Etiket habervs

Bu da IMF gazı

HaberVs Taksim Meydanı, Harbiye Uluslararası Kongre Merkezi’nde düzenlenen IMF toplantısını protesto etmek isteyen sendika temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları hazırlanmıştı. Ancak buradaki kalabalık beklenenin çok üzerine çıktı ve kısa süre içerisinde sayıları birkaç bini bulan göstericiler saat 11:00 civarında protestoya başladı. Basın açıklaması yapmak için toplanan grubun bir bölümü IMF toplantısının yapıldığı Uluslararası Kongre Merkezi’ne yürümek için polis barikatına yöneldi. Polisin bu girişime tepkisi çok sert oldu. Ortalık bir anda karıştı. Polis, kalabalığı biber gazı ve tazyikli su ile dağıttı. Göstericiler, molotof kokteyli ve taşlarla polise mukavemet gösterdiler. Bu karşılık polisin müdahalesini daha da sertleştirmesine neden oldu. Panzerler ve gaz bombalarıyla dağıtılan kalabalık Gümüşsuyu, Tarlabaşı, İstiklâl Caddesi ve Cihangir yönüne dağıldı. Polisle göstericiler arasındaki çatışma bu mevkilerde sokak aralarında devam ediyor. Gösteriler sırasında polisin, tıpkı 1 Mayıs olaylarında olduğu gibi en küçük gruba karşı bile biber gazı kullanmaktan çekinmediği göze çarpıyor. Saat 13:15 itibarıyla polisin 100 kadar kişiyi gözaltına aldığı bildiriliyor.

Galatasaray’a Barcelona taktiği

Volkan Ağır Maç sonrası konuşmaları, “Galatasaray için yarın ne yazalım?”la başladı, eve dönüş yolculuğunda da devam etti. Tespit basitti. G.Saray uzaktan şut atmıyor bu yıl. Belki de atacak fırsatı yaratamıyor ki bu da ayrı bir tespit. Geçen yıl Michael Skibbe’nin takıma oturttuğu en önemli düşüncelerden biriydi uzaktan şut atmak. İlk yarılarda 20′ye yakın şutla kaleyi yoklardı Sarı – Kırmızılı takım. Gol olur ya da olmaz ama rakibin sinirini bozar kaleyi bulan şutlar. “Pozisyon veriyoruz, şut attırıyoruz daha temkinli olmalıyız” tedirginliğiyle oynayan rakip kendini zorlar ve böylece hata yapma ihtimali yükselir. Sonuç, şutlarla kaleyi bulan takımın lehine dönmeye başlar. Ya da beklenmedik yerden atılan şutlar kaleciyi çaresiz bırakır. Şutu beklemeyen kaleci topu ağlarından çıkarır. Beklenmedik şutla bulunan gol rakip kaleciye “rakip çok iyiydi. İnanılmaz şutlar attılar” bilincini oturtur ve bu düşünceyle oyuna devam eden kaleci kendince her yediği golde “suçsuzdur”, çünkü rakip takım hep “iyidir”. Hayır değildir! Golü atan takım sadece “deniyordur”. Karl Heniz Feldkamp’lı dönemde Lincoln ile başlayan ve takıma yerleşen uzaktan şut atma alışkanlığı tek golle de olsa 3 puanı getirmiş ve sonunda da lig şampiyonu olunmuştu. Serkan Çalık bile 89. dakikada Trabzon’a uzaktan attığı gol ile rakibe “terbastı”rmıştı. Bu yıl bu özellik gitmiş. Aklıma birkaç pozisyon geliyor resmi maçlarda atılan toplam 43 gol içinde… Biri Elano’ya ait. (Frikikleri saymam kusura bakmayın. Çünkü onlar zaten bilinçaltından gelen dürtüyle kaleye vurulması gereken toplar olmuşlardır. Zorunluluktur.)Araya top! G.Saray bir de araya top atmıyor ya da atamıyor. Bu konuda pek çalışılmamış gibi bir izlenim var bende… “Sen hangi maçı izledin dün, Baros’un golünü görmedin mi?” demeyin. Bahsettiğim açık alanda koşu yoluna atılan toplar değil. Bunu her takım yapıyor zaten. Hollandalı teknik adam Frank Rijkaard, Galatasaray’ın başına geldiğinden bu yana “Rijkaard’ın Barcelona’sı” ile karşılaştırılıyor. Fakat o Barcelona’nın yaptığı ve de yapmaya da devam ettiği bir şeyi G.Saray henüz sergileyemedi. Bu yüzden de iki […]

