Kategori Genel

Umudun adı ölüm oldu

Medyakronikinfo@medyakronik.com İstanbul Küçükçekmece’ye bağlı Kayabaşı’nda, kaçak yollardan Avrupa’ya gitmeye çalışan 13 kişinin cesedi bulundu. Bugün (30 Temmuz) boş bir araziye cesetleri atılmış olarak bulunan kaçak göçmenlerin kapatıldıkları tır dorsesinde açlık. susuzluk ve havasızlıktan boğularak öldüğü anlaşıldı. Cesetlerin bulunmasından sonra çevrede operasyon yapan polis ekmek ve su bulabilmek için çevreye dağılan Pakistan ve Burma vatandaşı 60 kişiyi gözaltına aldı. 10p kaçak da durumları kötü olduğu için hastanede tedavi altına alındı. Ölümle noktalanan umut yolculuğu Van’da önceki gün bindikleri tırla yola çıkan Pakistan ve Burma vatandaşı 138 kaçağın umut yolculuğu Küçükçekmece’de bir insanlık dramıyla son buldu. 138 kaçak yolcusuyla önceki gün Van’dan yola çıkan tır dün (29 Temmuz) saat 04.30 sularında Küçükçekmece Kayabaşı köyündeki bir göl kıyısında durdu. 13’ünün açlık, susuzluk ve havasızlıktan boğularak öldüğü kaçaklardan 10’u da fenalaşmıştı. Kaçakları tırdan indiren şoför kayıplara karışırken ayakta kalabilen kaçaklar da ekmek ve su bulabilmek için çevreye dağıldı. Çevre sakinlerinin haber vermesi üzerine olay yerine gelen polis Pakistan ve Burma vatandaşı 13 kaçağın cesetleri ile baygın haldeki 10 kaçağı buldu. Ölüler Adli Tıp Kurumu’na, durumları kötü olan kaçaklarsa hastaneye kaldırılırken, çevreye dağılan kaçakları yakalamak için bir helikopterin de katıldığı takip başlatıldı. Gün boyunca süren takip çalışmaları sonunda 60 kaçak yakalanarak, Halkalı Polis Karakolu’na götürüldü. 138 kişi oldukları belirlenen kaçakların geriye kalanlarını arama çalışmaları sürüyor. Ölenleri atmaya gelmiş Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay, olayın saat 07.30’da öğrenildiğini, emniyet güçleri ve savcılığın olay yerinde incelemelerde bulunduğunu belirterek, “13 göçmenin öldüğünü tespit etmişler. 10 göçmenin de bitap ve halsiz olduğu görülmüş. Bunlar çevre hastanelere sevk edildi. 50 civarında göçmen bölgeden toplanarak gözaltına alındı. Bir o kadar göçmenin de havadan ve karadan aramalarla toplanmasına çalışılıyor” dedi.Küçükçekmece İlçesi Kayabaşı Mahallesi Muhtarı Doğan Azat, gece saat 04.00 sıralarında bir tırın Kayabaşı Mahallesi girişindeki kırsal alana geldiğini ve bu aracın içindeki 13’ü havasızlıktan ölmüş 150’yi aşkın kaçağı araziye bırakıldığının belirlendiğin söyledi. […]

Sabah’ın haberi başlıktan spota evrim geçiriyor

Eren Bircan Sabah Gazetesi’nin 30 Temmuz tarihli sayısında birinci sayfadan verdiği bir haber, biyoloji öğretmenlerinin Darwin’in evrim teorisine yönelik fikirleriyle ilgili. Ancak “Biyoloji öğretmeni evrime inanmıyor” başlıklı haber, daha spotta, başlığıyla fikir ayrılığına düşüyor. Çünkü spottan, öğretmen adaylarının aslında yüzde 43’ünün “evrimin bilimsel bir teori olduğunu düşündüğünü”, yüzde 30’unun “kararsız kaldığını”, yüzde 16’sının ise “teoriye inanmadığını” öğreniyoruz. Haberin 18’inci sayfada yer alan devamında ise birinci sayfadaki başlık biraz yumuşar gibi oluyor: “Biyoloji öğretmeni evrime ‘mesafeli’. Fakat bu kez de haberin spotunda ve grafiklerinde işler karışıyor. Sabah Gazetesi’ne göre araştırmaya katılanların “Sadece yüzde 43’ü evrim teorisinin bilimsel bir geçerliliği olduğunu düşünüyor”. Yani Sabah’a göre “Hayır evrim teorisine inanmıyorum” diyen yüzde 16 ile “kararsızım” diyen yüzde 30, çoğunluk görüşü oluştururken, “teori bilimseldir” diyen yüzde 43, “sadece” ifadesiyle azınlıkta kalıyor. Muğla Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yard. Doç. Oğuz Özdemir tarafından, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği bölümde öğrenim gören 98 öğrenciyle yapılan ankette, deneklerin “tamamen katılıyorum”, “katılıyorum”, “kararsızım”, “katılmıyorum” ve “hiç katılmıyorum” diyerek cevaplanması istenen 5 anket sorusu yer alıyor:“Evrim bilimsel geçerliliği olan bir teoridir”, “ Günümüzde yaşayan organizmalar, evrim sürecinin ürünüdür”, “Modern insan evrim sürecinin ürünüdür”, “Eldeki veriler, evrim konusunda çelişkiler içermektedir” , “Organizmalar yeryüzünde aynı anda olmuştur” Sabah’ın haberinde, birinci sayfada “evrime inanmayan” öğretmen adayları, 18’inci sayfada “evrime mesafeli” hale geliyor, aynı sayfadaki grafik başlığında ise “Kararsızların oranı yüzde 30” vurgusu yapılıyor. Haberin başlık ve yazımı yanında grafiklerdeki çelişki de işin bir başka yönü. Araştırma sonuçlarının pasta grafiklerle verildiği haberde, pasta grafik kullanımının genellikle “toplamı 100 eden” yüzde dağılımlarını göstermek için iyi bir yöntem olduğu da göz ardı ediliyor. Zira haberde yer alan beş grafikteki pasta dilimleri görünürde yuvarlağı tamamlayarak 100 ediyor ama rakamlar pek de öyle söylemiyor. Pasta dilimleri üzerindeki rakamlar toplandığında her pasta sırasıyla 89, 104, 82, 95 ve 100 ediyor. Tabii Sabah Gazetesi’nin “boşa koyulsa doldurmayan, doluya koyulsa almayan” […]

