Etiket gazeteci

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

Çok mu şeffaflaştık yoksa baskı mı var?

iktidar tarafından Aydın Doğan’a böyle bir liste gittiğini anlatıyordu. Coşkun’un söylediğine göre verilen listede yazarların iktidarı destekleme oranları dahi yüzdeler halinde belirtiliyordu. İktidarın ve Başbakan Erdoğan’ın gazetelere ve gazete patronlarına yalnızca kürsüden yapılan konuşmalarla sınırlı bir etkide bulunup bulunmadığı elbette önümüzdeki yıllarda enine boyuna konuşulacak, tanıklar ve belgelerle yazılıp çizilecek. 2002 sonrasında medya mülkiyetinin yeni yapılanmasının tesadüf olup olmadığı da bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkacak. Ancak bugün için Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik bu açıklamalarının “demokrasi söylemi”yle ne kadar örtüştüğü, “ifade özgürlüğünü” geliştirip geliştirmediğini sorduğumuz akademisyenler ve gazeteciler, bu sorulara büyük ölçüde olumsuz yanıt veriyorlar. Başbakan’ın ağzından çıkanlar, kafasındaki özgürlük ve demokrasi modelinin evrensel ölçütlerle pek de uyuşmadığının bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Gazeteci Ragıp Duran ve Kürşat Bumin, öğretim üyeleri İlter Turan, Halil Nalçaoğlu, Aslı Tunç ve Bülent Somay, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik ısrarlı çıkışını HaberVsiçin değerlendirdi… “Başbakan işçi işveren ilişkisini feodal bir ilişki gibi algılıyor” Ragıp Duran Başbakan Erdoğan bu konuşmasıyla üç konudaki tutumunu net bir şekilde sergilemiş oldu: – Başbakan dünyaya, Türkiye’ye zenginler/patronlar gözüyle bakıyor: Para veriyorsunuz ‘adamlara’ benim istediğimi yaptıracaksınız bundan sonra! – Başbakan, medya işvereni ile köşe yazarı arasındaki ilişkiyi, özellikle de işveren-ücretli ilişkisini feodal çağdaki ya da daha eski dönemdeki ilişki gibi algılıyor: Ben efendiyim sen kölesin. Benim istediğimi ya da benim efendimin istediğini yazacaksın. -Nihayet Başbakan, demokrasi ve basın özgürlüğü kavramlarıyla ya henüz anakronizm nedeniyle tanışamamış ya da hoşlanmadığı kavramlarla yüzleşmek, onları uygulamak istemiyor. Başbakan’ın yaptığı bu açıklama, demokratik herhangi bir ülkede yapılsa, önce medya işverenleri,sonra tüm gazeteciler ve kuruluşları, ardından da bütün kamuoyu ve siyasi çevreler, demokrasi ve basın özgürlüğü açısından sert bir şekilde kınanır ve gerekli cevabı alır. “Başbakan yalnızca kendini tutamıyor” Kürşat Bumin Tayyip Erdoğan’nın bu çıkışı halkına karşı bir dürüstlük göstergesi veya medyaya yapılan baskının meşrulaştırılmasının ifadesi değildir. Yaptığı açıklama tamamen yapılan haberlere karşı kendisini tutamamasından kaynaklanmaktadır. Bunu baskı […]

‘Love and hate’ tefrikası

HaberVs Hürriyetyayın yönetmenliğinden ayrılma kararını açıklamasının ikinci gününde de gazeteciler, meslektaşları Ertuğrul Özkök’ü “yalnız bırakmadı”. Eski yılın son ve yeni yılın ilk gününde, köşe yazarları Özkök hakkındaki düşüncelerini ve görevi bırakmasının Türkiye basınında yaratacağı değişikliğe dair öngörülerini dile getirdi. Bu konuda en iddialı yorumlar Zaman, Yeni Şafak ve Star’dan geldi. Zamanyazarı Hüseyin Gülerce, konunun şahsi bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini ancak Özkök basında bir zihniyeti temsil ettiği için onun görevden ayrılmasının “demokratikleşme” adına bir şans olduğunu savundu. Staryazarı İbrahim Kiras ise ayrılığın nedeninin hükümetin Aydın Doğan’dan “kelle istemesi”yle açıklanamayacağı, Özkök’ün kendi grubunda “devlet içinde devlet” gibi davrandığını, bu nedenle Doğan’ın vergi cezaları nedeniyle düştüğü zor durumdan Özkök’ün bilinen yöntemleriyle kurtulamayacağını görmesi olduğunu iddia etti. Yeni Şafak’ın müstear isimli yazarı Taha Kıvanç, “Kurduğu çarpık medya düzeninin değişik gazetelerdeki uzantılarının kaç gündür ‘büyük başarı’ diye sözünü ettikleri” Özkök’ün gazeteciliğinin, tam tersine “büyük bir başarısızlık” olduğunu yazdı. Farklı çizgideki yazarların yorumlarında öne çıkan bir ortak saptama da, 20 yıl boyunca Hürriyetyayın yönetmenliği yapmanın “normal bir insanın işi olmadığı” (Ahmet Kekeç) hatta “delilik” (Yılmaz Özdil) olduğu tespitiydi. Özkök’ü “severek” ya da “nefret ederek” takip etmek HaberVs olarak 30 Aralık 2009 tarihli gazeteleri taramış ve “Türkiye basınının Ertuğrul Özkök’ün istifasını nasıl yorumladığı”nı sunmaya çalışmıştık. Özkök’ün Hürriyetçalışanlarına 29 Aralık tarihli yazı işleri toplantısında duyurduğu istifa kararı çok yeni (ve sürpriz) olduğu için bu gelişme birçok gazetede “haber” çerçevesi içinde kalmış, yorum yapacağını tahmin ettiğimiz yazarların çoğu ilk gün Özkök’le ilgili yazmamıştı. Özkök’ün ayrılığına “seyirci kalmayacağı” tahmin edilen birçok isim, 31 Aralık’ta “içini döktü”. Son iki günde yayınlanan, Özkök hakkında yıllardır yazıp çizilenlerin özeti niteliğindeki bu yorumlar aynı zamanda, onun neden Türkiye basınının en hararetle takip edilen ismi olduğunun da güncel bir cevabı. Oktay Ekşi: “Onu tartışanlar için ‘2 numara büyük’tü.” Hürriyetbaşyazarı Oktay Ekşi, “”). Görmüş, konu hakkındaki birikimini bu yazıda da kullandı ve hemen tüm yazarların […]

