‘Beni nerenle seyrediyorsun?’

Medya Etik Konseyi’nin 'Yılın TV Spor Programı Etik Ödülü’ verdiği Telegol programı muhabirlerinin, görüntü vermek istemeyen taraftarlar hakkında darp şikayetinde bulunduğu iddia ediliyor.

Medya Etik Konseyi’nin 'Yılın TV Spor Programı Etik Ödülü’ verdiği Telegol programı muhabirlerinin, görüntü vermek istemeyen taraftarlar hakkında darp şikayetinde bulunduğu iddia ediliyor.

Özgür Gündem’in kapatılmasını “basına vurulmuş darbe” olarak gören dört gazete manşete taşırken, diğerleri için haber değeri taşımadı.
Bir yıl önce Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de dahil olduğu gazeteciler gözaltına alındığında 60 gazeteci hapisteydi, şimdi bu sayı 139

Habertürk'ün yayınladığı duruşma fotoğrafı hakkında basın savcılığı soruşturma başlattı. Fotoğrafın kamera kaydından alınma ihtimali de bulunuyor

Kadıköy Halkevi'nin düzenlediği panelde gazeteciler medya üzerindeki baskıları, sansürü, otosansürü ve korkularını anlattı.

OdaTv davası başlarken dijital delillere dayanan iddianamenin ne derece kabul edilebilir olduğu sorusu gündeme geliyor. Uzmanlar oldukça temkinli!

Gazetecilere göre medya her dönemin iktidarının tercihlerine göre bir düşman üretiyor ve savaş söylemi geliştiriyor

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Medya Özgürlüğü Temsilcisi Dunja Mijatovic hükümetle görüşmelerini Bilgi’de anlattı
ANGA bu kez de Mustafa Balbay ve Cengiz Kapmaz için yürüyor. Saat 19:30'da Taksim'de başlayacak meşaleli yürüyüş Galatasaray'da son bulacak.

"UNESCO" İstanbul’a gelmiş, endişeyle izlediği Haliç Metro Köprüsü’nü beğenmiş...

Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için kampanyalar yapılırken her akşam dizilerde namus uğruna öldürülen ve dövülen kadınları izliyoruz

Taraf muhabiri Mehmet Baransu, Meclis'ten Diyanet İşleri'ne ve hatta Doğan Grubu'na uzanan "Ekşi Sözlük'le mücadele eylem planı"nı HaberVs'ye anlattı
Vatanın zerresi kutsal değildir, kutsal olan insan hayatıdır. Ama ne acı ki yığınlar, “Vatanın bir zerresini vermem” diyerek kandırılıyor.

Kaddafi’nin kanlı linç görüntülerini o anlı şanlı küresel medya kuruluşlarının yayınlarında görünce, kendimi halka açık bir infazın tanığı gibi hissettim 1790’larda Fransa’daki giyotinli idamlar, meydanlara biriken kalabalığın popüler eğlencesiydi; çoluk çocuk toplanıp kötü belledikleri kişinin acı çekişini ve ölümünü izlerlerdi. Hatta o dönem için tarihçiler bedenden kopan kellelerin sokaklarda coşku içinde dolaştırıldığını ya da çocukların bu insan kafalarını futbol topu gibi iteklediklerini yazarlar. İbret-i alem olsun diye suçluların halka açık infazı sadece 18. yüzyıl Fransa’sında olmadı tabii. Bakmayın siz yaldızlı Osmanlı tarihimiz de yaratıcı infazlarla doludur. Kurbanın diri diri kazığa oturtulması, kesilen kafaların içi bal dolu kıl torbaların içinde halka sunulması ya da suçlunun etinden sivri uçlu çengellere asılması, Osmanlı “adaleti”nin yaratıcı infaz biçimlerinden bazılarıydı. Bütün bu vahşet ortalık yerlerde olurdu. Ne de olsa o dönemde ne televizyon vardı, ne de YouTube. Homer’in İlyada’sında “barbar” kavramını kullandıktan sonra her yeni gelen toplum bir öncekini vahşi, yabani ve ilkel olarak tanımladı. Apaçık barbardı işte hepsi. Mayalar Aztekleri, Avustralyalılar Aborjinleri, Amerikalılar Kızılderileri, Viking’ler Gotları hep barbar olarak niteledi durur. Aslına bakarsak Mısırlılar, Persler, Keltler, Etrüskler, Kartacalılar da az barbar değildi. Sonra ne mi oldu? Uygarlaştığımızı zannettik. 20. yüzyılın vahşetlerinden ders aldığımızı sandık. Ne büyük yanılgı! Kaddafi’nin kanlı linç görüntülerini o anlı şanlı küresel medya kuruluşlarının yayınlarında görünce, kendimi halka açık bir infazın tanığı olarak hissettim. Libya halkının o toplumsal histerisinin, ibret-i alem halinin o gözü dönmüşlüğünün tanığıydık yine hepimiz. 21. yüzyılda çekirdek çıtlayarak vahşet seyredenlere dönmüştük. Artık barbar bizdik. Saddam’ın asılışından ya da Bin Ladin’in baskında öldürülüşünden daha vahşi görüntüler akmaya başladı an be an. Önce El Cezire televizyonu editöryel çizgisinden beklenen bir şehvetle yayınladı kanlı Kaddafi görüntülerini. Aynı anlarda Twitter’da ve bloglarda son dakika patlaması yaşanıyordu. Sokaktaki Libya halkının histerisi haber açlığı içindeki “uygar” dünyaya akıyordu. İşte ne olduysa o zaman oldu. Yayın ilkeleri kılavuzunu başucu kitabı yaptığımız İngiliz yayın kuruluşu […]

