Etiket kriz

Ölümlere neden engel olamadık?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “one minute”ü, İsrail’in Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a uyguladığı “alçak koltuk krizi”, iki ülkenin aslında birbirini sevmediğini ve hatta saygı da duymadığını gözler önüne seriyordu. “Daha da ileri gidemezler” diye düşünüyordum hep, fakat birkaç gün önce yaşanan olaylar, belki de ilişkilerin gelebileceği son nokta. İsrail, Mavi Marmara isimli insani yardım gemisine saldırıda bulunarak çok ciddi bir hata yaptı, ama yaptıkları bu hata pek de umurlarında değil. Zira İsrail kendisini haklı çıkartmak için ortaya birçok sebep sunuyor. Tabii ki bunlar, insan hakları açısından kabul edilebilir sebepler asla olamaz. 1 Haziran’da Mavi Marmara gemisinde ölen kişiler için gerçekten çok üzüldüm, ama maalesef o insanlar ölmeyi göze almışlardı ve saldırı tahmin ediliyordu. Peki, bu durumun önüne neden geçilemedi? 31 Mayıs’da çıkan hemen her gazete, Mavi Marmara ve diğer insani yardım gemilerinin Gazze’ye doğru yola çıktığı yazıyordu. Ama haberlerde daha da önemli bir ayrıntı vardı ki o da, İsrail’in yardım gemilerine karşı herhangi bir saldırıda bulunma ihtimalinin olmasıydı. Yani, gazeteciler ve insani yardım için yola çıkan insanlar, yaşanacak herhangi bir saldırının bilincindeydi. Buna rağmen o insanlar neden ölüme gönderildi? Mavi Marmara, neden diğer insani yardım gemileri gibi İsrail’in istediği limana yönelmedi? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Latin Amerika gezisinden döndü ve “İnsani yardım gemilerine silahlarla saldırmak, masum insanları katletmek, sivillere terörist muamelesi yapmak, insanlık açısından alçakça bir pervasızlıktır.” dedi, Ne var ki saldırı, tüm yardım gemilerine değil, sadece Mavi Marmara gemisine gerçekleşti. Çünkü sadece o gemi, uyarılara rağmen rotasını değiştirmedi (Ya da şu anda elimizdeki veriler öyle olduğunu gösteriyor) . Saldırı sonucu ölen insanlar, kimileri tarafından “şehit” ilan edildiler. Peki, savaşa giden bir grup insan vardı da biz mi bilmiyorduk? Ya da biliyorduk da neden engel olmadık? Başbakan Erdoğan’ın dünkü yaptığı basın açıklamasının sonunda, “İsrail’le tüm ekonomik bağlarımızı koparacağız” demesini beklerdim. Zira İsrail Türkiye’ye savunma sanayi, kimya sanayi ve tıbbi cihaz ithalatı […]

Bir yılda ‘one minute’

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un Türkiye büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u kendinden daha alçak koltuğa oturtmasıyla doruğa tırmanın Türkiye-İsrail gerginliğinin ayak sesleri, aslında geçtiğimiz yıl yaşanan “one mnute” olayından beri duyuluyordu.‘One minute krizi‘nin ardından bir türlü normalleşemeyen iki ülke ilişkileri arasındaki gerginliğin özellikle Ekim ayından beri tırmandığı görülüyor. Kurtlar Vadisidizisinde İsrail Gizli Servisi Mossad’ın kötü gösterilmesi gerekçesiyle patlayan son krize kadar 2009 yılı içinde iki ülke arasında yaşanan olaylar dizisi, Türkiye-İsrail arasındaki gerginliğin ne ilk ne de son olduğunu gösteriyor. 2 Şubat 2009, “Türkiye’ye silah yok”Jerusalem Postgazetesi, üst düzey bir İsrailli savunma yetkilisine dayanarak, “Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin ileri teknoloji İsrail yapımı askeri platformları satın alma taleplerini reddetmeyi değerlendiriyor” diye yazdı. Aynı yetkili “Nasıl biz Ürdün ve Mısır’a ileri teknoloji askeri platformları satmıyorsak, Türkiye’ye de satmamaya karar verebiliriz” dedi. 28 Nisan 2009, Tatbikat engeliTürkiye ile İsrail arasında, Davos toplantıları sonrasında yaşanan kriz daha tam olarak durulmadan, ilişkilerde bu kez de “Suriye ile tatbikat krizi” çıktı. İsrail, Türkiye ile Suriye’nin yaptıkları ortak askeri tatbikata tepki gösterdi. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, bu sabah yaptığı açıklamada, “Türkiye ile Suriye’nin ortak askeri tatbikat yapması, bizim açımızdan rahatsız edici bir gelişme” diye konuştu. 15 Ekim 2009, Birinci dizi kriziTRT‘nin yeni dizisi “Ayrılık” İsrail’de büyük tepki topladı. Dizinin dün ilk bölümünün yayınlanmasının ardından, akşam saatlerinde Yedioth Ahranot gazetesinin İbranice haber sitesi Ynet, diziyle ilgili geniş bir yazı yayımlayıp İsrail’in dizinin yayımlanmasından doğan “travma”yı yaşadığını belirtti. Son olarak Türkiye Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı, İsrail Dışişleri’ne çağrıldı. TRT’de yayımlanan “Ayrılık” adlı dizinin İsrail’de tepkiye yol açmasından sonra, Tel Aviv’deki Türkiye Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Ceylan Özen Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. 18 Ekim 2009, “Dürüst olmayan arabulucu”İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Türkiye’nin ülkesi ile Suriye arasında yeniden aracılık yapmasını istemiyor. Netanyahu, Kudüs’te görüştüğü İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero ve beraberindeki heyete “Türkiye dürüst bir arabulucu olamaz” dedi. 22 Ekim 2009, Acil büyükelçiTürkiye ve […]