Milli maç yorumu

Volkan Ağır Bosna Hersek milli maçının üzerinden günler geçti. Ama, basketbol mlli takımının başarılarına rağmen “başat” sporumuz futboldaki başarısızlığın ezikliğini atamadık bir türlü. Bosna maçı sonrasında atılan manşetler “yazık!” kelimesiyle özetlenebilir. Oysa yazık, mazık değil! Bilakis hak ettik biz bunu. Çünkü “lokum gibi” bir grupta oynanan karşılaşmaları birer kader maçına çevirdik. Ve bunu sırf bu eleme maçlarında değil daha öncekilerde de yaşadık. Ama hiç ders çıkarmadık. Bakalım bundan sonra ders çıkarabilecek miyiz? Ya da yine bir mucize -veya Afrika büyüsü- gerçekleşir de gidersek hataları paspas altı mı edeceğiz? Bosna Hersek karşısında hızlı başlayıp golü getirmemiz hayra alamet değildi. Çünkü biz skor olarak öndeyken oynamasını bilmiyoruz. Topu ayağımızda tutamıyoruz. Baskıyı görünce ayaklarımız birbirine dolaşıyor. Yıllardır bu durum böyle ve biz çözüm üretemedik. Euro 2008′den itibaren İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan maçlarında hep geriye düştük ve sonrasında “mucize” galibiyetler geldi. Bunun sebebi Amerikalı kondisyonerlerdi dense de yüreğini ortaya koyan oyuncuların yarattığı sonuçlar olduğunu da unutmamak gerek. Keza Dünya Kupası eleme grubunda oynadığımız ilk Bosna maçı, Belçika (beraberlik) ve son Estonya maçlarında da geriye düştüken sonra maçları, puanları kazandık. Belki rakiplerimiz de bizimle aynı sorunu, yani geriye düşünce skoru koruyamamadıkları için alabildik o puanları. Ve elbette sürekli ileri oynama arzusunda olan oyuncularımız etkisi de vardı. Estonya maçı da son kanıtıydı. Çok enteresandır ki, kritik olan ve kimisinde de favori olmadığımız karşılaşmalarda öne geçip, “ulan geliyoruz be!” dediğimiz maçları da yitirdik. Futbol milli takımının belki de en unutulmaz karşılaşmasında, 2002 Dünya Kupası’nda oynadığımız Brezilya maçının ilk yarısını da 1-0 önde betermiş ama sahadan 1-2’lik skorla ayrılmıştık. Euro 2008′deki Almanya maçında 1-0 öne geçmemize karşın 3-2 kaybetmiştik. İspanya’yla Sami Yen’de oynadığımız maçta da yine 1-0 öne geçmiştik ama ve yine 2-1 mağlup olmuştuk. Dünya sıralamasında her daim gerisinde kaldığımız devlere karşı öne geçip, sonra maçı verme kaderimizi bir türlü yenemedik. Ve bu son beraberlikle Güney Afrika […]

Aziz Nesin’in çocukları sele aman vermiyor

Mahmut HamsiciHayli meşakkatli geçen uzun yolculuğumuzun ardından vardığımız Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesinde karşılaştığımız ilk dikkat çekici manzara, ekip ruhuyla canla başla çalışan bir grup insan oluyor. Bu görüntü vakıf bina ve bahçesinin hali karşısında insanın içini rahatlatıyor. Gönüllüler ekibi, zincir oluşturmuşlar içerideki su yemiş eşyaları elden ele çıkarıyorlar. Çalışanların çoğu vakfın eski mezunları ve vakfın çocukları. Vakıfta yetişmiş olanlar işlerinden izin alarak gelmişler buraya. Hepsi ayaklarından çizmeleri elleri, yüzleri çamura batmış olarak çalışıyorlar. Aralarında gönüllü olarak vakıfta çalışanlar da var. Hem Alman hem Türk vatandaşı olan, vicdani retçiliğinin karşılığında Alman yasalarına göre ‘askerliğini yapmak’ üzere gönüllü olarak burada çalışan Murat gibi. Bahçede Ulus, Demokrat, Politika gazeteleri Vakıf bahçesi içinde turluyorum. Elma ağaçlarının, sebze fidelerinin donattığı bahçe balçıkla kaplanmış durumda. Islanıp bahçeye konmuş bir grup dergi yığınının ardından Aziz Nesin’in yıllarca biriktirdiğini öğrendiğim eski gazeteleriyle karşılaşıyorum. Islanmış gazeteler yığın halinde bahçeye konmuş. Bir süre okumaktan kendimi alamıyorum. İlk gözüme çarpan 25 Şubat 1976 tarihli Politika gazetesi oluyor. İronik biçimde gazetenin güneş karşısında parlayan manşeti İstanbul Belediyesi’nden kopartılan rantlarla ilgili. Bir diğer köşede manşetinde “Tariş’te operasyon” üst başlığı “16 işçi 9 polis yaralandı yüzlerce işçi gözaltında” başlığı bulunan 23 Ocak 1980 tarihli Demokrat gazetesi var. Ulus, Halkçı, Haber, Cumhuriyet, Hürriyet gazeteleri aradan kendini gösteriyor. Aziz Nesin’in gazete arşivinin önemli kısmı ciltlendiği için selden kurtarılabilmiş ancak ciltlenmeyenler değil. En fazla etkilenen yer tiyatro salonu Bahçe tarafından binaya doğru ilerlediğimde ilk dikkatimi çeken, içimden beni kendisine “dede” diye hitap etmek isteğine düşüren yaşlı ve ak sakallı, yabancı bir amca oluyor. Ayaküstü sohbetimizde Theo Hasselo’nun Hollanda’da yaşarken Aziz Nesin’le tanışıp dost olduğunu, emekli olunca da eşiyle gelip vakfın mekânına yerleştiğini, burada yaptığı oyuncaklarla da vakfa destek olduğunu öğreniyorum. (Ayrıca daha sonra duyuyorum ki Hasselo’nun vakıftaki lakabları “Theo Dede” ve “Oyuncakçı Dedeymiş” vakıf çocuklarının nezdinde). 80’ini aşmış olan Theo Dede inatla oradan oraya koşturuyor, bu arada […]

