Habervs

Habervs

Gerçek hayattaki Shrek

Övgü Akgürgen 1903 yılında Fransa’da doğan Maurice Tillet, 14 dil bilen ünlü bir şairdi. 20’li yaşlarında geçirdiği acromegaly (büyüme hormonunun aşırı salgılanmasıyla ortaya çıkan hastalık) kemiklerinin ve iç organlarının aşırı genişlemesine, dolayısıyla vücudunun deforme olmasına neden oldu. Dış görünüşü hayli değişen Tillet, sokağa çıktığında alay konusu oluyordu. Bu yüzden memleketi Fransa’yı terk edip Amerika’ya taşındı. Amerika’da Fransız meleği adıyla Amerikan güreşi yapmaya başladı. 1944’te ünlü güreşçi Steve Caset’i yenince adı Amerika’nın en popüler güreşçileri arasında anılmaya başladı. Ama şair ruhlu güreşçinin şöhreti pek uzun sürmedi. 1954’te kalp krizinden hayata gözlerini yumduğunda ardından çok sayıda hayranı gözyaşı döktü. Güreş şampiyonu Booby Managoff, bu çirkin suratlı Fransız Meleği’nin üç maskını yaptırdı. Fransız Meleği’nin çözülemeyen sırrı O masklardan birini alan Tillet’yle neredeyse ölmeden birkaç gün öncesine kadar satranç oynayan en yakın arkadaşı işadamı Patrick Kelly, Fransız Meleği hayata gözlerini yumduktan sonra ilginç bir deneyim yaşadı. Kelly başından geçenleri şöyle anlatıyor: Tillet’nin maskı birlikte satranç oynadığımız makinenin üzerinde duruyordu. Bir sabah uyandığımda satranç makinesinin fişi çekik olmasına rağmen çalıştığını gördüm. Mühendis bir arkadaşımdan makineye bakmasını rica ettim. Ama gizemi onlar da çözemedi ve Tillet’nin maskı üzerinde dururken satranç makinesinin kendiliğinden çalıştığını kabul ettiler…”

Kurusıkı deyip geçme

Ersan Bayram Amerikan filmlerin beylik sahnesidir: Adamımız vızır vızır bir caddede bir dükkâna girer. Raflara sıra sıra dizili silahlara göz gezdirir. Satıcı, her birinin ne kadar üstün özellikleri olduğunu sıralar. Kahramanımız aklına ve eline yatan birisini seçer. Parayı öder, alır. Sonraki sahnelerde ise ortalama 90 dakikalık filmde onlarca insanın mevta oluşuna tanık oluruz. Filmden çıkanlar mutlu ve huzurludur. Kötü adam kaybetmiştir. Peki, kaybeden sadece kötü adam mıdır? Ya da yarım saatlik çizgi filmlerden, haber bültenlerine ve neredeyse tüm TV kanallarını istila etmiş o kötü filmlere dek ekranlarımızdan evlerimizin içine bizlerin ve çocuklarımızın beynine yerleşen silahlı şiddet görüntülerinin asıl kurbanları kim? Kurbanın kim olduğuna bağlı olarak zaman zaman ilk sayfalara da taşınan “3. sayfa haberi”lerine konu olan düğünlerde, asker uğurlamalarında, maç kutlamalarında yılda 700 kişinin ölmesi ya da yaralanması yanıtlıyor aslında soruyu. Peki, bunun sorumlusu kim? Şiddet dolu çizgi filmleri çocuklarının izlemesinde sakınca görmeyen ebeveynler mi? Silaha sahip olup onu ortalıkta teşhir etmekte beis görmeyen, at-avrat-silah üçlemesini şiar edinmiş ‘delikanlılar’ mı? Silah satın alma ve ruhsat edinmeyi bu kadar kolaylaştıran kanun yapıcılar mı? Küçük Amerika olma yolunda… Filmlerde sıkça görülen silah satın alma sahneleri henüz Türkiye’de gerçekleşmese de silah sahipliğini nüfusa oranladığımızda küçük bir Amerika olduğumuzu söylemek yanlış olmaz. Bireysel silahsızlanmaya yönelik etkinlikler yürüten Umut Vakfı’nın verilerine göre şu anda yurt çapındaki ruhsatlı tabanca ve tüfek sayısı 3 milyon civarında. Buna ek olarak 7 milyonun üzerinde de ruhsatsız silah taşınıyor. Buna her yıl ortalama 3 bin kişinin ateşli silahlarla hayatını kaybettiğini eklersek “küçük Amerika’ olma yolunda ne kadar yol kat ettiğimiz de ortaya çıkar. Kurusıkılar mafyanın da gözdesiGerçek silahları yasal yollardan dükkânlardan satın almanın zorlukları karşısında her yaştan “silah sever” çareyi yakın mesafeden atıldığında öldürücü olabildiği kanıtlanan kurusıkılara sahip olmakta bulmuştu. Yıllarca denetimden uzak ve sadece bir kimlik fotokopisiyle 18 yaşını dolduran tüm heveslilere satılabilen bu silahlardan Türkiye’de kaç kişide olduğuna […]

