Kategori Genel

Hatırlayanlar, hatırlamayana hatırlatıyor

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Trabzon İl Jandarma Komutanlığı eski Asayiş Şube Müdürü Ali Oğuz Çağlar da, Hrant Dink’i öldürmek için plan yapıldığı bilgisinin dönemin alay komutanı Albay Ali Öz’e iletildiği halde işlem yapılmadığını söyledi. Dink’in öldürülmesinden sonra Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın açtığı soruşturmalar sırasında ifadesinin alınmadığını belirten ve tanık olarak ilk kez ifadesi alınan emekli Kıdemli Binbaşı Çağlar, “Cinayetin işlenebileceği ile ilgili bilgiler Albay Öz’e ulaştırıldı. Ancak komutan önemsemediği için veya bilerek ya da bilmeyerek yapması gereken görevi yapmamıştır” dedi. Çağlar’ın, 25 Kasım 2005 tarihinden Eylül 2007’e kadar Asayiş Şube Müdürü olarak Trabzon’da görev yapmasın karşın, Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı müfettişlerince bilgisine hiç başvurulmadığı da böylece ortaya çıkmış oldu.İlk kez suikastın sanıkları arasında yer alan jandarma muhbiri Coşkun İğci’nin dile getirdiği iddia daha sonra Ali Öz’ün emrindeki askerler Okan Şimşek ve Veysel Şahin tarafından da mahkemede anlatılmıştı. Daha sonra dönemin İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız da benzer ifadeyi vererek Ali Öz’ü suçlamıştı. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin iddialar üzerine yaptığı ön inceleme raporu sonunda Trabzon Valiliği’nin hakkında soruşturma izni verdiği Albay Öz ise geçen günlerde konuyla ilgili “tanık” sıfatıyla alınan ifadesinde iddia edilen konuları hatırlamadığını iddia etmişti. Ali Öz’ü suçlayan ifadeler gerçek Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink öldürüldüğünde Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı’nda kıdemli binbaşı rütbesiyle asayiş şube müdürü olarak görev yapan Ali Oğuz Çağlar, bugün (25 Temmuz) Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak ifade verdi. Başçavuş Okan Şimşek ve Uzman Çavuş Veysel Şahin’in, Hrant Dink’in suikastıyla ilgili “görevi ihmal” iddiasıyla Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davasında ifadesi alınan Ali Oğuz Çağlar, sanık askerlerin 2006 yılı Temmuz ayında suikastla ilgili bilgileri edinip üstlerine ileterek görevlerini yaptıklarını söyledi. Başçavuş Şimşek ve Uzman Çavuş Şahin’in ilk ifadelerini yalanlayarak mahkemeye verdikleri ifadelerinin gerçek olduğunu belirten Çağlar, “Her ne kadar daha önce İl Jandarma Komutanının baskısı ile yalan yanlış ifade verseler […]

Roma kalıntılarının alt geçitte ne işi var?

Görkem Kızılkayak Halk arasında battı-çıktı olarak adlandırılan motorlu araç alt geçitleri, belediyelerimizin özellikle büyük kentlerin trafik yükünü hafifletmek için ürettikleri çözümlerin başında geliyor. Ama bu geçici çözümler Türkiye gibi “toprağı” inanılmaz zenginlikteki ülkelerde sorun yaratıyor. Bunun en son ve çarpıcı bir örneği bugünlerde İzmit’te yaşanıyor. Kent merkezinden geçen D-100 karayolunda, eski SEKA fabrikası önünde devam eden alt geçit inşaatında uzun süredir Roma İmparatorluğu dönemine ait kalıntılara rastlanıyor. Bu buluntular, imparatorluğun Anadolu’daki tek başkenti olan Nikomedia kentinin kalıntıları. Kentin ve imparatorluğun bilinmeyen tarihine dair bilgiler içeriyor. Ancak ne bu kalıntıların ne olduğunu anlamaya çalışan, ne de bölgede çalışan inşaat makinelerine “dur” diyen bir yetkili var. Kalıntıların, İzmit’in Roma Dönemi’nde altın çağını yaşamasını sağlayan İmparator Diokletianus dönemine tarihlendiğini belirtiliyor. Bunu belirtenlerse ne arkeolog, ne bilim adamı ne de bir resmi yetkili. Ama kültür mirasımıza bu gurupların hepsinden daha saygılı ve meraklı olan iki gönüllü: İzmit’te ilgili tarihi yayınlarıyla tanınan F. Yavuz Ulugün ve Muhittin Bakan. Ulugün ve Bakan’ın verdiği bilgileri, 1940’lı yıllarda eski SEKA Fabrikası arazisinde yapılan arkeolojik çalışmaların sonuçları da destekliyor. Buna göre çıkan kalıntıların Nikomedia güney yönündeki iç surları ya da agoraya (kent çarşısı) olması mümkün. Ancak söylediğimiz gibi, topraktan çıkan bu şeyler, topraktan farklı bir şey olarak algılanmadığı için üzerinde bilimsel çalışma yürüten Allah’ın bir kulu yok! Gerçekte, inşaat çalışmasının ilk günlerinde ortaya çıkan bu kalıntılar üzerine Kocaeli Müzesi’nin verdiği bir durdurma kararı da mevcut. Müze, Nisan 2007’de inşaatı durdurduktan sonra buluntuların bir bölümünü taşıyor. Ve durumu, konunun ilgilisi Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na bildiriyor. Koruma kurulu ise, inşaatın devam etmesinde herhangi bir sakınca görmeyerek durdurma kararını kaldırıyor. Bilimsel amaçlı herhangi bir sondaj ve inceleme yapılmadan devam ediliyor. İçinde bulunduğumuz ay bölgede arazi çalışması yapan Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) arkeologları da battı-çıktı inşaatındaki kalıntıları, tarihi kaynaklardan öğrendiğimiz Nikomedia bilgilerinin arkeolojik verilerle doğrulanması için inanılmaz bir […]

