Gazi’de onaltıncı anma

Gazi mahallesinde kahvehanelerin ve bir pastanenin taranmasıyla başlayan olayların üzerinden 16 yıl geçti. Olaylarda hayatını kaybeden 22 kişi, olayların yıldönümünde anıldı ve faillerin cezalandırılması istendi. Gazi mahallesinde sivil toplum örgütü ve siyasi partilerin katılımıyla gerçekleşen gösteri, Eski Karakol Durağı önünden başlayıp, olaylarda hayatını kaybedenlerin mezarı başında son buldu. BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, Gazi Olaylarının aydınlatılması için verdikleri önergelerin iktidar tarafından reddedildiğini söyledi. Türkiye’nin bu olayı aydınlatması gerektiğini belirten Tuncel,“Gazi, Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi açısından bir fırsat. Gazi aydınlatılmadan Maraş, Sivas, Dersim, Zilan aydınlatılamaz. Çünkü bu katliamın arkasındaki zihniyet, Türkiye’deki farklı kültür ve kimlikleri kendisine tehdit ve bölücü gören zihniyettir.” dedi. Göstericilerin “Gazi’de düşene, dövüşene bin selam”, “Gazi şehitleri ölümsüzdür”, “Dersim, Sivas, Koçgiri unutulmaz hiçbiri…” sloganlarıyla yürüdüğü gösteride hiçbir olay yaşanmadı. Yürüyüşe BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel’in yanısıra, olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleri, Metin Göktepe’nin annesi Fadime Göktepe, CHP milletvekili Mehmet Sevigen ve ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da katıldı. Avukat Remzi Kazmaz, Ergenekon davası iddianamelerinde Gazi olayının adının geçmesine rağmen hala gündeme gelmediğini belirtti. “Bu ülkede faili meçhulleri temizleyeceğiz” denmesine rağmen, başka şeylerin üzerine gidildiğini kaydeden Kazmaz, Savcı Zekeriya Öz’ün ‘Bu olayı aydınlatacağım’ demesine rağmen, aileler ve müdahil avukatları hala çağırmadığını söyledi. Olaylarda hayatını kaybeden Zeynep Poyraz’ın babası Cemal Poyraz’ın, yaptığı konuşmada 12 Mart 1995’te yaşananları anlattı ve faillerin yargılanmasını istedi. Teyzesiyle aynı adı taşıyan Zeynep Poyraz da teyzesine yazdığı mektubu okudu.12 Mart’ta ne oldu 12 Mart 1995 akşamı Alevilerin, Kürtlerin ve sol görüşlülerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler ve bir pastane, şoförü öldürülüp gasp edilen bir taksiden açılan ateşle taranır. Açılan ateşle Alevi dedesi Halil Kaya hayatını kaybeder ve 5 kişi yaralanır. Gazi Mahallesi’nde olayı protesto eden halka polis ateş açar. 15 Mart’ta, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nden cenaze törenine gelmek isteyenleri, engellemeye çalışan polis ve özel tim, kitlenin üzerine yine ateş açar. Böylece 12-15 Mart arasında toplam 22 kişi […]

Ahmet Şık’sız Cumartesi

Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’ndaki 311. buluşmasında, cezaevinden kendilerine seslenen HaberVs Editörü Ahmet Şık için konuştu: “Ahmet’in evlatlarımızı kaybedenlerle aynı örgüte mensup olduğunu söylüyorlar. O kirli değil, asıl ona kirli diyenler kirlidir.” İlk sözü Ahmet Şık’ın cezaevinden gönderdiği mektupta seslendiği kayıp Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak aldı. Ocak “Oğluma ağladığım gibi Ahmet’in haberini alınca da zırıl zırıl ağladım. Benim oğlumu götürüp öldürenler şimdi de Ahmet’i alıp götürdüler. Onlar gazetecidir, onlar benim oğlumdur” diyerek devlete seslendi. Ahmet Şık’ın mektubunda “Sen benim ikinci Metin’imsin diyecek misin yine?” diye sorduğu gazeteci Metin Göktepe’nin annesi Fadime Göktepesözü aldı. Göktepe “Ahmet benim Metin’imdi, benim ikinci oğlumdu. Kimse ona kirli diyemez o temiz bir çocuktur. Ahmet mafya olsaydı elini kolunu sallayarak gezerdi buralarda ama o bir emekçiydi, emekçi insanlarla gezerdi. Ahmet bana “anne” diyordu, sarılıp ağlıyordu. Ona kir attılar ama asıl kirli olanlar onu içeri atanlardır” şeklinde konuştu. “Ahmet annelere inen polis coplarına bedenini siper etmişti” Cumartesi Anneleri’nin 311. buluşmasında basın açıklamasını Metin Göktepe’nin kız kardeşi Meryem Göktepeokudu: “Oturuma eylemimizen son 111 haftasında Ergenekonsavcılarına seslenerek kayıp dosyalarının Ergenekon sürecine dahil edilmesini, kayıpların akibetinin ortaya çıkarılmasını ve davanın gerçek derin devlet yargılanmasına dönüştürülmesini istiyoruz. Son dalga operasyonunda ise taleplerimize sırtını dönen Ergenekon savcıları, Cumartesi Anneleri’nin sesini kamuoyuna taşıyan az sayıda gazeteciden biri olan Ahmet Şık’ı evlatlarımızı kaybedenlerle aynı örgüte mensup olma iddiasıyla sorguladı. Hak odaklı gazetecilik yapmanın ötesinde adalet isteyen bir Cumartesi insanı olan Ahmet Şık, gizlilik kalkanıyla çevrili sebeplerden dolayı tutuklandı. Bugün gerçekleri çarpıtarak Ahmet’i yalancılıkla suçlayanlar, Cumartesi Anneleri’nin 1995-1999 yılları arasındaki mücadelelerini bir kez bile haber yapmamıştı. Fakat Ahmet o zamanlar da Galatasaray’da annelere inen polis coplarına karşı bedenini siper etmişti. Bu kez Ergenekon savcılarına kaybedilen yakınlarımız için değil Ahmet Şık için sesleniyoruz. Kimse halktan gizlenen delillere dayanarak insanlık suçu işleyenlerle Ahmet’in aynı örgütten olduğuna inanmamızı istemesin.” “Allah bana güç verdi, Ahmet için geldim” Gözaltında kaybolan […]