İstediğini al, gönlünden kopanı öde

Çeviri ve derleme:Duygu Ertürk İnternetin yaygınlaşması sonucu albümler satmaz, dergi ve gazeteler okunmaz oldu. Bu nedenle yapımcılar ve pazarlamacılar tüketiciyi cezbedecek yeni yollar keşfetmek için uğraş veriyor, yaratıcılıklarını konuşturuyorlar ki ürünleri piyasada fark yaratıp, müşteriyi tavlasın. Bu amaçla ortaya çıkan en son trend ise “gönlünden ne koparsa” konsepti. Bu konseptte aldığınız cd’nin, derginin fiyatı, yediğiniz yemeğin ne kadarlık bir ödemeyi hak ettiği sadece sizin tasarrufunuzda. Konsept şu ana kadar ülkemizde uğramadı ama yurtdışında pek çok sektörde hızla yayılıyor ve talep görüyor. Müzik sektörü öncü oldu Dünyada bu konsepti uygulamaya geçirenlerin başında, dünyaca ünlü müzik grubu Radiohead geliyor. Grup, “In Rainbows” adlı son albümlerinin fiyatını klasik uygulamalardan farklı olarak müşterinin belirlemesini istedi. Albümü edinen herkes albüme, uygun bulduğu fiyatı ödüyor.Ancak müzik endüstrisi uzmanlarınca yakından izlenen proje hüsrana uğramış gibi görünüyor. İnternet izleme kuruluşu Comscore’a dayandırılan verilere göre, Radiohead’in 10 MP3 dosyasından oluşan son albümünü grubun internet sitesinden indirenlerin yalnızca yüzde 38’i bunun için para ödemiş. Albüme para verenler ortalama 6 dolar öderken, ortalama 8 dolarla Amerikalı hayranlar en çok para ödeyenler olmuş.Radiohead’in ardından, indie pop kültürü dergisi Paste de akıma uydu ve dergi aboneliğinde “ne kadar istersen o kadar öde” uygulamasını başlattı. Dergi, 2 haftalık süre içinde 1 yıllık abone olan okurdan sabit bir fiyat yerine, minimum 1 USD olmak üzere, ödemek istediği parayı aldı.Derginin yayın yönetmeni Tim Regan Porter, okurun dergiye ne kadar değer biçtiğini merak ettiklerini ve bu yolla, bunu öğrenebileceklerini söylüyor. Porter: “Bu, alışılmışın dışında bir uygulama ama böylelikle ömür boyu Paste fanatiği olan okurlar kazanacağımızı ümit ediyoruz. Ayrıca bu yol, okurun bize verdiği değeri ölçmek için çok daha gerçekçi bir yol.” Yemek sektöründe yayılıyor… Müzik ve medya sektöründe yenilikler olur da yemek sektörü onlardan aşağı kalır mı? Kalmaz. Nitekim, dünyanın çeşitli yerlerinde “dilediğini öde” restoranları ve kafeleri açılmaya başladı bile.Avustralya’da sadece Melbourne’de 3 tane restoran var: Lentil […]

Bir elin nesi yok ki…

Duygu Ertürk Oktay Birken… 7 Ağustos 1988 günü İstanbul’da doğmuş. Doğuştan sol eli diğerinden farklı. Bu rahatsızlığın adı henüz tıp literatüründe olmadığı için anlatmak gerekir: Sol eli sadece kemik. Kemiğin üzerinde parmaklar büyümemiş, küçük kalmış.Neyse… Önemli olan bu değil. Asıl mesele, henüz 19 yaşındaki bir gencin, hepimizinkinden farklı, gelişmemiş parmakları olan eliyle, yani kendisiyle, yani hayatla bu kadar barışık olması. Suratında ufacık bir sivilce ya da gözünde arpacık çıksa sokağa bile çıkmayan bizlerin dünyasında…Oktay elinin sakatlığı konusunda pek konuşmamış ailesiyle. Sadece küçükken birkaç kez “Anne, ben neden böyle doğdum?” diye sormuş. Annesi çok geçerli bir cevap verememiş. Doktorlar da sorunun çözümünü hatta adını bile bulamayınca vazgeçmiş artık sormaktan. “Babam ben doğduğumda baharatçılık yapıyormuş. Karadeniz’e gidermiş sık sık. Belki Çernobil Faciası’yla ilgisi vardır sakatlığımın” diyebiliyor sadece. “Zaten artık sormaya gerek bile duymuyorum. Sorulacak bir şey yok bence. Benim bir kusurum yok çünkü. Böylesine güçlü hissetmemdeki en önemli rol ailemin. Onlara minnettarım ki, benimle her zaman gurur duydular ve beni hayata sıkıca bağlanmam için desteklediler. Tüm organları yerinde olan bir insan ne yapıyorsa ben de aynısını yapabiliyorum. Ondan daha iyi hem de. İnadına… Beni kıskansın diye…”Haksız değil. Oktay, küçüklüğünden beri çok aktif bir çocukmuş. Öğretmenleri de hep yaka silkermiş zaten ondan. “Acayip konuşurum kendimi bildim bileli. Öyle böyle değil hem de…”Neler yapmamış ki, iki eli tutanların yapmaya cesaret bile edemediği… Masa tenisi mesela… Davutpaşa Lisesi Masa Tenisi birincisi… Türkiye Masa Tenisi Şampiyonu’yla oynama şansını bile yakalamış: “Yenildim tabii ama müthiş bir tecrübe oldu benim için. Öyle herkese nasip olmaz.” Basketbol da oynamış… Hiç kimsenin hafife alamayacağı, takdire şayan bir medeni cesaret örneği göstermiş ve lisede basketbol takımı seçmelerine girmiş. Korkmamış mı peki, iki tane sağlam el gerektirdiği düşünülen bir sporu yapmaya aday olmaktan?“Neden korkacakmışım? Ben buyum. Eğer elim topu tutmama engel olmazsa sorun yoktu ve olmadı. Kazandım seçmeleri.” Söylediğine göre “iki eli […]