Krizden kaçarken sele kapılmak

Ekonomik kriz üzerine gelen sel felaketi, İkitelli’de hem halkı hem de gayrimenkul sektörünü etkiledi. Ekonomik bunalım yüzünden geçim sıkıntısı yaşayan İkitelli sakinleri bir de selin getirdiği maddi ve manevi sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Sel, İkitelli ve Halkalı bölgelerinde toplu konut alanında çalışan emlâkçileri ise daha farklı bir şekilde etkiledi. Ekonomik kriz ve TOKİ’nin son dönemde inşa ettiği çok sayıda konut nedeniyle satışları düşen emlâkçiler, sel felaketinin ardından insanların bu konuyla ilgili önyargıları ve korkuları nedeniyle piyasanın daha da durgunlaştığını söylüyorlar. “Geceleri sel korkusundan nöbet tutuyoruz” Sel felaketinin ardından evleri ve işyerleri sular altında kalan İkitelli halkı, hala selin yaralarını sarabilmiş değil. Yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri eski haline getirebilmek için var gücüyle çalışan vatandaş, devletin bu konudaki yardımlarını yetersiz buluyor. 31 yaşındaki otolift tamiri yapan, Ünlü Makine’nin sahibi Murat Ünlü yardımları yetersiz bulanlardan sadece biri. Kira ödediği dükkanı için hiç bir maddi destek alamadığını belirten Ünlü, sözlerine şöyle devam etti: “’İtfaiyeden bilirkişi raporu almamıza rağmen, kaymakamlık maddi destek isteğimizi maalesef geri çevirdi. Henüz bununla ilgili herhangi bir ödenek çıkmadığını söylediler. Devlet sadece burada yaşayan halka tetanos aşısı yaptı ve sokağın genel temizlik işlerini halletti. Şu anda maddi zararlarımı karşılamak konusunda büyük sıkıntılar yaşıyorum, iki aracım hasar gördü, borç harçla onları tamir ettirdim, ayrıca dükkanı temizlerken kullanmış olduğum sudan dolayı 300 milyon su parası geldi. Kira zaten ayrı bir sıkıntı, mal sahibi sel felaketinin olduğu günler dahil kiramı benden ödeme günümde istiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken devletin bu konuyla ilgili bizlere daha fazla yardımcı olması gerekir. Biz hala tedirgin durumdayız akşamları her yağmur yağdığında dükkâna gelip sel basmaması için nöbet tutuyoruz.” Mağdurlardan bazıları ise devletin kendilerine maddi olarak yardım yaptığını ancak bu yardımların, hasarların giderilmesi açısından yeterli olmadığını düşünüyor. Kirada oturan ev hanımı Emine Tekin, devletin yapmış olduğu maddi yardımların eksik kaldığını savunuyor: ”Devlet bize 1.000 TL yardımda bulundu, bu yardımın bayram […]

‘Çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz’

İstanbul’daki olaylı IMF-Dünya Bankası toplantılarının ardından küresel krizin geldiği noktayı ve dünya ekonomisindeki gelişmeleri Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, HaberVs için değerlendirdi. – Geçtiğimiz günlerde IMF-Dünya Bankası toplantılarında da dile getirildiği gibi küresel ekonomik krizden yavaş yavaş çıkılmaya başlandığı yönünde “İhtiyatlı” bir görüş yaygınlaşmaya başladı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Ahmet Tonak: Krizin bitip bitmediğine karar vermek için önce nedenine bakmak gerekiyor. Küresel kriz Amerika’daki subprime mortgage piyasasındaki bazı sıkıntılarla bir anda tartışılmaya başlandı. Krizin nedeni olarak da bu piyasadaki bir takım düzensizlikler veya kimi şirketlerin, özellikle finansal şirketlerin aç gözlülüğü gösterildi. Ancak yavaş yavaş krizin daha yapısal nedenleri olduğu konusunda bir tartışma da başladı. Oysa benim gibi üniversitelerde okutulan egemen iktisat anlayışı dışında klasik marksist ekolden gelen birçok iktisatçı yıllardır böyle derin bir krizin geleceğini değişik şekillerde dile getiriyorlardı. Örneğin 2005 yılının aralık ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde bir sayfa bu konuyu yazmış, özellikle konut borçlandırma piyasasında Amerika’da bu tip kırılganlıkların biriktiğini, asli neden olmasalar da bunların bir krizi tetikleyebileceğini dile getirmiştim. Bu durum Amerika’da dediğim gibi ana iktisat akımı dışındaki bazı iktisatçılar tarafından gözlemleniyordu bende o tartışmaları Türkiye’ye taşımaya çalışmıştım. Fakat kimse bunlara kulak asmadı. Ondan sonra 2008 yazında bu kriz patlak verince bir anda mesele gündeme oturdu. Az önce söylediğim gibi ana akım iktisadın dışından gelenler yani bizim gibi Marksçı bir yaklaşımla meseleyi ele alanlar için kapitalizmin dönemsel krizleri bilinmeyen bir şey değil. Kapitalizmin 3–5 yılda bir yaşanan iç çevrim dediğimiz kısa dönem bunalımlarının yanısıra aslında daha ciddi, daha derin 20-30 yılda bir gözlemlenen krizleri de yaşadığı, kapitalizmin yapısal nedenlerle bunları doğurduğu, yıllardır söylenir bilinir. Bu kriz de bence böyle derin, 20–30 yılda bir yaşanan krizlerden biridir. – Yaygın kabullerden biri de finans sektöründe ortaya çıktığı ve reel sektörü etkilediği yönünde… Evet, “Finans sektöründe bir takım şeyler oldu, ondan sonra finans sektöründe yaşanan bu kriz hali […]