Saldırı sanal suç duyurusu reel

Medyakronikinfo@medyakronik.com Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında faaliyet yürüten Düşünce Suçuna Karşı Girişim’e bağlı internet sitelerine yönelik hacker saldırılarıyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Sözcülüğünü Şanar Yurdatapan’ın yaptığı Düşünce Suçuna Karşı Girişim’in yürüttüğü çalışmaların yayımlandığı antenna-tr.org ve ortakpayda.org internet sitelerinin sabote edilmesiyle ilgili Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriya Öz ve Başsavcı Yardımcısıyla görüşen Yurdatapan, “Her olayın ardında Ergenekon aramak gibi bir paranoyaya kapılmamak gerektiğini düşüyorum. Gene de, arada bir bağlantı olabileceği ihtimalini de göz ardı etmiyorum” dedi. Düşünce Suçuna Karşı Girişim, dünyada ifade özgürlüğü ile ilgili mücadele veren kuruluşların şemsiye örgütü durumundaki Uluslararası İfade Özgürlüğü Kampanya Örgütü IFEX’in üyesi. Girişim, ifade özgürlüğü önündeki anti-demokratik yasaların yürürlükten kaldırılması için başka sivil itaatsizlik olmak üzere çeşitli etkinlikler düzenliyor. Örgütlü suç iddiası Yurdatapan, dün (29 Temmuz) İstanbul Beşiktaş’taki Ağır Ceza Mahkemesi’ne giderek internet sitelerine yapılan saldırıyla ilgili suç duyurusunda bulundu. Dünyada ifade özgürlüğü ile ilgili mücadele veren kuruluşların şemsiye örgütü durumundaki Uluslararası İfade Özgürlüğü Kampanya Örgütü IFEX’in üyesi olan Düşünce Suçuna Karşı Girişim’in sözcüsü Yurdatapan suç duyurusu dilekçesinde kendilerini “Sabotage TIM” olarak tanıtan kişilerin www.atabeyler.org sitesi üzerinden örgütlendiğini belirtti. Konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada sitelerinin tahrip edilmesini suç olduğunu ifade eden Yurdatapan, “Uzun yıllar aynı filmleri döne döne izlerken öğrendim ki, birçok kitlesel taşkınlık mutlaka birilerince kışkırtılıyor, körükleniyor, zemin hazırlanıyor, birilerinin ceplerine paralar konarak ortaya salınıyor” dedi.Bilgisayar korsanlarının tüm yönleriyle araştırılmasını isteyen Yurdatapan, “Atabeyler” ve benzeri odaklarla bağlantı bulunması durumunda araştırmayı Savcı Öz’ün sürdüreceğini, bulunmadığı durumdaysa başka savcının görevi devralacağını belirtti. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 244. maddesinin “Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu”nu cezalandırdığını vurgulayan Yurdatapan, kendilerini “Sabotage TIM” olarak tanıtan grubun bilişim suçu işlemiş bir örgüt olduğu için de sözkonusu suçun TCK 220. maddenin “Suç işlemek için örgüt kurma” suçuyla da bağlantılı olduğunu belirtti. “Atabeyler” internet sitesinde ‘Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır” ifadesinin yer aldığını kaydeden Yurdatapan, TCK 214. […]

Tuzla’da 101. ölüm

Medyakronikinfo@medyakronik.com Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde faaliyet yürüten Gemsan şirketine bağlı tersanede dün (29 Temmuz) meydana gelen kaza sonucu bir işçi daha öldü. Gemsan tersanesinde kompresör dairesinde işçilerin bakım yaptığı sırada meydana gelen patlamada işçilerden İbrahim Çelik başına sert bir cismin çarpması sonucu yaralanarak öldü. Tayeron işçi olan Çelik’in hayatını kaybetmesiyle şimdiye kadar kazalarda ölen tersane işçisi sayısı 101 oldu.Tuzla’daki Gemsan tersanesine bağlı Atlas Gemi taşeron firmasında çalışan İbrahim Çelik’in, dün (29 Temmuz) kompresör dairesinde bakım yaptığı sırada patlama meydana geldi. Patlamanın şiddetiyle Çelik, başına cisim çarpması sonucu ağır yaralandı. Çelik, mesai arkadaşları tarafından hastaneye götürülürken yolda hayatını kaybetti. Liman Tersane Gemi Yapım Onarım İşçileri Sendikası (Limter İş), yaptığı açıklamada TBMM Tuzla Araştırma Komisyonu’nun yeni tamamlanan raporunu anımsatarak, gerekli düzenlemeler yapılmadığı sürece raporların malumun ilanı olmaktan öteye geçemediğini söyledi. Limter-İş’in tutabildiği kayıtlara göre, Çelik bu yıl Tuzla tersanelerinde ölen 15. işçi. 41 yaşındaki makineci olarak çalışan Dinçay Tomurcuk da Ereğli’deki tersanede kalp krizinden ölmüştü. Sendikanın kayıtlarına göre şimdiye kadar Tuzla ve Tuzla dışında ölen tersane işçilerinin toplam sayısı 101 oldu.

“Hürriyet bu nedenle ‘büyük’ ve bu nedenle ‘gazete’ değil!”

Güngören’deki terör eylemi, pazar gecesi 21.00’e doğru gerçekleşti. Hürriyet‘in biraz sonra aktaracağım manşeti, onu izleyen birkaç saat içinde atılmış olmalı. Yani ortada herhangi bir resmî açıklama yoktu, tam tersine, ülkenin başbakanı bile o gece olay yerine gidip “Hemen ad vermeyin, bırakın onu savcılar versin” diyerek gerekli uyarıları yapmıştı. Fakat işte, ülkenin en etkili gazetesi bu koşullarda ertesi gün şu manşetle yayımlanacaktı: “PKK’DAN SİVİL KATLİAM… Bölücü terör İstanbul Güngören’de sivilleri hedef aldı.” Benim yaşadığım yerde, saat 21.00 civarında gerçekleşen bir olayın haberi, o gazete Hürriyetde olsa ertesi günkü gazetede yer almaz, alamaz (bir olay bekleniyorsa, gazete geciktirilir, o başka). Yani büyük şehirlerde yaşayanlar, 28 Temmuz pazartesi sabahı Hürriyet’in manşetinde yukarıda okuduğunuz manşeti gördüler. Buna karşılık biz taşralı Hürriyet okurları, gazetemizin olayı nasıl “gördüğünü” ancak 29 Temmuz salı sabahı öğrenebildik. Hayır, manşette eylemi PKK’nın yaptığına dair bir ibare yoktu. Manşet şöyleydi: “ANNE KARNINDA BEBEĞİ BİLE… Güngören’de önceki akşam art arda patlayan iki bomba 18 can aldı. Hain saldırıda ölenlerin hayat hikâyeleri yürekleri burkuyor.” Peki haberin herhangi bir yerinde ya da Hürriyet‘in herhangi bir yerinde eylemi kimin yaptığına dair bir ibare var mıydı? Hayır yoktu. Yani ne olmuşsa olmuş, gazete iddiasından vazgeçmişti. “Önyargı” mı, “ah keşke” mi? Hürriyeto manşeti neden öyle attı? Bu soruya verilmiş iki farklı cevap üzerinden konuyu tartışmak istiyorum. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Esra Arsan, Bianet.org’a verdiği demeçte şöyle diyor: “Henüz herhangi bir delil olmamasına rağmen suçlunun ‘bulunmasını’, bir örgütün ya da eylem grubunun olayı üstlenmesini veya emniyet raporlarının açıklanmasını beklemeden gazeteciler hemen yargıya vardılar. Ve birilerini de bu yargılara doğru yönlendirdiler. Yapılan haberlerde tek adres PKK olarak gösterildi. Böyle bir beklenti var gazetecilerde. Halbuki henüz daha bir yargıya varmak için çok erken. Çünkü ne olduğu araştırılmamış.” Acaba burada “önyargı” gibi nispeten hafif, insanı farkında bile olmadan yanlışa sürükleyen ve mesela bir özür dilendiğinde bağışlanabilir bir hata ile […]