Basında ‘love and hate’: Ertuğrul Özkök

HaberVs Dile kolay, 20 yıl… Bir gazetenin üstelik de yalnız Doğan Grubu’nun değil neredeyse Türkiye basınının “amiral gemisi” sayılan Hürriyet’in yayın yönetmenliğinden ayrıldığını açıklayan Ertuğrul Özkök’ün ardından beklendiği gibi bir fırtına koptu. Hürriyet’in daha Simavi ailesi’nin olduğu dönemde Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesini ardından “daha ılımlı” bir isim olarak gazetenin başına getirilen Özkök şimdi de biraz “radikal” bulunduğu için, gazete yönetimine veda etmek zorunda bırakıldı. Hürriyet’in Aydın Doğan’a geçmesinin ardından “gitti gececek” denilen Özkök, şu veya bu nedenle eleştirilse de gazetenin başında kalmayı sürdürdü. Özkök’ün istifası kimine göre hayırlı, kimine göre bir “geri adım”. Ama kim ne derse desin dün itibariyle Türkiye basınında bir devir kapandı ve yeni bir dönem başladı. Bu “devir değişikliği”ni gazete ve yazarların nasıl gördüğünü, en azından tarihe bir not düşmek için derledik. Vatan: “Hürriyet’te görev değişikliği” Haberi ön sayfadan duyuran Vatan, Ertuğrul Özkök’ün yerine Enis Berberoğlu getirildiğini duyurdu. Vatanyazarlarından Reha Muhtar, “Ertuğrul Özkök için söylediklerim ve söylemediklerim” başlıklı yazısında “Hürriyet gibi Türkiye’nin devlet gibi gazetesini 20 yıl genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturarak yönetmek bir gazetecinin yaşamında çocuklarına bırakabileceği çok değerli bir mirastır” yorumunda bulundu. Muhtar, Özkök’e söylemediklerini ise kısaca şöyle özetledi: “Genel yayın yönetmenliği gibi görevlerde insanların önemli bir kısmı gücünüzden dolayı size saygılı davranırlar… Mesele hayata, “genel yayın yönetmeni olarak gelmediği gerçeğini” bilmekten geçer. Eğer bunun bilincindeyseniz, ‘Hayat boyu Tanrı tarafından seçilmiş bir genel yayın yönetmeni’ olduğunuza inanmıyorsanız, zaman içinde ‘sizi sadece kendi kişilik özelliklerinden dolayı sevecek insanlarla’ beraber olursunuz.. En kutsal hazine, sizi sadece kişilik özelliklerinizle seven insanlarla geçireceğiniz keyifli saatlerdir. Çünkü oradaki alma-verme ilişkisi sanal değil hakikidir… Genel yayın yönetmeni olunmadığı durumlarda hayat hakikidir. Hakikatlere hoşgeldin Ertuğrul Özkök…” Akşam: “20 yıllık Özkök dönemi kapandı” Ön sayfadan duyurulan haberde Özkök’ün Hürriyet çalışanlarına yaptığı veda konuşmasına değinildi. 18 Aralık’ta CNNTürk’te yayımlanan Medya Mahallesi adlı programda Ayşenur Arslan ile yaptığı söyleşiden bahsedildi. Ahmet Hakan, […]

AB’ye iki soru

HaberVs*“Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” paneli için bugün İstanbul’a gelen Avrupa Birliği üyesi altı ülkenin gazetecileri HaberVs’ye konuştu. Bu gazeteciler, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda bağlı bulundukları gazete ya da haber ajansı adına çalışan yada AB haberlerini yakından takip eden isimlerdi. İçlerinde sadece Die Zeit gazetesi muhabiri Michael Thumann daha önce Türkiye’de görev yapmıştı. Muhabirlerimiz gazetecilere, panelde değinmedikleri iki konuda soru yöneltti. Bu sorulardan ilki, kendi ülkelerinde Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda kamuoyu desteği olup olmadığıydı. İkinci soru ise, 2004’te referandum sonrasında Kıbrıs sorunu hakkında görüşlerinin ne olduğuydu.*Özge Erel-Erim Hüner-Berk Doğan-Mert Oynargül-Niso Esim-Berk Doğan