Uzmanınız bir tık ötede

Aslıhan Birgül Türkiye’de yaşayanların televizyona olan aşırı ilgisi ve internetteki Youtube çılgınlığının Türkiye’deki önlenemez yükselişi web tabanlı yeni bir televizyon kanalını hayatımıza soktu. İnternet dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler sayesinde hayatımıza yeniden giren video çılgınlığı rüzgârını arkasına alan girişimciler, aklınıza gelecek her soruyu uzmanına soracağınız yeni bir siteyi hayata geçirdiler. Bu sitede Çincede vurgunun nasıl yapılacağından, Çarşı Grubu’nun taraftarları böldüğünün doğru olup olmadığına ve ön sevişmenin ne kadar sürmesi gerektiğine kadar ilk okunduğunda insana, “bu ne saçmalık” dedirten soruların cevaplarını dahi bulabiliyorsunuz. 6 aylık bir çalışmanın ardından geçen Ağustos ortasında yayına başlayan sitenin daha şimdiden günde 30 bin ziyaretçisi var ve siteye her gün 10 farklı konuda 100 sorunun cevabı ekleniyor. Şimdilik 4 bin 500 sorunun cevabı var Bilgi kavramının anlamını ve kapsamını başka bir boyuta taşıyarak web üstünde Türkçe ilk ve tek uzman video kaynağı unvanını kazanarak merak edilen konular hakkında videolu cevaplarla çözümler sunan sitenin mimarı, ilk olarak itiraf.com’la internet dünyasına adım atan, daha sonra gittigidiyor.com gibi başarılı bir web sitesini kuran Ersan Özer. Bir gece internette dolaşırken uzmanlardan gelen yazılı yanıtlarla beslenen ABD’li bir siteyle karşılaşan Özer’in bu içeriği video ile birleştirmeye karar vermesiyle doğan www.uzmantv.com. isimli internet sitesinde 300’e yakın uzman 600 ayrı konu başlığıyla 4 bin 500 farklı soruya yanıt veriyor. Öncelikli hedeflerinin 600 uzman, 1000 çeşit konu ve 9 bin sorunun cevabına ulaşmak olduğunu belirten Ersan Özer, sitenin nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: “İlk olarak about.com’dan esinlendim. Orada soru-cevap şeklinde günlük haberlerden loglar var. Bunu video haline getirsek nasıl olur diye düşündüm. İnternette böyle bir site aradım, yoktu. Ben de ortaklarıma danıştım. Mart ayında işe koyulduk. Konuları belirledik. Her konuyla ilgili uzmanlar bulundu. Uzmanların anlattıklarından da sorular hazırlandı. İçerik, en çok sorulan sorular mantığıyla belirlendi ve site ağustos ortasında faal hale geldi.” Ya sorumun cevabını bulamazsam? Sağlık, eğitim, astroloji, kadın, spor gibi konuların en çok ilgi […]

Kedigillerin mutluluk kaynağı

Övgü Akgürgen Kedilerin en sevdiği bitkiler arasında yer alan kedi otu (nepeta bitkisi), aslandan, jaguara kadar kedi ailesinin vazgeçilmezleri arasında. Kediler kokladığı zaman uyarıcı, yediği zaman ise yatıştırıcı bir rol oynayan bu mucizevî bitkinin sonuçlarını sağdaki videodan izleyebilirsiniz… *Kedi nanesi(Nepeta), ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından 250 tür çiçek açan bir bitki cinsi. Bu grubun üyeleri, Avrupa, Asya ve Afrika’ya özgüdür.Morfolojik özellikleriTürün çoğu, ot cinsinden sürekli bitkilerdir, ama bazıları, çok yıllık bitkidir. Çiçekler, beyaz, mavi, pembedir veya leylak renginde olabilir. Sapların ucuna doğru birkaç kümede meydana gelir. Çiçekler; boru biçiminde şekillidir ve küçük mor noktalarla seçilir. Genelde kedi naneleri olarak bilinir.Medikal kullanımı Kedinanesi terlemeyi sağladığı için çoğu zaman bitkisel çay olarak kullanılır. Orta yaştaki kişiler için sinirlilik, grip, ateşlenmelerin önlenmesinde kullanılır. Bunların dışında ağrılı mesane iltihabı sendromlarında, ishal, kolik ve bazı çocuk hastalıklarını iyileştirdiği, premature doğumlar ve sabah bulantılarını önlediği iddia edilir. Saçları kuvvetlendirdiği ve hızlı büyümesini sağladığı söylenmesine rağmen, kanıtlanamamıştır. Bazen lavman olarak kullanılır.Bitkisel ilaç olarak, Catnip sinir yatıştırıcı müsekkin ve antispazmodik olarak kullanılır. Ayrıca uykusuzluk, stres, adetle ilgili kramplar, öksürük ve bağırsaklara ait rahatsızlık gibi bulguları hafifletmek için kullanılır.Iowa State Üniversitesinde yapılan bir çalışmada Nepeta cataria’nın bitki yağı olarak elde edilen saf nepetalactonenin, haşere kovucu olarak kullanılabileceği belirtilmiştir. Püskürtülen sineklerde 10 kat etkili olduğu tespit edilmiştir.*Kaynak: Vikipedia.org