Operasyon isimlerine “son nokta” operasyonu

Duygu Furuncu Kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerin sanıkları arasında yer aldığı ve siyasi kriz çıkaran Ergenekon soruşturması özellikle AKP karşıtları tarafından büyük tepki çekti, çekiyor. Ana muhalefet partisi liderinin avukatlığına soyunduğu, katı laik çevrelerin Cumhuriyet karşıtı olarak nitelediği bu operasyona en ilginç tepkiyi verenler ise milliyetçi çevrelerdi. Özellikle MHP’li cenah operasyona ve haliyle soruşturmaya, partilerinin adeta program tüzüğü haline gelen Ergenekon Destanı’nı anımsatan bu ismin verilmesine yönelik tepkiler gösterdi. Hatta MHP Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi vererek, “Polis operasyonlarına verilen Ergenekon gibi isimlerin, alaycı ve küçük düşürücü tarzda kullanıldığı ve bu isimlerin hangi birim tarafından, ne gerekçeyle verildiğini” yanıtlamasını istedi. Bakan Atalay 17 Haziran günü yazılı olarak yanıtladığı bu soru önergesinde isim uygulamasının gerekçesini, “Özellikle örgütlü suçlara yönelik gerçekleştirilen operasyonlardaki olası karışıklıkların önlenmesi, soruşturma sırasında gizliliğin sağlanması gibi tamamen mesleki ve teknik gerekçelerle operasyonlara isim verebilmektedir” diye açıkladı. Bakan Atalay daha sonra da müjdeyi verdi; artık polis operasyonlarında isim değil kod adı kullanılacaktı. Bu yeni uygulamayla kullanılacak kodlama sistemine göre önce operasyon yapan ilin trafik kodu ardından da operasyonu gerçekleştiren birimin harf veya harflerden oluşan kodu eklenecek. Son olarak da operasyonun sırasına göre numaralandırma yapılacak. Yani artık ne Ergenekon gibi siyasi rencide yaratan, ne Barbie, 40 Haramiler, Kara Melek gibi masal ve TV dünyasından aşırılmış ne de Buffalo ya da Yarasa gibi hayvanlar aleminden isimler duymayacağız. TV dünyasından, hayvanlar alemine Polisin hangi isim verildiğinde nasıl bir sansasyon toplayacağını ya da kamuoyunda nasıl ilgi çekeceğini tahmin ederek yapılan ancak çoğu zaman yaratıcılıktan uzak bu isimlerle yazılı haberler artık gazete sayfalarında olmayacak. Ya da en azından emniyet bu isimle açıklama yapmayacak. Özellikle Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde yapılan ve genelde hayvan isimleri verilen yolsuzluk operasyonlarıyla içeriğinden çok isimleriyle dikkat çeken ilginç bir literatür de geliştirilmiş oldu. Genelde operasyon düzenlenen suç örgütünün niteliği ya da suç […]

Nietzschelerin Şöleni

Modern felsefi düşünüşün şahikası 19. yüzyılda, bu düşüncenin açmazlar ve sıkıntılarını kör gözüm parmağına bir tavırla hesapsızca dillendiren heretikler de yok değildi. Modern felsefenin boş bıraktığı yahut doldurduğunu, çözdüğünü zannettiği alanlarda, halen bile sürmekte olan birtakım metafizik önkabullerle iş gördüğüne dair ilk kıvılcımlar Nietzsche tarafından çakılmıştır denilebilir. Modernitenin, ölümüne sakındığı, metafiziğin sularında işine geldiği gibi gezindiği, kendi körleşmesinin ve özgüvenin esiri olmuş bir biçimde hükümranlığını ilan ettiği dönemde Nietzsche, akranlarından, bunun bir dekadans düşüncesi olmaktan öte bir anlam ifade etmediğini bütün açıklığıyla ilk kez dile getiren “modern” felsefeci olmasıyla ayrılıyor. Felsefeyi bilginin nasıl bir şey olduğuna dair teknik, epistemolojik bir faaliyete indirgeyen ve onun yaşamla olan bağını kopartan modern felsefe, Nietzsche gibi yaşamı, ölümü ve doğayı felsefenin temel ve asli bir parçası olarak düşünen, ve felsefeyi estetik ve yaşam inşa edici teorik-pratik bir faaliyetler bütünü olarak anlayan birisini heretik olarak kodlamakta gecikmedi. Derrida ise Nietzschelerin Şöleni başlıklı derlemede yer alan makalelerinde Nietzsche’nin bu heretik, çoğul, sonsuz bir anlamlandırma ağına açılan yersiz yurtsuz yazısının izinden giderek modernitenin öncüllerine dair sıkı bir sorgulamaya girişiyor. Nietzsche dolayımında Derrida “isim, imza, metin üzerinden genel yorum politikası, otobiyografi, devletin ideolojik aygıtı olarak öğretim kurumları ve üniversite, üslup sorusu, Varlık sorusu, hakikat, demokrasi/gelecek demokrasi, adalet, Mesihçilik ve yeni Enternasyonel” gibi konuları tartışıyor. Derrida’ya göre Nietzsche’nin belli bir yoruma direnen, sürekli kendi yapısını çözen yazısı ve “Nietzsche’nin çoğul üslupları, hakikat pathosunun sözmerkezci buyruğunu kaldırır ve bu buyruğun yerine bir oyun davetini yerleştirir.”