Dedegül Dağları’nın etrafında 5 gün

Mustafa Alp Dağıstanlı Kovada gölünde kıyamet kopuyordu. İlk işareti, hışımla esen rüzgar vermişti; kuzeyden karanlık bulutları sürüklüyordu. Çadırları kurmuş, ateş yakmak için etraftan odun toplamış ve kaplarımızı suyla doldurmuştuk. Cumartesi (12 Temmuz) sabahı 8 kişi İstanbul’dan üç arabayla yola çıkmış, 8 saatlik eğlenceli bir yolculukla önce Ereğli’ye varmıştık. İlk iş, Ereğli gölündeki adada biraz geç bir içkili öğle yemeği yedik. Mezeler taze ve lezizdi. Kerevit istedik, ama henüz çıkmamıştı. Biz de sudak söyledik. Bir tatlı su balığına göre gayet lezzetliydi gelen sudaklar. Deniz balıkları (tuzlu su) daha lezzetlidir. (Hakiki alabalığın ayrı bir yeri olduğunu unutmayalım tabii.) Ama çok tuzlu denizlerin balıkları da çok lezzetli değildir genel olarak. Karadeniz balıklarının Ege ve Akdeniz balıklarından lezzetli olması da bundan.Bütün denizlerin bütün balıklarını, Ege’nin çipurasını, mercanını, lipsosunu, eşkinasını büyük bir iştahla yerim ben de, ama bir karşılaştırma için Ege barbunuyla Karadeniz barbununu tatmanızı öneririm. Ege barbunu göz, Karadeniz barbunu ise damak ziyafeti sunar. Ege barbunu tartışmasız daha gösterişlidir; iridir, pasparlaktır ve dipdiri görünür. Fakat Karadeniz barbunu yayında gayet yavandır. Bir oturuşta 50-60 Karadeniz barbununu rahatlıkla yiyebilirim ben. Madem balığın lezzetinden konuşuyoruz, Salah Birsel’in bir tesbitini de aktarayım bari: “Balık ne kadar çirkinse o kadar lezzetlidir.” Bundan emin değilim ama; lüfer çirkin değildir fakat lezzetine de diyecek yoktur. Neyse… Yemekten sonra kamp için alışverişi Ereğli’de yaptık. Ve işte sonra da Kovada’ya geldik. Havanın kararmasına yakın, hafiften yağmur başladı. Biz de bir yandan ateşi yakmaya koyulduk. O arada Bünyad’ın gürleyen sesi duyuldu: “Vitooo, arabanın kapısını aç. Şehirde değilsin artık, kitlemene gerek yok dağbaşında!” Yağmur şiddetini arttırınca, her zaman tedarikli olan David bir tente çıkardı ve ateşin yanındaki iki büyük ağacın arasına gerdik. Yaz ortasında polarlarımızı ve yağmurluklarımızı giyinip üç metrelik tentenin altına 8 kişi sığındık. Yağmur sert rüzgarla birleşip kırbaç olmuştu. Yine de yılmadan rakılarımızı içip (bira içen birkaç hain vardı), ateşi besleyip fırtınanın biraz […]

Likor Fabrikası’na 415 milyon YTL

Toplu Konut İdaresi (TOKİ) iştiraki Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş tarafından gelir paylaşımı yöntemiyle tekrar satışa çıkarılan Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisinin ihalesinde, 415 milyon 750 bin YTL ile idareye en yüksek payı, Aşçıoğlu İnşaat-Ofton İnşaat-Meydanbey İnşaat-Omak İnşaat Ortak Girişimi verdi. Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisinin gelir paylaşımı yöntemiyle gerçekleştirilen ihalesinin ikinci etabını oluşturan açık artırmanın ilk aşamasının ardından kapalı teklife geçilerek, kapalı zarf usulüyle isteklilerin teklifi alındı. İhalenin ikinci oturumunda, Aşçıoğlu İnşaat-Ofton İnşaat-Meydanbey İnşaat-Omak İnşaat Ortak Girişimi, 831 milyon 500 bin YTL satış toplam geliri üzerinden yüzde 50 şirket payı gelir oranı ile 415 milyon 750 bin YTL ile en yüksek teklifi verdi. Emlak Konut GYO Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Demiröz, daha önce yaptığı açıklamada, arazinin 3 emsalden oluştuğunu ve 95 bin metrekare inşaat alanı bulunduğunu belirterek, arazide iş merkezi, ofis, büro, çarşı, çok katlı mağaza, alışveriş merkezi, otel, motel, rezidans, konaklama tesisi, sinema, tiyatro, müze, kütüphane, sergi salonu, kültürel tesisler, yönetim binaları, banka ve finans kurumlarının yer alabileceğini bildirmişti.

Erman Hoca durumu fâş etti: “Tren çıplak!”

Alper Görmüş Reklamcıların arasından sık sık fazla açık sözlü üyelerin çıkması bence normal. O kadar “yaratıcı yalan”dan sonra bir tür arınma işlevi görüyor olmalı bu itirafçılık… “Reklamcılar mutlu insanları sevmez” demişti bunlardan biri, “çünkü mutlu insanlar çok az tüketirler…” Ben, gerçeğe yakın iddiaların tıfıl reklamcılar tarafından da gerçekmiş gibi savunulabileceğine; buna mukabil gerçekle uzaktan yakından alâkası olmayan büyük iddiaların tüketiciye yedirilebilmesinin ancak kurt reklamcılar aracılığıyla olabileceğine inanıyorum. Onlara zaten “yaratıcı” reklamcı diyorlar. Bu kadar lafı neden ettim? Tabii ki, Hürriyet‘in kuruluşuyla İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan edilişinin aynı yılda gerçekleştiğine “uyanan”ve böylece Türkiye’nin en büyük gazetesine etkili bir 60. yıl tanıtımı yapma imkânı veren yaratıcı reklamcıları tebrik etmek için… Şimdi geliyorum asıl meseleye… Neyse ki treni reklamcılar anlatmıyor Hürriyet‘in insan hakları treninin maceraları her gün bir haber ve bir haber-yorumla sunuluyor okurlara. “Tren güncesi” başlığını taşıyan haber-yorum bölümü gazeteci Emel Armutçu’nun imzasını taşıyor. Tren güncesi, haliyle esas olarak trenin ne kadar “güzel” olduğunu, ne kadar işe yaradığını anlatıyor bize. Fakat Emel Armutçu’nun da hakkını yemeyelim. Günce’de, icabında trenin imajını zedeleyebilecek kimi hakikatleri de okuma imkânını yakalıyoruz ki, bu da az şey değil. Armutçu, 22 Temmuz tarihli Günce’de, bir gün önce trene binen Erman Toroğlu’nun “Aile içi şiddet” meselesine yaklaşımını öyle bir anlatıyordu ki, Hürriyet‘i hiç bilmeyen bir yabancı gazeteci kesinlikle şöyle düşünürdü: “Bu türden gazetecilerin görev yaptığı bir gazete ne cüretle böyle bir tren kaldırıyor ki?” O zavallı gazeteci kafasını kaşıyarak düşünürken önüne bir de “göbeğini kaşıyan adam”ın, “bidon kafa”nın müelliflerinin yazılarını sürsek?Konuyu dağıtmayalım, bakın Erman Hoca trene binince neler olmuş… Emel Armutçu anlatıyor (biraz uzun bir alıntı olacak, ama bilin ki hiç sıkılmayacaksınız): “Erman Hoca ile Maraton programı” “(…) Yani trenimiz giderek etkisi büyüyen gündemiyle yoluna devam ediyordu ki… Yeni bir konuğumuz geldi: Erman Toroğlu. İşte o andan itibaren her şey değişti. (…) “Demiryolcular, Toroğlu’nun gelişine o kadar sevinmişlerdi […]