Bir İstanbul Masalı’nın sonu

Mahmut HamsiciNeo-liberalizm zamanında İkitelli’yi ne de güzel parlatmıştı. Önceki kuşakların üzüm bağlarıyla, tarlalarla andığı topraklar 1980’lerin sonundan itibaren plaza cennetine dönmüş, tekstil plazalarına Babıali’den her anlamda koparak gelen medya plazaları da eklenmişti. Turgut Özal imzalı E-6 otobanına bağlanan Basın Ekpres yolu sağlı sollu şık cam binalarla dolmuştu. Beyaz yakalıların düşük ücretlerle uzun mesailerle çalıştığı allı, pullu bu binaların hemen arkasında kalan ve yoldan tümü görünmeyen geniş alanlar ise ağırlıklı olarak tekstil alanında olmak üzere atölyelerle ve yoksul mahallelerle dolup taşmıştı. Medya plazaları tam da işçi sınıfının ve yeni kent yoksullarının arasında bunların görünmez olduğu bir hayat tahayyülünü gazetelerden ve televizyonlardan halka yayıyorlardı. İşte yaşadığımız sel felaketi-cinayeti bu oyuna çomak soktu. Selin bölgeyi çarptığı gün İkitelli’ye ulaştığımda aklıma ilk gelen işte bunlar oldu. Neo-liberal kent yaşamının en can alıcı noktalarından birini vuran sel, yalanlar üzerine kurulu bir sirki alt üst etmişti. Gerçek hayat kendini gerçek bir doğa olayıyla dosta düşmana yeniden hatırlatmıştı: İşçiler vardır! Yoksullar vardır! Hem de çoklardır! Yağmanın aslı Uzun yolumda, sel sonrası bir çöplük ve hurda yığınını andıran çevremde ilk gözüme çarpan, porselen tabakların bulunduğu kutu yığınlarının üzerinde bir işçinin oturmuş pür dikkat etrafı gözetliyor olduğuydu. Bunlar Ev-Kur’un deposundan etrafa yayılmış çeşitli malzemelerdi. O işçiyi de onların başına oturtmuşlardı, şirketin kamyonu gelene kadar onlara göz kulak olsun diye. Aynı manzarayla biraz ileride tekrar karşılaştım. Dereboyu Caddesi boyunca biraz daha yürüdükten sonra ulaştığım geniş alanda ise bu porselen kutularından yüzlercesi vardı. Bu alanın önündeki duvara hem firma temsilcileri hem de bir grup insan yığılmıştı. Bir süre sonra polis gelip halkı uyararak dağıttı. Polis gittiğinde toplaşma yine yaşandı. Uygun bir zamanda alana girip birkaç parça alabilmek için oradaydılar. Çevredekilerle konuştuğumda sabahtan beri bu tip vakaların sürdüğünü söylediler. Akşam bilgisayar başında öğrendim ki Vali Güler “Yağmalama söz konusu değil demiş”. Sanırım Vali, 2010 Avrupa Başkenti’ne bu durumu yakıştıramamıştı. Ama Güler’in sıkıntı […]

Monuments to the Greeks fallen in Anatolia in 1922?

Niyazi Dalyanci Why don’t we have war monuments for the fallen Greeks during the Anatolian Campaign 1919-1922 as the monuments in Gallipoli for more than 44,000 British, French and ANZAC (Australian and New Zealand Army Corps) who lost their lives fighting the Turks in 1915? This question came from an unexpected source, namely a retired Colonel A. Ihsan Gurcan who currently lives in Izmir and writes articles for a local magazine. Gurcan who landed on Cyprus with the Turkish Army in July 1974 believes that such monuments and tombs bring peace and friendship between the foes of the past. “When I landed in Cyprus in 1974, the area given under my command was inhabited only by women and children. I remember the fear in their eyes. They were scared that we were going to harm them,” wrote Gurcan in his article published in Izmir Life. “Fear of death emanated from these eyes, especially the young. After seeing those images I started thinking, ‘What are we making war for?’” says Gurcan. The retired army colonel is serious about his project. He is so serious that he even proposes three separate locations in Western Anatolia for the monuments to be built in the memory of the fallen Greeks during the Greek-Turkish War of 1919-1922 which ended with the defeat of the Greek Armies. Unlike the Gallipoli Campaign, the Greek casualties of the Anatolian Campaign are not known definitely. Since civilians also perished during the fighting estimates put the number of dead from 300,000 to 700,000. The locations Gurcan is proposing for the erection of three monuments are quite symbolic too. The first location is the Allioren area of Kutahya where a concentration of Greek army camped, the second is the Kiziltas stream where the 5th Brigade of the Greek Army was encircled […]