Aşırılığın peygamberleri

Genellikle postmodernizm başlığı altında ve aşağılayıcı bir biçimde hepsi bir ve aynı yolun yolcusu diye anılan batı felsefesinin bu dört yaramaz çocuğu aslında hiç de sanıldığı gibi postmodern bir kayıtsızlık içinde değildir. Batı felsefesinin temellerini insanlığın selameti için dinamitleyen bu dört bilge birer yaşam kurucu estetisyen olarak teolojinin sahneden çekilmesiyle oluşan derin krizin nasıl giderileceğine ya da giderilip giderilemeyeceğine dair oldukça kendine özgü ve ‘can’dan yaklaşım ve çözümlemeriyle özel bir dikkati hakediyor. Aslında bir tarihçi olan Allan Megill, kendince tek bir izleğin peşinde çatallanmış yolları ifade ettiğini düşündüğü bu mahşerin dört atlısını, çoğunlukla ihmal edilmiş yaşam kurucu estetisyen yönleriyle ele alıyor. Megill, bu yaklaşımıyla, post-teolojik kriz sonrası kırarak, çözerek, parçalayarak, sökerek, koparak felsefe yapmaya ve aslında felsefeyi tekrar yaşamın kurucu bir edimi haline getirmeye niyetlenmiş bu isimlerin sınırda, kıyıda, köşede, uçlarda gezinmesinin hikmetine dikkat çekiyor. Yaşamı kendi sahihliğine, ‘olan’a iade etmenin yol açıcıları olarak bu dört bilgenin yol haritasına, bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu aşikar.

Almanya’da Sosyal Demokrasi’nin Doğuşu

Dünya siyasal tarihinde, çokça sosyalizmin zoruyla, kapitalist çılgınlığı ehlileştirmenin, ‘insanileştirmenin’ ya da daha kabul edilebilir hale getirmenin teorik/pratik yansısı olan sosyal demokrasi, bizim siyasal kültürümüz açısından neredeyse bir ufo kadar yabancı bir şeydir. Aslına bakarsanız, sosyal demokrat etiketine haiz partilerin devlet içerisindeki totaliter çetelerin avukatlığına soyunduğu bir coğrafyada bu mefhumun muhteviyatına yönelik herhangi bir fikrin olmayışı, ya da olanların da külli bir yanlış anlamayla malül olması pek de şaşırtıcı değildir. Tanıl Bora’nın bu eseri, sosyal demokrasinin ilmi temellerini dilinde tüy bitesiye anlatmaya çalışan bir kurum olan Sosyal Demokrasi Vakfı’nın İstanbul ve Ankara’da rutin hale getirdiği seminerlerin Ankara ayağının temel kavramlar, tarihsel gelişim ve ideoloji başlıklı ilk iki dersini kapsıyor. Şimdilerde sol/sosyalizm adına yapılan tartışmaların tarihsel art alanını ve sosyal demokrasi ile sosyalist fikriyatın simbiyotik ilişkisini bütün açıklığıyla gösteren Tanıl Bora, daha önceki çalışmalarında da gözlenebilen, meselelerin layıkıyla işlenmesindeki özeninden, kısa bir eğitim çalışması rehberi olmasına karşın, burada da ödün vermemiş.

Yapıbozum, pragmatizm ve siyaset: Ne alakası var?

Barış Aydın “İnsan bilincini sarıp kuşatan ve kendine göre meşru nedenleri olan binlerce durumu gözden uzak tutmuyorum. Bunlar bilincin içine kapatıldığı bir dairedir. Ancak bu daire, hareketli, canlı, dönüp duran, her dakika, her saniye, çemberini ve merkezini değiştiren bir dairedir. Böylece, bu daire içine kapatılmış ve onunla birlikte yer değiştiren tüm insan iradeleri de, her an, karşılıklı olarak, oyunun koşullarını değiştirebiliyorlar, özgürlüğü işte bu hareket oluşturuyor.”Charles Baudlaire Siyaset mefhumu, tarihin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar içeriksiz ve kifayetsiz olmamıştır. Şimdilerde tamamiyle teknik bir alan olarak kurgulanır hale gelen bu mefhum, bilimin hiper-rasyonel çözümlerinin ışığında bir yönetim bilimleri kompleksi olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, siyaset etme/yapma işi, uzmanlarca hazırlanmış ve paket haline getirilmiş ‘istikrarlı’ ekonomi politikaları, dış politika stratejileri vs., siyasetin öznesi olmaktan çok nesnesi (müşterisi) olan veya bu duruma indirgenen insanlar tarafından tüketilmeyi bekleyen birer meta olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Siyasete dair bu algı cariyken dünya üzerindeyse, yaramaz bir çocuğun ‘onu da isterim bunu da isterim’ tavrıyla sağa sola horozlanan bir imparatorluk namzetinin doymakbilmez iştahını, özellikle 3. Dünya ülkelerinde sürmekte olan din ve ırk çatışmalarını; parçalanmış kimlikler, yabancılaşmış, cemaat tipi ilişkilerde kendilerini kurgulayan, kendi kamusallarını yaratıp daha genel bir kamusal yaşamdan kopan ve dolayısıyla ötekine, başka olana karşı reflektif bir saldırgan tavır takınan, farklılığa ve kendinden olmayana tahammülsüz, otarşik ve yer yer oldukça hiyerarşik toplumsal yapıların vücuda getirdiği, akortsuz, ahenksiz, biraraya getirilemez, kaotik ve çoğu zaman şiddet düşkünü toplumların nümayişini seyreyliyoruz. Bütün bu hadiseler siyasal bir yenilenmeye olan ihtiyacı iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Peki ama nereden başlamalı?! Sorunun menşeiyle ilgilenerek mi yoksa mevcut durumdan vazifeler yaratarak mı? Biz şimdilik birinci yolu tercih etsek de, bu meselede menşe problemine yanıt vermek çok parçalı bir yapboza rahmet okutacak denli yorucu bir iş olacaktır kuşkusuz. Lâkin (biraz kestirmeden de olsa) şurası muhakkak ki, bu girişim, modernizm denen musibetle çokça iştigal etmemizi […]