Bir toplumsal baskı aracı olarak 225. madde

Hülya GülbaharAvukat, Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) Başkanıhulya.gulbahar@yahoo.com.tr Bir kadının Galata Köprüsü üzerinde balık tutmaya kalktığında başına neler geleceği, geçtiğimiz günlerde, İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir kararla öğrenildi. İddiaya göre, Gülcan Köse, 12 Haziran günü “uygunsuz kıyafetlerle” balık tutarken, çevredeki erkek balıkçıların şikâyeti üzerine gözaltına alınıp hakkında açılan davada da 5 ay hapisle cezalandırıldı. Hapis cezasını erteleyen mahkeme; polisler tarafından taciz edildiğini, karakolda psikolojik ve fiziki işkence gördüğünü söyleyen Köse’nin iddialarıyla ilgili ise herhangi bir işlem başlatmadı. Türk Ceza Kanunu’nun, “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddesinden yargılanıp ceza alan Köse’nin “hayasız” kıyafeti ise tayt ve uzun bir tişörtten ibaretti.Haberlerin gazetelerde yer almasının ardından bir grup feminist kadın, Köse’ye destek için Galata Köprüsü üzerinde, “hayâsız” kıyafetlerle bir eylem düzenledi. Yapılan basın açıklamasında tek başına bir kadının tayt ve tişörtüyle balık tutmasının genel ahlakı rencide edip hapisle cezalandırma gerekçesi yapıldığı belirtilerek, “Biz kadınlar bu kararı protesto ediyoruz. Bizler kadınların bedenleri üzerinde erkeklerin, ailenin ve devletin denetimine karşı çıkıyoruz. Bedenimiz bizimdir” denildi. Basın açıklamasında, Taksim’deki kutlamalarda cinsel saldırı suçunu işleyen erkeklere yalnızca 50 YTL para cezası verildiğini vurgulayan kadınlar, “TCK 225. madde kadınlara karşı ayrımcılık içermektedir ve kaldırılmalıdır. Nerede ne giyeceğimizin yargı kararlarıyla belirlenmesine, kıyafetlerimiz üzerindeki sözlü ve yazılı her türlü kural ve denetime itirazımız var” dedi. “Topluma Deli Gömleği Giydirilmeye Çalışılıyor” Basın açıklamasında vurgulandığı gibi aynı nedenle suçlanan erkek ve kadın sanıklara verilen çifte standartlı cezalarla bir kez daha tartışma konusu olan TCK’nin 225. maddesi ve benzer yasal düzenlemeler yapılması topluma deli gömleği giydirmeye benziyor. TCK’deki “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddenin hukuki olarak son derece tartışmalı olması nedeniyle, Köse davası daha uzun süre tartışılacak. Çünkü hayâ, edep, genel ahlak gibi kavramlar hukuk metinlerinde olmamalıdır. Bu kavramlar başta bekâret baskısı ve kadınların kılık kıyafetleri olmak üzere her yaştan her toplumsal kesimden kadının hayatının erkeklerin kontrol altında tutmak amacıyla […]

Cerrah’a yargı yolu kapalı ama Meclis ihmal var dedi

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde Hrant Dink cinayetini araştırmak üzere oluşturulan Alt Komisyon, aylardır sürdürdüğü çalışma sonucunda hazırladığı 180 sayfalık raporunu açıkladı. Alt Komisyon Başkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Bursa Milletvekili Mehmet Ocaktan, raporda, “Hem emniyet teşkilatı hem de jandarma açısından bir ihmalin, kusurun, koordinasyonsuzluğun olduğu sonucuna vardıklarını” söyledi. “Tuzak soru sorma” Alt Komisyon Başkanı AKP’li Mehmet Ocaktan, diğer komisyon üyeleri AK Parti Bingöl Milletvekili Kazım Ataoğlu, MHP İzmir Milletvekili Şenol Bal ve DSP İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş ile TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Toplantıda gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Ocaktan, “İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürünün ihmali var mı, suçluyor musunuz?” sorusunu soran gazeteciye, “Böyle tuzak sorular sorma” karşılığını verdi. Ocaktan, raporda genel bir değerlendirme yaptıklarını, ihmalleri ve kusurları tespit ettiklerini ve önerilerde bulunduklarını belirtti. Ocaktan, “Hrant Dink cinayetine ilişkin olarak jandarma hakkında soruşturma izni verildi, ancak emniyet müdürü hakkında verilmedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu yanıtlarken, raporda kişilere yönelik bir suçlamada bulunmadıklarını söyledi.“Hem emniyet teşkilatı hem de jandarma açısından bir ihmalin, kusurun, koordinasyonsuzluğun olduğu sonucuna vardık” diyen Ocaktan, jandarma ve emniyet görevlileri ile ilgili mahkeme sürecinin devam ettiğini belirterek, “Şu aşamada, bizim şu görevlilerle ilgili şu yapılmış mıdır, bu yapılmış mıdır? deme gibi bir hakkımız yok. Mahkeme süreci başlatılmasıydı, belki bir şey yapabilirdik ama şu aşamada mahkeme süreci devam ediyor” dedi. Her kademedeki sorumluların ihmali var Komisyonun hazırladığı raporda; bireylerin yaşam haklarına yönelik tehditler ortaya çıktığında otoritenin yetkisi kapsamında önlem alması yükümlülüğü bulunduğu belirtildi. Raporda ayrıca, tehlikeye karşı gerekli koruma tedbirlerini almak zorunda olan devletin, yaşama hakkına bir saldırı vuku bulması halinde etkin ve resmi soruşturma yapmasının zorunluluk olduğu da vurgulandı. Dink’e yönelik bir tehlikenin emniyet ve jandarma personelince öğrenildiği belirtilen raporda, “Tehlikenin varlığı konusunda, gerek yazılan yazının akıbetinin tam olarak araştırılmamış olması ve gereğinin yapılamamış olması, gerekse Coşkun İğci’nin İl Jandarma Komutanlığının kayıtlı bir haber elemanı […]

Eldekiler dışında kimsenin yargılanması istenmiyor

Medyakronikinfo@medyakronik.com Hrant Dink’in öldürülmesi konusunda istihbarat bilgisi bulunmasına rağmen tedbir almadıkları iddia edilen İstanbul Emniyet Müdürü Celalattin Cerrah’la birlikte sekiz polisin yargılanmasının önü yargı kararıyla kapandı. Bölge İdare Mahkemesi, sekiz polisin yargılanmasına gerek olmadığına karar verdi. 2005’te Ermeni konferansının yürütmesini durduran karara imza atan üye hâkim Sadaattin Yaman, Cerrah’ın yargılanması yönünde karşı oy kullandı. Dink ailesinin avukatlarıysa iç hukuk yolları tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidecek. Cerrah’a yargıdan koruma kalkanı Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından, İstanbul emniyetiyle ilgili inceleme başlatılmış, ilk ön inceleme raporunda dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler hakkında soruşturma izni verilirken, Cerrah hakkında izin verilmemişti. İtiraz üzerine Bölge İdare Mahkemesi kararı bozdu. Bunun üzerine yeniden müfettiş görevlendirilip ikinci ön inceleme yapıldı. Yeniden Güler’in yargılanması istendi. İtiraz üzerine üçüncü bir ön inceleme yapıldı. Bu üçüncü incelemede Güler’le birlikte Emniyet Amiri İbrahim Pala, İstihbarat Şube’de Başkomiser İbrahim Şevki Eldiven, Komiser Volkan Altnbulak ile polis memurları Bahadır Tekin ve Özcan Özkan hakkında soruşturma izni verilmesi istendi. Cerrah’la birlikte İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Bülent Köksal’ın yargılanmasına gerek olmadığı görüşü bildirildi. İstanbul Valiliği de bunu onayladı ve altı polisin Dink cinayetinde ihmalleri olduğu gerekçesiyle yargılanmasına izin verdi. Hem hakkında ön inceleme yapılanlar ve hem de Dink ailesinin itirazı üzerine dosya yeniden Bölge İdare Mahkemesi’ne taşındı. Dink ailesi Cerrah’ın da soruşturmaya dahil edilmesini istiyordu. Bölge İdare Mahkemesi bu talebi reddettiği gibi diğer polisler hakkında ‘yeterli bilgi ve belgenin dosya muhteviyatı itibariyle mevcut olmadığı anlaşıldığından’ ‘yargılamaya gerek yok’ kararı verdi.Ayetli karşı oy Bölge İdare Mahkemesi’nin ‘polislerin yargılanmaması’ yönündeki kararına mahkeme üyesi hâkim Sadettin Yaman ‘Cerrah’ın yargılanması gerekir’ diyerek muhalif kaldı. 2005’te düzenlenmek istenen Ermeni konferansının yürütmesini durdurma kararını veren İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin başkanı olan Yaman, karşı oy yazısında ayetlere atıfta bulunuldu, farklı düşüncelerin toplumda güvenle ifade edilmesi için gerekli önlemlerin alınması gerektiği ifade edildi. Karardan […]