Eyüp’te iftar huzuru…

O akşam onlarca evin hikâyesi Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda ve önündeki büyük meydanda yaşandı. Dışarıdaydılar ama çoktan görünmez bir ev oluşmuştu orada. İnsanda kapıyı çalmadan gelmiş, içeri dalmış hissi uyandıracak kadar kendi halinde bir grup insanın arasındaydık. İftar saatine dakikalar kalmıştı. Meydan, yerde oturan insanlarla doluydu. Onlara bakıldığında göze çarpan ilk şey çeşit çeşit başörtüler, türbanlar oluyor. Renkleriyle bağıran, birörnek olmayan örtüler… Türbanlısı da var dekolte giyineni deBaşı açık, kapalı birçok kadın vardı. İftardan sonra sigarasını yakan çarşaflı kadın da oradaydı, dekolte sayılacak bluzuyla başı açık kadın da. Ailecek gelenlerin yanı sıra kadın kadına toplanıp gelenler çoktu. Sündüz Aydın, 45 yaşında, kızı ve eltisiyle, Kartal’dan gelmiş. Neden eşleriyle gelmedikleri sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Ama eşsiz daha güzel ibadet oluyor. Eşler ayak bağı oluyor. İstediğimiz yere gidip, bakamıyoruz, ibadet yapamıyoruz.” Namazlarını kıldıktan sonra evlerine döneceklerini söylüyor ve ekliyor: “İftarımızı burada açıyoruz, burada huzuru buluyoruz, ta eski peygamberimizin gününden sahabe var burada. Onun yanında oruç açarken sanki kendimizi Medine’de hissediyoruz.” Sohbetimizi duyan ve ortak olan Gülsen Erdem, buraya yemek için gelmediğini, bugünün mübarek olduğunu söylüyor: “Allah Müslümanları başımızdan eksik etmesin, böyle hayırlı din kardeşleri versin. Türk bayrağının altında yaşıyoruz, ne güzel, mutluluk, kardeşlik. Allah’ın yolunu biliyoruz, hocamızın yolunu biliyoruz.” Normalde simitçi, Ramazan’da kâğıtçı Kadınlar değişiklik yaptı ve o akşam orada sofra kurdu. Sulu yemeğiyle, tatlısıyla, böreğiyle hazırlananı da vardı, oradan sandviç alanı da. Oturmak için kilimini, minderini kapıp gelmişti çoğu. Ama bir şey getirmeyenler de vardı ki bu durum da kendi ekonomisini yaratmış ve kâğıt satma gibi dönemsel bir iş çoktan oluşmuştu. Ahmet Bey, 7 yıldır Eyüp’te kâğıt satıyor. Ramazan ayı bitince asıl işi olan simit satmaya devam edecek. Bu işten kazandığı para için, “idare ediyor” diyor. Yedi yıldır oraya gelen insanların aralarında geziyor ama hep sadece işini yapmış olacak ki, “en çok kimler, nerelerden geliyor?” gibi sorularımız çok da yedi yıllık […]

Santralistanbul’dan bir İranlı geçti: Shahram Entekhabi

Ali Erişkin Shahram Entekhabi 1963 Boroujerd, İran doğumlu bir sanatçı. Aslında sanatçı olarak kariyeri çok uzun yıllara dayanmıyor. Çalışma hayatının 20 yılını profesyonel bir mimar olarak geçirmiş. Altı yıl önce de kendi deyimiyle “biraz şans, biraz istek, belki biraz da destek sayesinde” sanatçı olmuş.Mimarken çalıştığı firmanın yaşadığı bir takım sıkıntılar, onu önce bir arkadaşıyla beraber bir maymun figüründen yola çıkarak grafik tasarımına, daha sonra da sanatçılığa yönlendirmiş. Yaptığı sıra dışı performanslar, videolar ve enstalasyonlarla adını kısa sürede tüm dünyaya duyuran sanatçı, sanatın satın alınıp evin duvarına asılmasına karşı çıktığını ve başlangıç noktasının aslında bu duruma bir isyan niteliği taşıdığını anlatıyor. Sanatın sahiplenilmesi durumunun onda yarattığı rahatsızlık nedeniyle yarattığı eserlerin birçoğu kamusal alanda sanata işaret ediyor.Bu konuda tüm dünyada farklı şehirlerde yaptığı performanslarda kamusal alanı kullanıp, kamusal alan içerisinde güvenlik bantlarıyla izole bir alan yaratmaya çalıştığı eserlerinde halkın bu konuda tepkisini ölçmeyi hedefliyor ve bunu gizli kameralarla gerçekleştiriyor.Kendisinin icra ettiği sanatı, yaptığı performanslara bakarak “kavramsal anlamda sanat” ile “teatral sanat” arasında bir yere konumlandırmak mümkün görünüyor. Ayrıca Entekhabi, altyapısı nedeniyle olacak ki, şiddetli bir biçimde sanatın siyasi olabileceğini savunmaktan da kaçınmıyor, bunu doğal bir sonuç olarak nitelendiriyor.Shahram Entekhabi ve sanatını daha iyi anlamak ve algılamak için aslında en doğru yol eserlerini incelemek. Çünkü kendisinin belki de biraz çizgi dışı tarzı, herkeste farklı anlamlar yaratabiliyor. Kariyerinin yaşattığı çeşitliliğin açık bir şekilde sanatına yansıdığını görmek mümkün. Eserleri mektepli ve alaylının farkına, bu çeşitliliğin her zaman olması gerektiğine dikkat çekiyor.Londra ve Berlin’de yaşayıp, çalışan sanatçının eserlerini incelemek için kendi web sayfasını ziyaret etmek herkes için değişik bir tecrübe olacaktır:http://www.entekhabi.org/