Kedi tuzağına düşenler

Gökhan Tan “İlk” ve “son” ibaresi taşıyan başlıklar gazeteciler için cazip olduğu kadar tehlikelidir de. Çünkü bir şeyin ilk ya da son kez gerçekleştiğini duyurmak haber değeri taşıdığı gibi, bir iddia da barındırır. Yakın zamanda bu iddiadan nasibini alan bir habere tanık olduk. Haber konusu Türkiye’nin nadir ve hemen hiç görülemeyen kedisi karakulak, bilimsel ismiyle Caracal caracal’dı. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü yüksek lisans ve doktora öğrencileri Anıl Soyutürk ve Alper Ertürk’ün Marmaris’te bir karakulağı “fotokapan” kullanarak görüntülemesi 12 Ağustos’ta Anadolu Ajansı (AA) tarafından duyuruldu. (kısaca “fotokapan” ya da “fotoğraf makinesi tuzağı” olarak çevrilebilecek camera trap, bir fotoğraf makinesi ve ona bağlı sensör yardımıyla insana gerek duyulmadan, canlının makine ile sensör arasına girmesiyle otomatik olarak çalışıyor.) İki araştırmacı, hakkında çok az veri bulunan bu nadir türün mevcut durumunun anlaşılması, korunması ve gereken faaliyetlerin planlanması için Muğla çevresinde bir proje yürütüyordu. Haber hemen tüm gazetelerde yer aldı ve AA’nın metninde karakulağın “bugüne dek görüntülenemediği” ifadesi nedeniyle “Karakulak ilk kez görüntülendi” başlıklarıyla yayınlandı. Nadir bir türün ilk kez görüntülenmesi, gazetecilik açısından elbette haber değeri taşıyordu. Ama gerçekten de ilk miydi? Atlas2002’de yayınladı Ajans haberlerinin, sorgulanmadan ve doğrudan gazeteler tarafından kullanılması neredeyse doğal bir durum. Ancak haber doğa gibi, hemen hiçbir gazetede bu alanda özelleşmiş editörü bulunmayan bir konuda olunca, bu oran daha da yükseliyor. Atlasmuhabirleri Batur Avgan ve Ali Murat Atay 2002 yılında Antalya’daki Güllük Dağı Milli Parkı’nda türü aynı yöntemle görüntülemiş ve ilgili haber ve fotoğraf Atlas’ın Eylül 2002 tarihli 144. sayısında yayınlanmıştı. Objektife gece yakalanan karakulağın sırtı fotoğraf karesi dışında kalmıştı. Bu yayını sadece Hürriyetgazetesi hatırladı ve tarihini yanlış belirtmekle birlikte haberinde Atlas’a referans verdi. Diğer taraftan Kanal 7 televizyonunun portalı Haber 7, AA’nın haberini kullanırken karakulağı ilk kez kendi muhabirlerinin görüntülediğini iddia ediyordu. Çünkü 14 Mayıs 2008 tarihinde Marmaris Datça yolu üzerinde bir aracın çarpması nedeniyle öldüğü sanılan bir karakulağın […]

Dikkat! Kundu Ormanı da yanabilir

HaberVs Antalya Kundu’da, Mardan Palace Oteli’nin arkasında yapılması planlanan ancak Danıştay 6. Dairesi tarafından durdurulan golf sahası projesinin geçmişinde, son yıllarda, ormanlık alanlarda turizm tesisi inşa etme girişimleriyle dikkat çeken MNG Holding var. Holdingin, Kundu ve Bodrum’da farklı tarihlerde talep ettiği iki alan da, taleplerin Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından reddedilmesi üzerine yangın geçirmiş. Ve her iki alan da yangından sonra MNG’ye tahsis edilmiş. Sabahgazetesinin 26 Ağustos 2008 tarihli haberine göre MNG Holding, 1998 yılında Antalya’da Topkapı Palace Oteli’nin arkasındaki orman alanının tahsisi için Çevre ve Orman Bakanlığı’na başvurdu ama reddedildi. Alanda bir yıl sonra yangın çıktı ve orman vasfını kaybeden arazi 1999’da MNG’ye tahsis edildi. Habere göre benzer bir durum Bodrum’da da yaşandı. Holdingin iki şirketine 2006’da, Bodrum Pina Yarımadası’daki orman alanında otel izni verildi. Güvercinlik köyü çevresindeki bu alan 2007’de yandı. 238 hektarlık ormanlık alanın telef olduğu yangının üç ayrı noktadan başlaması nedeniyle sabotaj iddiaları ortaya atıldı. Ancak yapılan soruşturmada herhangi bir bulguya rastlanmadı. Bakanlık yetkilileri yanan bölge için o yıl “Kesinlikle orman kalacak” açıklaması yaptı. Ama MNG yanan bölgedeki koyu izin almadan doldurdu. MNG’nin şantiye şefi Sinan Karaağaçlı ihlalin ortaya çıkması üzerine “İzin almayı bekleseydik zaman kaybederdik. Denizi doldurduk, cezası neyse öderiz” cevabını verdi. Şirkete 46 bin 500 TL ceza kesildi. MNG “orman kıyım” hakkını devretti Vatan’ın 27 Ağustos 2008 tarihli haberine göre Kundu’da MNG’ye “18 delikli golf sahası ve tatil köyü” yapılmak üzere tahsis edilen arazi imar planlarında “Kundu Kent Parkı” olarak işlenmişti. Holding bu nedenle, tesis inşa etme iznini ilk başvurusunda alamamıştı. Yangın, şirketin tahsis mücadelesini sürdürdüğü dönemde çıktı ve köylüler, yangının holdingin yönlendirmesiyle çıktığını iddia etti. Soruşturmadan bir sonuç çıkmadı. Ve 1 milyon 40 bin 955 metrekarelik alanın büyük bir bölümü 1999’da MNG’ye verildi. Antalya Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Av. Tuncay Koç’a göre MNG, alanın yüzde 51’lik kısmını Golf Antalya Enternasyonal Turizm adlı şirkete […]

Antalya’da hâlâ orman var!