Modernleşme, değişim ve başkaldırı

Modernleşme denilen hadisenin kapsamlı bir değerlendirilmesinin yanısıra mahiyetine dair kuşatıcı ve sahih bir tanımlamaya gitmenin zorluğu, bu mefhumun yer yer sarsak ve serbest stil bir pratiğin malzemesi olmasını da kolaylaştırmıştır. Her toplumun çoğunlukla koşarcasına bir yerinden yamandığı, tutunmaya çabaladığı bu süreç muazzam bir yenilik ve değişimi ifade ettiği için, bu dahil olma çabası da genellikle belirsiz ve mütereddid bir nitelik taşımaktadır. Bir diğer deyişle, Batılı aklın dünyayı dolaysız bir algının nesnesi olarak tasnife muhtaç bir kaos yığını ve doğayı da insanın ihtiyaçlarını gidermesinden öte bir değere haiz olmayan bir alet çantası biçiminde tahayyülü olarak modernleşme, küresel düzen içerisinde yaşama çabasındaki her toplumun rahle-i tedrisadından geçmesi gerektiği bir zorunluluk haline geldi. Modernleşme teorileri açısıdan özgün bir yer işgal eden İsrailli sosyolog Eisenstadt’ın burada ele aldığımız kitabı ise modernleşme sürecinde, toplumların karşılaştıkları sorunlara getirmeye çalıştıkları çözümler eksenin de ortaya çıkan farklılaşmalara ilişkin kurumsal bir yapının geliştirilmesi ihtiyacına odaklanıyor. Böylelikle kitabın temel kaygısı, “modernleşmede ‘çöküş’ ya da ‘gerileme’ durumlarının ortaya çıktığı koşullar karşısında, modernleşmekte olan ve modernleşmiş toplumların bu tür bir kurumsal çerçeveyi geliştirmelerinin altındaki koşulları anlamak” olarak karşımıza çıkıyor.

Tarihin tarihleri: Poetik bir faaliyet olarak tarih

Amed Gökçen Tarihsel anlatının ne/nasıl olduğuna dair tartışma özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir artış ve renklilik göstermeye başlamıştır. Tarihçinin anlattıklarının ‘gerçek’te olmuş olana tekabüliyeti sorunu buradaki temel tatışma konusu olarak düşünülebilir. Geçmişe dair birtakım izlerin peşinden onun sahih bir resmini, anlatısını oluşturmaya çalışan tarihçi, bütün bunları yaparken kullandığı dilin de dolayımında olduğunun farkında mıdır acaba? Geçmişin dolaysız bir resminin, ondan kalan izlere sonsuzca sadık kalarak oluşturulabileceğine dair safdil inanç, dilin burada oynadığı kurucu rolün ne zaman farkına varacaktır? Genel olarak 19. yüzyılda kurumsallaşmış mesleki konvansiyonların bu körleşmedeki etkisi ne düzeydedir? Bu türden soruları çoğaltmak mümkün olsa da meselenin aslında dil ve dolayımsız mütekabiliyet meselesi olduğu gerçeği değişmeyecektir. Hayden White, anıtsal eseri Metatarih’te, yukarıdaki soruları engel tanımaz bir cesaretle ve mesleki konvansiyonları yıkıp geçme pahasına sorarak, tarihsel anlatı kurmanın önünde sonunda, herşeyden çok poetik bir faaliyet olduğunu dile getiriyor. Ayrıca White, tarih yazma işinin hiç de öyle kolaylıkla belgelerden ya da izlerden neşet eden bir şey olmadığını, o anlatının mahiyetinin tarihçinin de bizzat içinde bulunduğu genel bir anlam ağına odaklanmayı gerektirdiğini belirtiyor. Tarihsel anlatının yapısına dair geliştirdiği genel bir teoriden hareketle tarihçinin geçmişe dair izlerden bir anlatı kurmadan önce tarihsel alanın kendisini canlandırmak için kullandığı dilsel protokolleri, eğretileme, düzdeğişmece, kapsamlama ve ironi başlıkları altında ele alıyor. Bir diğer yandan White, geçmişin her daim bir dolayımın eseri, genellikle etik ve estetik bir konumlaşın ürünü, dünyaya ilişkin belli bir algının eseri olduğu için spekülatif olan ve olmayanı ayıran epistemolojik konvansiyonlara sahip olmaktan öte bir tercih meselesi olduğunu ‘has tarihçi’lerin yanısıra Hegel, Marx, Nietzsche’ye de başvurarak gösteriyor. Tarihçinin tarih anlatırken kullandığı kuramsal malzemenin sözkonusu anlatının meşrulaştırıcısı olması üzerinden bu malzemeye ilişkin bir çözümleme faaliyetine girişme meta-tarihsel bir etkinlik olarak değerlendirilemez. Tarihçinin bir çıktı olarak tarihsel malzemeyi işlerken kullandığı kuramsal arkaplan ancak o metnin yüzeyindeki birtakım görüngülerin ifadelendirmesinden öte birşey değildir. Tarihçinin bizzat […]

“Kes-yapıştır” tarzı iddianame haberciliği yetmez

Alper Görmüş Ergenekon iddianamesinin dallı budaklılığı, hazırlanışının uzun sürdüğüne ilişkin eleştirilerdeki haklı noktalar bir yana, savcıların aslında daha da uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Bunu, “dallı budaklılık”ın yanı sıra, bazı iddialarla ilgili olarak gösterilmesi gereken kimi ilave çabaların gösterilmemiş, gösterilememiş olmasından da anlıyoruz. Bu durumda gazetecilere düşen iş, iddianamedeki bu türden iddiaların peşine düşmek ve onları ya geliştirmek ya da hükümsüzlüğünü göstermek olmalı. İlginç bir örnek İlginç bir örnek üzerinden bu söylediklerimi açmaya çalışayım…Önceki günkü (26 Temmuz) gazetelerin bazılarında (Radikal‘de manşet), Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın ailesinin hesaplarına saldırıdan sonra yatan, yatırılan paralarla ilgili bir haber vardı. Haber tümüyle iddianameye dayandırılıyordu. Hepsini temsilen, Radikal‘in haberinden aktarıyorum: “DANIŞTAY BASKINCISI ARSLAN’IN AİLESİNE 100 BİN YTL GİTMİŞ! / PARAYA GÖRE BEYAN … Ergenekon iddianamesi, Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın anne ve babasının banka hesaplarına belirsiz bir kaynaktan yatan 100 bin YTL’ye dikkat çekti. Savcıya göre, dava sürecinde parça parça yatan bu paralar, aynı süreçte baba İdris Arslan’ın yaptığı açıklamalarla da paralellik arz ediyor… “YILDIRIM’A DA VAR… Danıştay davasının diğer sanıklarından Osman Yıldırım’ın yakınlarının ve İlhan Parlak’ın banka hesaplarında da gözle görülür artış saptandı. Buna göre, Osman Yıldırım’ın iki yakınının, Danıştay saldırısından önce fazla hareket gözlenmeyen bir banka hesabına, çeşitli zamanlarda 26 bin 377 YTL para yatırıldı.” Gazeteciye düşen Ergenekon iddianamesi, yukarıda da dediğim gibi kendi başına büyük bir kaynak; orada bir sürü haber var ve “İddianame haberciliği”ni (bunu küçümsemek için söylemiyorum, bir tanım yapmak için söylüyorum) en iyi yapan gazeteler, önemliyi önemsizden ayırmasını en iyi becerebilen gazeteler olacak. Örneğimize dönelim: Bu bilgileri iddianameden kesip gazeteye yapıştırmak ve böylece bir manşet elde etmekte hiçbir problem yok. Problem, devamında başlıyor. İddianamede yer alan bilgiler, adı üstünde, sadece bir iddiadan ibarettir ve bu iddiaların sorgulanması gazetecilik mesleği açısından yalnız meşru değil gereklidir de. Burada gazetecilerin yapmaları gereken şey gayet açık: Savcının yapmadığı (ya da yapamadığı) […]