Afrika Boynuzu’ndaki açlık trajedisi, küresel güç Türkiye’nin ve Türk gazeteciliğinin küresel tavrını bir kez daha gözler önüne nasıl serdi?

Türkiye’de 86 yıldır yayınının sürdüren Apoyevmatini Gazetesi kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Gazete için düzenlenen kampanyalardan biri de İstanbul Bilgi ve Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinden geldi…

Defne Devrimi’nin derin medya sorunlarını çözmesi beklenemez ama ne olursa olsun, değişim başka bir medyanın mümkün olduğuna inanmakla başlayacak. sitesinden son derece kapsayıcı ve özenle kaleme alınmış bir metinle ortaya çıktı. 9000’e yakın imzanın toplandığı kampanyayı ana akım medyanın anlı şanlı (!) kalemlerinin yüz çevirmesi ve bu harekete dudak bükmesi doğrusu kimseyi şaşırtmadı. Ancak Defne Devrimi her ne kadar olumsuzluklara karşı tepki olarak doğduysa da mücadelelerini asla belirli köşe yazarlarına karşı kişisel bir savaş sığlığına çekmedi, eleştirilerini olabildiğince kapsayıcı, makro bir düzlemde tartışmaya çalıştı. İmza verenlerin ve medya diliyle derdi olanların isimlerle değil genel yerleşik düşünce kalıplarıyla ve hantal, köhne bir medya sistemiyle mücadele etmesi gerekliliği vurgulandı hep. Üstelik bu gösterilmek istendiği gibi sadece bir avuç eğitimli, kentli kadının talebi de değildi. Defne Devrimi ana akım medyanın toplumun çok gerisinde kaldığını düşünen herkesin hareketi oldu. Defne Joy’un ölümüyle tetiklenen bu hareket son zamanlarda sanal ortamdan sokaklara ve üniversite amfilerine taşıyor. Kuşkusuz Defne Devrimi’nin derin medya sorunlarını çözmesi beklenemez ama ne olursa olsun, değişim başka bir medyanın mümkün olduğuna inanmakla başlayacak. *Doç. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Öğretim Üyesi(Bu yazı 4 Temmuz 2011 tarihli Habertürkgazetesinde yayınlanmıştır.)

Türkiye’de usulsüzlük, hukuksuzluk nasıl meşrulaşır? Cristiano Ronaldo’nun “balkon konuşması” ve “İstiklal yıldızı” başlığı bunun için iyi bir fırsat.