Yusuf Yavuz / ANTALYA Antalya’da Kundu Ormanı’na yapılması planlanan golf sahası ve tatil köyüne Danıştay’dan yürütmeyi durdurma kararı çıkarken, alanın tahsis edildiği şirketin Azeri işadamı Telman İsmailov’a ait Mardan Otel’in yan kuruluşu olduğu iddia edildi. Antalyalı meslek örgütleriyle birlikte Antalya Barosu’nun açtığı davayı gören Danıştay 6. Dairesi, “Daha önce aynı konuda verilmiş uyulması gereken yargı kararı bulunduğu” gerekçesiyle, 701 bin 475 metrekare alanda yapılması planlanan 18 delikli golf sahası ve tatil köyünün yürütmesini durdurdu. Antalya’nın batısında, Lara ve Belek arasında kalan Kundu son yıllarda en çok sayıda beş yıldızlı otelin açıldığı bölge olarak dikkat çekiyor. Kundu’da, 2005 yılında Bayındırlık Bakanlığı tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilen söz konusu bölge daha sonra imar planı değişikliği yapılarak özel bir şirkete tahsis edildi. Ardından Antalya Enternasyonal Otelcilik ve Turizm A.Ş adlı şirkete devredilen Kundu Ormanı’na, bu şirket tarafından 18 delikli golf sahası ve bin 316 yataklı tatil köyü yapımı için düğmeye basıldı. Bu gelişme üzerine Antalya Barosu, Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası, Kundu’da 25 bin ölçekli çevre düzeni planı ve 5 bin ölçekli Nazım İmar Planı ve bin ölçekli uygulama imar planı ile belediyenin verdiği yapı ruhsatının iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle dava açtı. Başvuruyu değerlendiren Danıştay 6 Dairesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ormanlık alanda golf sahası yapılmasının önünü açacak imar değişikliklerini sordu ve bakanlıktan yanıt gelene kadar yürütmeyi durdurma kararı verdi. Suça ortak üç bakanlık Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını değerlendiren Antalya Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Av. Tuncay Koç, böylesine büyük bir ormanlık alanın turizme tahsis edilmesinin tam bir cinayet olduğunu söyledi. Bu alanla ilgili mahkeme kararları olduğunu anımsatan Koç, “Kültür ve Turizm Bakanlığı anayasanın 138. maddesini yok sayarak planlama yapmıştır. Bu nedenle hem Kültür ve Turizm Bakanlığı, hem Bayındırlık ve İskân Bakanlığı hem de Çevre ve Orman Bakanlığı açıkça bu suça ortak olmuşlardır” dedi. Mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma […]

“Arkadaş Baykal” açılımı

HaberVs “Kürt açılımı” tartışmalarında, Radikal ve Star gazetelerinin dört gün arayla manşete taşıdığı iki köşe yazısı dikkat çekiciydi. Radikal, 7 Ağustos tarihli nüshasında, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’in Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’le yaptığı görüşmeyi kaleme aldığı yazısını manşete çekti. Ahmet Türk özetle, 1970’lerde Meclis’te CHP sıralarında omuz omuza mücadele verdiği, 12 Eylül sonrasında “o günlerin” hesabını sorma sözü veren “Eski Baykal”ı özlediğini dile getirdi. Star gazetesi ise 11 Ağustos tarihli nüshasında, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un, Ankara Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Baykal’a seslenişini (Sınıf arkadaşından Baykal’a mektup) manşetten verdi. Selçuk, hep gurur duyduğu arkadaşı Baykal’a eskiden dile getirdiği doğru görüşleri neden unuttuğunu sordu. Arkadaş açılımı İki eski arkadaş, Deniz Baykal’ın “Başbakan’ın DTP ile görüşmesi PKK ile görüşmesi anlamına gelir” şeklindeki açıklamasına karşılık görüş bildirmişti. Ve gazetelerin manşete çektiği bu iki köşe yazısı Baykal’a “geçmişini hatırla” mesajını veriyordu. Sami Selçuk ve Ahmet Türk, Baykal’la ortak geçmişlerine gönderme yaparak geçmişe gönderme yaparak şunları söylediler: “İnanın düşüncelerimden dolayı, ilkel olma pahasına, bana sövenler bile beni kızdırmayı başaramadılar, bugüne dek. Ama siz, üzülerek belirteyim ki, bir ölçüde başardınız, bunu. Hem de yasal (meşru) bir Partinin başkanıyla T. C. Başbakanı’nın görüşmesinin teröristlerle pazarlık anlamına geldiğini söyleyerek başardınız. Bu yüzden size ‘siz’ diye seslenmek gereğini duyuyorum. Çünkü ben üzüldüğümde insanlara böyle seslenirim.” (Sami Selçuk) “Sayın Baykal diyor ki, ‘Başbakan DTP ile konuşarak PKK ile görüşmüş sayılır’, ben bundan çok üzülüyorum. Bu ne demektir? Yani bizim Meclis’ten çıkarılıp, zindana atılmamızı mı istiyor? ‘Çözüme değil, çözülmeye gider’ diyor. Biz tersine çözülme olmasın diye çözüm istiyoruz. Geçmişte birlikte siyaset yaptığımız pek çok CHP’li arkadaşımızın da çözüm istediğini biliyorum.” (Ahmet Türk) Eski Baykal “Sınıfımızın en yakışıklıları, Türkçeyi en güzel konuşanları arasındaydınız. Hâlâ da öylesiniz. Onlarca yıldır siyasettesiniz. Siyasetin kirletemediği bir genel başkansınız. Dost da, düşman da biliyor bunları. Bu niteliklerinizle sınıf arkadaşınız olarak sizinle her zaman kıvanç […]