İstanbul’daki komünistler için Son Kumsal

HaberVs Geçtiğimiz hafta İnebolu ve Abana’da gösterimi engellenen, Karadeniz Otoyolu’nun yapımı sırasında yaşanan doğa katliamının anlatıldığı Son Kumsal belgeselini Yapımcı Aydın Kudu ve Yönetmen Rüya Arzu Köksal’ın izniyle yayınlıyoruz. Toplam 56 dakika uzunluğundaki belgeseli yandaki video ikonlarına sırasıyla basarak izleyebilirsiniz. Geçtiğimiz hafta Medyakronik’in haberinde de yer aldığı gibi belgeselin Karadeniz sahilindeki gösterim programının İnebolu durağında, filmin gösterimi Belediye Başkanı İdris Güleç tarafından engellenmiş, ertesi gün de Abana Kaymakamlığı belgeselin Abana’daki gösterimine izin vermemişti. 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşanan olayda belgeselin 7’nci dakikasında Başbakan Erdoğan’ın otoyol açılış görüntülerinin ardından Belediye Başkanı İdris Güleç, Aydın Kudu’yu yanına çağırarak “Başbakanı doğa düşmanı gösteriyorsun! Sen bu filmi al İstanbul’daki komünistlere izlet!” diyerek yapım ekibinin ilçeyi terk etmesini istemişti. İstanbul’daki gösterimler Diğer yandan Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) filmin lapımcılarına destek vermek amacıyla Son Kumsal adlı belgeseli 26 Temmuz-2 Ağustos arasında İstanbullu izleyiciyle buluşturuyor. BSB tarafından yapılan açıklamada 22 Temmuz’da İnebolu’da ve 23 Temmuz’da Abana’da yaşanan olaylar hatırlatılarak “Arkadaşlarımıza destek vermek ve filmi izlemek isteyenler için BSB Cep Sineması’nda gösterimler yapılacaktır.” deniliyor. BSB’nin gösterimleri 28 Temmuz-2 Ağustos arasında her gün saat 14:00’te BSB’nin Erol Dernek Sokak no: 10 Kat 5 Beyoğlu İstanbul adresindeki merkezinde gerçekleştirilecek. Bilgi almak isteyenler için telefon 0212-245 90 96 Ayrıca belgeselle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler sayfasını ziyaret edebilirler.

Tarihi davada söz Anayasa Mahkemesi’nde

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılan kapatma davasını görüşmeye bugün (28 Temmuz) başladı. Heyet’in kararını verene kadar müzakerelerini aralıksız sürdüreceği AKP hakkındaki kapatma davasında süreç, 14 Mart’ta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, parti hakkında hazırladığı iddianameyi, Anayasa Mahkemesi’ne sunmasıyla başlamıştı. Başsavcı Yalçınkaya, partinin, “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu 71 kişi hakkında da siyasi yasak talep etmişti. Aralıksız mahkeme Anayasa Mahkemesi üyeleri, bu sabah (28 Temmuz) 09.30’da davayı görüşmek üzere toplandı. Bugünden itibaren aralıksız her gün biraraya gelerek, partinin sözlü ve yazılı savunmaları ile başsavcılığın esas hakkındaki mütalasını değerlendirecek olan heyet, haklarında yasak istenen 71 parti yöneticisi hakkındaki iddiaları da, delilleri ile birlikte görüşecek. Davanın raportörü Osman Can da heyetin, raporla ilgili isteyeceği açıklamaları veya yöneltilebilecek soruları yanıtlamak için müzakereler katılıyor. Tarihi dava öncesinde polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Anayasa Mahkemesi çevresinde yoğun güvenlik önlemleri aldı. Anayasa Mahkemesi binası önünde çok sayıda yerli ve yabancı basın mensubu da davayı izledi.Reddi hakim talebi Kapatma davası görüşülmeden önce Anayasa Mahkemesi, davayla ilgili 4 üyeye yönelik “reddi hakim” talebini görüştü ve reddetti. Ömer Özgür Kormaz isimli bir vatandaşın avukatı Mustafa Kemal Turan AKP hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin 4 asıl üyesine ilişkin reddi hâkim talebinde bulundu. Avukat Turan, konuya ilişkin dilekçesini Anayasa Mahkemesi’ne verdikten sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı olmadığını belirterek, bu konuda şikayette bulunmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yaptıklarını söyledi. AKP’nin kapatılmaması yönünde de tedbir konulması istemiyle AİHM’e başvurduklarını belirten Turan, AİHM’in kapatılmama yönündeki taleplerini reddettiğini, diğer başvuruyu ise görüşülebilir bulduğunu ifade etti. Turan, “Strasburg, davamızı kabul edilebilir bulduğuna göre biz de buraya geldik” dedi. Talep reddedildi AKP hakkında açılan kapatma davasında başkan Haşim Kılıç, Başkanvekili Osman Paksüt ve üyeler Ferruh Kaleli ile Necmi Özler hakkında reddi hakim talebinde […]