Gazeteci için tehlikeli Türkiye

ANKA Gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması ve Türkiye’deki basın özgürlüğü meselesi, yurt dışında da yankı bulmayı sürdürüyor. The Economist dergisi de, “Gazeteci Olmak İçin Tehlikeli Bir Yer” başlığını kullandığı analizinde “Yeni tutuklamalar, hükümetin eleştirilere hoşgörüsüz olduğu kaygılarını körükledi” yorumunu da yaptı.The Economist dergisi, 12 Mart tarihli son sayısında yayımladığı, “Gazeteci Olmak İçin Tehlikeli Bir Yer” () başlıklı analizde, “Yeni tutuklamalar, hükümetin eleştirilere hoşgörüsüz olduğu kaygılarını körükledi” spotunu kullandı. Analizde “ılımlı İslami” olarak nitelenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’yi “ileri bir demokrasiye dönüştürdükleriyle övünmeyi sevdiğini” belirtilerek, “Ancak, iki araştırmacı gazetecinin 6 Mart’ta tutuklanıp cezaevine konulması, geri bir adım gibi görülüyor” yorumunu yaptı “Ergenekon soruşturmasının meşruiyetinin çökmesi kaygısı” Şener ve Şık’ın, “basına baskılara ilişkin kaygıların arttığı bir dönem”de tutuklandıklarına dikkat çeken The Economist, birçoğu Kürt olmak üzere, çok sayıda gazetecinin cezaevinde olduğunu da yazdı. Tutuklamaları protesto amacıyla binlerce Türkün sokağa döküldüğünü kaydeden dergi, “Ergenekon” soruşturmasına ilişkin bilgi verdikten sonra şu değerlendirmeyi yaptı: “Ancak AK Parti’nin en büyük taraftarları bile Ergenekon soruşturmasının meşruiyetinin, Sayın Şık ve Şener’in tutuklanması gibi sert taktiklerin sonucunda çökmesinden kaygı duyuyorlar. Soruşturmanın başlamasından dört yıl sonra hala bir mahkumiyet yok. Bazı şüpheliler hakkındaki suçlamalar henüz ortaya konulmadı. Bazıları, soruşturmanın, hükümeti eleştirenleri yakalamak için bahaneye dönüştüğünü söylüyorlar. Geçen ay polis, OdaTV sitesine baskın düzenledi ve darbeye kışkırttıkları şüphesiyle üç gazeteciyi gözaltına aldı.” Gülen cemaati İngiliz dergisi, bazılarının da “son tutuklama dalgalarının arkasında Türkiye’nin en etkili cemaati” olarak nitelediği Gülen cemaatinin görülebileceğini öne sürdüklerine ancak, Gülencilerin bu savları “saçmalık” olarak nitelediklerine dikkat çekerek, “Hareket, yaygın bir biçimde ılımı bir güç olarak kabul ediliyor. Ancak eleştirenler, başta polis olmak üzere, devlete sızarak ordu ve diğer yerlerdeki düşmanlarını kovalamak için diledikleri gibi hareket etme olanağını sağladıklarını iddia ediyorlar” diye yazdı. Hem Şener, hem de Şık’ın kendilerine “düşman kazandıracak” kitapları yazdıklarına işaret edildiği analizde Şener’in, en çok “polisin, 2007 yılındaki Hrant Dink […]

‘Tsunami 48 saat devam edebilir’

Deprem bilimcilere göre Japonya’da bu sabah gerçekleşen depremin neden olduğu tsunami’nin etkisi 48 saat daha devam edebilir. Haberin yayına girdiği saate kadar 500’e yakın insanın hayatına mal olan depremin Türkiye’yi etkilemesi ise beklenmiyor. Öğlen saatlerinde HaberVs muhabirine konu hakkında bilgi veren ODTÜ Kıyı ve Liman İnşaatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Cevdet Yalçıner’e göre tsunami(uzun periyotlu deniz dalgası) Büyük Okyanus kıyılarında 48 saat boyunca etkisini sürdürecek. Dev dalgaların okyanusu aşıp Amerika’ya vardıktan sonra Japonya’yı tekrar dönmesi bile mümkün. Dalgaların bu akşam Türkiye saatiyle 21.00 sularında Amerika’ya ulaşması bekleniyor. Ancak 100 metreden daha derin sularda seyreden gemilerin dalgalardan etkilenmeyeceğini, hatta bu sularda yüzmenin bile bir sakıncasının olmadığını söyleyen Yalçıner önlem alınsa bile mal kaybının tümüyle engellenemeyeceği görüşünde. Akdeniz kıyılarında bugüne kadar toplam 114 tsunami gerçekleştiği bilgisini veren bilim adamı, hiçbirinin Japonya’dakinin şiddetine ulaşmadığına da dikkat çekti.Sky Türk televizyonuna konuşan ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Koçyiğit Prof. Dr. Ali Koçyiğit ise 8,9 büyüklüğündeki depremin henüz faydaki enerjiyi henüz açığa çıkarmadığını ve ancak 500 kilometreden daha uzun bir kırılmanın yaşanmasıyla enerjinin aza indirgeneceğini söyledi. Japonya’da 7 büyüklüğünün üzerinde bir depremin 60 ile 70 yılda bir gerçekleştiğini dile getiren Koçyiğit, bu sabah gerçekleşen sarsıntının Türkiye’ye etkisi konusunda ise şunları söyledi: “Japonya’daki depreme bağlı olarak Türkiye’de bir sarsıntı meydana gelmez. Buradaki bir deprem ancak Türkiye’deki fayların kırılmasıyla gerçekleşebilir. İkisi arasında fiziksel bir ilişki kurulamaz. Deprem, 1999’da Marmara Bölgesi’nde gerçekleşen depremden 50 kat daha şiddetli. Ortaya çıkma nedeni göz önüne alındığında birbiriyle kıyaslanması mümkün olmayan depremlerdir. Son 10 yıldır herkes Kuzey Marmara Fayı’na odaklandı. Fakat Marmara’dan Güney Ege’ye kadar 400 ile 500 yıldır biriken bir enerji mevcut. Bu birikim, Pamukova, Gemlik ve Bandırma’nın büyük bir risk altında olduğunu gösteriyor.” Prof. Dr. Ali Koçyiğit konuşmasını, sürenin giderek azaldığına ve radikal operasyonlarla fay hatlarının geçmediği kırsal alanlarda sağlam yerleşimlerin yapılması gerektiğine dikkat çekerek tamamladı.