Babama gazeteci olduğumu söylemeyin…

Simge Sunguroğlu Stelios Kouloglou, soyadından da tahmin edileceği gibi Anadolu’dan Yunanistan’a göç eden bir aileye mensup. Ailesi 1922’de savaş nedeniyle İzmir’den Yunanistan’a göç etmişler. Stelios, hayatının hiçbir döneminde İzmir’de yaşamamış olmasına rağmen büyükannesinin anlattığı o “büyülü şehri” her zaman çok sevdi. Kouloglou ailesinde eczacılık “baba mesleği”ydi. Dedesi gibi babası da eczacıydı. Tabii aile küçük Stelios’un da baba mesleğini sürdürmesini bekliyordu. Stelios’un hangi mesleği seçmek istediği konusunda kafası karışıktı ama ailesinin ısrarına dayanamayarak eczacılık fakültesini bitirdi ve eczacı oldu. Aile baskısı amacına ulaşmıştı ama bu arada da o aslında eczacı olmak istemediğini anlamıştı: “Bu işi yapmaya başladığımda hiç sevmedim, çok sıkıcıydı. Bütün gün eczanede oturuyorsun ve insanların gelmesini bekliyorsun. En sonunda da ilaçları satabilmek için insanlar grip olsun diye dua ediyorsun.”Stelios, hâlâ ne yapmak istediğini bilmiyor olsa da artık ne yapmak istemediğini biliyordu.İşte ailesiyle yolları da bu yüzden ayrıldı. Babasının tüm ısrarlarına rağmen eczacılığı bıraktı. Babası bu karara o kadar kızdı ki onu mirasından çıkardığı gibi ölene kadar kendisiyle bir daha hiç konuşmadı.Babasının bu tavrı onun hayatında dönüm noktası oldu. Hayatını kazanmak için Berlin’e giden Stelios, bu şehirde aslında hayatta ne yapmak istediğinin cevabını bulmak istiyordu. Berlin’deki bir Yunan tavernasında gitar çalarak hayatını kazanmaya başladı. Gitar çalmaya başladığı sıralarda Alman Yeşiller Partisi kuruldu. Avrupa’da ilk kez bir Yeşiller Partisi kuruluyordu ve Stelios bunu Yunanistan’da duyurmak için haber yapmaya karar verdi. Aslında gazeteciliğe pek uzak değildi. Üniversite yıllarında, okul gazetesinde editörlük yapmıştı. Stelios gazetede haftalık olarak politik eleştiri ve analiz yazıları yazıyordu. Bu tecrübeden dolayı haber yazmakta hiç zorlanmadı. Alman Yeşiller Partisi’nin kuruluşuyla ilgili olarak yaptığı bu ilk haberden ötürü para da kazanmayı başardı. Bu ilk haber sayesinde gazeteciliğe olan ilgisini keşfetti. Madem gazeteci olacaktı bunun eğitimini de görmeliydi. Bunun için Paris’e gitti.Paris’te gazetecilik eğitimi aldığı günlerde bugün en yakın arkadaşı olan Ragıp Duran’la tanıştı. Başarılı bir öğrenci olduğu için kendisine verilen […]

Uyuşturucunun son halkası

Selahattin Altunkılıç Türkiye’de uyuşturucu ticareti ve gençlerin uyuşturucuya olan talepleri gün geçtikçe artarken, araştırmalara göre uyuşturucu maddelere başlama yaşı da her geçen gün düşüyor. Eskiden uyuşturucu ticaretinin geçiş köprüsü olarak anılan Türkiye artık giderek genişleyen bir uyuşturucu pazarına dönmüş durumda. Kolay kazanılan baş döndürücü paraların cazip kıldığı bu yasadışı sektörde zincirin en son halkası olan ve torbacı diye anılan satıcılar, gece gündüz demeden kâh okul çıkışlarında kâh, eğlence mekânlarında neredeyse hiçbir engele takılmadan işlerini yürütüyor. Eğlencenin kalbi Beyoğlu’na yakınlığı nedeniyle torbacıların kolaylıkla bulunduğu yer olarak bilinen ve bu nedenle adı sık sık polis operasyonlarıyla anılan Hacı Hüsrev, Dolapdere ve Tarlabaşı gibi semtler bağımlıların deyimiyle ‘ejderhayı yakalamak’ için yola çıkanların ilk durağı genellikle. Röportaj yapmak için dolaylı yollardan bağlantı kurduğumuz bir ‘torbacı’yla görüşmek için bizim de gittiğimiz adres bu semtlerden biri. Kimin hangi sokak başında satış yapacağının yazılı olmayan kurallarla belirlendiği ve kimsenin diğerinin ‘ekmek kapısında’ satış yapmadığı, ellerinde esrarlı sigaralarla sokaklarda rahatça gezinen ‘kafası dumanlı’ gençlerin sıkça görüldüğü, yaygın olarak esrar, ecstasy ve benzer nitelikte ‘kafa yapan’ hapların satıldığı semtlerden biri burası. ‘Adamımızı’ bulmak zor olmuyor. Söylediği yerde kimseye sormadan buluveriyoruz. Tahmin edeceğiniz nedenlerle adını yazamayacağımız torbacımız sorularımızı yanıtlıyor: Bize yaptığınız işten bahseder misiniz?Her şeyden önce bu iş öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bu işi yaparken kellemiz koltukta yaşıyoruz. Çünkü biliyorsunuz, yasal değil. Her an yakalanma korkusuyla yaşıyoruz. İçeri girip de çıkamamak var. Sonra buralar geceleri tekin olmaz. Çoğu zaman burada silahlı kavgalara da tanık olunur. Ölenler, yaralananlar olur. Bunları bilerek bu işe giriyoruz doğru ve dolayısıyla biz bunlarla yaşamak zorundayız. Çünkü kazancımızı, çocuklarımızın yediği ekmeği bu işe bağlamış durumdayız. Hap ve esrar satımı zaten her yerde var, biz yapmasak başkaları yapar. Bu işte bu kadar para döndüğü sürece daha epey biz işimize devam ederiz. Aslında biz de bu işi yapmak istemeyiz ama yaşadığımız bu durumda başka çaremiz yok. Bu […]