AB süreci, sürüncemesi

Mine Savaş Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci yıllardır, fakat belirli dönemlerde daha yoğun olarak karşımıza çıkıyor. Sorun gündemde değilken kimileri tarafından unutuluyor, ancak gündeme geldiği anda da ciddi tartışmalara sebep oluyor. Türkiye’nin son dönemde biraz da uykuya yatırdığı AB süreci, İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusu’nda gerçekleşen 17’nci AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı ile yine gündeme taşındı. 17 yıldır gerçekleşen bu konferans, aslında Türkiye’nin uzun zamandır, uzun bir yolda ilerlediğini de gösteriyor. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin en erken 2013’te gerçekleşmesi bekleniyor. Fakat üye olmak isteyişimizin gerçek öyküsü, 12 Eylül 1963’te İsmet İnönü’nün başbakanlık döneminde gerçekleşen Ankara Anlaşması’yla başlıyor. Böylece, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilk bağ kurulmuş ya da kurulamamış oluyor. Anlaşma tam bir sene sonra yürürlüğe giriyor, fakat anlaşmanın tam da yıl dönümünde gerçekleşen 12 Eylül Darbesi ile işler değişiyor ve AET ile Türkiye arasındaki bu anlaşma donduruluyor. Anlaşmayla darbe arasında geçen 17 senede ne olup bittiği pek bilinmiyor, zira demokrasideki ciddi aksaklıklar sadece kâğıt üzerinde imzalanan süreci donduruyor. Türkiye 1983’te çok partili döneme geçiş yapıyor. Böylece, Türkiye’nin AB ile arasındaki buzlar az da olsa eriyor, ama buzların erimesi üyeliği beraberinde getirmiyor. 14 Nisan 1987’de Turgut Özal hükümeti, tam üyelik başvurusunda bulunuyor. Beklenen tam üyelik gerçekleşmiyor, fakat 1 Ocak 1996’da Türkiye, AB ile Gümrük Birliği’ne giriyor. Bu gelişme, üç yıl sonra Bülent Ecevit hükümetini heveslendiriyor ve 1999’da ikinci başvuru gerçekleşiyor. 17 Aralık 2004’te gerçekleştirilen toplantıda Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin AB’ye katılma müzakerelerinin, 3 Ekim 2005’te başlatılmasına karar veriyor. Halen katılma müzakereleri devam ediyor ve uzun bir süre de devam edeceğe benziyor. Mehmet Ali Birand, bugüne kadar düzenlenen hemen tüm AB – Türkiye Gazeteciler Konferanslarına katılan tek gazeteci. Birand bugünkü toplantıda da kürsüdeydi ve toplantı çıkışında HaberVs muhabirine şunları söyledi: “Türkiye 45 yıldır AB’nin kapısını aşındırıyor gibi gözüküyor, ama durum hiç de öyle değil. İlk başvuru 1987’de Özal döneminde, ikinci başvuru […]

Gazeteciler yaşlandı, Türkiye AB’ye giremedi!

Avrupalı ve Türk gazeteciler bugün, Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkilerini değerlendirmek üzere İstanbul’daydı. Gazeteciler bu işi, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun organizasyonuyla 17 yapıyor; “AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı”nda bir araya geliyor. İşte 17 yıldır süren bu geleneğin bu seneki ev sahibi İstanbul Bilgi Üniversitesi, Santralİstanbulyerleşkesiydi. “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” başlığıyla gerçekleşen panelde Avrupa’dan yedi, Türkiye’den dört gazeteci kürsüdeydi. İzleyicler arasında en ön sırada, Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Marc Pierini vardı. Panelin açılış konuşmasını yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil Güven, yarısı dışarda bırakılmış bir Kıbrıs ve verdiği sözleri tutmayan bir AB nedeniyle Türkiye’de Avrupa Birliği’ni savunmanın çok zor olduğunu söyledi . Ayrıca Bilgi Üniversitesinin AB çalışmalarına hız verdiğini ve bu kapsamda lisans ve yüksek lisans programları açtığına değindi. Rektör Güven’den sonra kürsüye çıkan Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış “Avrupa gerçekten küresel olmak istiyorsa Türkiye’ye ihtiyacı var. İstanbul’suz bir Avrupa’yı düşünemiyorum. Türkiye çok önemli bir ülke çünkü AB hariç Avrupa’nın bütün kurumlarına tam üyedir. Ayrıca G20 ve NATO üyesi olan Türkiye çok güçlü bir ekonomiye sahip, dünyada 15., Avrupa’da alıncı en güçlü ekonomi. Türkiye doğunun en batısında, batının da en doğusunda yer alıyor. Bu nedenle önemli bir köprü, İsrail ve Suriye, Afganistan ve Pakistan, Rusya ve Gürcistan, İran ve Amerika arasında global sorunların çözülmesine etkili bir ülkeyiz. Kilise, sinegog ve cami yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yer alıyor. Ermeni , Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Yahudi inanan, inanmayan hepsi birlikte yaşıyor. Bu bizim AB’ye katacağımız en önemli şey. Türkiye medeniyetler çatışmasının çözümüdür” sözleriyle mikrofonu panelist gazetecilere bıraktı . Gazeteciler, panel yöneteticisi, Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kaya’nın sorularını cevapladılar. Şunları söylediler: “AB’ye süpheyle bakmayı biz başlattık” John Peet (The Economist, Britanya)Bana sorarsanız ben Türkiye’yi, Almanya ve Rusya ile aynı gruba koyarım çünkü konum olarak […]

İşlerinde gözümüz var!