Eski yayın yönetmeni, Milliyet’in ağzına biber sürecek!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Milliyetgazetesinin 21 Temmuz tarihli “Danıştay Muamması” manşeti, Danıştay saldırısı ile ilgili olarak zihinlerde yer eden bütün soru işaretlerini tekrarlayan ve bunlara açıklık getirmeye gayret eden derli toplu bir manşetti. Spotu şöyleydi: “Danıştay saldırısıyla ilgili davayı karara bağlayan Ankara’daki mahkeme, saldırıyı ‘dinci’ unsurların gerçekleştirdiğine hükmetti. Ancak saldırının tetikçisi Alparslan Aslan’ın Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklananlarla ilişkisi ve hazırlanan iddianame, Ankara’daki mahkemenin kararıyla 180 derece farklı…” Milliyet’in iki muhabiri, Tolga Şardan ve Gökçer Tahincioğlu haberin devamında, Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın neden Ankara’daki mahkemenin hükmettiği gibi bir “dinci” değil de bir “Ergenekoncu” olabileceğine dair 10 soru sorup cevaplarını veriyorlardı. Milliyet’in katettiği mesafe Danıştay davasının görüldüğü mahkemenin, Ergenekon soruşturmasının bitmesini beklemeden verdiği “Alparslan Arslan dincidir, saldırıyı bu saikle gerçekleştirmiştir” hükmü basındaki köşe yazarlarının bir bölümü tarafından eleştirilirken, bir bölümü tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Haber sayfalarından ise mahkemenin kararını aktarırken, hiç değilse bu arka plan bilgisiyle aktarmaları beklenirdi. Fakat birçok gazete bunu dahi yapmadı ve katilin Ergenekon bağlantılı olabileceği kuşkusunu okurlarından gizledi. Milliyetde bu gazetelerden biriydi. Aslında, mahkemenin kararının kesinleşmesini izleyen günlerde Milliyet‘te yayımlanan bir haber, bu gazetemizin kuşkulu noktaları gizleme ve bu konuda kamuoyu yaratma çabasında öbürlerinin de önünde olduğunu gösterir nitelikteydi. Sözünü ettiğim haber Milliyet‘te 24 Şubat 2008’de yayımlanmıştı ve şöyleydi: “OĞLUMUN ERGENEKON’LA İLİşKİSİ YOK… İslamcı basını eleştiren İdris Arslan, oğlunun ‘Ergenekoncu’ olarak nitelendirilmesine karşı çıkarak, ‘Bunu söyleyenler bir yerlere yaranmaya çalışıyorlar’ dedi.” Beş ay önceki bu haberde, dünkü Milliyet’te hatırlatılan çok sayıda kafa karıştırıcı unsur hiç yokmuş gibi davranılıyor, bunlar okurdan saklanıyor (o zamanlar Milliyetokurları bunların hiçbirini duymamıştı), okurların Danıştay katilinin babasının hiçbir delil göstermeksizin öne sürdüğü bir iddiaya sorgusuz sualsiz inanmaları isteniyordu. Milliyet‘in beş ayda geldiği mesafe hiç küçümsenecek gibi değil. Geç olsun, güç olmasın deyip geçeceğiz ama bir noktayı hatırlatmamak olmaz. Gazetenin başında Sedat Ergin değil de eski yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz olsaydı, gazetenin bu mesafeyi kat etmesi gene imkânsız […]

Likör Fabrikası’nı sattırmayacaklar!

Duygu Sipahioğlu – Esra Söylemez Mecidiyeköy’ün ortasında yeşillik kalmış tek yer olan eski Likör Fabrikası’nın gelir paylaşımı yöntemiyle satışının ikinci aşaması olan açık artırma Temmuz’da gerçekleştiriliyor. Ancak satış işlemine başından beri karşı olan CHP Şişli İlçe Başkanı Dursun Çaltı, satışı engellemeye kararlı. Çaltı bu amaçla arazinin imar planı değişikliğine karşı 6 Haziran 2008’de açtığı davaya ek olarak satışın gerçekleştirilmesinden sonra da iptal davası açmaya hazırlanıyor. Dursun Çaltı, arsanın kültür ağırlıklı bir yeşil alan olarak geliştirilmesi yerine konut ve iş merkezi haline dönüştürülmesi fikrine; asırlık ağaçların önemi, bölgede kalan tek yeşil alanı olması ve fabrika binasının mimari değer taşıması nedenleriyle karşı çıkıyor. Arazi üzerine iş merkezi inşa edilmesiyle Mecidiyeköy’deki gürültü kirliliği ve otopark sorununun büyüyeceğini savunan Çaltı, satışın bölgeye büyük zarar vereceği kanısında. Satış isteğinin altında “sadece para kazanma derdi” olduğunu vurgulayan Çaltı, araziye iş merkezi inşa etmek isteyenlerin yalnızca gösteriş, göz boyama ve para kazanma kaygılarıyla hareket ettiğini, estetik, kültürel mirasın korunması ve halkın rahatı gibi dertleri olmadığını ısrarla vurguluyor. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştıklarını ve şişli bölgesinde anketler yaptıklarını anlatan Çaltı, çıkan sonuçlara göre halkın büyük bir çoğunluğunun da satışı onaylamadığını söylüyor. Çaltı, satışın gerçekleşmesi durumunda bu satışın kamu yararına olmadığına dair ikinci bir dava açmayı planlıyor Bu arada Likör Fabrikası arazisi Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile CHP İlçe Başkanlığı arasında da ciddi bir çatışmaya neden olmuş durumda. Çaltı, Sarıgül’ün kendisine dört parçalık bir tazminat davası açtığını belirterek, “Bu alanı koruması gereken asıl kişi olan Mustafa Sarıgül, Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ ile işbirliği yaparak bölgede rant yaratılmasına yardımcı olmayı tercih ediyor” sözleriyle Sarıgül’ü eleştiriyor. Mustafa Sarıgül’ün. Çaltı’nın radyo konuşmalarında kendisine yönelik ifadelerinin hakaret niteliği taşıdığını öne sürerek açtığı tazminat davaları konusundaki sorularımızı Şişli Belediye Başkanı Sarıgül yanıtsız bırakıyor. Likör Fabrikası arazisinin satışı 24 Temmuz’da tamamlansa bile bu konudaki tartışmalar ve hukuki süreç daha uzun süre devam edecek gibi […]