Başbakan’ın şeyleri

Başkakan’ın arkeoloji hakkında yeterince bilgilendirilmediğini kabul edecek kadar iyimser olamayız. Başbakan bilerek konuşuyor, daha önce de konuşmuştu. İmam böyle konuşunca bakın cemaat ne yapıyor.*

Bağımsız yargı

“Biz de filanca haberden, yazıdan, konuşmadan ötürü onlarca yılla yargılandık. Neden kimse o zaman sesini çıkarmadı?” Demek istediğimiz tam da budur. Demokratik bir Anayasa yoksa… sayfalarımızdan izleyebilirsiniz ***Bağımsız mahkemeler?..İstiklal Mahkemeleri!27 Mayıs 1961 cuntasının mahkemeleri!12 Mart 1971 cuntasının mahkemeleri!12 Eylül 1980 cuntasının mahkemeleri! Bütün bu süreçlerde yargı devlet erkinin halka karşı kullandığı zorbalığın bir parçası olmanın ötesinde nasıl bir işlev yapmıştır? Eğer hukuk eğitimi almak bir ölçütse, bütün cunta zamanlarının savcıları, hakimleri, yargıçları da hukuk eğitimi almıştır? Yargı sisteminin iç işleyişine yüklenen anlamlarsa ölçüt ve bu anlamlar iddia edildiği gibi değişen her iktidarda/ yönetimde şayet “bir içerik değişikliğine uğramıyorsa” bütün bu süreçlerde geçerli olan bu anlam bütünlüğü bugün için de pekala geçerlidir. Değilse, bugün de bazı değişikliklerin olduğunu düşünmek zorunlu olmaz mı? Çok bilinen örneklerden ikisine bakalım: Gazeteci Metin Göktepe’yi işkence ederek öldürenlerin yargılanma biçimi ve sonucu ortada… Hrant Dink’i öldürenlerin araştırılma, soruşturulma ve yargılanma biçimine ilişkin yayımlananlar yargıya ilişkin yekpare bir kalıp kullananları hiç mi zorlamıyor? ***Bir ironi midir?Öyle bir ironi ki, görsen “İroni” demezsin!Yargının bağımlılığı, bağımsızlığı, yargının içinde yaşadığı devlete egemen olan güçlerle ilişkisi tarihin bütün aşamalarında sorgulanmıştır. Bu, bizim ülkemizin de çok yabancısı olmadığı bir durumdur. Şeyh Said’e idam kararı veren yargı; Seyit Rıza’yı yaşını bir gecede küçülterek, oğlunun yaşını bir gecede büyüterek idam veren yargı; Adnan Menderes ve arkadaşlarına ipe gönderen yargı; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı asan yargı; Necdet Adalı, Erdal Eren gibi elli genç insanı darağacına gönderen yargı… Bu kararlardan biri bile adilce bir yargının ürünü olabilmiş midir? Bu kararlardan bir tekinin sonucu bile, “Suç” sayılan fiillerden bir tekini ortadan kaldırmayı başarmış mıdır?Cumhuriyetin bütün dönemlerinde işkenceyle öldürülenlerin faillerini koruyan yargıya “Bağımsız” demek insan olanın vicdanını dibe itmek değil midir? *** Bir ironi midir?Hem de nasıl…Fransız devletine egemen olanları 1800’lü yılların ilk çeyreğinden başlayarak “Deliye” döndüren ressam, heykeltıraş, karikatürist Honore Daumier’nin, yargıyla ilgili bir […]

Evsizler Spor Salonu

Alibeyköy’deki Tevfik Aydeniz Spor Salonu, son yedi yıldır İstanbul’daki evsiz vatandaşların kış evi. Daha önce sadece kar yağdığında buraya getirilen, sokakta yaşayan bakıma muhtaç vatandaşlar artık bütün kışı “parke üzerinde” geçiriyor. İstanbul Eyüp’te bulunan Tevfik Aydeniz Spor kompleksi soğuk havalarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) katkılarıyla kimsesiz vatandaşlara ev sahipliği yapıyor. 2004 yılından beri uygulanmaya başlanan evsiz, aile içi şiddete maruz kalmış, zihinsel ya da fiziksel engelli vatandaşlara soğuk havalarda donma tehlikesine karşı barınma ve yemek sağlanıyor.155 acil ihbar hattına ya da (0212) 455 13 00 numaralı telefona yapılan ihbarlar, İBB yetkilileri tarafından değerlendiriliyor, bu durumda olan kişiler, ilgili zabıta ve polisler vasıtasıyla bulundukları yerden alınarak bu sığınaklara getiriliyor. Akli dengesi yeterli ve kendine bakabilecek durumda olan kişiler belirlenmiş otellere yerleştiriliyor. Bunun dışında, bakıma ihtiyacı olanlar ise belediye tarafından tahsis edilen spor salonlarına yerleştiriliyor. Bu merkezlere getirilen kişilerle Darülazece Müessesi’nden hasta bakıcılar ve İBB’den yetkili kişiler ilgileniyor. Burada ilk olarak kayıtları alınan kimsesizlere sırasıyla banyo, traş, yeni giysi, sağlık kontrolü ve tedavi gibi hizmetler veriliyor. İsteyen varsa, yakınlarıyla iletişime geçilerek memleketlerine ya da evlerine dönmeleri sağlanıyor. Gün içinde üç ana yemek, ayrıca isteyenler için ara öğün ve içecek servislerinin yapıldığı salonda, kış aylarını geçirmek için kalan misafirler oldukça memnun görünüyor. Zaman zaman sokaklarda yatmak durumunda kalan kimsesizler için belediyeye yapılan ihbarların karşılıksız kaldığı ya da hava sıcaklığı belirli bir derecenin altına düşmeden barınma hizmeti sağlanmadığı iddialarına karşı Tevfik Aydeniz Spor Kompleksi İdari Amiri ve İBB çalışanı Mehmet Ekici, geçtiğimiz senelerde yalnızca yoğun kar yağışı olduğunda açılan ve ardından kapatılan barınakların, bu sene farklı olarak Aralık’tan itibaren hizmet verdiğini ve hava sıcaklığı yükselinceye kadar açık kalacağını belirtiyor. Burada kalanlar ne diyor Aile içi şiddete maruz kalan ve daha önce de çeşitli sığınma evlerinde kalan Hatice Çetinkaya (39) “Eşimle sorunlar yaşadık ben sokakta kaldım. Polisi aradım. Daha önce de iki farklı sığınma evinde […]