“Senden gezmeni, yemeni, içmeni, sonra bunları yazmanı ya da çekmeni istiyoruz.” Televizyonda, gazetelerde çalışan ve işi gezmek olan insanların yukarıdaki iş teklifiyle nasıl bir alâkası var? Doğrudan bir alâkası yok belki ama yaptıkları işe karşı oluşan genel algıyı yansıttığı doğru. Bizi çatlatan, özendiren, “Neden ben değil de o” isyanına sürükleyen meslek gruplarının başında kuşkusuz işi gezmek olanlar geliyor. Onların varlığına, her hafta başka bir şehirde, başka bir sofrada olmalarına göre okuya alıştık. İşte tam da bu yüzden birilerinin onlara sorması gerekiyordu: “Nasıl oldu da gezmek sizin işiniz oldu?” ve “Bırakmayı düşünüyor musunuz?” diye. Peki onlar hangi yola saptı da böyle bir tâli yol buldular hayatta? Medyanın gezginleri Nuray Yılmaz, Tayfun Talipoğlu, Mehmet Yaşin ve Fatih Türkmenoğlu bu kez meslekteki yolculuklarını, yaptıkları işi ve zorluklarını(!) anlattı. “Annem artık ‘güle güle’ bile demiyor” Nuray Yılmaz (Gezelim Görelim, TRT)TRT’de, 25 yıl önce başladım bu işe, 27 yaşımdan beri yapıyorum. Ben ODTÜ işletme mezunuydum ve o zaman bu tür işler İstanbul’daydı ama ben Ankara’daydım. Sonra TRT’de eleman arandığını duydum. Müracaat ettim; kabul edildim. İlk girdiğim zaman prodüktördüm. Bir yıl sonra başladım programa. Nasıl oldu? Ne yapacaksın diye öneri verilirdi; ben de Türkiye’yi tanıtacağım dedim. Zaten magazinden hoşlanıyordum ve bir kadın olarak gezmenin dikkat çekeceğini biliyordum…Bunca sene sonra bile bir şeyi görüp öğrendiğim zaman acayip heyecanlanıyorum. Sürekli seyahattesin, sürekli başka bir yerde yatıyorsun; sanki bir yaşam biçimi, yapmak zorundaymışız gibi. Seyahat zamanı geldi, çık. Montaja gir, tekrar git başka bir yere. Bunlara katlanmak lazım, lüksü aramaman lazım, doğa insanı olman lazım. Tabii insan böyle bir şeye başlayınca başka bir iş cazip gelmiyor. Bizim için tatil demek evde oturmak demek. Ben eşimle çalışıyorum, beraber geziyoruz. O da bir rahatlık; kimse beklemez hanımını yıllar boyunca. Ailem de alıştı; annem ilk başlarda söylenirdi beni göremediği için ama şimdi “hoş geldin”, “güle güle” bile denmiyor. Bu arada her gittiğimiz […]

‘Bilmediğini de bilmez’

Sahaf Emin Nedret İşli’nin, Soner Yalçın’ın 15 Mart 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan “Bu aileyi tanımayan bu ülkeyi anlayamaz” başlıklı yazısına cevaben kaleme aldığı yazı. Sayın Soner Yalçın. Hürriyet gazetesinde yayımlanan 15 Mart 2009 tarihli “Bu aileyi tanımayan bu ülkeyi anlayamaz” başlıklı yazınızı okudum. Necmettin Hilav ve Selahattin Hilav’ı yakından tanımış bir kişi olarak yazınızda kaleme aldığınız bir takım bilgilerin gerçekle ilgisi olmadığını gördüm ve üzüldüm. Yazınızın başlangıcında yer alan Necmettin Bey’le ilgili bilgiler tamamen hayal mahsulüdür. Necmettin Hilav hayatının hiçbir döneminde sizin söylediğiniz gibi “İslamcı Münevver” olmadı. Necmettin Bey eski kitap düşkünü, İslam tarih ve felsefesine meraklı, Batı ve Doğu kültürlerini derinlemesine inceleyen, ana kaynaklarından araştıran büyük bir entelektüeldi. Gümüş sikke koleksiyonu yapar, hat toplar, kıymetli ve nadir kitaplar biriktirirdi. Sosyal hayatı ve yaşantısı itibariyle siyaset, şeriat, tarikat gibi konulara hiçbir zaman katılmamıştı. Osmanlıca ve Osmanlı kültürünü pek çok akademisyenden ve ilahiyatçıdan daha iyi bilirdi. Pek çok kişi karşılaştığı bir zorluğu ona danışarak çözerdi. Necmettin Bey’in son yıllarında çevresinde bulunanlardan biri olarak bırakın tarikatı kendisi beynamazdı, yani namaz kılmazdı. Hele şu yazdığınız, “Cami avlusunu dolduran 40-50 kişinin çoğu 66 yaşında hayata gözlerini kapayan Necmettin Hilav’ın kitaba-okumaya meraklı, temiz beyaz sakallı İslamcı arkadaşları” cümlesi takkemizi başımızdan uçurttu. (Cenazeye katılanlardan biri olarak “İslamcı arkadaşları”ndanım ya!) Soner Bey, ben Necmettin Hilav’ın arkasından yazı kaleme alan insanlardan biriyim. Sizin zaman zaman uğradığınız Simurg Kitapevi’nin çıkardığı kitabiyat dergisi Simurg’un 2. sayısında “Bir bilgin göçtü: Salih Necmeddin Hilav (1925 – 2000)” başlıklı bir yazım var. Sanki cenazeye katılanların böyle bir iftiraya uğrayacaklarını biliyormuşcasına, [1] numaralı dipnotunda cenazeye katılanların çoğunu isim isim yazdım. Size cenazeye katılanların çoğunu öğrenebilmeniz için notu aynen alıntılıyorum. “Tarihe bir not düşmek gayesiyle Sahrayıcedit Camii avlusunda görebildiğimiz kişiler: Selahattin Hilav, Sema Rifat – Mehmet Rifat, Leyla Sönmezocak – Rahmi Sönmezocak, Zeynep Talu, [ve ailesinden isimlerini bilemediğimiz kişiler] Lütfü Seymen, Ferda Anaoğul, Turgut […]