Yine masumlar hedef

Medyakronikinfo@medyakronik.com İstanbul Güngören’de düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda 5’i çocuk 17 kişi öldü, yüzden fazla kişi yaralandı. Yaralılardan 6’sının daha hayati tehlikesi sürerken, saldırıyı gerçekleştirdiği öne sürülen PKK bir açıklamayla olayla ilgilerinin olmadığını duyurdu. Güngören Güven Mahallesi’ndeki, trafiğe kapalı Menderes Caddesi üzerindeki ilk patlama dün (27 Temmuz) gece 21.45 sıralarında gerçekleşti. Yetkililerin ses bombasından kaynaklandığı açıkladığı ve bir telefon kulübesinde meydana gelen ilk patlamada birkaç kişi yaralanırken çevredeki işyerlerinde küçük çaplı hasar meydana geldi. Facia 2. patlamayla geldi Şiddeti düşük olan bu patlamanın doğalgazdan kaynaklandığı haberleri yayıldı. Bu patlamanın ardından çevrede bulunanların yanı sıra evlerinden de çıkan meraklı vatandaşlar olay yerine geldi. Faciaya yol açan ikinci patlama ise ilkinden 10 dakika sonra gerçekleşti. İlk patlama yerine çok yakın bir mesafede yaşanan çok şiddetli 2. patlama sonucu ortalık bir anda cehennem yerine döndü. Çevredeki binaları, araçları tahrip eden patlama, olay yerinde toplanan çok sayıda insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oldu. Patlamadan yaralananlara ilk müdahalede saldırıdan yara almadan kurtulanlar tarafından gerçekleşti. Yaralılar, vatandaşların kendi imkanlarıyla çevredeki hastanelere götürülürken olay yerine sevkedilen ilkyardım ekipleri ve ambulansların gelmesinden sonra ilk müdahaleler yapılabildi. Olayda hayatını kaybeden vatandaşların otopsi işlemleri ise Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı gözetiminde yürütülüyor. Zaman ayarlı, parça tesirli plastik patlayıcı Görgü tanıkları, ilk patlamanın ardından yüzlerce kişinin olay yerine gittiğini ve kısa süre sonra çok şiddetli ikinci patlamanın yaşandığını anlattı. Bombanın şiddetiyle bir çok kişinin havaya uçtuğunu gördüklerini anlatan tanıklar patlamanın olduğu yere 30-40 metre uzaklıktaki insanların bile patlamadan etkilendiğini söyledi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay olayın ardından Güngören’e giderek incelemelerde bulundu, Atalay, İstanbul Valisi Muaamer Güler’le birlikte yaptıkları açıklamada patlamanın ilk önce doğalgazdan kaynaklandığından şüphelenilse de kısa sürede bombalı bir saldırı sonucu yaşandığının kesinleştiğini öncelikli hedeflerinin failleri bulmak olduğunu söyledi. İstanbul Valisi Muammer Güler, çöp tenekesine konan bombaların patladığını belirterek, zaman ayarlı ya da uzaktan kumandalı bomba olabileceğini söyledi. Kimli basın organları ise patlamada […]

Suçlu bulunanlara ömür boyu hapis

Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan patlayıcılar üzerine başlatılan Ergenekon soruşturmasında iddianamenin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle yeni bir süreç başladı. Türkiye’nin aylardır izlediği ve ilk duruşmasının 20 Ekim tarihinde yapılacağı Ergenekon davasında sanıklara çeşitli suçlamalar yöneltiliyor. Türk Ceza Kanunu’nun 312, 314 ve 315’inci maddelerine dayandırılan suçlamalarda en ağır ceza ağırlaştırılmış müebbet hapis ile Doğu Perinçek ve Mehmet Fikri Karadağ’a istenirken Veli Küçük, İlhan Selçuk ve Muzaffer Tekin’in de müebbet hapis ile yargılanmaları istendi. İddianamede yer alan sanıklar, yöneltilen suçlamalar ve istenen cezalar şöyle: Oktay Yıl.dırım:T.C. hükümetine karşı silahlı örgüte üye olmak, silahlı isyan. 35 yıl.Mehmet Demirtaş: T.C. hükümetine karşı silahlı örgütüne üye olmak, silah temin etmek. 25 yıl.Ali Yiğit:Suçu bildirmeme. 1 yıl.Muzaffer Tekin: T.C.hükümetini ortadan kaldırmak, ortadan kaldırmaya teşebbüs, silahlı örgüt üyeliği, hükümete karşı silahlı isyan, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme. Müebbet.Mahmut Öztürk: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Gazi Güder: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Ayşe Asuman Özdemir: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Behiç Gürcihan: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.İsmail Yıldız: Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, askeri itaatsizliğe teşvik. 38 yıl.Kemal Şahin:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Mehmet Murat Yücel:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Feridun Refik Nuhoğlu:Silahlı örgüte üye olmak, kişisel verileri kaydetmek. 13 yıl.Hayrullah Mahmut Özgür:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Ergün Poyraz: Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri yok etmek. 47 yıl.Bekir Öztürk: Silahlı örgüte üye olmak, askeri itaatsizliğe teşvik. 13 yıl.Fuat Ermiş:Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, askeri itaatsizliğe teşvik. 38 yıl.Tuğrul Derme: Silahlı örgüte üye olmak.10 yıl.Mete Yalazangil:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Aydın Yüksek: Silahlı örgüte üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin bilgi temin etmek, devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri yok etmek. 30 yıl.Muzaffer Şenocak: Silahlı örgüte üye olmak, patlayıcı madde bulundurmak, devlete ait bilgi ve belgeleri yok […]

“Karanlık hiç bir eylem kalmadı”

Türkiye’nin karanlık tarihine ışık tutacağı iddia edilen Ergenekon soruşturmasının iddianamesi nihayet kamuoyuna açıklandı. İçinde yer alan bilgiler ve iddialar nedeniyle hayli gürültü koparacak olan iddianameye göre daha önce dile getirilen kanlı Danıştay baskını ve Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması eylemlerinin yanı sıra Hrant Dink cinayeti ve Malatya’daki misyoner katliamında da Ergenekon örgütünün imzası bulunuyor. İddianamede örgütün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, yazar Orhan Pamuk, gazeteci Fehmi Koru, DTP’li Osman Baydemir, Ahmet Türk ve Sebahat Tuncel ile üst düzey bir Yargıtay üyesine yönelik suikast ve NATO tesislerine yönelik saldırı hazırlığı içinde olduğu öne sürüldü.İddianameye göre Ergenekon’un tepesinde Veli Küçük, İlhan Selçuk, Sevgi Erenerol, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek bulunuyor.Ergenekon belgelerinin ilk ele geçirildiği kişi olan “gazeteci ve haham” Tuncay Güney’in ismi dosyada yer almıyor. İddianamede Veli Küçük Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırıyı azmettirmekle, Doğu Perinçek ise halkı silahlı isyana ve darbeye teşvikle suçlanıyor. Kanlı Danıştay baskınında tetikçilik yapan avukat Alparslan Arslan’ın saldırıyı bizzat Muzaffer Tekin ve Veli Küçük’ün verdiği emirle gerçekleştirdiği anlatılan iddianamede Necip Hablemitoğlu’nun 18 Aralık 2002’de “faili meçhul” bir suikastla öldürülmesinin de örgütün işi olduğu anlatıldı. Örgütün, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile bir ilgisinin bulunmadığının vurgulanmasının dikkat çektiği iddianamede örgütün gerçekleştirdiği eylemler arasında gazetesine el bombalı 3 ayrı saldırı sayılan İlhan Selçuk hakkında de örgüt yöneticisi olmaktan dava açıldı. “Derin devlet” ama TSK ya da devlet yok Ergenekon iddianamesini inceleyen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, yasal sürenin dolmasına üç gün kala iddianameyle ilgili kabul kararı verdi. 47’si tutuklu 86 şüpheli hakkında hazırlanan, 441 klasör ekleri bulunan ve 2 bin 455 sayfadan oluşan Ergenekon iddianamesinin kabul edilmesiyle ilk duruşma tarihi de 20 Ekim olarak açıklandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmaların tutuklu sayısının çokluğu nedeniyle Silivri Cezaevi’nde yapılmasına karar verdi. Sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilirken, gizli tanıklar için de duruşma salonunda özel […]

“Sen bu filmi al, İstanbul’daki komünistlere izlet!”

