: Anayasa’nın 24. Maddesinin birinci bölümünde diyor ki ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunludur.’ İkincisinde de diyor ki ‘Bunun dışında kalan din eğitimi insanların kendi tercihlerine, küçük çocukların velilerinin tercihlerine bağlıdır.’ Şöyle olabilir: Bir zorunluluk olmayan seçmeli din dersi getirirsiniz. Aleviler, Aleviliği öğrenmek istiyorlarsa onlara Alevilik ile ilgili eğitim verilir, Sünnilikle ilgili ne gerekiyorsa da onun eğitimi verilir.”Bu sözlerin sahibi Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik… Görüyorsunuz, “din eğitimini ille de devlet vermelidir” argümanı çerçeve kabul edildiğinde, gayet sağduyulu, işleyebilecek ve laikiyle dindarıyla geniş bir çoğunluğun desteğini alacak bir çözüm önerisiyle karşı karşıyayız, üstelik sahibi de sorunun kaynağı gibi görünen Milli Eğitim Bakanı…İbadetlerin (de) öğretildiği seçmeli bir din dersi ve bütün dinlerin “taraf tutmaksızın” anlatıldığı bir “Din kültürü” dersi… Eh, bundan iyisi can sağlığı. Zaten gazetelerde konu üzerine yazan birçok yazar da çözümün bu doğrultuda olması gerektiğini söylüyor.Peki sorun ne? Sorun, adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” olan bir dersin Anayasa tarafından zorunlu kılınmış olması. Bakan, “Bu anayasal zorunluluk, kaldıramayız” diyor ve önerisini de yukarıda aktardığımız gibi formüle ediyor.Peki geçerli mi bu argüman? Değil. Onu da İsmet Berkan pek güzel anlatmış bugünkü (11 Mart) yazısında:“Gerek AİHM’nin ve gerekse Danıştay’ın 8. Dairesi’nin kararını tersinden okuduğunuzda mahkemelerin, Bakan Çelik’in deyimiyle ‘dinlerüstü’ nitelikte bir ‘din kültürü’ dersini arzu ettiği/uygun gördüğü anlaşılıyor. Yani, mevcut dersi gerçekten dinler tarihinden, dinlerin gelişiminden ve temel anlayışlarından ibaret […]

Yarışma endüstrisi

İlknur Aydoğan En istikrarlı yarışma Bir yarışma endüstrisi haberi yaptığımıza göre, selam göndermemiz gereken bir yer var aslında. Yıllardır değişmeden devam eden “Bir Kelime Bir İşlem”, TRT’nin imaj tazeleme gereği duymadığı bir yapımı. Sunucusu, yarışmacısı değişiyor ama kullanılan dil ve moda hep aynı bu programda. Kravatlı, ‘sayın’lı konuşmalar arasında hiç “biraz yardım etseniz” gibi mağdurluk ifadesi yok. İsteyen kelimeleri buluyor, isteyen işlemleri çözüyor; danışmanlara soruluyor ve puanlar hesaba yazılıyor. Büyük paralar kazanılmıyor, teselli hediyesi olarak kitap veriliyor. Sunucusu ise oyuncu Levent Ülgen. Neden izleniyor? İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Haluk Üçel yarışma formatındaki programlarla ilgili şunları söylüyor: “Televizyon seti, bir ritüel, bir olayın gerçekleştiği yer; bir kısmı kazanıyor, bir kısmı kaybediyor. Hayatı temsil etme durumu var. Sunucu ilahi adaleti temsil eden, koruyan, cezalandıran kişi oluyor. Sanki bir tapınak gibi, orada dua edenler var, talep edenler var, o da dağıtıyor. Kimine veriyor, kimine vermiyor. Toplumu iyi tanıyan, dili iyi kullanan, popüler kültüre yakın olan başarılı oluyor. İzleyici açısından şöyle bir çekicilik var; izleyici katıldığı anda programı izleyebilir ve devam edebilir. Daha önce bir bilgiye ihitiyaç yoktur. En çok ilgi çeken yarışma programları şans oyunları üzerinden yürüyor. Bu, kitleleri heyecanlandırıyor. Hayatın böyle bir şans oyunu olması gibi bir algılama var. İzleyici kitlesi yarışmacıyla özdeşleşiyor. Orada o kişinin ne yaptığı önemli değil; kendisi kazanıyor, kendisi kaybediyor, bu da oldukça çekici. Özellikle ekonomik sorunların yüksek olduğu dönemlerde, bir şekilde kolay bir kazanca ulaştırdığı için büyük izleyici kitlesi çekmesi normal.”