‘Bilmiyorsan sor kardeşim’

Bizde gazetecilik, sözüm ona “araştırmacı gazetecilik”, sansasyonel bir başlık attığında, altını neyle doldurursan doldur, beslersen besle işe yarıyor, satıyor. Kendisine araştırmacı gazeteci titrini yapıştırmış hemen herkesin TV programlarında ve yazılı basında yaptığı ölülerin-dirilerin üzerinden bir takım hikayeler anlatmak. 15 Mart 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde Soner Yalçın’ın “Bu aileyi tanımayan bu ülkeyi anlatamaz” başlıklı yazısı da buna bir örnek. Baba Mihri Beyoğulları, Selahattin ve Necmettin Hilav, kızkardeş Lâmia (Kadıköy Kız Lisesi Müdiresi), Süheyla, en küçük kardeş Leyla Hilav (Sönmezocak), gelinler Alev Cem ve Çiğdem Talu’dan sözeden bir yazı. Ailenin Kürt kökenli oluşu Selahattin ağabeyin Türkiye’de Marksizme çeviri ve telifleriyle büyük katkılar yapmış oluşu, Necmettin ağabeyin üç-beş dil bilen yüksek mühendisliği, Selahattin ağabeyin Alev hanım ve Çiğdem Talu’yla evliliği, kızları Zeynep, yine Necmettin ağabeyin müzmin bekârlığı, Leyla Hanımın Rahmi Sönmezocak’la evli oluşu üzerinden bir haber yazı. Amaç Türkiye’nin mozaik olduğunu ispatlamak. HaberVs‘yi ’tan takip edebilirsiniz Necmettin Hilav’ı 1993 senesinden beri tanırım, Selahattin ağabeyi kardeşinin cenazesinde tanıdım. Öncesinde, çevirdiği ve yazdığı her kitaptan biliyordum zaten. Soner beyin teslim ettiği gibi Marksizme bulaşmış herkesin tanısın tanımasın rahlesinden geçtiği birisidir. Çiğdem hanımın şarkı sözleri oturaklıysa, Melih Kibar, Erol Evgin, Onno Tunç gibi şarkıcı ve şarkı sözü yazarlarını etkilediyse bunu bir dönem Selahattin ağabeyle evli oluşuna borçludur. Yerlilik konusunda ise ona borçlu olmayan solcu yok gibidir. Soner Yalçın’ın yazısında takıldığım noktalardan birisi; Necmettin ağabeyin kitap okumaya meraklı İslamcı arkadaşları tarafından gömüldüğü ve kendisinin de İslamcı bir münevver olduğu yolundaki cümleler. Soner Yalçın arkadaşı olduğu İbrahim Yılmaz’ın Simurg adlı dergisinde yayınlanan Nedret İşli’nin yazısına baksa cenaze törenine katılanların hiç de öyle olmadığını görecekti. Necmettin Hilav’ın İslamcılığına gelince; bu tam uyduruk bir hikâye. Farsça, Arapça, Osmanlıca, Almanca, Fransızca, Latince ve İngilizce bildiği bir gerçek. İslam tarihini, kültürünü, felsefesini birincil kaynaklardan okuduğu da. Ahmet Emin’den, Dozzy’den ezbere parçalar okuduğuna, W.Durand’dan pasajlar anlattığına defalarca şahidim. Evliya Çelebi’den, Katip Çelebi’den söz […]