Gürsel Tekin 2007’de HaberVs’ye söylemişti

HaberVs, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin yıldızını parlatan isim olarak anılan Gürsel Tekin’le il Başkanı olur olmaz görüşmüştü. Tekin’in, CHP İstanbul’da yapmak istedikleri ve yerel seçimlereki hedefleri, planları neydi? İşte Aralık 2007’de gerçekleştirilen o söyleşi… “Belediyecilikten geliyor… Yıllarca Kadıköy Belediyesi’nde başkan yardımcısı olarak çalıştı… Müthiş örgütçü… Çevresi geniş… Medyada dostları var… Seçkinci değil, halkın diliyle konuşuyor. Mesela hacı amcalarla iletişimi gayet iyi… Fakir fukaraya yakın… Varoşlardan çıkmıyor… Sıkı takipçi… Muhalefet dilini biliyor. AKP’ye nereden çakılması gerektiğinin farkında… Laiklik geriliminden çok yolsuzluk meselesine kafayı takmış durumda… Elinde sıkı dosyalar var. Daha da önemlisi CHP’lilerde pek alışık olmadığımız türden bir ‘iddia’ sahibi… İstanbul’da AKP’yi yıkacağını öne sürüyor ve ekliyor: Yıkamazsam bırakırım. Dikkat! Dikkat! CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, dikkat edilmesi gereken bir isim… AKP’yi İstanbul’da yıkacak denli başarılı olabilir mi bilmiyorum ama AKP’nin yeni belalısı olacağına bahse girebilirim.” HürriyetYazarı Ahmet Hakan’ın CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’i tanıtmak için kaleme aldığı bu satırların izini sürüp Gürsel Tekin’in kapısını çalmadan önce hakkında biraz bilgi topladık. Kendisiyle yaptığımız söyleşiyi okumadan önce o bilgileri iletelim size. 1964 yılında Ardahan’da doğdu. Ardahan o dönem CHP’nin kalesi olan Kars’a bağlıydı. Gürsel Tekin genç yaşta CHP’de siyasi hayatına başladı. 1981 yılında İstanbul’a yerleştikten sonra Sosyal Demokrasi Partisi’nde (SODEP) faaliyet gösterdi. SODEP’in kapanmasından sonra siyasete Sosyal Demokrat Halkçı Parti’de (SHP) devam etti. 1989 yerel seçimlerinde bu partinin Kadıköy Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve böylece belediyecilik kariyeri başlamış oldu. 1995’te SHP’nin CHP’ye katılmasından sonra bu görevine CHP bünyesinde devam etti. Kadıköy Belediyesi Başkan Vekilliği dahil birçok önemli görevde bulunan Tekin, Ağustos 2007’de CHP İstanbul İl Başkanlığı görevine getirildi. Gürsel Tekin, Kadıköy Belediyesi’nin kariyerindeki önemini asla yadsımıyor ve orada çok şey öğrendiğini söylüyor. Kısacası, belediyeyi bir okul olarak görüyor; zaten insanın hayatta sürekli olarak bir öğrenme süreci içinde olduğunu düşünüyor. 13 yıllık yerel yöneticilik tecrübesine dayanarak sağlam […]

İran’da eşcinseller var!

Dilek Gündüz İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Eylül’de, Amerikan Columbia Üniversitesi’ndeki bir konferansta “Sizin ülkenizde olduğu gibi İran’da eşcinsellik yok. Bunu size kim söyledi bilmiyorum ama İran’da böyle bir olgu yok” demişti. Bu sözler hem uluslararası kamuoyundan hem de İran’da ve yurt dışında sığınma hakkı için bekleyen birçok İranlı eşcinselden tepki aldı. Kanada’da yaşayan İranlı eşcinsel aktivist Arsham Parsi’ye göre Ahmedinejad, İranlı eşcinsellerin varlığını reddederek “Eşcinseller hakkında konuşmak faydasız, çünkü biz onlara herhangi bir hak vermeyi düşünmüyoruz” demiş oluyor. “Eğer eşcinseller var deseydi bu sefer de yargı sistemini sorgulamaya başlayacaklardı” diyen Arsham Parsi, Medyakronik’in sorularını yanıtladı: Müslüman mısınız? Müslüman bir ailede dünyaya geldim ama muhafazakar değilim. İslam dininin homoseksüelliğe bakış açısı sizin açınızdan çatışmalara neden oluyor mu? Birçok insan homoseksüelliğin İslam’la çatıştığına inanır ama bence cinsellik ve din kişisel konular. Kimsenin bunları sorgulamaya hakkı yok. Neden heteroseksüellik ile İslam arasında bir çatışma var mı diye sorulmuyor? Herkes heteroseksüelliğin normal bir şey olduğunu, dinle de bir alakası olmadığını söylüyor. Bazı muhafazakar inançları zorlamalı ve sorgulamalıyız. Ayrıca İslam’ın kendi içinde de homoseksüellik karşıtlığı yok. Sadece Lut hikayesi var, o da homoseksüellik hakkında değil, tecavüzcüler hakkında. Lut kabilesindekiler homoseksüel değildi, sadece erkeklere tecavüz ediyorlardı. Ahmedinejad rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Geçmiş rejimleri de düşünürseniz, hangisinin eşcinsellere yaklaşımı daha pozitifti? Bence Ahmedinejad’ın bu konuda bir etkisi yok, çünkü İran’ın devlet başkanı, hükümetin başkanıdır, mahkemeler ve yargıyı etkileyecek gücü yoktur. Adalet Bakanlığı hükümetten tamamen bağımsız çalışır. Hatemi döneminde de eşcinsellere çok ağır cezalar verildi. Kimileri, Ahmedinejad iktidara geldikten sonra homoseksüelleri öldürmeye başladığını ve durumun daha kötüye gittiğini düşündü ama aslında Ahmeinejad’dan önce İranlı eşcinsellerin konuşma hakkı yoktu. Şimdi organizasyon kurma ve bazı dergilere izin var. İranlı eşcinsellerin varlığı konusunda uluslararası bir farkındalık oluştu. Bunun sebebi de İran’da birşeylerin değişmesi değil, eşcinsellerin sessizliklerini bozması. “İran’da eşcinsel yok” derken Ahmedinejad neyi kastediyordu sizce? Neden böyle bir cümle söylemiş olabilir? […]