Okul bitti ama…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz günlerde açıkladığı işsizlik raporuna göre, Türkiye 2009 yılı Şubat ayında, yüzde 16.1’lik işsizlik oranıyla yeni bir rekora imza attı. Son bir yılda işsizler ordusuna 1 milyon 125 bin kişi daha katıldı ve işsiz sayısı 3 milyon 802 bine ulaştı. Böylece geçen yıl Şubat ayında 11.9 olan işsizlik oranı, bu yıl aynı ay 16.1’e yükselmiş oldu. Rapora göre gençlerin işsizlik oranlarında da artış var. Geçen yılın Şubat ayında gençlerde işsizlik oranı yüzde 21.5’ken bu yılın Şubat ayında bu oran yüzde 28.5’e yükseldi. Yani şu anda ülkemizde her 100 gençten 28’inin işsiz olduğu da söylenebilir.Peki, işisizlik oranı giderek artarken, üniversiteyi bitirmek üzere olan gençler mezuniyetten sonrasını görebiliyorlar mı? Ekonomistler Platformu’nun 980 üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı ‘Ekonomik Kriz, İşsizlik ve Gençlik Anketi’ne göre, gençlerin yüzde 57,8’i bir yıldan daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünmüyor. Aynı ankete göre üç ay veya daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 24.Okul yılının sonlarına yaklaşırken, farklı sektörlere adım atmaya hazır olan son sınıf üniversite öğrencileriyle konuştuk. Diploma almaya sayılı günler kala, iş bulmak için hangi yolları izlediklerini, geleceğe nasıl baktıklarını, planlarını, kaygılarını anlattılar. Çeşitli üniversitelerin değişik bölümlerinden mezun olmak üzere olan bu gençlerin ortak özellikleri, sonu farklı bitse de “İşsiz kalırsam…”la başlayan cümleler kurmaları. Ufuk Etikan (23) Boğaziçi Üniversitesi-İktisatOkulumun son günleri dersler dışında iş aramakla geçiyor. Bu krizden önce iş bulma konusunda bu kadar endişem yoktu, o yüzden çok fazla plan yapmamıştım. Şimdi bu panik ortamında geleceğimi planlamaya çalışıyorum. Bu planın içinde askerlik de var. İş bulmak konusunda ümitsizim ve bu koşullarda askerliği bir kaçış olarak düşünüyorum. Daha önceleri yurt dışına gitmek de benim için bir seçenekti ama kriz global olduğuna göre, orada iş bulmak daha kolay olmayacaktır. Bilgilerimin en taze olduğu zamanda işsiz kalırsam bunları kullanamamak beni çok üzer. Bu yaşlarda bir şey yapamazsam herhalde bunalıma girerim. Okulun bitmesine […]

Yoksa Marx haklı mı çıkıyor?

Geçtiğimiz haftayı 1 Mayıs tartışmaları ve “o meydan senin bu meydan benim” itişmeleriyle geçirdik. Emekçiler üzerindeki bitmek tükenmek bilmeyen devlet baskısı, Türkiye’de her zaman olduğu gibi “esas mesele”nin tartışılmasını engelledi. Oysa işçiler ve tüm çalışanlar için ekonomik krizin, gelir dağılımının, sosyal güvenliğin konuşulması, tartışılması gerekiyor. Bu konular Türkiye’de hâlâ “tartışılamazken” kapitalist sistemin merkez ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ve bütün dünyayı sarsan ekonomik kriz, etkisini arttırarak yayılmaya devam ediyor. 1980’li yıllardan itibaren dünya genelindeki ekonomik büyümeye karşılık, özellikle “Güney” olarak adlandırılan bölgelerde işsizliğin ve yoksulluğun artışı, dünyaya hakim olan neoliberal anlayışa karşı tepkilerin giderek yükselmesine neden oluyor. Yıllardır G7 zirveleri sırasında görülen küreselleşme karşıtı büyük gösteriler ve Latin Amerika’da güç kazanan sol iktidarlar, neoliberal anlayışın artık ivme kaybettiğinin açık bir göstergesi. Ekonomistler dünyayı saran ve finans sektöründen sonra reel ekonomiyi de etkisi altına alan krizin yeni bir sistemin habercisi olduğunda birleşiyorlar. Ancak yeni ekonomik düzende yoksulların ve emekçi sınıfların ne kazanıp ne kaybedeceği tartışma konusu. Liberal iktisatçılar her krizde olduğu gibi faturayı yine emeğiyle geçinen geniş kitlelerin ödeyeceğini düşünüyor. Oysa sol kesimden gelen ekonomistler, bunun bir kader olmadığını vurgulayarak emekçilerin ve yoksulların daha fazla örgütlenerek bu krizi daha iyi bir dünya yaratmak için kullanabileceklerini söylüyor. Prof Tonak: “Emekçiler açısından durum vahim” İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, ekonomik krizin emekçi kitleleri derinden etkilediğini ifade ediyor. “Sadece işsizlik istatistikleri bile bu durumu görmek için yeterli. İşsizlik oranı yüzde 15,5 ile görülmemiş seviyesinde. Bu sadece resmi sayı. Yarım zamanlıları, iş aramaktan vazgeçenleri, gizli işsizleri, eğitim seviyesinde tekabül eden iş bulamayanları da eklerseniz işsizlik oranımız büyük buhran sırasında ABD’nin yaşadığı işsizliğin üstünde” diyen Tonak, işi olanların durumunun işsizlerden daha iyi olmadığını söylüyor. İşi olanların her geçen gün biraz daha borçlandığını belirten Tonak bankaların, ev sahiplerinin, bakkalların da işi olan, olmayan emekçilerin peşinde olduğunu da sözlerine ekliyor. Dünyada 230 milyon […]

Bu da vatandaşın kriz paketi

sayfasından da imza vererek katılınabiliyor. 7. Pakette sıralanan talepler 1- Temel gıda maddelerinden ve ilaçtan KDV’nin kaldırılmasını ve bunlara 1 yıl boyunca zam yapılmamasını istiyoruz. Konutlarda elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarına uygulanan tüm vergiler, sabit ücretler ve fon kesintilerinin kaldırılmasını istiyoruz.2 -Kişilere ait kredi kartı borç faizlerinin silinmesini, kalan borçların 2 yıllık ödeme planıyla taksite bağlanmasını istiyoruz.3 – Asgari ücretin iki katına çıkartılmasını, vergiden muaf tutulmasını istiyoruz.4-İşten çıkarmaların yasaklanmasını, çalışma sürelerinin ücret kaybına yol açmaksızın kısaltılmasını istiyoruz.5 – Bütün işsizlere “işsizlik kartı” verilmesini, bu kart sahiplerine elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarında yüzde 50 indirim yapılmasını ve toplu ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz.İşsizlik ödeneğinin arttırılmasını ve kapsamının genişletilmesini istiyoruz.6 – Yoksulluk sınırı altında yaşayan konut kiracılarına nakdi kira desteğinin sağlanmasını istiyoruz. Kentsel dönüşüm uygulamalarının durdurulmasını istiyoruz.7 – En düşük gelire sahip kesimlerden başlayarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına bir an önce geçilmesini istiyoruz.

Doların tırmanmasında ‘varlık barışı katakullisi’nin de payı var!