Ahmet’in arkadaşları Ahmet’i anlatıyor

Gazeteciler ve çalışma arkadaşları, Ahmet Şık’ı konuşmak üzere Bilgi Üniversitesi’nde biraraya geliyor. Bilgi Üniversitesi’nin Santral yerleşkesindeki toplantı 14 Mart Pazartesi günü saat 11:00’de. HaberVs İstanbul Bilgi Üniversitesi Çalışanları, Ahmet Şık’a destek etkinliği düzenliyor. Ahmet Şık’ın çalışma arkadaşları 14 Mart Pazartesi günü saat 11:00‘de üniversitenin Santralyerleşkesinde gerçekleşecek toplantı için şu çağrıyı yapıyor: “Çalışma arkadaşımız Ahmet Şık’a destek vermek, şaibeli bir hukuki süreçte, Ahmet’in “gizli” ve “derin” olduğu söylenen delillerle karartılmaya çalışılan kişiliğini, yazdıklarını, gazeteciliğini konuşmak üzere bir araya geliyoruz. İstiyoruz ki, Ahmet’in gazeteci kimliği ve en önemlisi yazdıkları delil sayılsın. Bu yüzden Ahmet Şık’ın Ergenekon davaları hakkında yazdığı kitabı okumayan soruşturma savcısına en gerçek delilleri, en aleni şekilde, sunmak istiyoruz. Ahmet’i tanıyanlar, onunla birlikte çalışanlar, ondan öğrenenler anlatacaklar Ahmet’i. Üstelik Zekeriya Öz’e bir de hediyemiz olacak: Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu. İki cildi birden! Ahmet’e ‘kesilecek’ iddianameden çok daha gerçek ve üzerine hala gidilmeyen öyküler var içinde.” Etkinlik, Ahmet Şık’ın öğretim görevlisi olarak çalıştığı Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü tarafından yayınlanan HaberVesairesitesinin editörleri tarafından yapılacak basın açıklaması ile başlayacak. Savcı Zekeriya Öz’e Ahmet Şık’ın kitaplarının postalanmasından sonkaki forum bölümünde Ahmet Şık’ın çeşitli dönemlerde birlikte görev yaptığı arkadaşları gazeteciler Celal Başlangıç,Ertuğrul Kürkçü, Ertuğrul Mavioğlu ve İsmail Saymaz ve Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölüm Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan meslektaşları Şık’ı anlatacak.

Darbe Günlükleri: Tepkiler…

Noktadergisi eski Yayın Yönetmeni Alper Görmüş 8 Mart tarihli Tarafgazetesinde yayınlanan “Zor Yazı: Dört yıl sonra Darbe Günlükleri” yazısında özetle, derginin 2007’de yayınladığı Darbe Günlükleri haberinin, basının hatırladığı ya da kasten hata yaparak verdiği gibi Ahmet Şık tarafından değil, kendisi tarafından hazırlandığını söylüyordu. Gazeteci Nadire Mater, Ragıp Duranve Hale Akay‘ın, 9 Mart’ta Görmüş’ün yazısına yazdıkları cevaplar HaberVs‘de yayınlandı. Alper Görmüş’ün bu tepkilere cevap verdiği, Tarafgazetesinin bugünkü nüshasında yer alan “Darbe Günlükleri: Tepkiler…” başlıklı yazısını yazarın da isteğiyle yayınlıyoruz: ) Olsun. Ben onu, her zamanki gibi adıyla anacağım… Böyle ucuzluklara hiç gerek yok. Ragıp, bana yönelik birtakım suçlamalarda bulunuyor, fakat o yazıyı neden ve hangi sıkıntıyla kaleme aldığıma dair hiçbir şey söylemiyor. O itirazda bulunmasaydım insanların beni ayıplayacağı, benimle dalga geçecekleri açık değil mi? Bu haksız algıyı engelleme hakkım var mı, yok mu? Ragıp bu konuda neden tek kelime etmiyor? Hakkım var mı, yok mu? Söylemeli. Yaratılan atmosferde ne benim bir suçum var ne de Ahmet’in; bütün suç, mesleğini hakkıyla yapmayan muhabirlerde, editörlerde, köşe yazarlarında olduğu halde, Ragıp onlara dair neden tek bir kelime etmiyor? Dört yıllık gerçeğin bir günde silinip yerine yenisinin konmasında kafa yorulması gereken bir gazetecilik problemi yok mu? Peki, böylesine zengin bir “vaka” bir medya eleştirmeni olarak neden hiç ilgisini çekmedi acaba? Alper Görmüş’e karşı kurulmaya çalışılan “gazeteci ittifakı”na halel gelir diye olabilir mi? (Bu arada sormadan edemeyeceğim: Benim başıma bu belayı saran muhabir, editör, köşe yazarı meslektaşlarım bu tartışmanın neresinde duruyorlar acaba? Onlar yedikleri halt konusunda bir şey söylemeyi düşünüyorlar mı?) 8 Mart tarihli yazımın iki meselesi bunlardı, fakat dediğim gibi, Ragıp bunlara dair hiçbir şey söylemiyor… Gelelim söylediklerine… a) “Sanki Ahmet her yerde bas bas ‘Darbe Günlükleri’ni ben yazdım, ben yayınladım’ demiş gibi, adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi, ‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi […]

Ahmet is behind bars: A personal story of a witch hunt

Aslı TUNÇ It had started like any other ordinary work day. Stuck in my car in the midst of heavy traffic, I was going over my daily schedule in my head — teaching, meeting with a few students for their thesis, having lunch with a friend. Nothing had seemed special or out of the ordinary. Then out of nowhere I had a sudden urge to check Twitter on my Blackberry. So there it was, a tweet that read, “Breaking News! Ahmet Şık’s apartment raided by police.” I instantly forgot all about my daily trivia and tried to catch the developments on the radio and called a couple of Ahmet’s closest friends on the phone to get pieces of information. His family was woken up by the police knocking on the door. The basis of the search was the allegations of “membership in the Ergenekon terrorist organization” and “inciting the public to hatred and hostility.” What an oxymoron I thought! Hearing Ahmet’s name in the same sentence with the words, terrorism, hatred and hostility must have been nothing but a tasteless joke. But it seemed like we had all woken up to a Kafkaesque novel that morning. In fact Ahmet saw this coming weeks ago. He was restless and jittery about what kind of a circus Ergenekon investigation had turned into. As his colleagues at the university, we knew that he was about to finish a book titled The Imam’s Army, about how Fethullah Gülen’s Islamic Brotherhood infiltrated the Turkish security forces. This was an extremely risky subject to dig in for an investigative journalist. But for any person who even slightly knew Ahmet, he was a fearless and honest journalist who never took no as an answer when he saw any kind of injustice, corruption or immorality. He always sided […]