Abdest alma otomatı da yolda!

Ayçin Kırbaş Türkiye’de 1990’larda Coca Cola ve Pepsi ile hayatımıza giren otomatlar, anında ve sonsuz hizmetleri ile kısa sürede benimsendi. Kolalı içeceklerle başlayan otomat ilişkilerimiz; kahve, çay, çorba, gazete, selpak, sigara, sakız, oyuncak, yiyecek, prezervatif, ped, bilet ve son olarak ta abdest alam otomatı ile giderek genişledi. Gelişen teknoloji ile birlikte bozuk para ve jeton ile ödemenin yanı sıra şirket kartları, kâğıt para ve cep telefonu ile ödeme yapılabilir hale gelmesi ve para üstü verme özelliği otomatlara ola ilginin daha da artmasına neden oldu. Dünya çapında incelediğimizde her 20 kişiye bir otomat düşmesi ile liderlik Japonya’nın elindeyken onu 40 kişiye bir otomat düşen Amerika Birleşik Devletleri takip ediyor. Avrupa da ise bu oran ortalama yaklaşık 100 kişiye bir otomat olarak hesaplanıyor. Nüfusu 10 milyon olan ve toplam 7 bin otomatın bulunduğu Yunanistan’da 1.428 kişi bir otomatı paylaşırken,nüfusu 67 milyonu bulan Türkiye’de toplam 3 bin 500 otomat bulunuyor. Buna bir otomat başına Türkiye’de 19 bin 142 kişi düşüyor. Ancak pazar hayli yeni olmasına rağmen otomat işletmeciliği Türkiye’de de çok hızlı bir gelişme gösteriyor. Prezervatif ve ped otomatları aramızdaBatı ülkelerinde hayli yaygın olan, prezervatifin satın alınmasını kolaylaştıran otomatlar Türkiye’de de prezervatif firmaları tarafından bazı barlara yerleştirilmeye başlandı. Bir süredir üniversitelere de kurulması tartışılan prezervatif otomatlarıyla ilgili tepkilere karşı Okey Ürün Yöneticisi Neslihan İnce,. Bu uygulamanın gençleri cinselliğe teşvik etmekle bir ilgisi olmadığını, . gençlerin cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunması için prezervatif kullanımının büyük önem taşıdığını vurguluyor.Üzerinden zaman geçmesine rağmen üniversitelerde henüz yer bulamayan prezervatif otomatlarına karşılık, ped otomatları, üniversite tuvaletlerinde çoktan yerlerini aldı. “Hijyenik ped otomatları sayesinde artık bayanların çantalarına hijyenik ped koyup koymadığı korkusu sona ermeye başladı” diyen Vioser yönetici ortağı Eser Anjel, hayatı kolaylaştıran ve kullanımı kolay olan otomatların kadınların özel günlerini hayatın her alanında rahatça atlatmalarını sağladığını söylüyor.Türkiye’de diğer ülkelere oranla otomatların sayısının daha düşük olmasını insanlarımızın makinelere güvenmemeleri, […]

“Salam diye sattıklarını köpeğe bile yedirmem”