Son günlerin en dikkat çeken göstergesi doların tırmanışı. 1.80 TL bandına tırmanan doların bu yükselişinin ardından sorulan iki soru var? Daha ne kadar sürer ve neden yükseliyor? Doların tırmanışına etki eden birçok etkenden söz edilebilir. Bunların bir kısmı iç, bir kısmı dış dinamikle ilgili. Başta ABD’den olmak üzere dış dünyadan gelen haberler hep kötümser. Dolayısıyla, yerli paraya güveni olmayanlar dolara sığınıyorlar. Bunun yanında dış yükümlülükler, borçlanmalar hep dolarla yapılmış. Açık pozisyonları kapamak için dolara talep var. Avrupa Birliği’nin Doğulu 10 üyesi, tam S.O.S. veriyor ve AB’nin “neşede tasada birlik” sözüne güven dibe vurmuş durumda. Doğulu ortaklar yardım istedikçe Batılılar, IMF kapısını gösterdiler ortaklarına. Bu da ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış durumda.IMF ve Dünya Bankası her birkaç ayda bir öngörü yenileyip hızla 2009 için tüm dünyada negatif büyüme öngörüsüne geçtiler. Bunlar, 2010 için verilen canlanma umutlarını bir başka yıla ertelemekle eşit anlama geliyor. İçeride ise, açıklanan her gösterge, Türkiye’nin 2008 son çeyrek büyüme verisinin çok düşük çıkacağını, daha önemlisi 2009’da, tıpkı 2001’deki gibi dramatik bir küçülme yaşanacağının sinyallerini veriyor. Son açıklanan yüzde 21’lik sanayi üretim düşüşü, haftaya açıklanacak yeni işsizlik verileri ve ay sonunda yayınlanacak 2008 son çeyrek büyüme verileri, dibe gidişi iyice teyid edecek. Bunlar, dolara yönelişi hızlandırırken, sanayi üretimindeki düşüşler, ihracat geliri ve döviz girişlerinin azalacağını da gösteriyor. Bütün bunlara karşılık, özel sektörün dış borç ödeme yükümlülükleri biliniyor ve bunlara IMF üstünden bir çözüm üretilmesi beklentisi, Hükümetin 29 Mart kilitlenmesi ile henüz gündeme girmiş bulunmuyor. IMF ile anlaşma yapılsa bile girmesi beklenen dış kaynağın bu sorunun çözümünde kullanılıp kullanılmayacağı belli değil. Bu da açık pozisyonu bulunanları tedirgin ediyor ve dolara talebi diri tutuyor. Katakulli… Gelelim hiç hesapta olmayan bir başka etkene. O da bir katakulli, ya da alicengiz oyunu ile ilgili. Hükümetin, geçtiğimiz Ekim’de icat ettiği “varlık barışı” icraatı, umulmadık bir yararlanma biçimi ortaya çıkardı.Yurt dışındaki kara dolarları çekmeyi […]

Kriz, evdeki şiddeti artırıyor

Ekonomik kriz, patronlar, küçük hissedarlar, CEO’lar, genel müdürler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar derken her gün daha fazla kişiyi etkisi altına alıyor. Ancak krizden nasıl etkilendiği hiç tartışılmayan bir kesim var ki, onlar çözümü yine kendi aralarında tartışarak bulmaya çalışıyorlar. Kadınlar, 8 Mart yaklaşırken seslerini duyurmak ve krizde yaşanan sorunları paylaşmak için Kadıköy Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde ‘8 Mart: Ekmek ve Gül İçin’ etkinliği kapsamında düzenlenen ‘Kadınlar Krizi Konuşuyor’ forumunda fikirlerini paylaştılar.Krizde en çok ezilenler kadınlar Forumda konuşan çevirmen-yazar Hülya Civelek, kriz bahanesiyle en çok ezilenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu ve işverenlerin krizi silah olarak kullandığını belirtti. “Patronlar krizi bahane ederek daha fazla sömürüyor ve ezilmemize neden oluyorlar. Bunu çok rahatlıkla kullanabiliyor sizi çalıştıranlar. Eve geliyorsunuz evde eşinize yansıyor; siz çocuğunuza yansıtıyorsunuz, o okuyorsa okul ona yansıtıyor. Okullarda borçtan dolayı doğal gaz yanmıyor; velilerden para istiyorlar bu yüzden. Çocuğun muhatabı anne, okulun sıkıştırdığı muhatap aldığı anne, ama kadının cebinde para yok. O baskının yanında, çocuğun soğukta okuyor olmasının baskısı da kadının omuzlarına biniyor. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir durum bu. Çocuğun sürekli ihtiyaçları var ve ilk temas ettiği kişi anne oluyor. Kadınlar artık çocuklarını okula götürürken, hocalarla, müdürle yüz yüze gelmemek için okula girmeden çocukları dış kapıdan bırakıyorlar” dedi.Kriz mağdurları Kadınların, krizin etkisini yaşayan toplumsal kesimin ana omurgasını oluşturduğunu belirten Kazım Koyuncu Kültür Merkezi genel sekreteri Özge Ozan, bu dönemlerde en çok işten çıkarılanların kadınlar olduğunu ekledi. “Otomotiv ve tekstil sektörünün kalbi Bursa, kriz yüzünden ekonomik olarak çökmüş durumda. Her gün 10 binlerce kişi işsiz kalıyor. Tekstil, kadınların en yoğun çalıştığı sektörlerden biri. Kadınların işsizlik oranında çok büyük artış var. Kadınlar öncelikle işten çıkarılanlar oluyorlar. Çünkü erkek eve ekmek götürür; kadını hemen gözden çıkarıyorlar” dedi.Kadınların çalışabilmesi için gerekli olan temel koşulların kriz bahanesiyle ortadan kaldırıldığını ifade eden Ozan, ücretlerin aşağıya çekildiğini; yemek ücretleri, emzirme ücreti gibi hakların kesildiğini ve maaşların geç […]