Sabah’ın önündeki on kişilik çoğunluk

Çalık ailesinin sahip olduğu Turkuvaz Medya grubuna bağlı ATV, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci, 13 Şubat 2009 günü hak arama mücadelelerini grev yoluyla sürdüreceklerini açıklayarak grev gözcüsü gömleklerini giydiler. Halen Sabah gazetesi önünde “Bu işyerinde grev vardır” pankartı altında bu 10 gazeteci, Sabah ve ATV içinden olmasa da meslektaşlarından gördükleri destekle mücadelelerini sürdürüyor. Bu zor ve onurlu mücadeleyi sürdüren 10 kişiyi o pankartın altına getiren sürecin başlangıcı ise bundan yıllar öncesine dayanıyor. 1990’lı yılların başına kadar Hürriyet, Milliyet gibi büyük ulusal gazeteler de dahil olmak üzere bir çok işyerinde örgütlü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), basın organlarının Bab-ı Ali’den İkitelli-Güneşli aksına taşınma süreciyle birlikte ciddi bir gerileme dönemine girdi ve Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Milliyet gazetesinden başlayarak örgütlü olduğu işyerlerini teker teker kaybetti. 2007 yılına kadar bir kaç dergi ve gazetede yaşanan sınırlı örgütlenme çabaları da sonuç vermeyince TGS yalnızca bir devlet kurumu olan Anadolu Ajansı’nda örgütlü bir sendika haline geldi. 1 Nisan 2007’de, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Dinç Bilgin ile Turgay Ciner arasında 2002’de imzalanan sözleşmenin hileli olduğu iddiasıyla Bilgin ve Ciner arasındaki satış ve devir protokollerini geçersiz saydığını açıkladı. Bunun üzerine Ciner Holding bünyesinde bulunan ve medya sektöründe faaliyet gösteren, içlerinde ATV ve Sabah’ın da bulunduğu 63 şirketinin yönetimi TMSF tarafından devralındı. ATV ve Sabah yönetiminin TMSF’ye, yani kamuya geçmesiyle birlikte, Türkiye’nin bu en büyük medya kuruluşlarından birinin hükümete yakın bir sermaye grubuna satılacağı söylentileri de hızla yayılmaya başladı. Bu satış söylentileri yayıldıkça grup çalışanları arasında da iş güvencesi konusunda kaygılar başgösterdi. Bu kaygıların yoğunlaşmasıyla, işyerinde biraraya gelen bir grup gazeteci, ATV, Sabah ve Merkez Dergi Grubu’nda sendikal örgütlenme çalışması başlattı. Böylece 1990’ların başından itibaren ilk kez büyük bir basın grubunda, üstelik de grup çapında ve aynı zamanda tarihinde hiç sendikalı olmamış ATV-Sabah grubunda, sendikal örgütlenme çalışmasına girişildi. TMSF örgütlenmenin karşısında Şirket yönetiminin kamu görevlilerinin […]

Gülen cemaatinin ilk ve en saf halkası

Kerameti kendinden menkul Abant Toplantıları’nın 18.’si bu yıl Kürtlerin denetimindeki Kuzey Irak’ın Erbil kentinde yapıldı. “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlığıyla 2 gün süren toplantılara yine bir çok gediklisi katıldı. Oturumlar boyunca “Karşılıklı Bağımlılık”, “Medyanın İlişkilerde Rolü” ve “Ortadoğu’daki Sorunların Çözüm Yolları” gibi başlıklar ele alındı. Toplantılar sonunda okunan “Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi”nde karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve başlayan diyalog sürecinin devam ettirilmesi ve genişlemesinin gerekliliği; ilişkilerin gelişmesinin hem taraflara hem de bölgeye de barış ve istikrar getireceği vurgulandı. Fetullah Gülen grubuna bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından yıllardır organize edilen toplantılara ve benzer etkinliklere bugüne dek cemaatin fikirleriyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan çok sayıda isim katıldı ya da katılıyor. Aylık Exspres dergisinin 2009 Ocak sayısında Abant Toplantıları ile ilgili, gazeteci Ayşe Çavdar’ın ve derginin 2008 Kasım sayısında da, cemaatin ilk yayın organı olan Sızıntı dergisinin 30. yılı nedeniyle feminist hareketin ileri gelenlerinden Handan Koç’un yazdığı yazılara sizler için yer verdik. Handan Koç Altın nesil, altın nesil Gülen senin bahtın nesil (Sızıntı dergisinden bir şiir) Sızıntı adı sizde ne çağrıştırıyor? 30 yıldır her ay yayınlanan bu dergiyi hiç baştan sona okuduğunuz oldu mu? Bence okuyun. Fethullah Gülen fikriyatını ciddiye alan herkes Sızıntı’yı da önemsemeli. Bu dergiyi herkes Zaman gazetesi eşliğinde bir apartman eşiğinde illâ ki görmüştür. 1980 sonrası yıllarda üniversitede okuyanlar Sızıntı’nın pek çok okulun koridorlarında bol bol dağıtıldığını hatırlıyorlar. Ben 1980 öncesinde bir üniversite talebesi olarak hiç karşılaşmadığım bu dergiyi, ilk olarak 12 Eylül sonrasında Mamak Cezaevinde paralanan ağzımı tedaviye gittiğim bir dişçinin bekleme salonunda gördüğümü ve bir tür parapsikoloji dergisi sandığımı çok iyi hatırlıyorum. Sızıntı’nın bir yeni Nurcu tarikatın yayın organı olduğunu birkaç yıl sonra öğrenmiştim. Bu yeni tarikata, Fethullah Gülen’in ismiyle anılan bu organizasyona ne isim verilmesi gerektiği, nasıl tanımlanacağı sosyolojik bir soru. Gülen organizasyonu, dinî-malî-politik bir organizasyon olarak ve öğretileri itibariyle en çok ABD’de benzerleri bulunan bir […]