Doğru tercih hayat kurtarır

İnan Parlak Yoğun ve stresli bir öğrenim yılından sonra üniversite adayları ÖSS’ye girdi ve ardından tercih zamanı geldi. Adaylar şimdi de tercih sürecinde üniversitelerini, bölümlerini ve ilerdeki mesleklerini seçmeye çalışıyorlar. Biz de bu süreçte adayların nelere dikkat etmesi gerektiğini, tercihlerde nelerin değiştiğini, üniversitelerini nasıl seçip neler yapmaları gerektiğini İstanbul Bilgi Üniversitesi Yaşam İçin Tercih Günleri’nde üniversite adaylarına danışmanlık yapan Sait Gürsoy’la konuştuk. Gürsoy, bu yıl kontenjanların yaklaşık 152 bin arttığına, ayrıca lisans programları için barajın 185 puandan 165 ‘e çekildiğine, ön lisans programları için de 165 puandan 145’e düşürüldüğüne dikkat çekerek, bu artış nedeniyle adayların hangi puan türünden tercih yapacaklarsa o puan türünden genel başarı sıralamasıyla tercih etmek istedikleri bölümün son öğrenci sayısını karşılaştırması gerektiğini ifade ediyor. “Başarı sırası 30 bin olan bir aday, tercihlerine 25 binden başlar, 60 bin’e kadar getirebilir.” diyen Gürsoy, adayların bu yelpazeyi geniş tuttukları oranda kazanma şanslarının da artacağını söylüyor. Ayrıca kontenjanların artırılması ve barajların düşürülmesi nedeniyle vakıf üniversitelerine girmek için lisans programlarında 165 ve üstü, ön lisans programlarında da 145 ve üstü yeterli oluyor. 4 yıllık olmazsa, 2 yıllık Meslek lisesi mezunları, liseyi bitirdikten sonra direkt olarak 2 yıllık programlara sınavsız geçiş hakkını kullanarak girebiliyorlar ancak normal liselerden mezun olanlar sınava girip üniversiteyi kazanmak zorunda. Sait Gürsoy, adayların 4 yıllık bir yere girememelerin durumunda 2 yıllık yerleri tavsiye ediyor zira aday, 2 yıllık bir meslek yüksek okulunu bitirdiğinde, dikey geçiş sınavıyla 4 yıllık bölümlere geçebiliyor. Ayrıca tercih yaparken 4 yıllık ya da 2 yıllık bir sınırlama bulunmuyor yani adaylar sıralamalarında hem iki yıllık hem 4 yıllık bölümlere birlikte yer verebiliyorlar. Adaylar için bazı önemli noktalar Üniversite adaylarının tercih yaparken dikkat etmesi gereken bazı noktaları Sait Gürsoy şöyle sıralıyor: – Adaylar tercih sıralarına ve puan durumlarına göre üniversitelere yerleştiriliyorlar. Ama iki adaydan düşük puan alan tercihini birinci sıraya yazarsa, yüksek alan tercihini son sıraya yazsa […]

Suna Pekuysal; Yarım asırlık tiyatro emektarı

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde kalça kemiğini kırdıktan sonra ameliyata alınan ve daha sonra yoğun bakımda tutulan tiyatrocu Suna Pekuysal, kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. Asıl adı Suna Belener olan Suna Pekuysal, 24 Ekim 1933 yılında İstanbul’da doğdu. Pekuysal, İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan ve Bale Bölümü’nde öğrenim görürken, 1949 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümünde Kadri Ögelman’ın “Artist Aranıyor” adlı oyunuyla ilk kez sahneye çıktı. Aradan üç yıl geçtikten sonra, 1952 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu drama bölümü kadrosuna geçti. 1964 yılında tiyatro sanatçısı Ergun Köknar ile evlendi. 1973 doğumlu Sait Ali isimli bir oğlu olan sanatçı, tiyatronun yanı sıra televizyon ve sinema filmlerinde de rol aldı. 1984 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmeye başlanan, Ekrem Reşit Rey’in 1933 yılında kaleme aldığı, Cemal Reşit Rey’in bestelerini yaptığı ve Haldun Dormen’in sahneye Koyduğu “Lüküs Hayat” operetindeki rolünü Zihni Göktay ile birlikte 14 yıl süreyle aralıksız oynadı. Büyük bir başarı kazanan ve yediden yetmişe her yaştan seyirciye nostalji yaşatan Lüküs Hayat”ın ardından emekli olan sanatçı, Şehir Tiyatroları’nda Joseph Kesselring’in yazdığı ve Çetin İpekkaya’nın yönettiği ”Ahududu” adlı oyunda konuk sanatçı olarak rol aldı. Adı her zaman Türk tiyatrosunun en iyileri arasında anılan sanatçı, 1979 yalında Fakir Baykurt’un uyarlaması olan “Tırpan”daki rolüyle 1980 Avni Dilligil ve Ulvi Uraz ödüllerini, “Lüküs Hayat”taki rolüyle de 1986 Sanat Kurumu ve 1987 İsmail Dümbüllü ödüllerini kazandı. Birçok televizyon reklamı ve dizisinde, rol alan Pekuysal, 54 yıl Şehir Tiyatroları’nda görev yaptıktan sonra, 24 Ekim 1998’de Şehir Tiyatroları’ndan emekli oldu. Yarım asırdan fazla süredir devam eden sanat yaşamı boyunca 250’den fazla oyunda, 100’e yakın da sinema filminde rol aldı. Ödülleri ”1980 Avni Dilligil Ödülü (Tırpan), 1980 Ulvi Uraz Ödülü (Tırpan), 1986 Sanat Kurumu Ödülü (Lüküs Hayat), 1987 İsmail Dümbüllü Ödülü (Lüküs Hayat), 1998 Afife Tiyatro Ödülleri-Nisa Serezli Aşkıner ”Yaşam Boyu Başarı Ödülü”, 2000 Belkıs Dilligil Onur Ödülü, 2001 38. Antalya Altın Portakal […]

Bikini sansürü var mı yok mu?