Küresel krizde medya ve yeniden filler savaşı

Büyük 2008 krizi öncesi yaşanan likidite bolluğunun tüm dünyada yarattığı ekonomik genişleme, birçok sektörde olduğu gibi, reklamcılık harcamalarına, dolayısıyla medya mecralarının genişleyip büyümesine de imkan tanımıştı. Zenithoptimedia’nın verilerine göre, 2006’da 440 milyar dolar dolayında olan dünya reklam harcamaları, büyümenin sürdüğü 2007’de 485 milyar dolara kadar çıkmıştı. İlk yarısı, özellikle Asya’da büyümeyle geçen 2008’de ise reklam harcama temposu düşmekle birlikte 491,5 milyar dolarda kaldı. Bu anlamda, 2006-2007 döneminde yüzde 7’ye yakın artan reklam harcamalarının krizin ABD’de baş gösterip diğer merkez ülkelere ve giderek gelişmekte olan ülkelere yayılmaya başladığı 2008’de ancak yüzde 1,3 arttığı gözlemlendi. Zenithoptimedia, 2009 için reklam yatırımlarının artmayacağını , hatta yüzde 0,2 daralacağını öngörüyor. Bu, 2009’da dünya ekonomisinde, daralma öngören IMF öngörüleri ile tutarlı bir öngörü.Tahminler, reklamda daralmanın en çok Kuzey Amerika’da yaşanacağını ve pazardaki payı yüzde 36’yı bulan Amerika’da 2009 daralmasının yüzde 6’ya yaklaşacağını ortaya koyuyor. Reklamlardaki payı dörtte biri bulan diğer Merkez ülkelerin toplandığı Batı Avrupa’da da 2009 daralması yüzde 1 olarak öngörülüyor. (Tablo-1) Dünyanın tamamında, ama özellikle reklam harcamalarının yüzde 70’inden fazlasının yapıldığı Merkez gelişmiş ülkelerde reklamda daralma, tüm medya bileşenlerine de krizi taşıdı. Yazılı medyadan, elektroniğe, matbaacılıktan reklam-pazar araştırma. halkla ilişkilere, çeşitli kültür endüstrilerine, hatta futbol endüstrisine kadar, reklam gelirleriyle yaşayan sektörlerde , gelir girişi azaldı. Bu gelirin azalmasıyla ve tüketicinin belli tasarruflara gitmesiyle beraber, tüm dünyada, geniş anlamda medya sektöründe de ciro kayıpları yaşanmaya ve sonuçta da personel azaltmalar, ücretten tasarruflar ve tensikatlar hızlanmaya başladı. Resesyondan Şubat 2009 sonuna kadar 3,6 milyon istihdam kaybına uğrayan ABD’de , medya alt sektöründe de 100 binden fazla tensikata gidildi bile. Aynı tablo Avrupa için de geçerli. Hem yazılı medyada hem de elektronikte Avrupa’da ciddi işgücü tasarrufları ve emek üstünden kriz azaltıcı uygulamalara gidilmekte. Kriz ve Türk medyası 2008 öncesi dünyasının likidite bolluğunun rüzgarı ile 2002 sonrası bir büyüme dalgasının üstünde sörf yapıp yıllık yüzde 7’lik büyümelerle lale […]

AKP oyalıyor, fatura kabarıyor

Tüm çevre-bağımlı ülkeler gibi, küresel krizin dalgalarının sert darbelerini , finanstan çok, reel sektörün, sanayinin yumuşak karnından yiyen Türkiye kapitalizmi, her ay biraz daha dibe iniyor.Her ay açıklanan sanayi üretim endeksleri, dibe inişin en önemli göstergesi sayılır.. Önceki yılın aynı ayına göre 2008 Kasım ayındaki yüzde 13.3’lük düşüşten sonra sanayi üretimi Aralık’ta yüzde 11.9 geriledi. Özellikle imalat sanayindeki üretim düşüşü yüzde 13.2 ile oldukça yüksek düzeyde gerçekleşti. Ev elektroniğinde Aralık düşüşü yüzde 57’yi, otomotivde yüzde 52’yi bulmuş durumda. Bu kadar gerilemede hem iç talebin gerilemesi, hane halkının güvensizlikle harcamalarını kısması, hem de başta AB olmak üzere, dış pazarlarda ihracata talebin azalması en önemli etken. Sanayi üretimindeki gerileme göstergesinin yanında, işgücü-işsizlik verileri, ihracatta gerileme, iç talepte daralma, batık kredi oranlarında artış, kapanan firma sayısı, karşılıksız çek miktarları, protestolu senet miktarları faturanın hızla kabardığını açıkça ortaya koyuyor. AKP iktidarının, bütün karanlıkta ıslık çalma ve Ergenekon, Davos, Gazze vb. temalarla gündem değiştirme çabalarına, oyalamalarına rağmen gerçeklik değişmiyor, krizdeki fatura iyice kabarıyor. IMF kapısında… Göstergeler, IMF’nin ayaklarını yere değdirmiş durumda. 5 Şubat 2009’da açıklanan IMF raporu, 2008 için Türkiye ekonomisindeki büyümenin yüzde 1 olacağını, 2009 için ise yüzde 1,5 küçüleceğini öngörüyor. Bu tahmine göre, Türkiye, “yükselen ekonomiler” içinde G. Kore’nin yüzde 4’lük küçülmesinin ardından ekonomisi en çok küçülecek ülke olarak ortaya çıkıyor. Her olumsuz ekonomik göstergenin açıklanması ile paçası tutuşanların, “IMF anlaşması neden gecikiyor!!!” diye feryat etmesi, bu kez de yaşanacak. Sırtında 190 milyar dolara yakın dış borç yükü taşıyan büyük sermaye, yine örgütü TÜSİAD ve kontrolündeki medya aracılığıyla IMF anlaşmasını, yerel seçim konjonktürü sonrasına sarkıtmaya çalışan AKP’ye veryansın edecek. Hem, bu IMF anlaşmasını canhıraş biçimde, bir sihirli değnek hikmeti atfederek bekleyenler, hem de eninde sonunda bu anlaşmaya boyun eğecek AKP iktidarı, sonuçta, dünyada, kendini bu duruma düşürmüş ender ülkelerden biri olarak büyük bir başarısızlığın ve ayıbın ağırlığını da boyunlarında taşıyorlar. Çünkü, Türkiye kategorisindeki […]