Muhafazakâr kuşatmaya liberal destek

Kerameti kendinden menkul Abant Toplantıları’nın 18.’si bu yıl Kürtlerin denetimindeki Kuzey Irak’ın Erbil kentinde yapıldı. “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” başlığıyla 2 gün süren toplantılara yine bir çok gediklisi katıldı. Oturumlar boyunca “Karşılıklı Bağımlılık”, “Medyanın İlişkilerde Rolü” ve “Ortadoğu’daki Sorunların Çözüm Yolları” gibi başlıklar ele alındı. Toplantılar sonunda okunan “Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi”nde karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesi ve başlayan diyalog sürecinin devam ettirilmesi ve genişlemesinin gerekliliği; ilişkilerin gelişmesinin hem taraflara hem de bölgeye de barış ve istikrar getireceği vurgulandı. Fetullah Gülen grubuna bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından yıllardır organize edilen toplantılara ve benzer etkinliklere bugüne dek cemaatin fikirleriyle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan çok sayıda isim katıldı ya da katılıyor. AylıkExspress dergisinin 2009 Ocak sayısında Abant Toplantıları ile ilgili gazeteci Ayşe Çavdar’ın ve derginin 2008 Kasım sayısında da, cemaatin ilk yayın organı olanSızıntı dergisinin 30. yılı nedeniyle feminist hareketin ileri gelenlerinden Handan Koç’un yazılarına sizler için yer verdik. Ayşe Çavdar “Türkiye’de liberalizm bir Faust öyküsü oldu.” Sosyal antropolog Aykan Erdemir’in Goethe’nin ünlü “ruh satma” eserini hatırlayıp hatırlatması boşuna değil. “Türkiye’de Farklı Olmak –Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma küçük bir kıyamet kopardı. Araştırma, Türkiye’de AKP’nin iktidarında muhafazakârlığın hangi kanallarda derinleştiğine dikkat çekiyor, muhafazakârların düşüncelerini ve hayat tarzlarını paylaşmayanlara karşı baskıcı ve ayrımcı davrandıklarını ortaya koyuyordu. Bugüne kadar dindarların, örneğin başörtülü kesimlerin uğradığı ayrımcılıkları dile getiren araştırmalarıyla defalarca gündeme gelen Binnaz Toprak, hiç alışık olmadığı üzere muhafazakâr ve liberal kalemler tarafından topa tutuldu. Örneğin Şahin Alpay, HaberTürk’te Binnaz Toprak’ı bilimsel metodolojiden uzak bir araştırma yapmakla eleştirdi. Ayşe Buğra’nın verdiği metodoloji dersinin ardından üzerine bir ağırlık çökse de, iddiasını Zaman’daki yazısında tekrarlamayı tercih etti. Emre Aköz, Sabah’taki köşesinde Toprak’ı “bilim kisvesi altında gazetecilik” yapmakla eleştirdi. Hatta, Perihan Mağden, Ayşe Arman’la Binnaz Toprak’ı aynı kefeye koydu Radikal’de. Gökhan Özgün, Taraf’taki köşesinden Toprak’ı “cemaat düşmanı”, dahası “özel harpçi” olmakla suçladı. “Dolaylı iktidar sorumluğu” Muhafazakârların […]

Görüşmeler Sabah, ATV ve dergi grubu için sürdürülüyor

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, ATV, Sabah ve dergi grubunun tek bir şirkette toplandığını, toplu görüşmelerin tek işyeri için sürdürüldüğünü ve herkesi kapsadığını açıkladı. Çalışanları sendikadan istifaya zorlayan kişilerle ilgili suç duyurusu ve Sabah’a işyeri temsilcisi atanması konusunda ise TGS’nin çalışmaları devam ediyor. İpekçi, bu süreçle ilgili olarak HaberVs’nin sorularını cevapladı. Dün yaptığınız eylemden sonra Sabah Grubu’nun insan kaynakları ile ilgili yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunacağınızı söylemiştiniz. Bu konuda bir girişiminiz oldu mu? Biliyorsunuz bizim orada baskıya maruz kalan arkadaşlarımız oldu ve bununla ilgili hukuki sürecin ne olması gerektiğini avukatlarımız inceliyor. Orada yasal olarak ne yapılması gerektiğine avukatlarımız karar verecek. Peki hangi isimlerle ilgili suç duyurusunda bulunmayı düşünüyorsunuz? Orada zaten arkadaşlarımız baskı altında, bu nedenle şu anda isim vererek onları da zor durumda bırakmak istemeyiz. Ama incelemelerimiz sürüyor. Bu konuda mutlaka bir şeyler yapacağız. İncelemeleriniz ne zaman sonuçlanır? Tam bir süre vermek doğru olmaz. Dediğim gibi avukatlarımız konuyu inceliyorlar, biz de onları bekliyoruz. Daha önce ATV’de toplu görüşmelere başladığınızı, Sabah’ta ise yetki sürecinin devam ettiğini açıkladınız. Sabah’ta hangi aşamadasınız? Aslında şu anda ATV ve Sabah için tek bir şirket var ve burada çalışan herkes için toplu görüşmelere başladık. ATV’de yetki alındığı Sabah’ta ise sürecin devam ettiği konusunda haberler çıktı. Öyleyse yanlış yazıldı bu konuda… Tam olarak da yanlış diyemeyiz. Çünkü ATV’deki yetki süreci daha önce tamamlanmıştı biliyorsunuz. Ancak biz buraya geldiğimizde gördük ki yetki aldığımız şirket isim değiştirmiş ve çalışan sayısını artırmış. Yani ATV ve Sabah tek şirkette birleşmiş. Bizim yetki aldığımız şirketin adının değişmesi ve çalışan sayısının artması elbette bizim yetkimizi etkilemez. Biz de buradaki tüm çalışanlar için toplu görüşmeleri başlattık. Yani bu durumda yaptığınız toplu sözleşme görüşmelerine hem ATV’de çalışanlar, hem Sabah’ta çalışanlar, hem de Dergi Grubu’nda çalışanlar dahil öyle mi? Evet. Burada tek bir işyeri var. ATV, Sabah veya Dergi Grubu, arkadaşlarımızın çalıştıkları bölümler […]