Cezaevindeki gazeteciler için yürüyüş

HaberVs Türkiye çapında 25 gazetecilik örgütünü içine alan “Gazetecilere Özgürlük Platformu” Ahmet Şık, Nedim Şener ve tüm tutuklu gazetecilere dikkat çekmek içini 13 Mart Pazar günü bir yürüyüş düzenliyor. Yürüyüş saat 12:00’de Galatasaray’da başlayacak ve Taksim Meydanı’nda son bulacak. Ayrıca hafta boyunca değişik illerde basın açıklamaları ve yürüyüşler devam edecek. 8 Mart’ta toplanan platform temsilcileri, basın özgürlüğü konusunda “Genel itibarıyla herkesi ürküten bir tabloyla karşı karşıya kalındığı” konusunda görüş birliğine vardılar. Sadece gazetecilerin kendi özgürlüklerini değil, tümüyle halkın haber alma özgürlüğünü engelleyen genel bir sorunla karşı karşıya olunduğu görüşünde birleşen Platform üyeleri, bu sorunun hem kanunlardan hem de uygulamadan kaynaklandığına işaret ettiler. Gazetecilere Özgürlük Platformu’nu oluşturan meslek örgütleri, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da gazeteciler ve yayın kuruluşları arasındaki fikir ayrılıklarını ön plana çıkarmadan, tüm gazeteciler ve yayın kuruluşları için ayrımsız özgürlük talep etme kararlılığında olduklarını belirterek şu talepleri dile getirdiler: – Cezaevlerinde 10’u kadın olmak üzere toplam sayıları 68’e ulaşan gazetecilerin bir an önce özgürlüklerine kavuşması.– Türk Ceza Kanunu’nda başta “gizliliğin ihlali”, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”, gazetecilik faaliyeti dolayısıyla belge ve bilgi bulundurma gibi hükümler olmak üzere basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan tüm maddelerde değişiklik yapılması.– Cezaevlerindeki gazetecilere yönelik suçlamalara dayanak oluşturan Terörle Mücadele Kanunu’nun özellikle “terör örgütü propagandası” ve “terörle mücadele edenlerin hedef gösterilmesi” ile ilgili hükümlerinin değiştirilmesi.– İnternet sitelerine, sosyal bloglara erişimin engellenmesine; haberleşme özgürlüğünün ihlali anlamına gelen telefon dinlemesine ve her türlü iletişimin izlenmesine olanak sağlayan yasa maddelerinin mutlak surette değiştirilmesi. 13-20 Mart eylem programı – 13 Mart 2011 Pazar günü saat 12.00’de İstanbul’da Galatasaray Meydanı’nda buluşulacak ve Taksim Meydanı’na kadar yürüyüşün ardından basın açıklaması yapılacak. – 20 Mart 2011 Pazar günü Ankara’da basın açıklaması düzenlenecek. – 13-20 Mart 2011 tarihleri arasındaki günlerde bir hafta boyunca yerel düzeyde faaliyet gösteren gazeteci cemiyetleri tarafından her gün farklı illerde olmak üzere basın açıklamaları yapılacak. – Ayrıca yasa […]

Uykusuz’da Ahmet Şık

Lemanve Penguenmizah dergilerinden sonra bugün dağıtıma giren Uykusuz da kapağını Ahmet Şık ve NedimŞener’in tutuklanmasına ayırdı. Uykusuzyazarlarından, HaberVsmuhabiri Barış Uygur dergideki “Akıl Fikir Ofisi” köşesinde bu konuyu yazdı. (Barış’ı başlıklı haberinden de hatırlayabilirsiniz.) Uygur’un Okuyom ben yaa! başlıklı yazısını yayınlıyoruz. *** Efendim üzerinize afiyet bir operasyon geçirdim, hastanedeydim. Narkoz öncesi ilaç verdiklerinden tam olarak hatırlamıyorum ama saçma sapan hayaller gördüm, garip garip şeyler duydum. Yanımdakilerin söylediğine göre daha sonra sevgilime “hayatım Prusya mavisi boyaları hazırla, resim yapacağız” demişim. . Ameliyattan döndüğümde, herkes benim ilaç etkisi altında söylediğim saçmalıklara gülerken, ben “O da bir şey mi yahu, ilacın etkisiyle Ahmet Şık’ı Ergenekon’dan gözaltına almışlar diye duydum” dedim. Kimse gülmeyince benim kıkırdamam yarım kaldı. Anlamamışlardır diye açıkladım, “Yahu Ahmet Hoca var ya, dersini almıştım, B vermişlerdi hatta, hani gazeteci…” diye ama yine kimse gülmedi. Onun yerine sesi kısık televizyonu işaret ettiler. Ekrandaki son dakika bandında Ahmet Şık’ın Ergenekon kapsamında gözaltına alındıkları yazıyordu. Hayır, kalkıp gidemiyorum da; aldı mı beni bir panik. Bir an evvel eve gitmeliyim, zira Ergenekon, döndü dolaştı benim telefon rehberime ulaştı. Aklımdan türlü düşünceler geçiyor. İyi ki notuma itiraz edip yükselttirmemişim, Zekeriya Öz’ün olası bir “Ergenekon üyesi gazetecilerden yüksek not isteyerek örgüt içinde yükselmek mi istediniz?” sorusunu savuşturmuş oldum. Tabii tamamen de yırtmadım, zira Zekeriya Öz tam bir külyutmaz olduğu için “Örgüt üyeliğinizden şüphelenilmesin diye mi düşük not aldınız?” diye sorabilir doğrusu. Ne olursa olsun çıkmam lazım, ama önce doktoru ikna etmem gerek. Doktor geldi, nasıl olduğumu sordu. “İyiyim, iyiyim” diyorum ama sesim Darth Wader gibi çıkıyor. Bir şekilde kendimi taburcu ettirdim. Çıkarken aklıma geldi; adamcağızı “Hastayı erken taburcu ederek delillerin karartılmasına yardımcı olduğunuz sabit görülmüştür.” diye de sorgulayabilirler. Ama oldu bir kere. Evde hemen kitaplığa gittim. Zira polisler tam bir kitap kurdu gibi önce kitaplara dadanıyorlar. Şüpheli bir şey arıyorum ama muhtemel şüphe nedir bilmediğim için çaresizim. Bana […]