Lazari Kozmaoğlu İstanbul’un son domuz kasabı. 63 yaşındaki Kozmaoğlu, 1977’den beri Dolapdere’deki şarküterisinde domuz ürünleri satıyor. Soyadını taşıyan markayla sunduğu şarküteri ürünleri, İstanbul’daki yabancılar ve gayrimüslimler tarafından talep görüyor. Müşterileri arasında Müslümanlar da var. Kozmaoğlu ile mesleğini, İstanbul’u ve Türkiye’de azınlık olmayı konuştuk. Yaklaşık iki yüzyıl önce İstanbul’a göçen Karamanlı bir ailenin İstanbul’daki son üyelerinden Lazari Kozmaoğlu. Kasaplığa 1967’de tesadüfen başlamış. O tarihte patronu bir salam fabrikasına ortak olmuş ve bir yıl sonra işleri bozulup ülkeyi terk edince, tüm borçlarıyla fabrikayı devralmış. 1977’de Dolapdere’de, daha önce at mezbahası (kendi deyimiyle beygirci) olarak kullanılan bir yeri satın alarak şarküteriye çevirmiş. Kozmaoğlu 30 yıldır bu mekânda salam, sosis, jambon, hatta mortadella gibi nispeten daha az bilinen domuz eti ürünleri satıyor. Etlerini, Mersin ve Antalya’daki domuz çiftliklerinden temizlenmiş sağlıyor. Ayrıca, dana etinden yaptığı sucuklar, eski lezzetleri özleyenlerin favorisi. Kozmaoğlu Türkiye’de domuz ürünleri satış ruhsatına sahip tek işletmenin kendisini olduğunu söylüyor. “Tek damgalı eşek biziz” diyor gülerek. Birçok işletmenin kaçak satış yaptığını belirtiyor. Kasaplığa başladığı günlerde 45’e yakın ürün satarken, bugün bulundurduğu çeşit sayısı yedi, sekize düşmüş. O tarihlerde İstanbul’da 70’e yakın domuz çiftliği ve satış yapan beş, altı işletme olduğunu söylüyor. “Eskiden ürünün ismiyle yapardık satışı, şimdi salama benzeyen her şey kabul edilir oldu” diye anlatıyor sıkıntısını: “Adam hayatında yememiş ki, bilmiyor; nasıl doğru şeyi üretsin. Bugün salam diye satılan pek çok ürünü ben köpeğe bile vermem. Etin maliyeti ile ürünün fiyatını karşılaştırırsanız, içeriğini tahmin edebilirsiniz.” Ona göre şarküteri ürünleriyle ile ilgili denetim çok zayıf. Bu ürünlerle yeni tanışan tüketicinin aldanma olasılığının çok yüksek olduğunu söylüyor: “Ben isterim ki, buraya her gün kontrole gelsinler, sevinirim. Müşteri isterse içeri de sokarım, ‘bak’ derim, başka kimsenin iş yerine giremezsin ki!” Dolapdere’deki bu küçük şarküteri giderek küçülen gayrimüslim cemaat için de bir buluşma noktası. Çocuğunu evlendirmek isteyen, canı sıkılan, sohbet ihtiyacı duyan burada alıyor soluğu. Yunanistan’dan […]

Tekel’e 1.5 milyar doları veren Philsa’yı sollayacak!

Akman Yengin Tekel’in sigara bölümünün özelleştirilmesiyle ilgili 26-28 Eylül tarihleri arasında Londra’da düzenlenen “roadshow“un ardından üçüncü kez görücüye çıkarılan Tekel ihalesinde şartname satışı başladı. Son teklif verme tarihi olan 25 Ocak’a kadar şartname satışının süreceği, firmaların bu tarihe kadar son tekliflerini vermeleri gerektiği açıklandı. Tekel’in sigara bölümünün özelleştirmesinin bütçeye 1.5-2 milyar dolarlık kaynak yaratacağı tahmin ediliyor. Tekel’in İstanbul, Tokat, Samsun, Bitlis, Adana ve Malatya’daki altı fabrikası da Tekel’le birlikte blok olarak satılacak. Güçlü adaylarİhaleyle ilgilenen firmaların başında JTI (Japan Tobacco International), BAT (British American Tobacco) ve KT&G (Korea Tobacco and Ginseng Corporation) var. Bir başka dünya devi sigara üreticisi IT’nin (Imperial Tobacco) ise İspanya’da girdiği ihaleye yoğunlaşması nedeniyle Tekel’e talip olacağı düşünülmüyordu. Ancak, kısa bir süre önce IT Türkiye Genel Müdürü Axel Peters, konuyu halen incelediklerini, yatırım kriterlerine uyması durumunda ihaleye girebileceklerini açıkladı. Philip Morris Sabancı ise Türkiye pazarında halihazırda yüzde 43’lük bir paya sahip olduğundan rekabet yasası gereği ihale dışında kaldı. JTI, Türkiye pazarında yüzde 10’luk bir dilime sahip, JTI’ı yüzde 8 pazar payıyla BAT izliyor. KT&G’nin Türkiye’de henüz satışı olmamasına rağmen Türkiye pazarına ilgisi sürüyor. Firma 3 sene önce İzmir’de fabrika yatırımı kararı almış, ancak yatırım kararını ertelemişti.Bunun yanında ihaleye bazı yabancı fonlarla birlikte yerli yatırımcıların girmesi de gündemde. Bu çerçevede ihalenin kıran kırana geçmesi bekleniyor. Ancak gelişmekte olan piyasalardaki büyüme hedefleri çerçevesinde ihalede en güçlü alıcıların JTI ve BAT olduğu konuşuluyor. Sürpriz yerli alıcılarİhaleyle ilgilenen yerli firmaların başında ise, Tekel’le ilgilendiklerini resmi olarak açıklayarak sürpriz yapan Doğan grubu geliyor Ayrıca Bakkallar ve Bayiler Fedarasyonu’nun yanı sıra Limak’ın da ihaleyle ilgili olabileceğine dikkat çekiliyor. Tekel’in sigara bölümünün özelleştirilmesi durumunda, Tekel 2000, Tekel 2001, Samsun, Maltepe gibi sigara markalarının üretimini ihaleyi alan özel firma üstlenecek. Tekel’in en güçlü markası olan Tekel 2001’in pazar payı tek başına yüzde 14.5, Tekel’in toplam pazar payı ise yüzde 34. İhaleye oldukça sıkı hazırlandığı […]