Yarışmalar yeniden TV’lerin gözdesi oldu

HaberVS Tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz, Türkiye’deki televizyon kanallarında da etkisini göstermeye başladı. Firmaların reklam yatırımlarını azaltmaya gitmesi, kanalların da bazı tedbirler almasına neden oldu. Kanallar, bir yandan reytinglerini yüksek tutarak reklamverenin ilgisini çekmeye çalışırken, diğer yandan ise personel sayısını azaltma, büyük bütçeli yapımları yayından kaldırma gibi çeşitli yöntemlerle de maliyetlerini düşürmeye çalışıyorlar. Yılın ilk iki haftasında, sekiz genel içerikli yayın yapan TV kanalını mercek altına alan Medya Takip Merkezi’nin (MTM) verilerine göre reklam spotu sayısında, Aralık ayının ilk iki haftasına oranla yüzde 20,7 düşüş tespit edildi. Firmaların reklam harcamalarını günden güne azalttığı 1-14 Ocak tarihleri arasında, toplam 50 bin 673 spot yayınlandı. Aynı araştırmaya göre, yılın ilk iki haftasında reklam yatırımı en çok düşüş gösteren sektör, otomotiv oldu. Otomotiv sektörü reklamları, Aralık ayının ilk iki haftasına oranla yüzde 94 oranında geriledi. Reklam yatırımlarını en çok azaltan bir diğer sektör ise, yüzde 72’lik düşüşle, finans sektörüydü. En çok reklam veren sektörler arasında üst sıralarda yer alıp, kriz sürecinde reklam harcamaları dikkat çekici azalmalar gösteren diğer sektörler ise sırasıyla, mobilya (yüzde 63), yayıncılık (yüzde 48,8), dayanıklı tüketim malları (yüzde 33,8), GSM operatörleri (yüzde 31,6), gıda (yüzde 26) ve kişisel bakım (yüzde 24) sektörleri oldu. Diğer yandan, bazı sektörler de reklam harcamalarını önemli ölçüde artırdı. Ocak ayının ilk iki haftasında reklam sayısında en çok artış tespit edilen sektör, yüzde 97’yle bilgi teknolojileri oldu. Reklam sayısını artıran diğer sektörler ise sırasıyla tekstil, kozmetik, ev temizlik ürünleri ve ısıtma sektörleri oldu. Kriz en çok yerli dizileri vurdu Ekonomik kriz en büyük etkisini, yüksek bütçelerle hazırlanan yerli dizilerde hissettirdi. Kanallar, yüksek maliyetli yerli dizileri ya yayından kaldırdı ya da yapımcılarla anlaşıp fiyat indirimine gitti. Kanalların başvurduğu son çözümlerden biri ise dizilerin yeni bölümlerini iki haftada bir yayınlamak oldu. Hal böyle olunca da kanallar, dizilerin tekrar bölümleriyle dolup taştı. Reklamverenin bütçe kısıtlamasına gitmesi, TV kanallarının maliyet […]

Büyüme aşağı, işsizlik yukarı

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2008’in üçüncü çeyreğine ilişkin büyüme ve Eylül ayı işsizlik verileri, krizin etkilerinin dalga dalga gelmeye başladığını ve ciddi bir yoksullaşma ve işsizlik konjonktürüne girildiğini ortaya koydu. TÜİK’e göre, 2008 üçüncü çeyrek büyümesi yüzde 0,5 olarak gerçekleşti. TÜİK, ikinci çeyrek için önceden yüzde 1,9 olarak açıklanan veriyi bu kez yükselterek düzeltmiş ve yüzde 2,3’e çıkarmış. Böyle olunca 9 ayın büyüme oranı da yüzde 3 gibi duruyor. Ancak, üçüncü çeyrekte hasat dönemi olması nedeniyle tarımın pozitif etkisi ile olduğundan daha düşük görünen ekonomik daralmanın, son çeyrekte ağırlaşması ve 2006 ya kadar yüzde 7’lerde büyüyen ekonominin 2007’deki yüzde 4,5 tan sonra 2008’i yüzde 2 dolayında kapatacağı söylenebilir. 2008 Üçüncü çeyreğin büyüme verileri sektörel olarak ele alındığında tarımın tek pozitif büyüyen ve yüzde 2,2 ile sezonu kapatan sektör olduğu görülüyor. Buna karşılık imalat sanayiinde yüzde 1,1 daralmanın yaşandığı üçüncü sektörde inşaatın iyice bunalıma girdiği ve yüzde 4,3 küçüldüğü anlaşılıyor. İmalat sanayii ile birlikte ticaretin de üçüncü çeyrekte daraldığı ve sezonu yüzde 1,8 daralma ile kapadığı anlaşılıyor. İmalattaki daralmanın son çeyrekte ticarette de görüleceği söylenebilir. Dünya Bankası’nın son tahminlerine göre, dünya ekonomisi 2009’da yüzde 0,9 büyüyecek ve Türkiye’nin 2008 büyüme hızı yüzde 3, 2009 büyümesi ise yüzde. 1,7 olacak.. 2008’in 9 ayında yüzde 3 büyüyen Türkiye’nin iyice daralma yaşanan son çeyrek sonuçlarıyla büyümesini yüzde 2’de ancak tutabilmesi, DB’nin tahminlerini fazla iyimser yapıyor. DB’nin 2009 için öngörülen yüzde 1,7 büyüme tahmini de yine çok pembe bir senaryoya dayanıyor. Ekonomide başlayan daralma işsizliğin tırmanmasıyla paralel seyrediyor. Mayıs ayından bu yana işsiz sayısı 385 bin kişi artmış durumda. TÜİK’in Eylül işgücü anketi sonuçlarına göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen Eylül’e göre 295 bin kişi arttı ve 2 milyon 548 bin kişiye yükseldi. Böylece işsizlik oranı da 1 puanlık artış ile yüzde 10.3’e çıktı. Kentsel yerlerde işsizlik oranı 0.5 puanlık artışla yüzde […]

Ekonomi tıkırında!

Haber-Kamera Küresel ekonomik kriz Türkiye’de de etkisini ciddi ciddi hissettirmeye başladı. Doğalgazdaki fiyat artışı gibi maliyet artırıcı unsurlarla birlikte, işten çıkarmaların da yoğunlaşması, alım gücünün günden güne azalmasına neden oluyor. Esnaf bir taraftan küresel kriz, bir taraftan da enerji maliyetlerinin artmasından şikayetçi. Halkın su, doğalgaz ve elektrik faturası gibi giderlerini ödemekten günlük gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığını belirten esnaf da ekonomik açıdan sıkıntıda olduğunu söylüyor…

Faturayı hep emekçi mi ödeyecek?