Eren Bircan Geçtiğimiz pazar günü yani 20 Temmuz 2008’de, Vatan, Milliyet, Kanal D Haber, Cumhuriyet ve diğer birçok yayın organı, Bursa Osmangazi’de Sukay Park’ta bikini yasağı uygulandığı haberini verdi. Çıkan haberlerde Osmangazi Belediyesi tarafından yaptırılan ve açılışına Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Sukay Park’ta bikini ile gezilmesinin yasaklandığı belirtildi. 17-19 Ekim tarihlerinde yapılacak olan 2008 CableWakeboard Avrupa Şampiyonası’nın bu uygulamayla tehlikeye girdiği söylendi. Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe’nin karara saygı duyduğu, Bursa CHP Milletvekili Kemal Demirel’in ise tepkili olduğu ve bu konuyu TBMM’ye taşıyacağı da haber metinlerinde yer aldı. Haberin çıkış kaynağı ise Hürriyet Gazetesi yazarı Cengiz Semercioğlu oldu. 19 Temmuz’da yayınlanan yazısında Semercioğlu, antrenmana giden bayan sporcuların bikini üstüyle gezdiklerinde tişört giymeleri için uyarıldığını ve buna maruz kalan bir arkadaşının olduğunu yazmıştı. Bu mantığın gericilik olduğunu söyleyen Semercioğlu, Wakeboard Şampiyonasının bu mantıkla yürütülemeyeceğini de yazısında vurguladı. Semercioğlu olayı yaşayanlardan birinin arkadaşı olduğunu belirterek kimsenin bu haberi yalanlamaya kalkışmaması gerektiğini de söylüyordu. Vatan, Milliyet, Cumhuriyet haberin altına imza atmazken, Kanal D Haber’in internet sitesinde haberin altına (Doğan Haber Ajansı) DHA imzası atıldı. Cumhuriyet gazetesi “tesislere kadınların bikini ile girmesi yasaklandı.” derken, Milliyet, Vatan ve Kanal D, haberi aynen şu şekilde veriyordu; “Bursa’nın AKP’li Osmangazi Belediyesi’nce yaptırılan kablolu su kayağı tesisi Sukaypak’ta, kadınların bikini ile gezmesini yasaklayan karar tepki ile karşılandı” Ağız birliği yapar gibi aynı haberin aynı cümlelerle yazıldığı metinlerden anlaşılıyor ki haber metnine dahi dikkat edilmemiş çünkü tesisin adı Sukaypak değil Sukay Park.. Tesis işletmecisi: Yasak yok, sınırlama var! Sukay tesis işletmecisi Nuri Çevik, haberin çarptırıldığını bikini yasağı gibi bir durumun söz konusu olmadığını söylüyor. Tesislerde kafe ve restoran bölümlerinin olduğunu bu alanlarda sadece kadınların bikiniyle değil erkeklerinde üstsüz olarak geldiğinde de uyarıldığını belirten Çevik, bunu restoran ve kafelerde deniz kıyafetleri ile gezilmesinin hoş olmayacağı ve bazı kişilerin bundan rahatsız olabileceği görüşüne dayandırıyor. Çevik ayrıca su kayağı yapan bayan sporcuların […]

Bir tek komutan “hatırlamıyor”

Medyakronikinfo@medyakronik.com İçişleri Bakanlığı”nın yürüttüğü soruşturmada, Hrant Dink suikastını bildiği halde işlem yapmamakla suçlanan ve Trabzon Valiliği”nin hakkında soruşturma izni verdiği Albay Ali Öz, Trabzon 2”nci Sulh Ceza Mahkemesi”nde görülen görevi ihmal davası kapsamında “tanık” olarak ifade verdi. Dönemin Trabzon İl Jandarma Alay komutanı olan Öz, Trabzon”da görülen davada, “Aldığımız istihbaratı üstlerimize ilettik” diyen astsubay Okan Şimşek ile uzman çavuş Veysel Şahin”i yalanladı. “Bu konuda bana resmi olarak düzenlenen bir evrak, bir belge geldiğini hatırlamıyorum. Şifaen bildirildiğini de hatırlamıyorum” diyen Albay Öz, ayrıca Dink cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanan Yasin Hayal’i de tanımadığını söyledi. Yine hatırlamadı Hakkında yürütülecek soruşturma sonunda sanık olup olmayacağı kesinleşecek olan Albay Ali Öz’ün, Agos Gazetesi”nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili, Trabzon’da görülen görevi ihmal davası nedeniyle Bursa Adliyesi’nde tanık olarak talimatlğ ifadesi alındı. Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi”nde “görevi ihmal” suçlamasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin mahkemede önceki ifadelerini yalanlayarak komutanları Albay Öz’ü suçlamıştı. İstihbaratçı askerlerin mahkemede, “Biz aldığımız istihbaratı üstlerimize ilettik” demesi üzerine Albay Öz de mahkemece tanık olarak ifade vermeye çağrılmış ancak gitmemişti. Mahkemenin verdiği talimatlı ifade alınması kararı uyarınca bugün (21 Temmuz) Bursa’da Ali Öz’ün tanık olarak ifadesi alındı.Öz’ün Bursa 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde ifadesinin alınması sırasında Dink ailesinin avukatları Ergin Cinmen, Hakan Bakırcıoğlu ve Ergin Türsoy da hazır bulundu. Yaklaşık 2 saat boyunca avukatların yönelttiği soruları da yanıtlayan Öz, emrindeki askerlerin kendisine yönelik suçlamaların kabul etmedi. Cinayet öncesi Alay Komutanı olarak görev yaptığı Trabzon’da, yapılan istihbarat toplantısı sırasında, iddia edildiği gibi konunun kendisine sözlü olarak aktarıldığını hatırlamadığını öne süren Albay Öz, “Veysel Şahin ile Okan Şimşek”in anlattıklarıyla ilgili herhangi bir bilgim olmadı. Toplantıda herhangi bir şekilde söylenen konu gündeme gelmedi. Ben hatırlamıyorum. Öyle bir istihbari bilgi ellerine geçmiş ise bu işin kursunu gören Şahin ve Şimşek ne yapabileceklerini bilmeleri […]

“Ha Ümraniye ha Eskişehir, ne fark eder?”

Alper Görmüş Danıştay saldırısının bir “dinci” saldırı değil de “Ergenekon eylemi” olduğu tespiti, hiç kuşkusuz Ergenekon savcısının en önemli iddiası. (Deniz Baykal dahi “eğer böyleyse, bu her şeyi değiştirir” dedi; düşünün artık.) Geçen hafta bu sayfalarda yayımlanan “Cumhuriyet’teki çok ilginç editör yazısı…” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi bu iddia esas olarak şu iki temel argümana dayandırılıyordu: Birincisi: Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan bu eylemden önce gerçekleştirilen Cumhuriyet gazetesine bomba atılması eyleminin de failiydi; bu, yargı kararıyla da kesinleşmiş bir bilgiydi.İkincisi: Cumhuriyet’e atılan el bombaları, bu eylemden bir ay kadar sonra Ümraniye’de ele geçirilen “Ergenekon bombaları” ile aynı kafiledendi. Geçen haftaki yazımdan bir paragraf daha:“Bu ikinci veri, birincisi gibi yargı kararına bağlanarak kesinleşmiş değildi. Fakat defalarca tekrarlandığı halde hiçbir şekilde tekzip edilmemişti. Üstelik ‘Ergenekon’a soğuk’ gazetelerde de bilginin doğru olmadığı yönünde hiçbir haber çıkmamıştı; onlar bilgiyi görmezlikten geliyor, fakat ‘yanlış’ da demiyorlardı.” Konuya uzun süre ilgisiz kalan Cumhuriyet, geçen hafta bugün (14 Temmuz) gazetenin genel yayın yönetmeninin yazısıyla konuya bir girdi, pir girdi. Yazının ardından gazetede peşpeşe yayımlanan haberlere göre, Cumhuriyet‘e atılan bombalar Ümraniye’deki Ergenekon bombalarıyla değil ama Eskişehir’dekilerle irtibatlıydı.Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız, 14 Temmuz’daki yazısında bu hususu saptıyor, fakat kalemini “Eskişehir irtibatı”nı değil, “Ümraniye irtibatsızlığını” vurgulamak için kullanıyordu. Ümraniye bombalarıyla Cumhuriyet‘e atılanlar arasında bir bağ olup olmadığı konusu o kadar karıştı, işin içine o kadar çok “kafile, model, seri” vb. kavramlar girdi ki, anlaşılan neyin ne olduğunu bu hafta açıklanacak olan iddianamede öğrenebileceğiz ancak. O nedenle, işin bu faslını geçiyorum. Eskişehir de “Ergenekon” değil mi? Ben bugün burada, bugünkü Cumhuriyet’te tam bir sayfaya yayılan “bombalar” haberinin başka bir noktasına temas etmek istiyorum. İbrahim Yıldız’ın geçen hafta kaleminin bütün gücünü “Ümraniye bombalarıyla bize atılanların ilgisi yok”a ayırması, buna karşılık “Eskişehir’de ele geçirilen bombalar, bize atılanların aynı”yı öylesine geçerken söylemesi birçok köşe yazarı tarafından eleştirilmişti. Öyle ya, sonuçta Ümraniye üzerinden olmasa […]