Kara tren

Bürokrasi melekle şeytanı ayırt edemedi, yine…. Kararmaya yüz tutmuş Türkiye’yi bizler aydınlatacağız… Ahmet Hocamızın ışığıyla. * “Ölümle yaşamı ayıran çizgi, siyahla beyazı ayıramaz ki” tadında duygular içerisindeyim. Bütün hissiyatım alt üst olmuş durumda. Bir umut bekliyordum. İçinde bulundukları yanlıştan geriye dönüp Ahmet Şık Hocamı serbest bırakırlar diye… Olmadı. Yine lanet olasıca bürokrasi melekle şeytanı ayırt edemedi, yine kökünden kurunun yanında yaşı da yakmayı tercih etti. Benim gibi onlarca arkadaşımın yüreğini dağlarcasına… İnandığını savunmak suçmuş biliyor musunuz? İyi gazeteci olabilmek, iyi ilişkiler kurabilmekten geçiyormuş! İyi ilişkiler kurabilmekse içinde bulunduğumuz ortama “bukalemun” gibi uyum sağlamakla gerçekleşebiliyormuş! Ben hocam adına özür dilerim, düzene ayak uydurmayıp değişmediği için. Ben hocam adına özür dilerim, hiç konuşulmayanı hakkını verip konuşmayı denediği için… Beş gündür tarumar olmuş iç dünyam, “Ahmet Hocam yoksa ben toplantıyı neyliyim?” hissiyatındayım. Bu bir darbedir içimize söke söke işletilen; “susacaksın, susmazsan susturmasını biliriz!” Düşünceymiş, özgürlükmüş, doğru bildiğini eğrilmeden büzülmeden yazmakmış… Ben bütün bunları Ahmet Hocam olmadıktan sonra başarabilir miyim? Bunun gibi onlarca soru kafamın içini kemiriyor. Bütün bu karmaşaya rağmen “umut” dolu sözcükler dökülemiyor klavyemden. “Haber var mı?” sorusuna “hayır” cevabını aldıktan sonra, “sen ne işe yararsın ki?” cevabını vermesini. “N’ olacak bu Galatasaray’ın hali?” sorusuna “O Servet yok mu, o Servet” diye hayıflanmasını… Zaman zaman şeytanın avukatlığını yaparak, beyin fırtınasına yol açmasını. Katı oluşunu ve “doğru” bilgiyi öğrenebilmek için cesurca sorular sorulması gerektiğini dikta etmesini. “Ulan Hüseyin ne adamsın!” demesini… Ahmet Hocama dair her şeyi özledim şimdiden. Bu özlemimin faturasını ödeyebilecek bir babayiğit var mı? Kara bir mektup yazdım Silivri’ye, ulaşır mı bilinmez… Emin olduğum tek şey ise kara tren gecikecek belki ama gelecek o güzel günler de gelecek. Ahmet Hocamızın ışıkları eşliğinde yine kararmaya yüz tutmuş Türkiye’yi bizler aydınlatacağız.* İstanbul Bilgi Üniversitesi, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi.

Ali topu hâlâ Agop’a atmıyor

’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları BirimiKonuşmaları dahilindeki raporlarına bir yenisi Yard. Doç. Dr. Kenan Çayır tarafından eklendi. Çayır Eğitim, Çatışma ve Toplumsal Barış: Türkiye’den ve Dünyadan Örnekler başlıklı yeni derleme çalışması çerçevesinde, 2005 müfredat reformu sonrası yazılan yeni ders kitaplarını değerlendirdi ve eğitimde çoğulcu bir muhayyile geliştirme konusunda karşılaşılan sorunları tartışmaya açtı. Ders kitaplarında milliyetçilik ve insan hakları ihlallerinin bulunduğuna dikkat çeken Çayır, “Toplum olarak bunları konuşuyoruz ancak hâlâ ders kitaplarına bu yansımadı. Hâlâ Ali topu Agop’a atmıyor.” dedi. Çayır, 2005 yılında ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kitapların yenilendiğini ve “öğrenci çalışma kitabı ve öğretmen çalışma kitabı” çıkarıldığını söyledi. Ders kitaplarında erkeklerin daha fazla temsil edildiğini ve kadınlarla aynı haklara sahip değilmiş algısını yaratabilecek metinlerin içerdiğini ifade eden Çayır, “Son dönemde bu durumu dengelemeye çalıştılar” diyerek bir ders kitabından örnek verdi: “1- Merhaba arkadaşlar. Benim adım Atakan. Sekiz yaşındayım. 1,42 boyundayım. Kırk iki kiloyum.2- Merhaba ben Ayşe. Sekiz yaşında, 1,32 boyunda otuz beş kiloyum. Duygusal bir kızım. Kötü bir olay gördüğümde hemen ağlıyorum.” Çayır, Sosyal Bilgiler dördüncü sınıf kitabında ancak bu kadar eşitlendiğini anlatırken, o yaşlardaki kız çocuklarının erkeklerden daha hızlı geliştiklerini ve bu kitapları yazanların insan anatomisi bilgisinden bile uzak olduğunu söyledi. Ermeni olduğunu ve Ermeni okulunda sınıf öğretmenliği yaptığını söyleyen bir dinleyici “Bazen kitaplarda öyle metinler okutmak zorunda kalıyoruz ki, Türklük vurgusu yapılmış metinleri ermeni öğrencilere açıklayabilmek gerçekten çok güç oluyor. Ancak okutmak zorundayız.” şeklinde düşüncelerini söyledi. Katılımcılardan bir lisede Edebiyat Öğretmeni olan Serkan Parlak ise müfredat değişikliğinin daha düzgün kitapların okutulmasını engellediğini dile getirdi: “Önceden alternatif olarak dokuz veya on tane kitap gelirdi önümüze. Zümre ile toplanıp bir tanesini seçerdik. Şimdi ücretsiz dağıtıldığından, Milli Eğitim Bakanlığı hangi kitabı uygun görürse her yerde o okutuluyor.” Eğitim Reformu Girişimi kapsamında 165 öğretmeni ayrımcılıkla ilgili eğitimler verdiğini dile getiren Çayır, Türkiye Dilleri ve Edebiyatı kitabının yazılması […]