Yaşadığımız ekonomik durgunluk süreci bir resesyon mu yoksa depresyon mu? Bu sürecin sonunda kapitalizm çökme yoluna girer mi girmez mi? Dünyada devrimci kalkışmalar ortaya çıkar mı çıkmaz mı? Bu işin sonu üçüncü dünya savaşına varır mı, varmaz mı? Dört ünlü ekonomist Ahmet Tonak, Taner Berksoy, Sungur Savran ve Hayri Kozanoğlu önceki gün İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tartıştı… Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans Programı ve Uluslararası Ekonomi Politik Yüksek Lisans Programı’nın birlikte düzenlediği “Kimin Krizi? Liberalizm, Kapitalizm ve Devlet” başlıklı panelde “kimin krizi” sorusuna verilen yanıt ağırlıklı olarak “kapitalizmin” oldu.”Peki krizin faturasını kim ödeyecek?” diye sorulduğunda ise Taner Berksoy, “emekçiler” diye yanıtlarken Savran, Tonak ve Kozanoğlu bunun bir “kader” olmadığını söylediler. Yrd. Doç. Dr. Bülent Bilmez’in yönettiği panelde Ahmet Tonak, krizin nedenini “açgözlülük ve regülasyon eksikliği” gibi nedenlere bağlamanın anlamsızlığı kadar, yaratılan “finans sektörü-reel sektör” karşıtlığının da maddi bir temele dayanmadığını vurguladı. Aslında krizin, söylendiği gibi finans sektöründe değil reel sektörde ortaya çıktığını anlatan Tonak, uzun dönemli ve kapitalizmin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir krizle karşı karşıya olduğumuzu dile getirdi. 1948-1980 arasında ABD’de kâr oranlarının yüzde 30 düştüğünü, ancak 1980’lerden günümüze kadar da yüzde 8 arttığına dikkat çekten Tonak, reel sektör kârlarının sürekli düşmesine rağmen yaşanan toplam kârlılık artışının finans sektöründen, yani üretken olmayan sermayeden kaynaklandığını ifade etti. Tonak’a göre krizin temelinde yatan dinamikleri de esasen burada aramak gerekiyor. “Finansal deha düşüşten öncedir” Daha sonra söz alan Sungur Savran da Tonak gibi yaşanan krizi “açgözlülük”, “risk iştahı”, “yönetişim kötülüğü” gibi moda tanımlarla açıklamanın olanaksız olduğunu belirterek sözlerine başladı ve ünlü İktisatçı Kenneth Galbraith’ın şu sözlerini hatırlattı; “Finansal deha düşüşten öncedir” Kapitalizmin tarihinde “çöküş”, bu kadar düzenli ve kaçınılmazken bunu başka şeylere bağlamanın anlamsızlığına vurgu yapan Savran, finans sektöründeki genişleme olgusunu Marx’ın “Her krizde finans sermayesi üretim sermayesinden ayrılır” sözleriyle ortaya koyduğunu, 1970’lerden itibaren üretimdeki kârlılığın düşmesiyle finans sektörünün şiştiğini söyledi. 38 […]

Milli halimizin bugünü ve yarını

Helsinki Yurttaşlar Derneği, Temmuz 2008’de “Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız?” başlığı altında gerçekleştirdiği yaz okulunun ardından, milliyetçilik meselesini daha geniş katılımcılarla tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, “Milli Halimiz, Bugün ve Yarın” başlıklı bir panel düzenledi. İki oturum şeklinde gerçekleşen ve Murat Belge’nin açılış konuşmasını yaptığı konferansta Ümit Fırat, Orhan Gazi Ertekin, Ayşe Hür, Ali Bayramoğlu, Melek Göregenli, Levent Yılmaz, Alev Erkilet, Bülent Somay, Ferhat Kentel, Özlem Dalkıran, Mehmet Tarhan, Beyhan Sunal ve Cemil Ertem konuştu. Panelin ilk oturumunda “milli hallerimiz”, ikinci oturumunda ise “milli hallerimizin geleceği” tartışıldı. Açılış konuşması yapan Murat Belge, Temmuz 2008’de Kocaeli Üniversitesi, Derbent Uygulama Oteli’nde gerçekleştirilen yaz okulu hakkında bazı bilgiler verdi: “Önce Balkan Ülkeleri’nden özellikle üniversite öğrencilerini biraraya getirmek amaçlı yaz okulları düzenledik. Çatışma bölgelerinden yerler seçtik, önce Kafkasya, Orta Avrupa, sonra Girit’te yaz okulları yaptık. Birarada yaşıyor bu insanlar ve birbirlerini tanıyorlar. Yunan Makedonyalıyla, Türk Ermeniyle, Bulgar Sırpla bir hafta, on gün süresince beraber yaşıyor, derslere giriyor, yemek yiyip eğleniyorlar. Bu panel de, bu yaz yaptığımız yaz okulunun son aşaması. Okul, Doğu-Batı, Türk-Kürt öğrencileri biraraya getirdi. Bu okula gidecekleri seçerken çok milliyetçi, ulusal bir dünya görüşü olan insanlar seçmedik. Hayata üst düzeyden bakabilen öğrenciler seçtik. Bu panelde de yaz okulundan alınanları buraya taşıdık.” “Milli Adalet”Hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin Panelin alt başlıklarından biri olan “milli adalet” üzerine konuşan Orhan Gazi Ertekin, milli adaletin bir itibar kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti: “Milli adalet, 19. yy.’da anlamlı kılınan bir ideal olarak değerlendirilebilir. 19. yy, milli adaletin insanlara çok şey kazandıracağı üzerine kuruldu. ‘Adalet, ancak milli sınırlar içerisinde nefes alabilir’ anlayışıyla hareket edildi. Pascal, milli adaleti şu sözüyle çok güzel eleştirmiştir: ‘Sınırlarını, bir derenin belirlediği bir adaletin adil olduğu söylenebilir mi?’ Milli adalet böyle bir şeydir. Sınırın bir tarafında türban takabiliyorken, diğer tarafında takamıyorsunuz.” Ertekin, milli adaletin aynı zamanda zararının da olabileceğini şu örnekle açıkladı: “Bir […]