Küçük’ün büyük kara kutusu

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Ergenekon operasyonunun son gözaltısı Kütahya’da gerçekleşti. Polis, hiçbir askeri geçmişi olmadığı halde Veli Küçük’ün, “muhbir” sıfatıyla ordu camiasına soktuğu Yalçın Tanfer’i gözaltına alarak sorgulanmak üzere İstanbul’a getirdi. Dolandırıcılık suçundan dolayı girdiği cezaevinden geçen yıl tahliye olduğu öğrenilen Tanfer’in ne gerekçeyle gözaltına alınıp sorgusunda neler anlatacağı henüz bilinmese de, “sırlarla dolu” geçmişinde generallerden albaylara, emniyet müdürlerinden aşiret reisi milletvekillerine ve hatta eski başbakanlara dek birçok isim yer alıyor. Kendisini Özel Harp Dairesi’nden emekli general ve özel istihbarat Güneydoğu sorumlusu olarak tanıtarak yıllarca Güneydoğu Anadolu bölgesinde faaliyet gösteren Yalçın Tanfer’in basına yansıyan ve kimisiyle arasında husumet de bulunan “üst düzey tanıdık” listesindeki isimler: Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Tuğgeneral İsmail Evcil, Albay Erdal Sarızeybek, korucubaşı eski milletvekili Sedat Edip Bucak, eski Başbakan Tansu Çiller, eski emniyet müdürü Kemal İskender… Emekli Albay Sarızeybek’in kitabında geçti Yalçın Tanfer’le ilgili en ayrıntılı bilgiler emekli Albay Erdal Sarızeybek’in yazdığı “Ya Gazi Paşa Duyarsa” isimli kitapta geçiyor. Kitabında Tanfer’le 2003 yılı ağustos ayında Şanlıurfa’da alay komutanı olarak göreve başladığında Tuğgeneral İsmail Evcil’nin vasıtasıyla tanıştığını belirten Sarızeybek, “Bana Urfa’daki aşiretleri barıştırmak üzere Genelkurmay tarafından görevlendirildiğini söyledi” diye yazdı. Kitapta anlatılanlara göre, Sarızeybek ve Tanfer 11 Eylül 2003 günü birlikte köylere giderek Türk kökenli Karakeçili aşiretinin aralarında kan davası bulunan ailelerini barıştırma girişiminde bulunur. Neden bilinmez Tanfer’den şüphelenen Sarızeybek, onun geçmişini araştırınca ilginç şeylerle karşılaşır. İlginç geçmişine rağmen Tanfer öyle kişilerle ilişkilidir ki bir bakıma Sarızeybek’in emekli edilerek ordudan uzaklaştırılmasına neden olan olaylar zinciri de başlamış olur. Her taşın altında Veli Küçük Sarızeybek’in kitabında anlattığına göre Tanfer’in jandarma ile tanışıklığı 1980’li yıllara, Veli Küçük’ün Mardin Nusaybin’de binbaşı rütbesi ile tabur komutanlığı yaptığı yıllara dek uzanıyordu. 1980’li yıllardan itibaren, Veli Küçük’ün yanısıra pek çok üst düzey komutanı tanıdığını söyleyerek ortalıkta dolaşan ve kendisini “Özel İstihbarat Güneydoğu Sorumlusu” olarak tanıtan bu şahıs neyin nesiydi? Tanfer ile Albay Sarızeybek’i tanıştıran kişi […]

İlber Ortaylı: “Uydurmak için de zeki ve bilgili olmak şart”

Gökhan Tan Prof. Dr. İlber Ortaylı, meslektaşı Dr. Filiz Çağman’ın emekli olduğu 2005 yılında beri Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü görevini yürütüyor. Ortaylı, göreve geldiği ilk günlerden beri, çoğu zaman sohbetlerde ve nadir de olsa yazılarında, Topkapı Sarayı’yla ilgili haber yazan basın mensuplarının bilgisizliğinden yakınıyordu. Tarihçi, özellikle Haziran 2006’da yılında “Kaşıkçı Elması’nın da çalınmış olabileceği”ni yazan Uğur Dündar’ın ve bu yazıyı bir ihbar kabul ettiğini söyleyen dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un tavrından çok rahatsız olmuştu. Sabah gazetesi 17 Temmuz’da, Yeşim Salkım’ın Sepetçiler Kasrı’nda çekilen klibi için Sultan İbrahim’in tahtının özel izinle Topkapı Sarayı’ndan getirildiğini bildiren bir haber yayınmıştı. Haber, birçok gazetenin internet sitesi tarafından da aynı şekilde kullanılmıştı. Basının, sorgulamadan kullanmakta sakınca görmediği bu haber üzerine Topkapı Sarayı’nı aramış ve Sabah gazetesinin haberinin asılsız olduğunu ortaya çıkarmıştık.Basın mensuplarına, klip çekiminde kullanılmak üzere Topkapı Sarayı’ndan taht getirildiği yönünde bir bilgi verilmediği, yine telefonla ulaştığımız Yeşim Salkım’ın menejeri tarafından da yalanlanmıştı. Bu durum üzerine Yeşim Salkım’ın basın danışmanı, bilginin kendilerinden kaynaklanmadığını bildiren bir basın duyurusu hazırlamıştı. Sabah gazetesi ertesi gün İlber Ortaylı’ya ulaşarak, bir gün önceki uydurma haberini düzeltme girişiminde bulunmak istedi. 18 Temmuz’da yayınlanan bu ikinci habere göre tahtın sahte olduğu anlaşılmıştı. Ortaylı, “Saraydan taht çıkar mı” diyordu. Zaten Sultan İbrahim’e özel bir taht da yoktu, bütün padişahlar aynı tahtı kullanmıştı. Sabah gazetesi bu ikinci haberde, tahtın özel izinle çıkarıldığı bilgisine nasıl ulaştığını da elbette açıklayamıyordu. İlber Ortaylı’nın habere isyan etmesinin tek nedeni de tahtı meselesi değildi. Sultan İbrahim’in adının önüne “deli” lakabının takılmasını terbiyesizlik, saygısızlık olarak yorumluyordu. Ortaylı o gün, bir de yazılı açıklama yapacağını belirtmişti. O açıklama Milliyet Pazar ekindeki köşesinde dün yayınlandı. Tarihçi, taht hadisesini anmamakla birlikte, birkaç haber örneğinde “uydurmak için de zeki ve bilgili olması gereken” basın mensupları ve “işkembeden atan devlet adamları”ndan yakındı. Basın mensuplarımızın müze bilgisi(Milliyet Pazar, 20 Temmuz 2008) “Müzenin yolunu bile […]