Nazlı Hazal Tetik Yapımına 20 yıl önce başlanan Karadeniz Sahil Yolu 8 Nisan 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmen açıldı. Yolun yapımı sırasında Karadeniz sahil şeridinde doğanın nasıl tahrip edildiğini anlatan Son Kumsalbelgeseli ise İnebolu’nun AKP’li Belediye Başkanı İdris Güleç’in hışmına uğradı. 22 Temmuz’da gerçekleşen bu olayın ardından Abana’ya geçen ekip, ertesi gün Abana’nın CHP’li belediye başkanı Şevket Yazgan’dan onay aldı ama belgesel bu kez de Abana Kaymakamlığı’nın izin vermemesi üzerine gösterilemedi. Belgeselin yapımcısı Aydın Kudu İnebolu’da yaşanan olayın AKP ile ilgisi olmadığını düşünüyor ve “Eminim o başkan da fırça yiyecektir” diyor. Buna karşılık İnebolu Belediye Başkanı İdris Güleç yaptığından dolayı pek de pişman gibi görünmüyor. Başkan, Belediye’nin web sayfasında yayınladığı cevap niteliğindeki mesajında “Sanat Nedir? Sanatçı Kimdir?” diye soruyor ve ardından cevabı yapıştırıyor: “Son günlerde ulusal medyada şahsımla ilgili çıkan haberler ve yargısız infazlar karşısında söylenecek çok söz var ama sadece tek bir cümle ile özetlemek istiyorum. Her eline kalemi alan yazar, her eline kamerayı alan sanatçı mı zannediyor…” “Ağzını burnunu kırarım senin” Belgesel gösterimi için kıyı şeridini gezen yapım ekibinin, 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşadığı olayı yönetmen Aydın Kudu şöyle anlatıyor: “Filmi göstereceğimiz İnebolu’ya gösterimden beş saat önce geldik. Belediye Başkanı İdris Güleç de bizi çok iyi karşıladı, beraber oturduk bize kalacak yer gösterdi, filmin bir kopyasını da ona verdim 21:30 da görüşürüz deyip ayrıldık. Sonra gösterimi yapacağımız Duru Park’ta sistemlerimizi kurduk, güzel de bir ilgi vardı. Ben projeyi anlattım yöre halkına, amacımızı açıkladım. “Başkanın kendisi de gelmişti, 6-7 arkadaşıyla beraber bir masada oturuyorlardı. Gösterim başladı, yedinci dakikada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yolun açılışını gösteren TV kanallarından aldığımız montajsız görüntüleri vardı. Konuya lehte yaklaşan bir kişi olduğundan ve de başbakan olduğundan elbette bu görüntüleri kullandık. “Ama o görüntülerin hemen ardından Başkan İdris Güleç beni masasına çağırdı. Son derece sakin ama inanılmaz kızgın bir şekilde ve sadece masadakilerin […]

“Ayının insanla iletişime girmemesi gerekir”

Gökhan Tan Bir yavru ayının, Çevre Ve Orman Bakanlığı’nın kararıyla kendisinden alınarak Bursa’daki ayı barınağına gönderilmesine tepki gösteren fotoğrafçı Cemal Gülas’la, Hürriyetgazetesinden Ayşe Arman’ın yaptığı röportaj üzerine bir haber yayınladık. Haberde, Cemal Gülas’ın röportajda söylediği pek çok şeyin gerçekle ilgisi olmadığına, kamuoyunu yanlış bilgilendirdiğine ve Cemal’in elinde kalması durumunda ayının öldürülebileceği tehlikesine dikkat çekmeye çalıştık. Bu haberi yaparken, konuyla ilgili uzmanların da görüşüne başvurduk. Bunlardan ilki, Cemal Gülas’ın “ayılara uyuşturucu vermek ve üzerinde çeşitli deneyler yapmak”la suçladığı Prof. Dr. Nilüfer Aytuğ idi. Yaptığımız görüşmede Nilüfer Aytuğ, iddia sahiplerine iddialarını ispatlamaları için yardımcı olabileceğini belirtiyordu. Ve hepsinden önemlisi, 15 yıldır vahşi hayvanlar üzerinde çalışmasına rağmen uyguladıkları rehabilitasyonun “ayıların doğaya dönmelerine yönelik” olmadığının altını çiziyor ve ülkemizde bu konuda uzmanlaşan bir birimin olmamasından yakınıyordu. Nilüfer Aytuğ, haberde yer vermediğimiz şu açıklamayı da yapmıştı: “Ben hayvanları doğaya döndürme konusunda uzman değilim. Bu konuda da Türkiye’de bir uzman yok. Türkiye’de bunu yapabilecek tek isim Doğa Derneği Memeli Hayvanlar Koordinatörü Özgün Emre Can’dır. Emre Can’ın istemesi durumunda, gerekli desteği de vermeye hazırım.” Aynı gün Doğa Derneği’ne başvurarak konuyla ilgili görüş istedik. Özgün Emre Can tarafından kaleme alınan bu açıklama ancak üç gün sonra, haberimiz yayına girdikten sonra geldi. Bu açıklamanın tümünü aşağıda yayınlıyoruz. Emre Can’ın açıklamasının en önemli bölümü, kendisinin de “temel ilke” olarak nitelediği bozayıların rehabilitasyon süreci boyunca kimseyle “görsel ve işitsel iletişim kurmaması”nın gerekliliği. Bu açıklama sonrasında Cemal Gülas’ın yavru ayıyla, kendi çektirdiği ve basına dağıttığı fotoğraflara da yansıyan ilişkisi akla geliyor.Ve yine aynı soruyu soruyoruz:Ayının insanlarla ileşitimini bir türlü kesemediklerinden yakınan Cemal Gülas’ın kendisi insan değil mi? Doğa Derneği’nin açıklaması Bursa Karacabey Ovakorusu Hayvan Barınağı, Dünya Hayvanları Koruma Derneği (WSPA) tarafından dansçı bozayıları hayatlarının sonuna kadar misafir etmek üzere kurulmuş bir bakımevidir ve ne yazık ki henüz ayıların rehabilitasyonuna hizmet etmemektedir. “Rehabilitasyon” kelimesinin teknik anlamı özetle çeşitli nedenlerle insan eline düşmüş olan […]