Sarı kartlı AKP’den “Neoliberalizme” devam

Anayasa Mahkemesi’nin “kapatmama” kararının ardından Türkiye’nin gündeminin nasıl şekilleneceği tartışılırken, AKP’nin “yeni dönemde” nasıl bir ekonomik rota izleyeceği de konuşulmaya başlandı. Başta ABD eski Büyükelçisi Mark Parris’in tüyosundan olmak üzere içeriden bilgi alanlar hemen borsada fırtınalar kopardılar. Bu, bazı aklıevvellerce ekonomide canlanma ve Türkiye’nin ekonomik geleceğine önemli bir sıçrama sinyali olarak takdim edildi. Hiç alakası yok. Borsa denilen dev yeşil çuhaya bir “kapatılma-kapatılmama” iddiası üzerine atılmış bu büyük zar, sonuç olarak bir seans işidir. Kalıcı olarak bir yükseliş, dövizde bir gevşeme, faizlerde gerileme, giderek yatırımlarda canlanma, tüketimde artış ve sonuçta büyüme gibi şeylere işaret etmez. Ezber bozuldu Kapatmama ve hakemlerden sıkı bir sarı kart görme, aslında AKP’nin ezberini bozmuş durumda. AKP, daha çok şu ezber üstüne çalışıyordu. Nasılsa kapatılacaklardı ve yeni bir parti ile seçim meydanlarına çıkarken iki temayı ballandırarak işleyeceklerdi. 1- Ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatarak bozdular, önemli bir fatura çıktı. Bu fatura kapatanlar ve arkasındakilerin, sizlere-bizlere çektirdikleridir. 2- Ergenekon denilen çetelerle uğraşıyor, onları deşifre ediyorduk, kapatarak bu operasyonu engellediler. Şimdi, bu oyun planı işlemez durumdadır. Ergenekon’un seyri de bu karardan sonra değişecektir. Seçim meydanlarında sahneye konulmak üzere hazırlanan oyun, bir süre ertelenmek durumundadır. Ama esas mesele ekonomidedir. Ekonomide, siyasi gerilim, istikrarsızlığı artıran etkenlerden sadece biriydi. Dış çalkantı ve ekonominin içsel kırlganlıklar ise diğer iki etkendi. Davanın sonuçlanması ile bu üç etkenden sadece siyasi istikrarsızlık etkeni elimine oldu, diğer önemli iki etken ekonomideki yerini ve önemini koruyor. Şimdi, bu dış ve iç ekonomik istikrarsızlığın baskısı altında, AKP’den ekonomiye odaklanması ve sorunlara çözüm üretmesi beklenmektedir. Büyük sermayenin beklentileri, IMF ve AB çıpalarını güçlendirmekle başlamaktadır, ardından yükselen enflasyon, düşen büyüme, derinleşen cari açık, yükselen faizler vb. sorunlara çözüm üretmesidir. Gündem ağır Hemen belirtelim ki, AKP, “şartlı salıverilse de”, kendini bir an yoğun bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya bulmuştur. Siyaseten AKP iç kazanı kaynayacak, sarı kartın baskısı ile “merkez”e geldikçe, milli […]

Krizin ibresi Eylül’ü gösteriyor

Mustafa Sönmez ABD’de başlayan ve tüm ülkelere belirli derecelerde yansıyan finansal krizin üstünden tam bir yıl geçti. Krizin boyutları ve yaygınlığı, bitti bitecek, v yapıp çıkacak, belki de U yapıp çıkar diyen iyimser öngörüleri yerle bir etti. Şimdilik 400 milyar dolarlık bir zararı sineye çeken ABD ve Avrupa’daki finans kuruluşlarının toplam zararının gerçekte nereyi bulacağı belli değil. Krizin Türkiye üzerindeki etkilerini, AKP iktidarı, kapatma davası ile ilişkilendirerek rakiplerine fatura etme peşinde. Bakan Mehmet Şimşek, faturayı 100 milyar dolar olarak hesapladı ve kapatmaya bağladı ama pek inandıramadıysa da, anlaşıldı ki, Ergenekon ile birlikte, AKP , ya da devamı partinin ilk seçimde vatandaşa dönük söylemini şöyle bir şey oluşturacak; “Biz ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatma davasıyla her şeyi berbat ettiler!.. Biz Ergenekon ile temiz eller operasyonu başlattık, demokratikleştiriyorduk, geldiler bozdular !..” Borsalarda ayı piyasası Bir yılını dolduran ABD kaynaklı finans krizinin, birçok para ve maliye politikasına, tüketiciye verilen 150 milyar dolarlık kaynak enjeksiyonuna rağmen geçiştirilemediği ve dibi henüz görmediği, en iyimser yorumcular tarafından bile nihayet teslim ediliyor. Krizin finansal bir kriz olarak kalmayacağı, reel sektöre yansıyacağı, hem tek tek ülkelerde hem de dünyanın tümünde dengeleri değiştireceğini söyleyenler haklı çıkmaya başladılar. Global krizin reel sektör üzerindeki etkileri daha yeni hissediliyor. Krizin ilk döneminde göreceli olarak az etkilenen dünya hisse senedi borsalarında dikkat çekici düşüşler yaşanmaya başlandı. Ani çöküşü, çeşitli manevralarla geciktirilen hisse senedi borsalarında zirveye göre yüzde 20 düşüşle tanımlanan “ayı piyasası”na girilmiş oldu. Şimdi ayı piyasasının ne kadar süreceği ve ne kadar derinleşeceği konusunda tahminler yapılıyor. Her büyük krizde olduğu gibi, krizin toplumsal sisteme etkisini azaltıp, yeniden üretim şartlarına geri dönüşü sağlamada görev devlete düşüyor. Şimdi her ülkede devlete “kurtarma” görevleri veriliyor. İlk örneği İngiltere, bir büyük bankasını kamu kontrolüne alarak yapmıştı zaten. Şimdi, ABD’de konut sektörünün iki temel direğini oluşturan ve 12 trilyon dolarlık mortgage finansmanı piyasasının yaklaşık yarısını kontrol eden […]