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin Bilgi Genç Haber Ajansı’ndeki gönüllü çalışmalarıyla hazırladıkları Eksiyirmidört dergisinin ikinci sayısı yayınlandı. 2009’da yazdığı Ergenekon Davası’yla ilgili rapor nedeniyle şimşekleri üzerine çeken gazeteci Gareth Jenkins, Ergenekon davasıyla ilgili Eksiyirmidört’e söyledikleri nedeniyle bu davadan çok şey bekleyenlerin yine tepkisini çekecek gibi görünüyor. 20 yıldır Türkiye’de yaşayan Jenkins’in Ergenekon davası dışında Türkiye’deki gazetecilik ve politik ortam üzerine gözlemleri de ilgi çekici noktalar içeriyor… Emre Temiz Gareth Jenkins bir gazeteci. Yirmi bir yıldır Türkiye’de yaşayıp gazetecilik yapıyor ancak biz onu 2009’da yazdığı Ergenekon Raporu’ndan sonra tanımaya başladık. Henüz hiçbir yerli gazeteci okumamışken ilk iki iddianameyi okudu ve bunlarla ilgili bir rapor yazdı. Ardından geçtiğimiz sene üçüncü iddianameyi okuyup bununla ilgili bir makale yayınladı. Bu süreç içerisinde çeşitli çevrelerce Ergenekon üyesi olmaktan Mosad ajanı olmaya kadar birçok şeyle suçlandı. Aynı zamanda bir siyasi stratejist olan Jenkins, doksanlı yılların önemli bir kısmını ülkemizin Güneydoğusu’nda geçirdi ve Kürt meselesiyle ilgili araştırmalar yaptı. Basının kendisine yönelttiği söyleşi tekliflerini çoğunlukla geri çeviren Jenkins ile Türkiye’de yabancı bir gazeteci olmayı, Kürt meselesini ve Ergenekon sürecini konuştuk Genelde Türkiye ve Avrupa medyası, özelde de ülkeniz İngiltere medyasıyla Türkiye medyası arasında nasıl farklar görüyorsunuz? Avrupa’nın büyük kısmında hükümetler basından korkarlar, Türkiye’de ise ne yazık ki basın hükümetten korkuyor. Bu büyük bir fark. İngiltere’de hangi parti başta olursa olsun basın her zaman onların karşısındadır. Onların bir hatasını yakalamaya çalışır. Dilin kullanımında büyük farklar var. Editörlerin bu konuda büyük hataları var. Benim editörüm hiçbir zaman “bildirildi, söylendi, yapıldı…” tarzı filler kullanmama izin vermez. Kaynak olarak kimin kullanıldığının çok özel durumlar dışında kullanılması gerekir. Türkiye’de kaynağın kullanılması özel bir durum haline gelmiş. Diğer bir fark da medya ekonomileri arasında. Türk medyası aristokrat bir yapıya sahip ve köşe yazarları çok yüksek paralar alıyor. Yetki alanları da çok geniş tutuluyor. Bir gün siyaset yazan bir köşe yazarı ertesi gün bir futbol maçı […]

sayfalarımızdan da takip edebilirsiniz Ama siz, -kesinlikle yorumlaması gereken meselelerde sözünü nedense sakınan- Murat Belge, -konduramadığım- Halil Berktay, ve temiz vicdana sahip olduğunu düşündüğüm (sandığım), Roni Margulies, Nabi Bey, Mithat Sancar gibilerinin ise AKP ile “sivillik ve demokrasi” geleceğine, “vesayetten” kurtulacağımıza olan güveniniz ve verdiğiniz destek nedeniyle “ortada kalma korkusu” yaşadığınızı, ezcümle, “Hayır“cıların sizi sürüklediği “Politik arabesk” hali içinde olduğunuzu düşünmeye meyyal ve hazır olduğumdan hâlâ sizlerle konuşmaya çalışıyorum.Bu düşüncemde ne kadar safım bilmiyorum ama, yine de denemeye değer diyorum. Tam bu noktada.. düşündüm de.. yok yahu..! Sizin bu ergenekon meselesinin içini dışını bilmemenize;-bu soruşturmayı yürüten “yapı ve geleneğin” asla ve kat’a bir derin devlet soruşturması yapmasına ve-Türkiye’nin cari siyasal kültürü ve ahlaki anlayışı ile mevcut hükümetin siyasal, kültürel yapısı ve hak ve adalet bilinci itibariyle, derin devletle hakiki ve samimi olarak yüzleşme başlatmasına imkan olmadığını..-hadi olduğunu varsaysak bile Türk yargısının “derin devlet” soruşturması yapacak bilinç, yetenek ve kapasiteye sahip olmadığını..-çok daha önemlisi, demokratik bir amaç taşıyan bir “derin devlet tasfiyesinin” -salt- yargıya havale edilerek mümkün olamayacağını..ezcümle; “yargı eliyle demokrasi” getirmenin mümkün olamayacağını bilmemenize imkân var mı? Yok kesin yok.. (Bir anda Ahmet Şık meselesindeki tavrınızı hatırladım da.) O halde, -izninizle- mektubumdaki tartışmayı sadece girişteki mevzuyla sınırlandırıyorum: Alper bey,Hani demiştiniz ya; “niye görmezler?”Ben de şimdi size soruyorum: -Önce, bir başka örnek:- Başbakanın; “gösterici öğrencilerin karşısına 5-10 bin kişi çıkarma” tehdidi son dönemlerin en korkunç lafı (hatta olayı) değil miydi ki, Taraf’ta yorumsuz, renksiz sıradan bir beyanat olarak geçti? Manşette değil, ilk sayfada bile değil; içerlerde bir yerlerde, bir köşecikte. Hani hatırlar mısınız (lütfen kusura bakmayın, bu gün sizin hafızayı çok zorladım), -tıpkı eskiden “yenildiğimiz ama ezilmediğimiz” maçların ertesinde, yabancı basın taranır da biz de merakla “övgü” imâsı arardık ya, kısmen o hesap- “Ergenekon”un flaş haberlerinin ertesinde medyayı tarar da; “şu azıcık gördü.. bundan tıs yok.. şuncağız manşet yaptı.. bu da […]