Vicdanımızın sesi Sait Şanlı

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kan davalarının bitmesi yolundaki çabaları nedeniyleFransız Haber Ajansı (AFP) tarafından 2006 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen ve ‘Nobellik Sait’ lakabını alan Diyarbakır Kasaplar Odası Başkanı 65 yaşındaki Sait Şanlı dün (10 Ağustos 2009) günü yaşamını yitirdi. Üç hafta önce kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yatırılan Şanlı geçirdiği iki ameliyatın ardından yoğun bakımda tutuluyordu. Şanlı, memleketi Diyarbakır’da geniş katılımlı bir cenaze namazı sonrasında toprağa bugün toprağa verildi. Diyarbakır başta olmak üzere bölgede kanaat önderi olan “Barış elçisi” Sait Şanlı, bugüne kadar 448 kan davası , 97 kız kaçırma ve yaralama olayı ile başlayan 106 husumetin barışla noktalanmasını sağlamıştı. “Barıştırma yöntemi”ni anlatması için Şili’ye davet edilmiş, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürt sorununu tanıyorum” sözlerini sarf ettiği ziyareti organize etmişti. Gazeteci İrfan Aktan’ın Sait Şanlı ile yaptığı röportaj, kapatılanNokta dergisinin 2-8 Kasım 2006 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştı. Bu röportajı Aktan’ın izniyle yayınlıyoruz. İrfan Aktan Güneydoğu’da yaşanan kan davalarını barışla sonuçlandırmak isterken başına iş açan çok insan var. Sizse Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu’nun pek çok yerinde yaşanan yüzlerce kan davasının barışla sonuçlanmasını sağladınız. Neden kendinizi böylesi riskli bir sorunu halletmeye vakfettiniz?Aslında siz de şu anda benim kapımı çalmış olmakla, bu kutsal işe kendinizi vakfetmiş oluyorsunuz. Çünkü basın olmasaydı ben tüm bunları yapamazdım. Ben 1944, Lice doğumluyum. Batıdan gelenler burayı pek bilmezler, o yüzden söyleyeyim: Lice, Diyarbakır’ın kadim ilçelerinden biri. 1957’de, bizim amcazadelerimizle aramızda bir kan davası yaşandı. O olay, bütün hayatımızın seyrini değiştirdi. Kan davası neden çıktı?Bizim ineğimiz, komşumuzun bahçesine girmişti…Gerisini artık siz tahmin edin! Komşu, zavallı mahlûkatın kuyruğunu kesti. Amcam da o zaman gençti, 18-19 yaşlarındaydı daha. Ben de 14 yaşındaydım. Tabii bizim ailemiz biraz genişti. Bir amcam belediye başkanıydı, babam mahallenin muhtarıydı. Genç amcam, niye ineğimizin kuyruğunu kestin, diye komşuya gitti. Bir laf ondan, bir söz birinden… Kuyruk davasından, amcamın elinden bir kaza çıktı. Kuyruk davasından önce aranızda herhangi bir […]

Turkey’s balancing act in energy

News, Etc.Less than a month after Turkey signed the partnership agreement for the Nabucco pipeline project which is designed to break the Russian monopoly in energy supplies to Europe, Russian Prime Minister Vladimir Putin and his Turkish host Tayyip Erdogan announced in Ankara plans for intensive cooperation in oil and natural gas. Erdogan hosted both Putin and Italian Prime Minister Sylvio Berlusconi this week while his ministers and bureaucrats signed some 20 protocols envisaging cooperation between Turkey and Russia in the fields of energy, customs, trade, transportation, etc. According to political circles Berlusconi was the politician who brokered the deal between Turkey and Russia, so he decided to make himself present while the Turks and the Russians were sealing their agreement. Putin announced that Russia will supply oil to Samsun-Ceyhan pipeline and cooperate with Turkey in the South Stream project which will transport Russian oil and natural gas under the Black Sea. Turkey also agreed to allow the Russians drill oil in Turkey’s Exclusive Economic Zone (EEZ) in the Black Sea. In exchange for the Russian oil and gas, Erdogan presented his guest with a project to build a nuclear power plant in Turkey. Putin announced during their joint press conference in Ankara that a Russian-Turkish consortium has won the tender for a nuclear power plant and its construction will be beginning shortly. While the leaders were showing happy faces in the conference chamber, environmentalists were demonstrating outside against plans to build a nuclear power station in Turkey. As expected, they were manhandled by police, both uniformed and plain clothes. Especially an elderly lady demonstrator was pulled to the ground by a hefty police officer who sat on her beating her up. The scene caused onlookers to react. Inside the conference hall the President of Calik Holding, Ahmet Calik and […]

Bir gecede nasıl terörist oldum

Tutuklanıp bir deliğe tıkıldığında, yaşam kalitesi olarak elinizde ne varsa alınıyor, bu yaşınıza kadar sürdürdüğünüz aralıksız eğitim ve çalışma sürecinizin size sağladığı alışkın olduğunuz sayfa ve ayrıcalıklar yerini emir veren, çocukluğunuzda dahi duymamış olduğunuz “sen’’ hitaplarına bırakıyor ve alçakça suçlanıyorsunuz. Ama adliyedeki dosyanızda gizlilik kararı olduğu için “ne ile suçlandığınızı’’ dahi bilmiyorsunuz. Ancak suçlu kabul ediliyor ve suçunuz kesin hükmünde bir muamele görüyor, demir demir üstünüze kilitleniyor. Bir sabah evinizden alınıp “terörist’’ diye iftiraya uğramak suretiyle cezaevine kapatılmış olarak belirsiz bir geleceği eklemeye başlıyorsunuz. İşe benim durumum bu.Tek suçum tanıyor olmam “Terör’’ kelimesi, korku ve endişe ortamı yaratarak halkı o güne ve geleceğe ilişkin belirsizlik içine sürüklemek ve güven duygusunu kalıcı biçimde zedelemek amacı taşır, bu belirsizlik ve güven eksikliğinin oluşturulacağı kaos ortamından faydalanılarak hukuk dışı faaliyetler toplumda haklılık ve meşruiyet kazandırılarak yaygınlaştırılır. Benim “terör’’ tarifim böyle. Bugün bana ve aileme ve yakın çevreme ve beni tanıyan iş ve eş-dost-arkadaş çevreme yeni oldukça kalabalık bir topluluğu, bu cemiyetin bir parçası olan bizlere, benim mesnetsiz tutuklanmam ve akıl sınırlarının ötesinde bir zorlamayla terörist olarak damgalanmaya çalışılmamla yapılan işte tam olarak budur. Benim hayatım bana “terörist’’ denilerek terörize edilmektedir. Hiçbir polisiye delil/bilgi/bulgu olmaksızın bir dosyaya, bir örgüte dahil edilmeye çalışılmam ve hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın hapse atılmış olmam, aklın sınırlarının ötesinde zorlama bir hâyâl gücünün ürünü bile olmaktan uzaktır. Bir terör örgütü ile ilişkili olduğumun iddia edilmesine dayanak olan şey ise sadece üniversiteden arkadaşım gazeteci-yazar Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor olmam ve O’nu aile evimize “misafir’’ olarak kabul etmemdir. Orhan Yılmazkaya teröristmiş ve böyle bir örgüte üyeymiş, gözaltına alındığım sabah kolluk kuvvetlerinden öğrendim ve aynı kolluk kuvvetlerinin gözünde Orhan’ın benden saklamış olduğu “terörist yanını’’ bilmiyor olmam, beni “terörist’’ yapıyor. Şayet bir “terörist dedektörüm’’ olsaydı, anlayabilmek için uygun yerlere monte ederdim ama ne yazık ki böyle bir alete sahip değildim. Ayrıca terörle mücadele polislerinin de […]