Basın özgürlüğü ve CHP’ye karşı rötarlı taciz kozu

Gazeteci Ragıp Duran,OdaTV baskınının ardından tutuklanan Ahmet Şık ve Nedim Şener için gösterilen tepkilerin yaygın medyada sönümlendirilmesi ve gündemin değiştirilmesi için, İklim Bayraktar, Nazlı Ilıcak, Güneri Civaoğlu gibi isimlerin ve CHP’nin içinde olduğu bir taciz skandalının ortaya atıldığını düşünüyor. Duran’ın yazısını gercekgundem.com ile eşzamanlı yayınlıyoruz. Nedim Şener’le Ahmet Şık’ın, Savcılığın henüz ve hâlâ açıklamadığı ‘’gizli’’ (!) delillerle tutuklanması, siyasi iktidar ve stepnesi F tipi cemaati çok rahatsız etti, hatta paniğe sevk etti. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, özel yetkili savcı… herkes açıklama yaptı. Siyasi iktidar yanlısı köşe yazarlarının çoğunluğu bile bu kampanyaya karşı çıktı. 18. dalgayı başlatan ve Oda TV bilgisayarlarında bulunduğu iddia edilen belgeleri Oda TV yöneticileri ve avukatları reddetti . Bu belgelerin, virüslü e-mail yoluyla dışarıdan kendi bilgisayarlarına gönderilmiş olduklarını söylediler. İçeriği ve söylemi itibarıyla da üretildiği izlenimi uyandıran bu belgeler temelinde evler, işyerleri basıldı, gazeteciler gözaltına alındı ve sonra da tutuklandı.Nedim’le Ahmet’in Savcılık sorgulamaları gazetelerde soru-cevap ve tam metin olarak yayınlandı. Bu metinlerden de anladık ki, Savcılık Nedim’le Ahmet’in gazetecilik faaliyetleri ile ilgileniyor. Özel olarak Hanefi Avcıve Sabri Uzun konuları üzerinde duruyor. Nedim’le Ahmet’i Oda Tv’yle ilişkilendirme gayreti var. Yasadışı örgüte üyeliğe ilişkin somut bir olay, olgu hatta kuşku ya da örgütle ve yönetimi ile organik ilişki konularında hiçbir ip ucu yok. Türkiye kamuoyu, başta Nedim’le Ahmet’in meslekdaşlarının dayanışması sayesinde, bu gözaltı kampanyasını içine sindiremedi, ikna olmadı. Üstelik ‘İktidar, polis ve savcı marifetiyle, cemaat desteğiyle suçsuz gazetecileri tutukluyor.Türkiye’de basın özgürlüğü çiğneniyor’ algısı, tüm toplumda güç kazandı. Yurtdışından, başta AB ve ABD’den gelen tepkiler de bu imajı güçlendirdi. Nedim’le Ahmet’i içeri atan akıl(!) suskundu. Hala AKP’yi savunmakta ısrar eden 2-3 gazeteci de zor durumda kaldı. Bu süreç böyle gelişirse, AKPde F tipi de daha da büyük kayıplara uğrayabilirdi. Gündem değiştirilmeli, Nedim’le Ahmet’in suçluluğu kanıtlanmalıydı, kanıtlanamıyorsa, bu konu gündemde daha fazla kalmamalıydı. Hastanın durumu ağırlaşıyor, acil müdahale İşte medya literatüründe […]

Dört film ve Ahmet

Ergenekon diye adlandırılan torba dava süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim… Yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. * Toplumsal belleğimiz zayıf. Bunu bilenler, bu zayıflığı kendileri için bir olanağa dönüştürüyorlar. Okumayı değil, izlemeyi seviyoruz, yazmak yerine konuşmayı tercih ediyoruz. Ben de yaşananları dört film üzerinden yazarak anlatmaya çalışacağım. Ölümsüz – Z Üniversite yıllarında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın Vassilis Vassilikos’un aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Ölümsüz (Z) filminde Yunanistan’daki cunta dönemi anlatılır. Filmin aklımda kalan, gözlerimin önünden hiç gitmeyen sahnelerinden biri cuntacı generallerin sırayla savcının odasına girişlerinin ve çıkışlarının gösterildiği andır. Sinemadan çıktığımda “Acaba bizim ülkemizde de aynı şeyler olur mu? 12 Eylül cuntacıları da bir gün hesap verecekler mi?” diye düşündüm.Ergenekon diye adlandırılan “torba dava” süreci başladığında açıkçası “Acaba o an geldi mi?” dedim. Emekli ve görevdeki bazı askerlere dokunduklarında “Galiba oluyor” dedim. Ancak anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşülmesi sürecinde AKP’nin söylemi ile yaptıkları arasındaki farkın herkes tarafından açıkça görülmesiyle umutlar bir başka bahara ertelendi. Çünkü 12 Eylül darbecilerini koruyan geçici 15. maddenin kaldırılması ile ilgili görüşmeler sırasında darbecilerin yargılanmasının önünü açacak olan CHP ve BDP önergesi AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Böylece AKP’liler 12 Eylül darbecileri ile bir sorunu olmadığını bir kez daha ortaya koydular. Aslında AKP’nin 12 Eylül darbecilerinden hesap soramayacağını biliyorduk. Çünkü AKP 12 Eylül’ün ürünüdür. Nitekim 12 Eylül’e minnettarlıklarını her fırsatta gösterdiler ve göstermeye devam ediyorlar.1984 George Orwell’in, 1984 adlı ünlü romanında yönetmen Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç kutba ayrılmış dünyada Okyanusya isimli bir süper devlette, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralarla insanların attığı her adımın, söylediği her sözün nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmakta. Ülkenin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”dir. Büyük biradere karşı hiçbir eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği ülkede, bütün yurttaşların hayatın yakından denetlemekte, kafasından şüpheli düşünce geçenler belirlenerek kısa zamanda yok edilmektedir. […]