Suikastın “Öz”üne soruşturma

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmali olduğu iddia edilen dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız’la ilgili soruşturma talebine izin çıktı. Trabzon Valisi Nuri Okutan, emrindeki askerlerce de suçlanan Öz’le ilgili ön inceleme yapan İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin, “soruşturma izni verilmesi” talebine izin verildiğini açıkladı. Trabzon Valisi Nuri Okutan, yaptığı açıklamada, jandarma astsubay Okan Şimşek ile jandarma uzman çavuş Veysel Şahin’in, görevi ihmal iddiasıyla haklarında açılan dava kapsamında mahkemede verdikleri ifadeler doğrultusunda, Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılması konusunda kendilerine yazı geldiğini belirtti. Okutan, bunun üzerinde kendisinin konuyla ilgili müfettiş talep ettiğini ifade ederek, ”Müfettiş Trabzon’a geldi, incelemelerde bulundu ve rapor düzenledi. Raporu da daha sonra bize sundu. Biz de raporu değerlendirdik” dedi. Raporun İl İdare Kurulunda görüşüldüğünü kaydeden Okutan, ”Albay Ali Öz ve dönemin il İstihbarat Şube Müdürü Kıdemli Yüzbaşı Metin Yıldız hakkında istihbaratı gizlemek ve işlem yapmamaktan soruşturma açılmasına karar verdik” diye konuştu. Vali Okutan, ayrıca, Albay Öz, Kıdemli Yüzbaşı Yılmaz hakkında gerçeğe aykırı belge düzenlenmesi için talimat verme, İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli jandarma başçavuş G.Y, jandarma uzman çavuş Ö.A, jandarma astsubay O.Ş, jandarma uzman çavuş V.Ş. hakkında da sonradan evrak tanzim etme suçundan soruşturma açılmasına izin verdiklerini kaydetti. Okutan, soruşturma izinlerini kapsayan dosyaların yarın (21 Temmuz 2008) ilgili yerlere tebliğ edileceğini söyledi. Trabzon Valiliğince hazırlanan ve Albay Ali Öz hakkında disiplin soruşturması açılmasını kapsayan bir dosyanın da Jandarma Genel Komutanlığına gönderildiği öğrenildi.

Albay Öz’e yargı yolu açılıyor

Medyakronikinfo@medyakronik.com Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmali olduğu iddia edilen dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz ve İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız’la ilgili ön inceleme yapan İçişleri Bakanlığı müfettişleri, “soruşturma izni verilmesini” istedi. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre müfettişler, Öz ve Yıldız’ın yanı sıra, Dink’e yönelik saldırıdan önce edinilen bilgilerin yer aldığı belgeyi, saldırıdan sonra hazırlanmış gibi tanzim eden 5 jandarma görevlisi için de soruşturma izni talep etti.İstihbaratı unutmuş! Dink’in öldürülmesinde ihmali bulundukları gerekçesiyle Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılanan dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanlığı personeli Astsubay Okan Şimşek ile Uzman Çavuş Veysel Şahin’in ifadeleri sonrasında harekete geçen savcılık, iddialara konu olan Öz ile Yıldız hakkında soruşturma izni istedi. Bunun üzerine İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın onayı ile ön inceleme başlatıldı. Müfettişler, mahkemede “Dink’in öldürülmesinden önce olayla ilgili istihbarat geldiği, bu istihbaratın da Öz ve Yıldız’a bildirildiği” yönünde ifade veren Şimşek ve Şahin’in yanı sıra, Öz ve Yıldız’ın da yeniden bilgisine başvurdu.Daha önce hakkında soruşturma izni verilmeyen Albay Öz, kendisine gelen Dink’le ilgili istihbarat bilgisini unutmuş olabileceğini açıkladı.Şimşek ile Şahin, mahkeme ifadelerine benzer içerikte suçlayıcı nitelikte bilgi verdi. Öz ile Yıldız’ın, Dink’in öldürülmesinde ihmali olduğu görüşüne varan müfettişler, bu nedenle haklarında “soruşturma izni verilmesi” gerektiği kanaatine ulaştı. Sahte belge hazırlayanlar da yargılanacak Müfettişler, aynı dosya kapsamında, Dink’e yönelik saldırıdan önce edinilen bilgilerin yer aldığı belgeyi, saldırıdan sonra hazırlanmış gibi tanzim eden 5 jandarma görevlisi için de soruşturma izni istedi. Müfettişlerin hazırladığı ön inceleme raporunun ulaştırıldığı Trabzon Valiliği, mevzuata göre müfettiş raporunu İl İdare Kurulu’nda değerlendirecek ve sonuçlandıracak.Yıllık izinde olan Vali Nuri Okutan’ın müfettiş raporundaki talep doğrultusunda izin vermesi halinde, Bilecik İl Jandarma Komutanlığı’nı yürüten Albay Öz ve Yıldız’ın da aralarında bulunduğu 7 jandarma yargılanacak.Şimşek ile Şahin, Dink’in öldürüleceği konusunda, olayın azmettiricisi olarak yargılanan Yasin Hayal’in yakını Coşkun İğci’den bilgi aldıklarını anlatmıştı. Bu bilgiyi sorumlu Şube Müdürü […]

Yargıtay: “Resmi görüşü sorgulamak suç değil”

Anadolu Ajansı Eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve Alt Komisyon Başkanı Prof. Dr. Baskın Oran’ın “Azınlık Raporu” nedeniyle “Türklüğü aşağılama”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan beraatlerine ilişkin kararı onaylayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun gerekçesi açıklandı. Prof. Kaboğlu, 2004’te hazırlanan raporu basın toplantısında okurken, Kamu-Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş, raporu Kaboğlu’nun elinden alıp yırtmıştı. Kaboğlu, “fiziksel şiddete maruz kaldığı ve sözünün kesildiği gerekçesiyle” basın toplantısını yarıda kesmiş, daha sonra bu rapor üzerine Kaboğlu ve Oran hakkında “Türkiyelilik üst kimliği” önerdikleri gerekçesiyle dava açılmıştı. İddianameyi hazırlayan Ankara Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan, rapordaki “Sevr Paranoyası” kavramına atfen, “Bu raporda, azınlıklar yönünden ileri sürülen taleplerle, yurdumuzu işgal altına sokan Sevr Antlaşması’nın azınlıklara ilişkin hükümleri büyük benzerlikler göstermektedir. Böyle bir benzerlik karşısında Sevr paranoyasına kapılmanın yadırganacak bir yönü yoktur” demişti. “Özgürlük, demokratik toplum için zorunlu bir tedbir” Ankara 28. Asliye Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesinde tanımlanan “Türklüğü aşağılama” suçu yönünden Adalet Bakanlığının izin şartı oluşmadığı gerekçesiyle Kaboğlu ve Oran hakkındaki davanın düşürülmesine karar vermiş, her iki sanığın TCK’nın 216. maddesinde tanımlanan “halkı kin ve düşmanlığı tahrik” suçundan beraatine karar vermişti. Kararın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesi, beraat kararını, suçun maddi ve manevi unsurları oluştuğu gerekçesiyle bozmuş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine dosyayı görüşen Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise itirazı kabul ederek, yerel mahkemenin beraat kararını onamıştı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun onama kararının gerekçesinde, düşünce özgürlüğü ile ilgili gerek uluslararası hukuk ve gerekse ulusal hukuk alanında ayrıntılı düzenlemeler bulunduğu hatırlatılarak, bu düzenlemelerden alıntılar yapıldı. Gerekçede, bu normlar birlikte değerlendirildiğinde; özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olduğu belirtilerek, “Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için yasayla […]