Balcalı’da iki hücre

Taylan Tanay* Balcalı’da iki hücre. İki kardeş hücre yan yana. Biri hasta koğuşu, biri morg. Biri hayat, biri ölüm. Hayat ve ölüm arasında iki adım var sadece. Ve şimdi Balcalı’nın ölüme en yakın o hücresinde atıyor kalbimiz. Kalbimiz tutsak şimdi. Her gün bir sonraki hücreye götürmek için yokluyorlar onu. Sabırsızlar. Çok ve kalabalıklar. Her gün ütülü mavi, lacivert ve haki renkli elbiseleriyle demirden bir kapı önünde bekleşiyorlar. Kapının ardında koyu bir sessizlik karşılıyor onları. Akan zamanla büyüyor ve çoğalıyor sessizlik. Neredeyse işte o an geldi, yenildi hayat diye, zafer naralarıyla bozacaklar sessizliği. Duraksıyorlar… Sonra zafer kutlaması için erken olduğunu anımsıyorlar. Kapıdaki asma kilidi ağır ağır çözüyorlar. Hâlâ sadece kapının gıcırtısı bozuyor sessizliği. Gövdelerinin üzerinde taşıdıkları uzuvlarını uzatıyorlar köşedeki ranzaya, sonlanmış bir hayatın boylu boyunca uzandığını göreceklerinden emin. İki ateş topu karşılıyor onları, kulakları sağır eden bir çığlık gibi bozuyor sessizliği. Lakin işte burada hayat ve gözleriyle konuşuyor. Hem de çığlık çığlığa. Ürperiyor, korkuyor, kaçışıyorlar. Ancak asma kilidi kapıya takacak kadar takat topluyorlar. İncecik ve küçücük bir bedenin direngenliği şaşırtıyor onları. Ölümün hayata galebe çalacağından adları gibi eminler. Ama işte bitmiyor bekleyiş. Hâlâ çarpıyor kalbimiz ve hâlâ çarpışıyor hayat. Kaç gün oldu. Kaç gündüz kaç geceye döndü? Belki hatırlayanı yok, takvim yapraklarından gayrı. Ama Balcalı cephesinde hayat ile ölüm tam 320 gündür çarpışıyor. Önceki yıl başladı kavga. Eylül ayı idi. Elbistan hapishanesinin kör bir hücresindeydi Güler. Ceyhan köpürüyor, bahar son demlerini yaşıyordu. Herkes zorlu bir kışa hazırlanıyordu. Ölüm, kanser hücresine bürünmüş pusuda bekliyordu. Önce bir dişeti üzerine kuruldu, sessizce. Hayat onu fark etmekte gecikmedi. Tam yenilecekken ölüm, beyaz önlüklü birileri kapandılar üzerine. Hastane ve adliye koridorlarında besleyip kendi elleriyle büyüttüler. Ölüm önce Güler’in ağzını tüketti. Son bir hamleyle boynuna atıldı. Üç ameliyat, protez bir ağız ve hızla eriyen bir beden. Dahası 28 saatlik bir yolculuk ve Nur Birgen. Özetin özeti; hızla […]

2010’un AKM ile imtihanı

Mimar Tabanlıoğlu'nun Ekim 2008'de tamamladığı Atatürk Kültür Merkezi yenileme projesinin uygulama ihalesi dokuz ay sonra yapıldı. İnşaatın 210 günde tamamlanacağının söylenmesine rağmen, AKM'nin 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti'ne yetişip yetişmeyeceği belli değil.