Dünya emekçilerinden Ahmet’e destek

HaberVs Dünyanın 151 ülkesindeki 176 milyon üyesiyle dünyanın en büyük işçi örgütü olan Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ( tarafından yapılan çevirisini yayınlıyoruz. Recep Tayyip ErdoğanBaşbakan, Türkiye CumhuriyetiAnkara 7 Mart 2011 Asılsız iddialarla nedeniyle bir gazetecinin/sendikacının tutuklanmasıSayın Başbakan, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) olarak sizlere gazeteci Ahmet Şık’ın tutuklanmasını protesto etmek için yazıyoruz. Ahmet Şık aynı zamanda, IFJ’ye ve ETUC ve ITUC üyesi DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikasının bir üyesidir. 3 Mart tarihinde, Ahmet Şık 6 gazeteci ile birlikte gözaltına alınmıştır: Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Sait Çakır, Müyesser Yıldız, Çoşkun Muslukve Yalçın Küçük. Ayrıca gazetecilerin evleri aranmış, bilgisayarlarına ve defterlerine el konulmuş ve dün de haklarında tutuklama kararı çıkmıştır. Diğer iki gazeteci, İklim Bayraktar ve Mümtaz İdil, geçen hafta tutuklanmış, İklim Bayraktar polis tarafından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken, Mümtaz İdil hala savcılığa sevk edilmemiştir ve sağlık problemi bulunmaktadır. Her ikisi de geçen hafta polis tarafından ofisleri basılan OdaTv.com haber sitesinde yazmaktadırlar. Üç gün önce Oda Tv yöneticiler polis tarafından gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. 3 Mart günü sabah saat 7’de polis Şık’ın Beyoğlu’ndaki evinde arama yapmıştır; aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde yayın yapan HaberVesaire sitesinin de ofisinde arama yapılmıştır. Ahmet Şık, ait bu sitede editörlük yapmakta ve aynı zamanda Türkiye’den İngilizce haber sunan Bianet’te de yazmaktadır.Şık, gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ile beraber Ergenekon davası üzerine kitap yazmıştır. Şimdi bu iki yazar hakkında “Ergenekon örgütü üyesi olmak” ve “halkı kin ve nefrete teşvik etmek” iddialarıyla haklarında dava açılmıştır. Aynı zamanda Şık, son 25 yılda emniyet teşkilatı içindeki “kimi grupların örgütlenmesi” ile ilgili kitap hazırlıyordu. Şık’ın ne Ergenekon davası hakkındaki kitapları ne de bir gazeteci ve yazar olarak faaliyetleri yıkıcı bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda yukarıda da bahsedildiği şekilde Şık’ın gözaltına alınış sürecinden de anlaşılıyor ki, siyasi konular hakkında yazan ve çalışan profesyonel kişiler […]

Bilgi Üniversitesi’nden Ahmet Şık duyurusu

Ahmet Şık’ın öğretim görevlisi olarak çalıştığı İstanbul Bilgi Üniversitesi, öğretim elemanlarına gönderdiği mesajla konuyla ilgili ilk açıklamayı yaptı. Rektör Vekili Prof. Dr. M. Remzi Sanver‘in imzasıyla gönderilen mesaj şöyle: 3 Mart 2011 Perşembe sabah saatlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Ahmet Şık, Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla emniyet mensupları tarafından göz altına alınmış ve aynı saatlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi binasındaki ofisinde arama yapılmıştır. Konuyu 8 Mart 2011 tarihli toplantısının gündemine alan Üniversite Yönetim Kurulumuz, devam eden hukuki süreçte Ahmet Şık’a Üniversite yönetimince hukuki ve insani destek sağlanması gerektiğinde mutabık kalmıştır. Mütevelli Heyeti Başkanımız, Ahmet Şık’ın ailesine, kendisinin özlük haklarının hukuki süreç boyunca korunacağını bildirmiştir. Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Av. Ural Aküzüm de Ahmet Şık’ı Silivri Cezaevinde ziyaret ederek, bu desteğimizi kendisine ifade edecektir.

Medya etiği uzmanının ettiği!

Adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi, ‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi tek başıma ben yaptım’ mealinde bir yazı yazdı.

Avrupa Parlamentosu: Şık ve Şener davasının peşindeyiz!

HaberVs Strasburg’da toplanan Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda Hollandalı Hristiyan demokrat Ria Oomen-Rujiten’in hazırladığı raporu bugün (9 Mart) onayladı. AP, raporda “polis ve yargı tacizine maruz kalan” Nedim Şener, Ahmet Şık ve diğer gazetecilerin davalarını yakından izleyeceğini belirtti. Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğünün “endişe verici biçimde kötüye gittiği” vurgusu yapılan raporda, Türkiye’deki ifade özgürlüğü tutukluluk süreleri, adil yargılama, polis şiddeti, eşcinsel düşmanlığı sorunlarına değinildi. Raporda, “Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi tanınan gazetecilerin tutuklanmasının bu tür yargılamalarda güven kaybına neden olabileceği, halbuki bu davaların tam tersine demokrasiyi güçlendirmesi gerektiği” ifade edildi ve özgürlükler konusunda şu noktalara değinildi: * Düşüncelerin cezalandırılması Türkiye’de insan haklarının korunmasının önündeki en temel engellerden birini oluşturmaktadır. * Yeni Radyo/TV yasasını “ticari” perspektiften olumlu olmakla beraber, yasanın mahkeme veya yargıç izni olmaksızın “ulusal güvenlik” adına bazı yayınların durdurulmasına imkan tanıması kaygı verici. * Türkiye’de özellikle “soruşturmanın gizliliğini ihlal” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla gazeteciler aleyhine açılan davalar ve bazı internet sitelerine yönelik yasaklar endişe verici. * Ceza Kanunun 301, 318 ve 220’inci maddeleri ile Terörle Mücade Kanunu’nun 7/2 maddesinin ifade özgürlüğü önünde engel oluşturuyor. * İfade özgürlüğüyle ilgili yasal çerçevenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirilmesi gerekli. * Türkiye’de makul sürede adil yargılama koşullarının bulunmuyor. “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları kapsamındaki aşırı tutukluluk süreleri kaygı verici, tüm zanlılar için “gerçek yargı güvencesi” getirilmeli. * Yargıtay’ın anayasal düzene karşı işlenmiş suçlarda geçici tutukluluk süresini 10 yıla kadar çıkması kabul edilemez. TBMM’ye bu alanda Türk yasal mevzuatını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanmayla ilgili maddesiyle uyumlu hale getirmeli. * AİHM’nin 14 Eylül 2010 tarihli Hrant Dink davasına rağmen, “Dink’in gerçek katilleri ortaya çıkmasın diye Türk devleti içindeki unsurların yarattığı yapay engeller” endişe verici. * Gösteri ve örgütlenme özgürlüklerine saygı duyulmalı. Polisin geçen Aralık ayında Ankara’da üniversite öğrencilerinin gösterilerini aşırı güç kullanarak bastırması kabul edilemez. * […]