Gazeteci figüran oldu

Nazlı Hazal Tetik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Eminönü Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından düzenlenen Babıali şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen medya konulu arama konferansında gazetecilğin günümüzde kar amaçlı bir ekonomik faaliyete dönüştüğü, bunun sonucunda da gazetecilerin de günü kurtarmaya yönelik birer figüran haline geldiği vurgulandı. Şenlik kapsamında 19 Haziran’da Çemberlitaş’ta bulunan Basın Müzesi’nde gerçekleştirilen “Medya Gerçeği: Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konferansa konuşmacı olarak Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şükran Soner, Birgün Gazetesi’nden Ahmet Tulgar konuşmacı olarak katıldı. 1984 yılında gazeteciliğe başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan basının ikitelli’ye taşınmadan önceki “Babıali dönemi”nde sendikanın güçlü varlığı nedeniyle medya patronlarına karşı gazetecilik faaliyetlerinin başarıyla savunulabildiğini anlattı. Arsan, dünyadaki ekonomik değişimin Türkiye’yi de değiştirdiğini, bunun sonucunda basın sektöründe gazetecilik örgütlerinin varlığının zayıfladığını, sonuçta da gazeteciliğin bundan zarar gördüğünü vurguladı. Reklamveren düzeltebilir mi? Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman da gazeteciliğin iki var oluş amacını, “halkı bilgilendirmek” ve “halkı manipüle etmek” olarak tanımladı. Medyanın iş adamlarının ve holdinglerin elinde olduğunu her bir gün yenisi eklenen Doğan, Çalık, Ciner vb. grupların medyayı tekelinde tuttuğunu belirterek, bu işadamlarının da yalnızca “kar maksimizasyonu” amacına hizmet ettiklerini söyledi. Cinman, mevcut sistemle ortaya çıkan kötü durumun ancak reklamverenlerin zorlamasıyla daha düzeyli bir yere çekilebileceğini kanısında olduğu anlattı. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken ise gazeteciliğin toplum ve etikle olan ilişkisine değindi. Var olan parametreler ve olması gerekenleri “insan dünya bilgi” çerçevesinde değerlendirerek iletişim fakültelerinin mercek altına alınması gerekliliğini, karar vericilerin yapmaları gerekenleri etik tabanlı hukuk kapsamında değerlendirmelerinin önemini vurguladı. Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncelikle 1980 sonrası Türkiyesi’ne panoramik bir bakış açısıyla yaklaşarak yozlaşmayı yine medya patronlarının sermaye hırsıyla değerlendirdi. Gazeteciliğin de küreselleştirici üç büyük güç olan “IMF, Dünya Ticaret Örgütü […]

Kameramanı öldüren görüntü…

Gazze Şeridi’nde İsrail’in düzenlediği saldırıda ölenler arasında bulunan Reuters kameramanı Fadıl Şena’nın son çektiği görüntü, İsrail tankından çıkan ve hayatına mal olan top mermisi oldu. Youtube’ta yayınlanan Reuters haberinde, Fadıl Şena’nın görüntülediği tank ateş ettikten sonra kameramanın vurulduğu açıkça izlenebiliyor. Reuters haber ajansı için 3 yıldır çalışan Filistinli Fadıl Şena, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El Bureyc Mülteci Kampı yakınındaki çatışmaları izlerken, üst üste füzelerin atıldığı saldırılara hedef olmuştu. Olay yerindeki basın mensupları, atılan füze ile Şena’nın jipinin alev aldığını, Şena’nın da jipin yanında yerde yattığını gördüklerini bildirdiler. Gazetecilerin yardım için koştuğu sırada, ikinci bir füze daha geldi. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Şena, hastaneye ulaştırıldığı sırada hayatını kaybetti. Görüntüleri izlemek için tıklayın>>