Initiatives for Kurdish problem; are they real or make-believe

Niyazi Dalyanci It all started in May when President Abdullah Gul announced that Turkey has an historical opportunity to solve its age-old problem with its Kurdish citizens. “Good things will happen,” Gul added. Then later during a visit to Damascus, chatting with journalists accompanying him, Gul brought a little more clarification to his statement by saying, “there is a consensus between all the sectors of the society, military and civilian, they are all in cooperation and coordination that has never been achieved before. No one now is trying to undermine what the others are doing.” The euphoria created by Gul’s statements was pushed backstage because of the stormy public debate that a document allegedly written by a colonel at the headquarters of the Turkish General Staff embodied plans to overthrow the Justice and Development Party (AKP) government of Prime Minister Tayyip Erdogan and undermine the Fethullah Gulen movement, an Islamic formation that does not have a legal structure but said to play an increasing political and social role in Turkey. The Kurdish issue came back after the explosive “document” disappeared from the political agenda with no conclusive result. Most recently, Prime Minister Erdogan as he was leaving for an official trip to Damascus and Baghdad announced that there is work underway to solve the Kurdish problem. “A week ago we have initiated work to solve the Kurdish problem with my colleagues at the National Security Council. Then we have assigned the Interior Ministry to contact all the related ministries and departments, like Headquarters of the Chief of Staff, National Intelligence Organization (MIT), etc. They will also contact the parliament members elected from the area. Then they will bring us the results and we will decide on the final steps to be taken,” said Erdogan. “As politicians we are not in […]

Karadeniz, sel ve otoban…

sayfasını ziyaret edebilirler. Doğayı katleden proje Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan 542 kilometrelik Karadeniz sahil yolunda, 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alıyor. Karadeniz sahil yolu, Samsun’dan Sarp’a kadar, 6 il, 63 ilçe, 17 bucak merkezi, 9 liman, 2 havaalanı ve bir çok yerleşim birimine uzanıyor. Öte yandan proje büyük bir sahil şeridinde GAP topraklarından daha büyük bir alanın kayalarla doldurulmasına neden oldu. Karadeniz yapısı itibariyle kapalı bir sisteme sahip olduğu için kıyıdan açığa doğru gidildikten çok kısa bir mesafe sonra denizdeki canlı varlığı oldukça azalıyor. Bu nedenle proje doğal ortamları kıyılarla sınırlı canlılar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu korkunç düzeydeki tahribata karşılık yapılan yol ve yapılan masrafların boşa gitme ihtimali de var. Zira yolun azgın Karadeniz sularına dayanamayacağı, çelikten de yapılsa alttan çökeceği söyleniyor. Projeye karşı çıkanlar, yolu içerden geçirerek kıyı şeridine zarar vermeden tüneller açarak bir güney projesi oluşturmak gerektiğinden söz ediyorlar. İşte “Son Kumsal” belgeseli de Karadeniz halkına bu seçeneği hatırlatmak ve “sahiline sahip çık!” mesajı vermek için Aydın Kudu ve Rüya Arzu Köksal tarafından çekilmiş…

Ayşe Arman covers herself to go undercover

Aslı TUNÇ A week ago there was an announcement in big letters on the front page of Hürriyet, the flagship newspaper of the Turkish media: “Ayşe is reporting from the ‘other side.’” In this highly polarized society, the readers of secular Hürriyet instantly knew that “the other side” was the neighborhood where the most religious conservatives and Islamists live. Needless to say, the blonde, tall, funky and very “modern looking” woman was Ayşe Arman, the columnist of Hürriyet and also a symbol of upper-middle class, urban and Western lifestyle in Turkey. The prevailing men’s club in Turkish media establishment including former and current editors like Ercan Arıklı, Hıncal Uluç and Ertuğrul Özkök insistently emphasized that they were the ones who “discovered” her first, and created a female star columnist out of her. Especially, the current editor-in-chief Özkök has once said that she was his very own “project.” I don’t know about that much, but she was a male-creation writing all the juicy details of her sexual affairs and about her countless numbers of lovers in her column for years. She was our national version of Samantha Jones character in the popular TV series, “Sex and the City.” Then she got married, had a child and settled down. Recently she posed half naked for her newspaper perhaps to convince her urban readers that a woman could still be sexy as a mother in her ’/40s. Apparently those pictures had not created a big excitement among male and female readers as anticipated. Last week she decided to do something controversial and benefit from the anxieties and fears of the rich, secular and urban population. By acting like an undercover journalist, she could learn how “the others” live and see whether there is any social pressure from the secularists’ side. Finally she wore […]

Turkey is taking military to civilian court

News, Etc. A spate of litigations against military personalities will most likely dominate the political agenda in Turkey after the parliament passed an amendment to the Penal Code enabling civilian courts to try army personnel for serious crimes. One of the first steps was taken by a group of lawyers who petitioned the Van Penal Court demanding that former chief of staff, retired general Yasar Buyukanit to be brought to trial for his conduct during the bookshop bombing case in Semdinli in 2005. Two non-commissioned officers and one former PKK (Kurdish Workers Party) member turned informer were caught by local people red-handed after a bomb exploded in a bookshop in southeastern town of Semdinli killing one person in 2005. Buyukanit, then serving as Turkey’s chief of staff, said, “I know him, he is a good boy,” referring to one of the two non-commissioned officers arrested after the incident. Ferhat Sarikaya, the prosecutor in Van who conducted the investigation, charged in the indictment that Buyukanit had set up an illegal paramilitary group in the region while serving there as the regional commander. According to Sarikaya, the illegal group was planning and carrying out provocations against the local people posing as PKK as well as involving in narcotics smuggling. The charges cost Sarikaya his job and he was banned by the Supreme Board of Judges and Prosecutors, a civilian body overseeing the functioning of the judiciary, from practicing his profession. Association of Contemporary Lawyers (CHD) demanded that Buyukanit to be tried on charges of “influencing” the jurisdiction by his behavior, a serious crime according to Turkish law. The second demand came from Akin Birdal, a deputy of the Democratic Society Party (DTP), who had a narrow escape from an assassination attempt on May 12, 1998 while he was the President of Turkey’s […]